İçeriğe geç

İpek ve Çelik

Bölüm 14 · 2 dk okuma

İpek ve Çelik

Bölüm 14

.

Aurelia’nın kirpikleri hafifçe kıpırdadı.

Ormanın serin sabah rüzgârı ahşap kepenklerin arasından sızıp çıplak boynunu yaladığında, prenses bir savaşçının içgüdüsüyle irkilerek gözlerini açtı. İlk hissettiği şey boynundaki tutulma ve sırtına saplanan keskin bir sızıydı. Hemen ardından, üzerine kilitlenmiş o çelik grisi bakışlarla karşılaştı.

Rowan uyanıktı. Başını yastığa dayamış, dudaklarında saklayamadığı o yumuşak tebessümle sessizce onu izliyordu.

Aurelia bir an nerede olduğunu unuttu; aralarındaki bu korunmasız yakınlık, göğsüne ani bir sıcaklığın yayılmasına neden oldu. Fakat aklı saniyeler içinde yerine geldi. Hızla doğrulup geriye çekildi, sırtını dikleştirerek üzerindeki dağınık keten gömleği çekiştirdi. Yanaklarının hafifçe kızardığını hissetse de sesine hemen o bildik mesafeyi yerleştirdi.

"Uyanmışsın," dedi kuru bir sesle. Boğazını temizleyip sedirin kenarındaki tahta tasa uzandı. "Ateşin düşmüş. Sayıklamaların kulübeyi inletiyordu; Kuzey kurtlarının bu kadar gürültülü kabuslar gördüğünü bilmezdim."

Rowan dirseklerinin üzerinde hafifçe doğruldu. Yarasının sızısı hâlâ oradaydı ama gözlerindeki o karanlık sis tamamen dağılmıştı.

"Kabus görmüyordum," dedi alçak bir sesle. Bakışları, kızın az önce başını yasladığı boş mindere kaydı. "Bütün gece başımda beklediğini hatırlıyorum. Soğuk bezleri... saçlarımdaki parmaklarını..."

Aurelia taş kesildi. Bakışlarını kaçırıp raftaki kuru otları toplamaya başladı, sırtını Rowan’a döndü. "Sadece borcumu ödedim. Bir kralın ormanda zehirlenerek ölmesi Güney’in şerefine leke sürerdi. Lordlar senin ölümünü benden bilirdi; hepsi bu."

Rowan yerinden kalktı. Çizmelerini yere basıp ayakta durduğunda dengesi biraz sarsılsa da hemen toparlandı. Ağır adımlarla arkasını dönmüş olan kızın hemen arkasına kadar yürüdü.

"Bana yalan söylemekte ne kadar kötüsün, Prenses," diye fısıldadı Rowan, kızın omzunun üzerinden eğilerek. Nefesi Aurelia’nın saç tellerini havalandırdı. "Beni kurtardın. Hayatımı kurtardın."

Aurelia hızla arkasını döndü. Aralarındaki mesafe yine tehlikeli bir şekilde sıfırlanmıştı. Rowan’ın çıplak göğsündeki taze sargı bezi ve gözlerindeki o pervasız parıltı, prensesin gardını düşürmek için yalvarıyor gibiydi. Aurelia elindeki bez torbayı adamın sağlam göğsüne sertçe bastırarak onu durdurdu.

"Kendine gel, Rowan," dedi, sesi titrese de gözleri alev alevdi. "Güneş doğdu. Ormanın dışındaki dünya bizi bekliyor. Sen o kapıdan çıktığın anda yine sarayımı tehdit eden Kuzey’in düşman kralısın, ben de senin boynuna kılıç dayayan prensesim. Burada olanlar... bu kulübenin duvarları arasında kalacak."

Rowan göğsüne bastırılan torbayı tutmadı; bunun yerine elini yavaşça uzatıp Aurelia’nın bileğini kavradı. Tutuşu sert değildi ama bir çelik kelepçe kadar kararlıydı. Parmaklarının altındaki nabzın nasıl delice attığını hissedebiliyordu.

"Kulübede kalabilir," dedi Rowan, gözlerini kızın yeşil gözlerine mühürleyerek. "Ama zihnimden çıkmayacak. Seni bir kez daha o ipeklerin içinde gördüğümde, altındaki savaşçıyı ve bu sabahı asla unutmayacağım."

Tam o sırada, ormanın derinliklerinden yaklaşan at nallarının gümbürtüsü ve havayı yaran borazan sesleri duyuldu. Kuzey sancağının kurt sesini andıran toplanma borusuydu bu; ardından da Güney muhafızlarının bağırışları yankılandı.

İki krallık da kayıp liderlerini aramak için ormanı kuşatıyordu. Gerçek dünya, kapılarını bir balyoz gibi dövmeye başlamıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.