İçeriğe geç

İpek ve Çelik

Bölüm 25 · 3 dk okuma

İpek ve Çelik

Bölüm 25

KARLARIN ÜZERİNDEKİ TAÇ

Sisli Geçit’teki savaş naraları yerini teslimiyetin sessizliğine bırakırken, vadiye inen akşam ayazı dökülen kanları karların üzerinde donduruyordu.

Lord Brandon zincire vurulup muhafızlarca zindana sürüklenirken, iki krallığın orduları ilk kez aynı kamp ateşlerinin etrafında toplanmıştı. Kuzeylilerin ayı postu çadırlarıyla Güney’in ipek flamaları yan yana yükseliyor; dün birbirinin boğazına sarılan savaşçılar, bu gece aynı kütüklerin başında ortak zaferin şarabını bölüşüyordu.

Fakat ordunun kalabalığından uzakta, vadinin en yüksek kayalığında sadece iki kişi vardı.

Rowan, siyah zırhının üzerindeki ağır kürk pelerinini çözmüş, kayanın düzlüğüne oturmuştu. Yanında ise kılıcını kınına sokmuş, rüzgârın savurduğu darmadağın saçlarıyla ufka bakan Aurelia duruyordu. Vadinin altındaki meşaleler, iki krallığın birleşen gücünü karanlığın ortasında dev bir ateş denizine çevirmişti.

"Sarayında bir gölge gibi kılıç sallayan o kızı ilk gördüğüm anı hatırlıyorum," dedi Rowan alçak bir sesle. Bakışlarını aşağıdan çekip yanındaki kıza dikti. "Ormandaki o talim yerinde, bir fısıltı kadar hafif ama bir fırtına kadar ölümcüldün."

Aurelia başını çevirip gülümsedi. Dudaklarındaki o mağrur kıvrım, günlerdir süren savaşın tüm yorgunluğunu silip atıyordu. "Ve sen o gece beni sadece bir düşman prensesi sanmıştın. Seni yere serdiğim an gözlerindeki o afallamış ifadeyi asla unutmayacağım."

Rowan hafifçe kıkırdadı; uzanıp kızın elini tuttu ve onu kendine doğru çekti. Aurelia karşı koymadı; kayanın üzerine, genç kralın hemen yanına oturdu. Rowan kalın pelerinini ikisinin de omuzlarına dolayarak ayazı dışarıda bıraktı.

"O gün beni sadece yere sermedin, Aurelia," dedi Rowan. Sesindeki tüm o hükümdar sertliği erimiş, yerini katıksız bir kırılganlığa bırakmıştı. Parmakları kızın soğuktan kızarmış yanağına dokundu, başparmağıyla elmacık kemiğini usulca okşadı. "O gün benim buz tutmuş ruhumu da devirdin. Hayatım boyunca ardımda duracak, boyun eğecek bir eş aramamıştım; benimle yan yana kılıç çekecek, gerektiğinde beni hizaya getirecek bir fırtına istiyordum. Ve sen... krallığımdan bile daha büyük bir yangın oldun içimde."

Aurelia’nın yeşil gözleri ay ışığının altında parıldadı. Elini kaldırıp Rowan’ın boynundaki o hafif kılıç çiziğinin üzerine koydu; parmakları yaranın üzerinde gezindi.

"Biz iki ayrı tahtın çocuklarıyız, Rowan," diye fısıldadı Aurelia. Nefesi genç adamın dudaklarına çarpıyordu. "Babamın zayıflayan sarayı ve senin dondurucu dağların... İkimiz de zincirlerimizi kırmak için kan döktük."

"O zincirler artık yok," dedi Rowan, aralarındaki son mesafeyi de kapatarak.

Dudakları, dondurucu ayazın ortasında birbirine kavuştu. Bu kez aceleci, kaçamak ya da tehlikeli bir fısıltı değildi; arkalarında bıraktıkları savaşın, yendikleri ihanetin ve karların üzerinde kurdukları o sarsılmaz ittifakın yakıcı mührüydü. Aurelia kollarını Rowan’ın boynuna dolarken, genç kral kızı göğsüne öyle bir sıkılıkla bastırdı ki, gecenin tüm soğuğu iki bedenin arasında eriyip gitti.

Ayrıldıklarında ikisi de nefes nefeseydi. Rowan elini zırhının gizli cebine attı. Çıkardığı şey, dövme çelikten yapılmış, üzeri güneyin yakutları ve kuzeyin gümüş dağ kargalarıyla işlenmiş antik bir halkaydı.

"Babamın anneme verdiği mühür yüzüğü," dedi Rowan, yüzüğü kızın titreyen parmaklarına uzatarak. "Bu yüzük bir esaret halkası değil, Aurelia. Yarın saraya döndüğümüzde, Güney ve Kuzey tek bir tahtın altında birleşecek. Ve o tahtta sen... benim kraliçem, eşim ve başkomutanım olarak oturacaksın."

Aurelia yüzüğe, ardından genç kralın çelik grisi gözlerine baktı. Dudaklarında o hem vahşi hem de teslim olmuş tebessüm yeniden belirdi.

"O tahtta otururum, Kral Rowan," dedi Aurelia, yüzüğü parmağına geçirirken. "Ama unutma... kuralları sadece sen koymayacaksın. Eğer bir gün kibrin aklının önüne geçerse, seni o sedirde olduğu gibi yine sırtüstü yere sermekten çekinmem."

Rowan başını arkaya atarak içten, gür bir kahkaha attı; sesi vadideki dağlarda yankılandı. Eğilip kızı bir kez daha, bu kez alnından derin bir hürmetle öptü.

"Bunu yapmandan şeref duyarım, Kraliçem."

Aşağıda, vadinin karlı düzlüğünde sabahın ilk ışıkları belirmeye başlamıştı. İki düşman hanedanın kanıyla sulanan topraklar, artık bir imparatorluğun doğuşuna uyanıyordu. Ve o imparatorluğun zirvesinde; ne sadece çelik ne de sadece ipek vardı... Karların üzerinde el ele duran, fırtınaya hükmeden iki savaşçı vardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.