6. Bölüm: Yan Koltuk
Bilge’nin Anlatımı
Alarmı kurmadım. Zaten uyuyamıyordum. Yabancı yatak, yabancı ev, parmağımdaki yabancı yüzük… Saat 6:30’da kalktım. Beyaz önlüğümü giydim. Aynada kendime baktım. “Bilge Kaya… yok, Bilge Yılmaz. Dayan.” dedim.
Merdivenlerden inerken garajdan motor sesi geldi. Tugay erkendi. Beni bekliyor mu diye sordum kendime. Hayır, saçma. Dün “bırakırım” demişti. Yılmazlar sözünü tutar, diye duydum.
Siyah Mercedes’in kapısını açtım. İçeri oturdum. Deri koltuk soğuktu. O da soğuktu. Gözü yoldaydı, bana bakmadı.
“Günaydın.” dedim. Sesim çıkmadı neredeyse.
“Bin.” dedi. Kapılar kilitlendi. Klostrofobi geldi. Ama ses etmedim.
40 dakika. Cerrahpaşa 40 dakika uzaklıktaydı. 40 dakika boyunca nefes almayı unuttum. Araba lükstü, kokusu pahalıydı. Ama içi buzdan soğuktu. Tıpkı sahibi gibi.
İlk 10 dakika ölüyordum. Konuşsam mı, sussam mı? Konuşsam “düşman kızı çok konuşuyor” derler. Sussam “küstah” derler. Ortası yoktu bu evde.
Camdan dışarı baktım. Simitçi, vapur, martı… Normal hayat. Benim hayatımdı bu. Sınav, ders, hastane. Şimdi neyim ben? Gelin mi, tutsak mı, casus mu?
“Her sabah bu saatte mi kalkıyorsun?” diye sordum. Saldırmak için değil. İnsan olduğumu hatırlatmak için.
“Genelde daha erken.” dedi. Gözü bende değildi. “İnşaat şantiyesi 6’da başlar.”
“Tıp da öyle.” dedim. Küçük gülümsedim. Kimse görmedi. “Ameliyata 7’de gireriz. Gece nöbeti bitirip girenler var. Ben daha o seviyeye gelmedim.”
“Gelirsin.” dedi. Beklemiyordum. “İnatçısın.”
İnatçı mı? Yıllardır “inatçı kız” derlerdi bana. Babam Ümit Kaya ölmeden önce son sözü buydu: “Bilge’m inatçıdır, yıkılmaz.” Yıkılmadım. Ama içim çatladı.
“İkisi de.” dedi Tugay. İnatçı ve dik duran. İlk defa beni gördü sanki. Kimin kızı değil, ben olarak.
Yine sustuk. Bu sessizlik ilk günkü gibi bıçak değildi. Boğmuyordu. Sadece… vardı.
“Ofise dün… teşekkür ederim.” dedim. Borçlu kalmak istemezdim. “Kimse benim için toplantı iptal etmezdi.”
“İptal etmedim.” dedi hemen. “Erteledim.”
Güldüm. Hafifçe. Sesim çıktı. “Tugay Yılmaz yalan söyleyince sesi kısılıyor. Biliyordum.”
Direksiyonu sıktı. Parmak boğumları beyazladı. Beni çözmüştü. 24 saatte. Ben 21 yıldır kimseye güvenmemiştim, o 24 saatte güven verdi. Nasıl oluyordu bu?
“Sen neden tıp seçtin Bilge?” diye sordu. Beklemiyordum. Tugay Yılmaz merak etmezdi. Emrederdi.
Uzun sustum. Anlatmalı mıydım? Bu evde zayıflık ölüm demekti. Ama o sormuştu. Gözlerimin içine bakmadan sormuştu. Kolaydı belki de.
“Annem…” Dedim ve boğazım düğümlendi. Yutkundum. “Annem 12 yaşımdayken kanserdi. Hastanede çok kaldık. Doktorlar çok iyiydi. Ama bazıları… çok soğuktu. ‘Şansı yok’ dediler. Gözlerimin içine bakıp dediler. Annem duydu. Son gününe kadar ‘şansı yok’ cümlesini unutmadı.”
Söyleyince hafifledim. Ağlamadım. 9 yıldır ağlamıyorum zaten. Ağlamak lükstü bu evde.
“Ben o soğukluğu unutamadım Tugay. Biri bana ‘şansı var’ desin istedim. Diyemediler. O yüzden ben diyeceğim dedim. Bir gün biri ‘şansı var’ desin diye ben söyleyeceğim.”
Dedikten sonra pişman oldum. Neden anlattım ki? Şimdi “duygusal kız” damgası yiyecektim.
“Zor.” dedi sadece. Tek kelime. Ama o tek kelimede yargı yoktu. Acıma da yoktu. Anlayış vardı galiba.
“Zor.” dedim ben de. “Ama değer. Her hasta benim annem değil. Ama her hastaya annemmiş gibi davranırsam… belki biri kurtulur.”
Trafik açıldı. Araba hızlandı. Ama sert değildi. Nazikti sürüşü. Benim gibi acele etmeyen bir yanı vardı.
“Sen neden inşaat Tugay?” diye sordum. Sıra bendedi. Merak ediyordum. Gerçekten. “Zengin oldun, güçlü oldun. Yetmedi mi?”
Güldü. Ama gözleri gülmedi. “Yeter mi hiç? Babam ‘daha güçlü ol’ der. Asaf ‘yıkacağım’ der. Ben ‘yaşayacağım’ derim. İnşaat… beton. Beton yıkılmaz. Ben de yıkılmam.”
Beton. Kendini betona benzetiyordu. Yıkılmaz, soğuk, sert. Ama beton da çatlar. Ben biliyordum. Anatomi dersinde kemik de çatlar. Önemli olan kaynaması.
“Beton da çatlar Tugay.” dedim fısıldar gibi. “Deprem olur, çatlar. Su işler, çür. Sen çatlamıyor musun hiç?”
Frene bastı. Kırmızı ışık. Kalbim durdu. Bana döndü. Çelik gözleriyle baktı. 27 yıllık duvar vardı o gözlerde.
“Çatlarım.” dedi. Alçak sesle. Sadece ben duydum. “Ama kimseye göstermem. Güçlü kalmak zorundayım.”
“Kim için?” diye sordum. Masumca sordum. “Baban için mi? Asaf için mı? Yoksa… kendin için mi?”
Işık yeşile döndü. Arkadan korna. Anı bitti. Soru havada kaldı.
“Bilmem.” dedi. İlk defa “bilmem” dedi Tugay Yılmaz. “Hiç düşünmedim.”
Üniversitenin kapısına geldik. Arabadan indim. Beyaz önlüğüm rüzgârda dalgalandı. Arkama döndüm. Cam açıktı.
“Tugay… çatlakların kötü değildir. Işık girer oradan. Annem öyle derdi.”
Kapıyı kapattım. Gittim. Arkama bakmadım. Baksam dayanamazdım.
Derse girdim. Hoca “şansı var” dedi bir hastaya. Gözlerim doldu. Ama bu sefer acıdan değil. Umut’tan.
Öğlen telefonuma mesaj geldi. Numara kayıtlı değildi. Ama kim olduğunu biliyordum.
“Akşam 6’da kapıdayım. Metrobüs yok.”
Tugay’dı. Kısa, net, emir gibi. Ama “yok” demişti. Yani “varım” demişti.
Telefonu göğsüme bastırdım. Kalbim hızlandı. Korkudan mı, başka bir şeyden mi bilmiyorum.
Akşam 6’da kapıdaydı. Gerçekten. Hiçbir şey demedi. Ben bindim. Yine 40 dakika. Yine sessizlik. Ama bu sessizlik artık düşman değildi.
Konağa gelince arabadan inmeden dedi ki: “Yarın da bırakırım.”
“Gerek yok.” dedim.
“Var.” dedi. Keskin. Sonra yumuşadı sesi: “Işık girsin diye.”
İndi. Gitti. Arkamdan bakakaldım.
Beton çatlamıştı. Ve ben oradan içeri girmiştim.