İçeriğe geç

İpek ve Çelik

Bölüm 16 · 2 dk okuma

İpek ve Çelik

Bölüm 16

ZEHİRLİ FISILTILAR VE DUVARLARIN DİLİ

Sarayın kabul avlusundaki o gergin bakışma sona erip herkes dağıldığında, taş duvarların arasına sinen hava giderek ağırlaştı.

Aurelia odasına döndüğünde kapıyı ardından kilitledi. Göğsündeki nefes daralması korseye ait değildi; Rowan’ın avluda herkesin önünde kurduğu o pervasız cümleler zihninde yankılanıp duruyordu. Pencereye yaklaşıp kalın kadife perdeyi hafifçe araladı. Aşağıdaki geniş avluda Kuzeyli muhafızlar atlarını tımarlıyor, Rowan ise omzundaki acıya inat dimdik bir duruşla kıdemli komutanı Kael ile konuşuyordu. Tam o anda Rowan başını kaldırıp doğrudan Aurelia’nın bulunduğu yüksek pencereye baktı. Aurelia perdeyi bırakmadı; iki kat yukarından, genç kralın gözlerinin içine kilitlendi. Aralarındaki mesafe ne olursa olsun, birbirlerinin zihnindeki fırtınayı açık bir kitap gibi okuyabiliyorlardı.

Bu sessiz meydan okumayı bölen, odanın gizli geçidinden gelen hafif tıkırtı oldu.

Aurelia hızla kılıcının kabzasına uzandı. Ancak duvardaki dar ahşap panel aralandığında içeri giren kişi bir düşman değil, soluk soluğa kalmış hizmetkârı Elenor’du. Kızın elleri titriyor, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi bakıyordu.

"Leydim..." dedi Elenor fısıltıyla, odanın her köşesini şüpheyle tarayarak. "Kuzey kralının sağ salim dönmesi sarayda birilerini fena halde telaşlandırdı. Az önce çamaşırhanenin arkasındaki kilerde bir fısıltı duydum. Başdanışman Lord Malakor... Kuzey heyetinin içinden biriyle gizlice buluşuyordu."

Aurelia kaşlarını çattı, elini kılıcından çekip hizmetkârına yaklaştı. "Kuzey heyetinden biriyle mi? Kiminle?"

"Karanlıktı, yüzünü tam seçemedim ama üzerindeki pelerin Kuzey tilkisi kürküyle işlenmişti," dedi Elenor, sesi korkudan neredeyse yok olmak üzereydi. "Malakor, 'Ormandaki iş beceriksiz paralı askerler yüzünden yarım kaldı, bu gece ziyafette ikinci bir şansımız olacak,' diyordu. Zehirden bahsettiler Leydim. Akşam Kral Alden’in şerefine verilecek veda ziyafetinde Kuzey kralının kadehine dökeceklermiş. Suçu da iki krallık arasındaki eski kan davasına yıkacaklar."

Aurelia’nın kanı bir anda buz kesti.

Ormandaki pusu tesadüf değildi; sarayın içindeki bir yılan ile Kuzey heyetinin kalbindeki bir hain el ele vermişti. Zihninde şimşekler çaktı: Tilki kürkü... Bu kürk Kuzey sarayında yalnızca tek bir hanedanın soylu kadınlarına aitti: Prenses Lyanna. Lyanna, Rowan’ı saplantılı bir şekilde istiyordu ama Rowan onu açıkça reddetmişti. Genç kralı öldürüp tahtı kendi ailesine geçirmek ya da onu aciz bırakıp kendine mecbur etmek için böylesi alçakça bir komploya girişmiş olabilir miydi?

Aurelia derin bir nefes alıp çenesini sıktı. "Bu ziyafete Rowan’ın gitmesine engel olamam. Eğer onu açıkça uyarırsam, Malakor planı sezer ve başka bir yoldan saldırır. Bu sarayın cellatlarına bir kral daha kurban vermeyeceğim."

Elenor endişeyle kızın ellerine sarıldı. "Ne yapacaksınız Leydim? İki taraf da birbirine kılıç çekmeye hazır bekliyor. Tek bir kıvılcım bütün kaleyi yakar!"

"Bırak yansın," dedi Aurelia, gözlerinde o antik koruluktaki vahşi alev yeniden parıldayarak. Dolaba doğru yürüdü, en ağır kumaştan, bileklerine kadar uzanan siyah bir gece elbisesi çıkardı. Kollarının içine gizlenebilecek iki adet ince gümüş hançeri kınlarından çekip masaya koydu. "Bu gece masada sadece kadehler tokuşmayacak, Elenor. Kadehi tutan elleri kırmak gerekecek."

Akşam ziyafetinin saati yaklaştıkça, sarayın dev meşaleleri birer cellat kütüğü gibi koridorları aydınlatmaya başladı. İpek elbiselerin ardındaki sırlar ve çeliğin soğuk sessizliği, büyük salonda kurulacak o ölümcül sofraya doğru adım adım ilerliyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.