Odanın ortasındaki boy aynasının karşısında duran Aurelia, derin siyah kadife elbisesinin kollarını düzeltiyordu. Kumaşın geniş manşetlerinin içine gizlediği iki ince gümüş hançer, bileklerinin her kıvrılışında tenine buz gibi bir hatırlatma yapıyordu. Saçlarını arkada sıkı, savaşçı tarzı zarif bir düğümle toplamış; yüzünü ise her zamanki o geçit vermez mermer maskesiyle örtmüştü.
Elenor’u kaledeki muhafız hareketlerini izlemesi için göndereli yarım saat olmuştu. Odada çıt çıkmıyor, sadece şömineden yükselen çıtırtılar karanlığı dolduruyordu.
Tam boynundaki siyah taşlı gerdanlığı takmak için uzandığı sırada, balkon kapısını örten ağır kadife perdeler ani bir rüzgârla havalandı.
Aurelia bir saniye bile tereddüt etmedi. Manşetinin altındaki gümüş hançeri tek bir kıvrak bilek hareketiyle kavrayıp arkasına döndü, çeliğin sivri ucunu doğrudan karanlıktan süzülen siluetin boğazına doğrulttu.
"Bir prensesin yatak odasına balkondan girmek, Güney sarayında idam fermanıdır," dedi Aurelia, sesi fısıltı kadar kısık ama öldürücü bir keskinlikteydi.
Fakat hançerin ucu, hedefine milimler kala çıplak bir elle havada yakalandı.
Karanlığın içinden ay ışığına doğru adım atan kişi, dudaklarında o tanıdık, meydan okuyan tebessümle duruyordu.
Rowan.
Genç kral, üzerinde resmi ziyafetler için giyilen gümüş düğmeli, siyah süvari ceketiyle duruyordu. Pelerini omuzlarından hafifçe geriye atılmış, dalgalı koyu saçları gecenin serin rüzgârıyla dağılmıştı. Ay ışığı, yüzünün o heykelsi keskin hatlarını, güçlü çene çizgisini ve çelik grisi gözlerindeki pervasız ışıltıyı acımasız bir zarafetle ortaya seriyordu. Yaralı omzuna rağmen duruşundaki o vahşi asalet, odaya girdiği anda bütün havayı tekeline almıştı.
"Ben o fermanları sınır boylarında çoktan ateşe verdim, Aurelia," dedi Rowan alçak, boğuk bir sesle. Hançerin namlusunu kavrayan parmaklarını yavaşça aşağı indirdi ama kızın bileğini bırakmadı. "Ayrıca, beni karşıladığın her seferinde boğazıma çelik dayamaktan ne zaman vazgeçeceksin?"
Aurelia derin bir nefes alıp hançerini geri çekti, manşetinin içine gizledi. Göğsündeki nabız tehlikeli bir hızla atıyordu; fakat bu kez sebebi korku değil, gencin yaydığı o yakıcı varlıktı. Karşısında duran bu adam bir barbar değil, gecenin karanlığından yontulmuş tehlikeli derecede çekici bir fırtınaydı.
"Burada ne işin var, Rowan?" dedi Aurelia, kaşlarını çatarak mesafesini korumaya çalıştı. "Muhafızlar görseydi tüm saray ayağa kalkardı. Yaralısın; taş duvarlara tırmanmak ne cüret?"
Rowan bir adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe bir nefeslik alana indiğinde kızın siyah kadife elbisesini, omuzlarının açıkta kalan beyaz tenini ve gözlerindeki o gizlenemeyen alevi süzdü. Bakışlarındaki o yoğun takdir, Aurelia’nın tenini kor gibi yaktı.
"Yaram iyileşiyor. Zira beni ormanda iyi bir hekim tedavi etti," dedi Rowan fısıltıyla. Elini yavaşça kaldırıp Aurelia’nın boynundaki açıkta kalan tene yaklaştırdı; parmak boğumları kızın pürüzsüz boyun çizgisine hafifçe değdiğinde Aurelia’nın nefesi kesildi. "Seni ziyafetten önce görmek istedim. O sahte saray kalabalığının arasına girmeden önce... maskesiz halinle."
Aurelia geri çekilmedi. Gözlerini adamın yırtıcı bakışlarına kilitledi. "O zaman boşuna tırmandın, Majesteleri. Çünkü bu gece o salonda maskeler değil, zehirler konuşacak."
Rowan’ın parmakları kızın boynunda duraksadı, kaşları çatıldı. "Ne demek istiyorsun?"
Aurelia elini Rowan’ın göğsüne koyup onu hafifçe uyardı, sesindeki ciddiyet odadaki havayı bir anda buz kesti. "Bu geceki kadehin boş kalmalı, Rowan. Malakor ve Kuzey heyetinden biri... bu gece seni o masada zehirlemeyi planlıyor."