Gecenin zifiri karanlığı kulübenin pencerelerine bastırırken, ocaktaki ateş küllenmeye, yerini tekinsiz bir soğuğa bırakmaya başlamıştı.
Aurelia oturduğu taburede dalıp gitmek üzereyken, sedirden gelen boğuk iniltilerle irkildi. Hızla ayağa kalkıp yatağın kenarına adımladı. Rowan kaskatı kesilmiş, sırtını sedire bastırarak ter içinde kıvranıyordu. Zehir, genç kralın kanında vahşi bir fırtına gibi dolaşıyor; alnından şakaklarına doğru iri ter damlaları süzülüyordu. Dişlerini birbirine öyle sert kenetlemişti ki çene kemikleri derisini delecek gibiydi. Sayıklamaları boğazında düğümleniyor, parmakları eski battaniyeyi yırtarcasına kavrıyordu.
Aurelia bir an bile tereddüt etmedi. Hemen köşedeki toprak testiden tahta bir kaba soğuk su doldurdu, temiz keten bezleri suya daldırdı. Yatağın kenarına diz çöküp ıslak bezi genç kralın alev alev yanan alnına koydu. Rowan acıyla irkilip bezi savurmak ister gibi bir hamle yaptı ama Aurelia narin parmaklarıyla adamın sağlam omzunu hafifçe bastırarak onu tuttu.
"Sakin ol, Rowan," diye fısıldadı karanlığa. Sesi bir askeri teskin eden bir komutanınki kadar kararlı, ama bir o kadar da şefkatliydi. "Geçecek. Buradasın."
Gece boyunca gözünü kırpmadı. Ateşi yükseldikçe bezi durmadan soğuk suya batırıp sıktı; alnını, boynundaki o kılıç çiziğini, yanaklarını ve göğsünü sildi. Rowan’ın zehirli hezeyanlarla savrulan zihnini yatıştırmak için parmaklarını usulca gencin terden sırılsıklam olmuş dalgalı koyu saçlarının arasından geçirdi. Aralarındaki sınır boylarını, kanlı savaşları ve krallıkların nefreti o küçük kulübenin kapısında kalmıştı; odada sadece yaralı bir kurt ve onu hayatta tutmaya ant içmiş bir savaşçı vardı.
Sabahın ilk gri ışıkları çam ağaçlarının dallarını aşıp ahşap kepenklerin çatlaklarından süzüldüğünde, odadaki fırtına nihayet dinmişti.
Aurelia’nın bedeni tükenen gücüne daha fazla direnememişti. Oturduğu yerde başı sedirin kenarına düşmüş, bir kolunu Rowan’ın yastığının hemen yanına uzatmış halde derin bir uykuya teslim olmuştu. Yorgunluktan gözkapaklarının altı morarmış, koyu renk saç telleri solgun yanağına yapışıp kalmıştı.
Rowan kirpiklerini araladığında, zihnindeki o boğucu bulanıklık yerini serin bir sükûnete bırakmıştı. Yaralı omzundaki o yakıcı sızı hafiflemiş, ateşi tamamen düşmüştü. İlk hissettiği şey, hemen yanı başındaki düzenli ve hafif nefes sesleri oldu.
Başını güçlükle yana çevirdiğinde Aurelia’yı gördü.
Sedirin tahtasına yaslanmış o narin, savunmasız yüzü görünce Rowan’ın nefesi boğazında tıkandı. Gün ışığı kızın açıkta kalan boynuna ve kirpiklerine vuruyordu. Dün gece ona kılıç çeken, saray salonlarında lordları dize getiren o hırçın savaşçı gitmiş; yerine sadece onu kurtarmak için kendini tüketmiş genç bir kadın kalmıştı. Kızın parmaklarının hemen yanında duran ıslak bez ve tahta su kabı, gecenin nasıl bir mücadeleye sahne olduğunu sessizce haykırıyordu.
Rowan tek bir kasını bile kıpırdatmadı; derin bir nefes alıp onu uyandırmaktan ölesiye korktu. Gözlerini kızın yüzünden bir saniye bile ayırmadan, göğsündeki tuhaf ve daha önce hiç tatmadığı o derin sıcaklıkla Aurelia’nın uyuyan çehresini izledi. Yüzündeki her bir kıvrımı, hafifçe aralık duran dudaklarını ve saçlarının omzuna dökülüşünü hafızasına kazırcasına dakikalarca sadece ona baktı.
Kuzey’in soğuk tahtı, sınır savaşları, babasının intikamı... Hepsi o an bu küçük orman kulübesinde, uyuyan bu kızın gölgesinde eriyip gitmişti. Genç kral, elini yavaşça kaldırıp Aurelia’nın yanağına düşen o tek saç telini dokunur dokunmaz geri çekilme korkusuyla havada tuttu; fakat dokunmaya kıyamadan parmaklarını yavaşça geri çekti, yüzünde sadece kızı izlemenin verdiği tarifsiz, buruk bir tebessümle beklemeye devam etti.