Büyük Divan Salonu’nun yüksek tavanları, havada uçuşan karşılıklı suçlamalarla yankılanıyordu. Kral Alden tahtında solgun ve tükenmiş otururken, güneyli lordlar sınır boylarındaki tahkimatların geri çekilmesini talep ediyor; Rowan ise demir gibi bir iradeyle her bir şartı reddediyordu. Genç kralın gözleri divan boyunca Aurelia’nın üzerinde gezindi. Aurelia tahtın sol yanında, ellerini karnının üzerinde bağlamış sessiz bir heykel gibi dursa da, aralarında koridordan miras kalan o elektrikli gerilim salonun tüm diplomatik havasını ezip geçiyordu. Görüşme hiçbir uzlaşmaya varılamadan, iki krallığın bağlarının kopma noktasına gelmesiyle son buldu.
Gece çöktüğünde Rowan, beraberindeki az sayıdaki muhafızıyla vadinin diğer yamacındaki kendi taş hisarına dönmek üzere at sırtında yola koyuldu.
Sis, çam ormanının kadim ağaçları arasından bir kefen gibi süzülüyordu. Tam dağın eteğindeki dar boğaza girdiklerinde, havayı yaran ıslık sesleri gecenin tekinsiz sessizliğini parçaladı.
Zehirli arbalet okları bir anda karanlıktan yağdı.
Kuzeyli muhafızlar atlarından birer birer devrilirken, ne Güney’in ne de Kuzey’in sancaklarını taşıyan, yüzleri kara kumaşlarla örtülü yabancı bir paralı asker birliği çalılıkların arasından fırladı. Rowan kılıcını şimşek hızıyla sıyırdı, atından inip sırtını bir kayaya yasladı. Pusuyu kuranlar başka bir düşman krallığın gölge savaşçılarıydı; fırsatı ganimet bilip genç kralın kellesini alarak iki krallığı topyekûn bir cehenneme sürüklemek istiyorlardı. Rowan iki adamı yere serdi ancak düşman kalabalıktı; omzuna sıyıran zehirli bir hançer darbesi dengesini sarstı, dizinin bağı çözülür gibi oldu.
Tam kılıçlı üç suikastçı Rowan’ın savunmasız kalan göğsüne hamle yaptığı sırada, ağaçların yüksek dallarından bir fırtına koptu.
Siyah deri zırhı ve kapüşonunun altında zümrüt yeşili gözleriyle bir gölge, suikastçıların ortasına indi.
Gece talimi için ormanın derinliklerinde olan Aurelia, çatışmanın sesini duyup iz sürmüştü. Elindeki çelik kılıç havada kusursuz yaylar çizdi. Birinci adamın boğazını tek bir kıvrak hamleyle kesti, ikincisinin kılıcını savuşturup hançerini tam göğüs kafesine sapladı. Hareketleri o kadar akıcı ve vahşiydi ki Rowan, zehrin getirdiği bulanık görüşün ardında hayranlıkla nefesini tuttu. Kalan son haydutlar, bu beklenmedik ölüm meleğinin karşısında dağılarak ormanın karanlığına kaçıştı.
Aurelia nefes nefese Rowan’a döndü. Genç kral kayaya yaslanmış, elini kanayan omzuna bastırıyordu.
"Sen..." dedi Rowan boğuk bir sesle, dudaklarında acıya rağmen o inatçı tebessüm belirdi. "Beni öldürmek isteyen sendin sanıyordum."
"Seni öldüreceksem bunu ben yaparım, kiralık katiller değil," dedi Aurelia sertçe. Rowan’ın kolunun altına girdi. "Yürü. Zehir damarlarına yayılmadan önce seni buradan çıkarmalıyım. Sarayına dönemezsin, yollar tutulmuştur."
Aurelia, Rowan’ı ormanın en gizli yerinde, devasa sarmaşıkların ardına gizlenmiş eski bir avcı kulübesine taşıdı. Burası, onun kaleden kaçıp kılıç talimi yaptığı, kimsenin bilmediği sığınağıydı. İçeri girdiklerinde Rowan’ı eski ahşap sedire yatırdı. Hızla ocağa birkaç kuru kütük atıp ateşi yaktı; küçük kulübe, alevlerin altın sarısı sıcaklığıyla doldu.
Aurelia, Rowan’ın deri yeleğinin tokalarını çözdü ve siyah keten gömleğini omzundan aşağı doğru yırttı. Genç kralın göğsü, geçmiş savaşlardan kalma yara izleriyle doluydu; omzundaki taze yara ise morarmaya başlamıştı. Aurelia köşedeki raftan kurutulmuş otları ve temiz keten bezleri aldı.
"Canın yanacak," dedi Aurelia, Rowan’ın yüzüne bakmadan.
"Kuzeyin kurdu sızlanmaz, Prenses," diye fısıldadı Rowan.
Aurelia otları ezip yaranın üzerine bastırdığında Rowan dişlerini sıktı, boynundaki damarlar belirginleşti ama tek bir inilti bile çıkarmadı. Bunun yerine serbest kalan elini uzatıp, Aurelia’nın yüzüne dökülen terli saç tutamını yavaşça kulağının arkasına itti. Parmak uçları kızın yanağındaki sıcak tene değdiğinde, Aurelia donakaldı.
Gözleri birleşti.
Ateşin kızıl parıltısı ikisinin de yüzüne vuruyordu. Dışarıdaki düşman dünyadan, krallıkların kanlı kavgasından ve taşıdıkları ağır taçlardan uzakta, sadece ikisi kalmıştı. Aralarındaki o nefret, yerini inkâr edilemez, yakıcı bir çekime bırakmıştı.
"O gün beni yere seren o savaşçı sendin," dedi Rowan alçak, derin bir fısıltıyla. Parmakları kızın çenesine doğru kaydı. "Biliyordum. Ama şimdi karşımda dururken... o miğferin ardındaki yüzün bu kadar güzel olacağını düşünmemiştim."
Aurelia’nın nefesi kesildi. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Kalbi, Rowan’ın dokunuşuyla daha önce hiç bilmediği bir ritimle çarpmaya başladı. Başını geri çekmedi; aksine Rowan’ın gözlerinin en derinine baktı.
"Bana böyle bakma, Rowan," diye mırıldandı Aurelia, sesi neredeyse bir teslimiyet kadar kırılgandı. "Biz düşmanız."
Rowan hafifçe doğruldu, aralarındaki son mesafeyi kapattı. Dudakları Aurelia’nın dudaklarına sadece birkaç santim uzaklıktaydı; nefesleri birbirinin teninde eriyordu.
"O zaman bu gece düşmanlığımıza ara verelim, Aurelia," dedi Rowan, sesi kalbinin atışları kadar boğuktu. "Çünkü bu kulübede ne Güney var ne Kuzey... Sadece sen ve ben varız."
Rowan’ın parmakları Aurelia’nın ensesine kaydı ve kızı kendine doğru çektiğinde, ocağın çıtırtıları ikisinin paylaştığı ilk, tutkulu ve tehlikeli yakınlaşmanın fısıltısına karıştı.