Rowan kaskatı kesildi. Çelik grisi gözlerinde bir anlığına beliren o şaşkınlık dalgası, yerini hızla hesapçı bir soğukkanlılığa bıraktı. Babasını bir pusuda kaybetmiş bir kral olarak ihanetin kokusunu bilirdi; ancak bu kokuya kendi kanından birinin, üstelik bu yabancı sarayın taş duvarları ardında ortak olması göğsüne ağır bir darbe gibi indi.
"Kuzey heyetinden biri..." diye mırıldandı Rowan, sesi boğazından hırıltılı bir hançer gibi döküldü. Bakışları Aurelia’nın kararlı yeşil gözlerine kilitlendi. "Demek yılanlar sadece güneyin bahçelerinde sürünmüyor."
"Sana yalan borcum yok," dedi Aurelia, elini hâlâ adamın göğsünde tutarak. "Bu gece masada bana borçlu olduğun canı ziyan etmene izin vermeyeceğim. O kadehe dokunmayacaksın."
Rowan’ın çene kemikleri gerildi. Kıza bir şey söylemek için dudaklarını araladığı anda, kapının hemen ardındaki koridordan mermere çarpan ağır baston sesleri ve muhafız zırhlarının boğuk tıkırtısı yükseldi. Adımlar doğrudan Aurelia’nın odasına yönelmişti.
Aurelia’nın gözleri dehşetle aralandı. "Biri geliyor! Çabuk, balkona..."
Fakat Rowan geriye doğru tek bir adım bile atmadı. Aksine, aralarındaki son boşluğu tamamen silerek bir elini kızın beline doladı, diğer elinin parmaklarını ise Aurelia’nın ensesine kaydırıp onu kendine doğru çekti. Hareket öyle ani, öyle baş döndürücü bir hızla gerçekleşti ki Aurelia’nın nefesi boğazında düğümlendi.
Rowan başını eğdi. Dudakları, Aurelia’nın dudaklarının tam kıyısına, sıcak ve yakıcı bir temasla dokundu.
Bu sıradan bir kaçış refleksi değildi; içinde bastırılmış bir hayranlığın, minnetin ve meydan okumanın fırtınasını taşıyan, teni alev alev yakan bir mühürdü. Rowan’ın dudakları kızın teninden ayrılırken bıraktığı o sıcak karıncalanma, Aurelia’nın dizlerinin bağını çözecek kadar yoğundu.
"Sözünden çıkmayacağım, vahşi prenses," diye fısıldadı Rowan kızın kulağına.
Kapı kolu gıcırdadığı anda genç kral bir gölge gibi geriye savruldu; balkonun ağır kadife perdeleri rüzgârla dalgalanıp kapandığında, odadaki varlığı sanki hiç yaşanmamış bir rüyaya dönüştü.
Aurelia tek bir saniye içinde boy aynasının karşısına geçti, titreyen parmaklarıyla boynundaki gerdanlığı düzeltiyormuş gibi yaptı. Kalbi göğüs kafesini parçalamak istercesine çarpıyor, dudaklarının kenarındaki o yangın hâlâ sönmüyordu.
Ağır ahşap kapı aralandı. İçeriye giren kişi Kral Alden’di.
Yaşlı kralın yüzü solgundu; elindeki oymalı bastona dayanarak içeri birkaç adım attı. Arkasındaki iki kraliyet muhafızı kapının eşiğinde nöbete kaldı. Alden’in yorgun gözleri odayı kısaca süzdü, ardından aynanın önünde dimdik duran kızına odaklandı.
"Aurelia," dedi babası, sesi çatallı ve dermansızdı. "Ziyafet başlamak üzere. Seni bizzat görmek, iyi olup olmadığını kontrol etmek istedim."
Aurelia derin bir nefes alıp arkasını döndü, dudaklarındaki o sıcak izi gizlemek istercesine hafifçe başını eğdi. "İyiyim baba. Sadece... hazırlanıyordum."
Alden kızına yaklaştı, zayıflamış elini Aurelia’nın omzuna koydu. Gözlerinde derin bir keder ve pişmanlık dalgası vardı. "Bu geceki ziyafet kolay geçmeyecek kızım. Kuzey’in kurdu kadehini dostluk için kaldırmayacak, biliyorum. Senden çok şey istedim; ağabeylerinin yokluğunda bu krallığın yükünü bir kadın olarak omuzlamanı bekledim. Ama bil ki..." Kralın gözleri balkonun aralık perdelerine doğru hafifçe kaydı, rüzgârın içeri taşıdığı serin havayı hissetti. "Eğer bu gece bir terslik sezersen, arkama geç. Seni bir kurban gibi o kurdun önüne atmayacağım."
Aurelia babasının titreyen elini kavradı. Yüreğindeki öfke bir anlığına yerini acı bir şefkate bıraktı. Babası, sarayın altındaki o karanlık yılanların ve biraz önce o balkondan atlayan gencin gerçekte kim olduğunun farkında bile değildi.
"Korkma baba," dedi Aurelia, sesi mermer kadar sert ve pürüzsüz çıktı. "Kuzey’in kurdu bu gece avlanamayacak. Ve ben... kimsenin arkasına saklanmayacağım."
Alden başını ağır ağır salladı, kızının koluna girmesini bekleyerek kapıya yöneldi. Aurelia yürürken, perdeye ve ay ışığının altındaki karanlık balkona son bir kez kaçamak bir bakış fırlattı; dudaklarının kıyısındaki o yangınla büyük salona doğru adım attı.