Partilere gitmeyi genellikle sevmezdim, sadece en yakın arkadaşlarımın doğum günlerini veya kuzenlerimle kendi aramızda yaptığımız pijama partilerini sever ve tercih ederdim ama şimdiyse liseli gençlerin düzenlediği aptal bir partideydim.
Her zaman bir yere giderken abartılı makyaj yapıp süslenmek yerine hafif bir makyaj yapmayı ve üzerime çok ışıltılı, dikkat çekici olmayan sade elbiseler giymeyi sevip tercih ederim ama şu anda, üstüm tamamen ışıltılarla kaplıydı. Altımda ise normalde hiç rahat edemediğim ama şimdi bozuntuya bile vermediğim yüksek topuklu ayakkabılarımla dikkatleri üstüme çekmeyi başarmıştım.
Partinin olduğu eve girdiğimiz gibi arkamdaki arkadaşlarımla sanki buraya sadece eğlenmek için gelmişiz ve tek amacımızın dikkat çekmek olduğunu göstermeye çalıştık ama yapacağımız asıl olay çok farklıydı. Etrafa normal bir partideymişiz gibi bakışlar atarak gülümsedim, gözlerimle eğlendiğimi göstermeye çalışıyor ve etraftaki tanımadığım kalabalığa el sallıyordum.
Arkadaşlarım da benden farklı değildi.
Beren’le Rana benim iki yanıma geçtiler ve onlar da benim gibi davranışlar sergileyerek hiçbir şey belli etmemeye çalışırlarken Beren sessizce fısıldadı ama gürültülü bir ortamda olduğumuz için onun sesini pek duyamamıştım. “Bu partidekilerin neredeyse hiçbirini tanımıyorum, bizim okulda hiç de görmedim.”
“Beren, daha yüksek sesle konuşur musun?” diye sesimi biraz yükselttiğimde Beren iyice kulağıma doğru yaklaştı ve yeterince yüksek bir sesle konuştu. “Diyorum ki, bu partidekilerin neredeyse hiçbirini tanıyamadım ve okulda da hiç görmedim. Ya da ben hatırlamıyorum, fikrim yok,” dedi ve geriye çekilerek ellerini iki yana açtı. “O zaman, eğlence başlasın!” dedi, sanki gerçekten eğlenmeye gelmiş ve partileri çok seven mutluluk dolu gençler gibiydi.
Planımızın işlemesi için Rana’yla ben de aynı davranışları sergilemek zorundaydık.
Bunu fark ettiğim gibi Rana’nın elini kavradım ve onu evin orta yerine çekerek herkes gibi dans etmeye başladım, Rana da ne yaptığımı anlayınca benim gibi o da dans etmeye başladı. Dans ederken Rana’nın da yeteneği olduğunu fark etmiştim çünkü gerçekten iyi bir şekilde dans ediyor ve kendi etrafında kusursuzca dönüyordu.
Beren yanıma geldi ve benim yanımda o da hareketlenerek dans etmeye başlarken bana yüksek sesle gülerek baktı. “Anlaşılan hemen ayak uyduruyorsun, Masal,” dediğinde yüzümdeki aptal sırıtışla dans etmeye devam ettim, dışarıdan nasıl görünüyordum, bilmiyordum ama sonuçta ablam bir dansçı olduğundan ben de fena değildim. Yani iyi dans ettiğimi düşünüyordum.
“Hadi!” dedi Rana ve yüksek sesle bir çığlık patlattı, ardından elindeki tepside içi kola dolu cam bardakları taşıyan evin hizmetçisi olduğunu düşündüğüm kısa boylu kadından bir bardak kolayı kaptı. Kolayı kafasına dikerek büyük bir yudum aldığındaysa kola dolu bardağı masaya bıraktı ve eğlencesine devam ederken Beren fısıldadı. “Dicle’yi bulup konuşalım, yarım saat sonraysa ışıkları söndüreceğim zaten!”
Elimle onun ağzını kapattım. “Biraz sessiz olabilir misin, Beren, duysalardı ne olurdu?”
“Haklısın ama çok gürültü var!” dedi Beren ve kömür rengindeki uzun, siyah saçlarını savurarak yanımdan ayrıldı, ben ise dans etmeyi keserek gözlerimle Dicle’yi aramaya başladım. Rana da dans etmeyi bırakıp yanıma iyice yaklaştı. “Ne oldu?” diye sordu bana soran gözlerle bakarak.
“Beren, Dicle’yi aramamızı söyledi, çünkü onunla biraz konuşmamız lazım yoksa dikkat çekebiliriz.” Yanıtımın ardından Rana beni başıyla onaylayarak benim gibi yeşil gözleriyle etrafı birkaç saniye taradı ama onu bulamayınca bana döndü. “Göremiyorum!”
Rana’nın birkaç saniyelik söylenmelerini duyduğumda hafifçe kıkırdadım ve ardından başımla bir havuzun bulunduğu, büyük ve geniş bahçeyi başımla işaret ettim. “Şu geniş bahçeye gidelim, Dicle belki havuzun önünde erkek bulmaya, yani avlamaya çalıyordur.” Rana bu lafıma kahkaha atarak arkamdan hızla geldi ve havuzun önüne vardığımızda Nida’nın kalabalığın arasında dans ettiğini gördüm.
“Hey!” Rana sanki Nida’nın çocukluktan beri arkadaşıymış gibi Nida’ya seslenince gülmemi bastırmaya çalıştım ve Rana’nın arkasından koşturarak kızıl saçlı kızın yanına vardım.
“Ne oldu? M-Masal, sen de mi gelmiştin?” dediğinde Nida’nın yüzüne yumruğumu geçirmek istemiştim fakat maalesef bunu yapamayacağımdan ona merakla hemen sordum. “Dicle ve Ceylin nerede?” dediğimde yüzünde endişeli bir hâl aldığına yemin edebilirdim.
Neden endişelenmişti ki? Tabii, beni geçiştirdiği için ona sinirli olduğumu düşünüyordu ve zaten öyleydim.
“Benim çok sevdiğim, hesabını takip ettiğim ve hayranı olduğum Dicle diye bir kız davet etmişti, bu yüzden onunla konuşmak istiyorum. Masal da bana zaten Dicle’den bahsetmişti ve kuzenim Beren de bana bu partinin olduğunu söylediğinde hemen buraya gelmek istedim. Masal da kabul etti ve hep birlikte bu partiye geldik!”
Rana tahmin ettiğimden çok daha iyi bir yalancıydı.
“Peki…” dedi Nida ve yanındaki bir kızla dans eden Dicle’nin olduğu tarafı gösterdi, biz de Nida’nın dediklerini bile duymadan onların doğru yanına koştuk.
Dicle’nin yanındaki kız bir yerden tanıdık gelmişti.
“Selam!” dedi Rana ve sanki Dicle’ye hayranmış gibi telefonunu çıkarıp fotoğraf çekinmek istediğini söyledi, ona övgü dolu sözler söyledi. Ben ise yanındaki kızın kim olduğunu çözmeye çalışıyor, nereden tanıdık geldiğini bulmaya çalışıyordum.
Kız beni görünce samimiyetle gülümsedi ve elimi sıkarak, “Ben Ceylin,” diye kendini tanıttığında beynimde şimşekler çarptı. Bu oydu, ablama zorbalık yapan kızdı, Ceylin’di.
Ona yumruğumu geçirmek ve ablama yaptığı gibi tekme atmak istiyordum! Ya da daha doğrusu kendimi bunu yapmamak için zor tutuyordum.
Ablam, ben Ceylin’i hiç görmediğim için ve sadece adını duyduğum için bana hastanede bacağına bakılırken fotoğrafını göstermişti, zaten o yüzden bana bu kız çok tanıdık gelmişti.
Ceylin’i zaten başka hiçbir yerde görmediğimden tanıyamamıştım ve adını bile sadece ablamın ağzından duymuştum, bu yüzden de tanıyamam çok normaldi.
“İşte, bana zorbalık yapan ve bacağımın incinmesine sebep olan kız, adı Ceylin. Benimle aynı dans kursunda ve benden iki yaş daha küçük ama dili pabuç gibi uzun. Beni kıskanıyor, bu yüzden bana zorbalık yapmaya kalkıştı ama ben izin vermedim.”
“Peki, bu işin içinde Dicle ve Nida var mı?”
“Dicle ve Nida mı? Onları neden sordun ki, onlarla arkadaşlık yapmıyor musun?”
“Onlar… Bana bir kere Ceylin’den bahsetmişlerdi diye hatırlıyorum, zaten yalancılar ve ben onları sevmiyorum. Kendini beğenmişler. Zaten onlar da seninle aynı dans kursuna gidiyor, bu yüzden Dicle ve Nida’nın da sana zorbalık yapmış olabileceğini düşündüm.”
“Yok, onlar değildi.”
“Emin misin? Bu arada yanında başka kimler vardı ve sana zorbalık yapanların hepsini hatırlıyor musun?”
“Evet, Ceylin’in yanında birkaç tane erkek daha vardı, sanırım arkadaşlarıydı. Bir de tanımadığım üç kız daha vardı.”
Ablamla haftalar önce, hastane yatağında başında beklerken yaptığımız konuşma aklımdan geçti, yankılandı ve Ceylin’e içimden etmediğim laf kalmadı.
Ablam bana yalan söylemiş, sonrasında bu planı yapıp bana doğruyu söylemeyi tercih etmişti.
Zaten yalan söylediği gün bile Dicle ve Nida’nın bu işin içinde olduğunu anlamıştım, anlamayacak kadar aptal değildim ama bence daha çok bu Dicle’nin işiydi, Nida’nın bir şey yapabileceğini düşünmemiştim ve bu yüzden onu planı uygularken kullanmayacaktık.
Düşüncelere dalmışken ve içinden bir ses Ceylin’i tam şu anda, bu bahçenin ve bu kalabalığın içinde dövmem gerektiğini söylerken omzuma dokunan bir el hissettim, ardından Dicle’nin sesini duydum. “Selam, Masal.”
“Merhaba,” dedim normal bir ses tonuyla –sesimi ayarlamak ve öfkemin geçmesi için çaba sarf etmiştim- ve Dicle de bana gülümsedi, ama o kadar yapmacık gülümsemişti ki… Yaptığı her davranışı çok sahte ve yapmacıktı; kendini beğenmiş şımarık, zengin bir kızdan ibaretti.
“Sizi partime davet etmekten gayet memnunum.” Dicle başını dikleştirmiş, elbisesini düzeltmiş ve önüne gelen saç tutamlarını arkaya atıp bize yine o yapmacık, sahte gülümsemesini sunmuştu ama asla samimi değildi. Yalan konuştuğu gayet açıktı.
“Biz de gelmekten gayet memnunuz, bu arada evin çok güzelmiş,” dedi Beren, ben ise kahkaha atmak ve gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. Ama mecburen planımızı başarılı bir şekilde uygulamak için ben de gülümsedim –dışarıdan ne kadar sahte göründüğümü bilmiyordum ama gerçekçi ve samimiyetle gülümsemeye çalışmıştım- ve Rana’yla Beren’e baktım.
“Gelin, hep birlikte şu boş masaya oturalım, zaten altı kişilik!” Rana gerçekçi neşesiyle Dicle’ye bakarken Ceylin de Rana’nın yanına geldi ve hep birlikte altı kişilik masaya doğru ilerledik.
Beren, Rana, Dicle, Ceylin ve ben toplamda beş kişi olarak altı kişilik masaya yerleştiğimizde boş kalan son sandalyeye ise tanımadığım ve kısa boylu bir kız oturdu.
Ceylin ve Dicle kaşlarını çattı. “Sen kimsin? Ne hakla burada oturuyorsun?” dedi Ceylin ve kıza kısık bakışlar atarak onu gözleriyle uyardı, kız ise umursamadan oturmaya devam etti. Ben de meraklı bakışlarımı kıza doğru çevirdim, Beren bana, “Ne düşünüyorsun? Bu kızı biz de tanımıyoruz,” der gibi baktı ve Rana ise gözleriyle kızı süzdü.
“Ayrıca seni partiye davet ettiğimi hatırlamıyorum, kimsin sen?” Dicle de Ceylin gibi konuştuktan sonra şaşkınlıkla ağzını araladı ve kıza sinirli bakışlar fırlatmaya devam ederken ani bir hızla ayağa kalktı. “Sana cevap ver diyorum, dilsiz misin sen?” Tekrar sinirle ona bakmıştı ve en sonunda Ceylin’e dönüp, “Şu yaptığını görüyor musun, sorularıma bile cevap vermiyor! Aptal!” dedi ama ben Dicle’nin bu kadar çok öfkelendiğini çözmeye çalışıyordum.
Bana göre ortada öfkelenecek bir durum yoktu.
Ama itiraf etmek gerekirse, sadece cevap vermemesi beni biraz delirtebilirdi.
“Ben kim miyim?” dedi sessiz kız birden ve Ceylin’le Dicle’ye dönerek onlara bir bakış fırlattı, Dicle ise kızın oturduğu sandalyenin başında dikiliyor, burnundan nefesler alıp veriyordu.
Dicle, isteği yerine getirilmemiş şımarık bir çocuk gibi burnundan soluyordu.
“Evet, kimsin sen, neden izin almadan buraya oturdun? Söyle!” dedi Dicle emir veren bir kral gibi ve ardından elini saçlarının arasına daldırdı, her an çığlık atacak gibi görünüyordu. Çok çabuk öfkeleniyordu.
Sanırım benim gibi öfke problemi vardı.
Az önce sessiz duran kızın dalgalı, uzun, kumral rengi saçları göğsünün biraz daha altında bitiyordu ve tutamları ise önüne doğru dökülüyordu. Tırnakları normal bir uzunluktaydı ve parlak, siyah bir ojeyle üzerinden geçilmişti, ayrıca elbisesi de şık ve ojesiyle aynı renkteydi: Simsiyah. Altındaki topuklu ayakkabıları ise yine siyahtı, anlaşılan bu kız, bu gece tamamen siyaha bürünmüş ve geceye uyum sağlamıştı. Geceyle tek uyumlu olmayan kumral saçlarıydı ve kumral saçları da fiziği gibi inceydi, daha doğrusu ince telliydi. Boynundaki gergedanlığı siyah taşlarla döşenmişti ve gerçekten sade elbisesinin üstünde fazlasıyla şık duruyor, dikkatleri üzerine çekiyordu. Dudaklarındaki kan kırmızısı ruj ise onu daha da şık gösteriyordu, ayrıca yüzü de teni kadar pürüzsüzdü ve abartılı makyajla kaplanmış değildi, kısacası neredeyse her yeri siyahla kaplanmış, tanımadığım bir kızdı.
“Sen… Demek bana emir veriyorsun, daha ne kadar berbat görünebilirdin ki?” dedi tanımadığım kız ve Dicle soran gözlerle şaşkınca ona bakarken Ceylin de kaşlarını tekrar çatmış, kızın kim olduğunu, neden buraya geldiğini anlamaya çalışıyor gibiydi.
“Dalga mı geçiyorsun sen!” Dicle’nin yüksek sesle bağırmasıyla birden partideki müzik susmuş, herkesin gözleri Dicle’ye ve Dicle’nin tam karşısında duran siyaha bürünmüş kıza çevrilmişti, ama benim düşündüğüm başka bir şey vardı: Biz planımızı ne zaman uygulayacaktık?
“Doğruları söylüyorum.” Tanımadığımız kız ayağa kalkmış, Dicle’nin tam karşısında durmaya devam ederken dudağının kenarının yukarı kıvrıldığını görmüştüm. “Gerçekleri yüzüne vuruyorum-” derken Ceylin birden öne atıldı. “Sen kimsin de bizimle böyle konuşursun, seni tanımıyoruz bile ve sen benim arkadaşımın karşısına geçmiş, anlamadığımız saçma sapan kelimeler diyorsun,” dedi ve Dicle’ye döndü. “Yürü, gidelim.”
Ceylin ve Dicle geniş bahçeden uzaklaşırken herkes şaşkınca olanları izliyordu ama ben aksine, olanları izlemek yerine gözlerimi bir an olsun bile siyaha bürünmüş kızdan ayırmamış, onun dediklerini anlamaya çalışmıştım. Daha doğrusu anlayamamıştım çünkü kız fazla garipti ve ne dediğini Dicle’yle Ceylin bile anlayamamış, öfkelerine yenik düşmüşlerdi.
“Bu neydi şimdi?” dedi Beren ve o anda tanımadığım kız bize doğru döndü.
Kanımın çekildiğini hissettim.
Nedense içime bir korku oturdu, o kızın bize olan bakışları beni rahatsız etmişti ve bakışları buz gibiydi ama neden? Bize düşmanlık mı besliyordu, ama biz ona kötü bir şey yapmamıştık, sonuçta kızı bile tanımıyorduk, ayrıca hiçbir yerde de karşılaşmamıştık.
“Ne oldu? Neden bize öyle baktın?” Rana sakin bir ses tonuyla bize bakan kıza sorusunu yöneltmiş, benim omzuma eliyle dokunmuş ve birkaç saniyeliğine Beren’e bakıp tekrardan bakışlarını karşımızda duran tanımadığımız kıza çevirmişti.
“Hiç,” dedi siyaha bürünmüş kız ve siyah çantasını koluna geçirerek yanımızdan başka bir şey demeden ayrıldı, biz ise arkasında bir heykel gibi dikilerek ona garip ve anlamaz bakışlar attık.
“Bu kim ya, neden böyle davranıyor? İlginç ve çok garip,” dedi Rana ve Beren’e bakarak ne yapacağımızı sordu, ben de yanıt verdim. “Bence Dicle’yle Ceylin’in yanına gidip yine ‘İyi Kızlar’ rolümüzü oynayalım ve onlara durumun ne olduğunu sorarken sen de önemli bir telefon görüşmesi yapman gerektiğini söyleyip…” dediğimde Beren’in cümlemi tamamlamasını bekledim ve o da beni bekletmedi. “Gidip elektriği keseyim, sonra da asıl amacımız başlasın!”
“Evet!” dedi Rana ama sonra aklına bir şey gelmiş gibi duraksadı. “Ama o kız hâlâ aklımdan çıkmıyor,” dediğinde Beren Rana’nın tam karşısına geçip ellerini tuttu. “Boş ver, biz de anlamadık, o yüzden kafana takma.” Ardından bizim önümüze geçerek Dicle ve Ceylin’i aramak için eve girdi, biz de onu arkasından takip ederken Beren birden bizi durdurdu ve bir yeri işaret etti. “Ordalar,” diye fısıldadı sanki çok önemli ve gizli bir operasyondaymış gibi, ama biz Beren’in dediğini zar zor anlayabilmiştik çünkü ortam cidden çok gürültülü ve sesliydi.
“Hadi, neyi bekliyoruz?” dedi Rana ve Beren de Rana’yı duyduğunda önden ilerlemeye devam etti ve biz yine onun arkasından gelerek Dicle ve Ceylin’in tam önünde durduk. “Bir sorun mu var?” dedik hepimiz aynı anda, Dicle ise başını iki yana salladı. “Onun cidden kim olduğunu bilmiyorum, aptal! Bize bir açıklama yapma ihtiyacı bile duymadı.” Sesi fazlasıyla öfkeli çıkmıştı, o kız gerçekten Dicle’yi baya sinirlendirmişe ve keyfini bozmuşa benziyordu.
İçimden bir ses, Dicle’nin bunu hak edecek bir şey yaptığını söylüyordu.
Fakat bunu ben de anlayamamıştım, sonuçta Dicle o kızı tanımadığını söylemişti.
“Boş ver, kıskanç işte! Senin popülerliğini kıskanmış olacak ki bizim öylece karşımıza geçip saçma sapan konuşma cesareti buldu işte, yani o yüzden umursama,” dedi Ceylin ve elini arkadaşının omzuna atarken benim iç sesim aksini bağırıyordu.
Umursanması gereken bir kızdı.
“Dicle, Ceylin doğru söylüyor, daha fazla o kıskanç kızı düşünme ve keyfine bak!” Beren’in bu yapmacık sözüne kıkırdayasım gelmişti fakat dudaklarımı birbirine bastırdım ve birden gelen gülme isteğimi engelledim.
“Sağ olun,” dedi Ceylin Dicle’nin aksine yapmacık bir şekilde gülümsemeyerek, ama ben neden bize bu kadar samimi olduğunu çözememiştim. Acaba sevdiği kişilere yapmacık ve sahte davranmayıp samimi davranan ama sevmediği, aksine nefret ettiği kişilere –ablam bu kişilere yüzde yüz dâhildi- kötü davranıyor olabilir miydi, bilmiyordum.
“Aa, şey…” dedi Beren birden ve cebinden çıkardığı telefonunu göstererek utangaç bir yüz ifadesini yüzüne yerleştirdi, benim ve Rana’nın ise dudakları hafifçe yukarı doğru kıvrılmıştı bile. “Benim önemli bir telefon görüşmesi yapmam gerek, siz burada, beni bekleyebilir misiniz acaba?” dedi Beren ve Dicle Beren’in telefonunu incelerken –sanırım çok da yeni bir telefon modeli olmadığı içindi, sonuçta Dicle zenginliğe önem veren şımarık bir kızdan ibaretti- Ceylin de yapmacık olmayan bir samimiyetle onu başıyla onayladı.
Bu Ceylin’de bir şey varmış gibi hissediyor ve bu yüzden ona pek samimiyet gösteremiyordum.
Beren sanki gerçekten de önemli bir telefon görüşmesi varmış gibi yalandan telefonun ekranında parmaklarını gezdirdi, ardından yanımızdan hızla uzaklaşarak kalabalığı yarıp evin kapısına ulaştı. Kalabalığın arasından gözlerim Beren’i ararken onu zar zor olsa da tekrardan görmüştüm ve son gördüğüm bana göz kırptığı olmuştu, sonraysa evin kapısından dışarı çıkmış ve gözden kaybolmuştu.
Rana bana bir bakış atarken gülmemek ve bir sevinç çığlığı patlatmamak için kendini zor tutuyor gibi görünüyordu ama ben de aynı Rana gibiydim: Sevinçli ve heyecan dolu.
“Başlıyor…” Rana mırıldandığında onu Ceylin ve Dicle’ye çaktırmadan arkadan sırtından tutarak cimcikledim, o ise acıdığını dışa vurmamaya çalıştı, daha doğrusu büyük bir çaba verdi.
“Ne başlıyor?” dedi Ceylin ve ben içimden Rana’ya saydırırken, neden böyle dediğini sorgularken Rana ise mantıklı ve inandırıcı bir cevap düşünüyor gibiydi, ardından birkaç saniye sonra ise bir yalan bulmuş olmalı ki hemen konuştu. “Parti diyorum, başlıyor.”
“Zaten başladı ki, neden şimdi söyledin?” dedi Dicle ve ben de hemen söze atıldım, yoksa planımız, yani asıl amacımızı anlayabilirlerdi ve bu da bizim planımızın suya düşeceği anlamına gelirdi. “Başlıyor derken, asıl parti şimdi başlıyor demek istedi, çünkü çalan şarkı daha hareketlendi ve insanlar daha keyifli, ayrıca eve bir sürü kişi daha yeni geldi.” Dicle ve Ceylin anlar şekilde başını salladılar, ben ise bir nefes alıp Beren’in yapacağını bekledim.
O anda Rana’nın ise bana özür diler gibi baktığını gördüm ve hemen bakışlarımla ona sorun olmadığını belirttim. O da hemen neşelendi, sırıttı ve Beren’in yapacağını beklemeye başladı, heyecanlı olmalıydı ki tırnaklarını da kemirmeye başlamıştı.
Evet, Dicle ve Ceylin’e dediğim gibi asıl parti şimdi başlıyordu fakat sadece bu parti biraz farklı olacaktı.
Çünkü bu parti, bizim asıl amacımız ve planımızdı.
Özüm Beren Başer
İçimdeki heyecan hayatımda hiç hissetmediğim kadar büyük bir heyecandı, sanki gizli bir operasyondaymışım ve bu önemli göreve ayak uydurmak zorundaymışım gibi hissediyor, içimdeki heyecan ise giderek daha fazla katlanıyordu.
Ben mi abartıyordum, bilmiyordum. Hayatımda tabii ki de heyecanlandığım ve sevinçli olduğum birçok an olmuştu fakat nedense, şu anda içerisinde bulunduğum bu an bana daha fazla heyecan veriyordu.
Acil telefon görüşme bahanemle evin kapısından dışarı, evin ön girişindeki büyük bahçeye çıktığım gibi birkaç dakikalığına içimdeki heyecanın dinmesini beklemiştim. Şu anda heyecanım biraz olsun azalmıştı fakat benim merak ettiğim ve göremediğim bir şey vardı: Acaba Öykü, şu anda bizi beklerken ne yapıyordu ve Masal’la Rana ben yokken ne yapmışlardı? Bilmiyordum.
İlerlemeye başladım ve kimseye görünmemek için etrafı sürekli kontrol ettim, ardından yavaş adımlarla lüks evin etrafında dolaşmaya başladım.
Neredeydi bu şalter?
Biraz daha dolandıktan sonra evin en arka kısmına geldim ama önümde pencere olduğundan hızla eğildim, yoksa camdan beni görebilirlerdi ve ben, risk almak istemezdim. Sonuçta planımızı kusursuz bir şekilde gerçekleştirmeliydik.
İki katlı, lüks evin bembeyaz boyayla geçilmiş olan duvarlarına göz gezdirirken gözüme bir şey çarptı, işte buydu!
Sonunda bulmuştum.
Şimdi sıra, bu şalterle biraz oynamak, asıl amacımızı uygulamaya başlamaktı ve şu anda ilk adımı uyguluyordum: Elektrikleri kesmek ve eğlenceyi izlemek.
Şalterle oynadım, elektriği kestim ve heyecanla olacakları izlemeye başladım, resmen kalbim küt küt atıyordu, yakında göğüs kafesimden fırlayacak gibi hissetmiştim!
İçimdeki büyüyen ve yerimde daha çok sabırsızlanmama sebep olan merakla adımlarımı eğilerek hızlandırdım ve pencereden içeriye baktım. Gördüğüm görüntü karşısında dudağımın kenarı yukarı doğru kıvrılmıştı çünkü bu manzara yaptığımın işe yaradığını gösteriyordu: Kapkaranlık bir ev ve herkesin etrafta dolanıp uğultulu bir kalabalığın ortaya çıkarması.
Masal Eldem
Kafamın içinde dönüp duran düşünceler, kulağımın dibinde yankılanan uğultular ve anlam veremediğim sesler, bazı kişilerin söylenen ve bağıran sesleri, gözlerimin önündeki tek ışık kaynağı olan pencereden sızan güneş batımının turuncu ışıkları ve yanımda beni çekiştiren arkadaşım…
Ceylin ve Dicle’ye çaktırmadan ve amacımızı belli etmeden sohbet ederken birden etrafın karanlığa bürünmesiyle ilk önce bir şoka uğramış, daha sonraysa durumun farkına vararak etrafı görmeye çalışmıştım ama pek gördüğüm sayılmazdı.
Neden bu kadar karanlıktı?
Hiç bu kadar karanlık olacağını düşünmemiştim, bu yüzden şaşkınca ilk başta etrafıma bakınmıştım.
Tahmin ettiğimden çok daha kalabalık olduğunu düşündüğüm partidekilerden bazıları söyleniyor, bazıları ışık kaynağı bulmaya çalışıyor, bazılarıysa arkadaşlarına sesleniyor ve Dicle’ye neler olduğunu yüksek bir sesle soruyordu.
Dicle cevap bile vermemişti.
“Masal,” diye fısıldadı Rana, ben ise onun sesini duymamla irkilerek ona doğru döndüm ve yüzünü zar zor gördüm, o ise bana tekrardan baktı, “hadi, ne bekliyoruz?” dediğinde direkt ne demek istediğini anlamıştım, Rana’nın ise bana karanlıkta zar zor da olsa göz kırptığını görebilmiştim.
Yaptığımız ilk şey, hızla Dicle ve Ceylin’in yanına koşup onları kollarından çekiştirmek oldu. Rana Ceylin’in, ben ise Dicle’nin kollarından tutarken onlar neler olduğunu anlayamıyorlar ve bize soru sormaktan başka bir şey yapmıyorlardı.
“Neler oluyor, ne yaptığınızı sanıyorsunuz?” dedi Dicle öfkeyle solurken.
Sırıttım. “Hiç, sadece yapmamız gereken bir şey yapıyor ve görevimize ayak uyduruyoruz,” dedim, Ceylin ise şok içinde kaşlarını çatarak, “Ne?” diyebildi. Resmen bize bakakalmıştı ve Dicle ise tam bağırmaya yeltenecekti fakat elimle onun ağzını kapatıp susturdum, zaten susturmasam bile partideki gürültüden dolayı kimse onu duyamazdı. Sadece önlemimi almak istemiştim.
Dicle amacımızı yeni farkına varmış gibi kolları ve ayaklarıyla çırpınarak benim elimden kurtulmaya çalıştı ama onu sıkıca tuttuğum için bana zarar bile verememiş, kılını bile kıpırdatamamıştı.
“Bırak beni!” diye bağırırken Ceylin ise Rana’nın zayıf görünen kollarından kurtulmaya çalışıyordu ama Rana, hiç düşünemeyeceğim kadar kollarındaki kızı güçlü bir şekilde kavramış, ona cevap bile vermeden onu sürüklemeye devam ediyordu.
“Rana, sokaktaki insanlar bizi duyabilir, bu yüzden onları susturalım,” dedim ve tam ağzını açıp bağıracak olan Dicle’yi elimle ağzını kapatarak tekrardan bağırışının boğuk çıkmasını sağladım.
“Peki,” diyerek başını salladı Rana ve Ceylin’in ağzını kapatarak onu benim peşimden sürükledi ve ardından ablamın bize dediği ağaçlık alana gelirken onun bir ağacın gövdesine yaslı bir şekilde görünce rahat bir nefes verdim. Değneğiyle birlikte hiçbir yere ayrılmamış ve güvendeydi.
Ama aklıma o anda bir şey gelmişti: Beren nerede kalmıştı?
Bunu düşündüğüm gibi gözlerim Beren’i aradı ve onu arkamızdan koştururken görünce yüzümde bir gülümseme oluştu ama Beren’e bakmamı engelleyen, kollarımda çırpınan Dicle’yi ittirerek düşmesine neden oldum.
“Aptal!” diye bağırdı Dicle ve korkuyla bizi teker teker bakışlarıyla süzdükten sonra kekelemeye başladı. “Y-Yoksa… B-Bizi kaçıracak m-mısınız?” deyince hepimiz kahkaha atmaya, karnımıza ağrı girene kadar gülmeye başladık, hatta bir noktada o kadar gülmüştük ki gülmekten karnımıza giren sancılarla karnımızı tutmaya başladık.
Dicle aptalın tekiydi ve sorduğu sorular da aynı onun gibi saçma sapandı. Biz de zaten bu yüzden gülmüştük çünkü sorduğu soru cidden komikti.
“B-Bu ne diyor, Masal?” dedi ablam nefes nefese ve zar zor da olsa gülmesini durdurduktan sonra diğer arkadaşım da kahkaha atmayı kesti, ben ise dudaklarımı birbirine bastırarak gülmemi engellemeye çalıştım.
Ama sonra, yine bir kahkaha attım, resmen beni dakikalarca güldürmüştü! Ablamlar ise bana “Yeter,” der gibi baktıktan sonra sustum ama hâlâ gülesim geliyor, kahkahamı bastırmaya çalışıyordum.
“Tamam,” dedi ablam ellerini birleştirerek ve Dicle’yle Rana’nın tuttuğu Ceylin’e baktı, ardından Rana’ya çenesiyle işaret edince Rana da Ceylin’i ittirerek yere düşürdü.
“Hayır, tabii ki biz mafya olmadığımız için sizi kaçırmayacağız ve manyak olmadığımızdan dolayı size zarar vermeyeceğiz. Lütfen bize seri katil muamelesi yapmayın,” dedi ablam gülmesini engellemeye çalışarak ama Rana, Beren ve ben hafifçe kıkırdadık.
“Belki dövebiliriz abla, neden yalan söylüyorsun? Emin olduğun şeyleri söyle.” Cümlemi bitirdiğimde Ceylin’in bağıran sesini işittim. “İmdat, yardım edin!” dediğinde daha çok gülmeye başladık, Dicle ise bir küfür savurduğunda Beren hemen söze girdi: “Çok ayıp, Dicle, öğretmenlerin sana argo kelime kullanmaman gerektiğini öğretmedi mi yoksa? Hem biz seri katil değiliz dedik ya, sıradan ve her sabah aciz kalkan birer liseliyiz.”
“Sivilcelerimizi de unutma,” dedi ablam ve tekrardan kahkaha patlatıp artık ciddi hâlimize büründük ve ikisine baktık, gerçekten onlara gözlerimden fışkıran öfke ve tüm nefretimle bakıyordum. “Neden böyle bir şey yaptınız?” diyerek söze girip ellerimi belime koyduğumda bana bön bön bakmaya devam ettiler.
“Biz… Ne yaptık ki?” dedi Ceylin sanki çok masum biriymiş gibi ve ablam bunun üzerine bir kahkaha patlattı ama kesinlikle eğlenmiyor, aksine daha çok sinirleniyor gibiydi.
Ceylin bize verilebilecek en saçma, en berbat cevabı vermişti.
“Dalga mı geçiyorsun?” Ceylin’e bir bakış atarak ona öfkemi kustum, ama sesim o kadar yüksek çıkmıştı ki ağacın dalında duran bir kuş, sesimi duyduğu gibi hemen o ağaçtan uçarak yanımızdan uzaklaşmıştı. “Onun elindeki o değneği görüyor musun?” Baş sallamakla yetindi.
“İyi bak bence, çünkü bunların hepsinin sebebi sensin! Ablama olanların sebebi ikinizsiniz. Bu berbat eserinize iyi bakın ve ders çıkarın yoksa… Yoksa size de aynısını yapmaktan zevk duyarım!” Dicle dediklerimden sonra yalnızca başını öne eğerken Ceylin ise bozulmuş bir robot gibi bakakalmıştı. “A-Ablan m-mı?” diye kekeleyince başımı sadece salladım, onun ise gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Ne o Ceylin, şaşkın görünüyorsun?” dedi ablam alayla ve Ceylin’e bakarak sahte, aynı zamanda da yapmacık olan bir gülüş sundu. “Suratındaki bu aptal ifadeyi görmek için can atıyordum,” dedi ablam bir kez daha sahte gülümsemesini göstererek ve Ceylin bunun ardından dişlerini sıkarak beni gösterdi. “Lanet olsun, Dicle! Neden bana şu salak kızın Öykü’nün kardeşi olduğunu söylemedin!”
“Şey… O anda aklıma gelmedi,” diye geveledi Dicle ve ablam, bana karşı salak kelimesinin kullanılmasıyla öfkeden delirmişti. “İkiniz de kesin sesinizi, siz kim oluyorsunuz da benim kardeşime salak diyorsunuz? Kapayın çenenizi!” Ardından yerdeki bir taşı ayağıyla başka bir tarafa savurduğunu gördüğümde ablamın yanına koşarak gittim. “Abla, incinen bacağına dikkat et!”
“Bir şey olmaz, zaten sağlam bacağımla tekme attım,” dedi samimi bir şekilde ve bu sefer gerçekten samimiyetle gülümseyerek omzuma dokunda fakat aklına o ikisi geldiğinde yüzündeki gülümsemenin yerini kısa bir süre sonra öfke aldı.
“Evet, Dicle, cevap ver! Sen mi Ceylin’e Öykü’ye zorbalık yapmasını söyledin?” Beren öne çıkmış, Dicle’ye nefretle bakarak bu soruyu sormuştu ama Dicle’den sadece, “Şey…” cevabını alınca birden parlamıştı. “Söyle, bana bir şeyler gevelemek yerine söyle! Sen, daha doğrusu siz nasıl böyle bir şey yapabilirsiniz, aklım almıyor!”
Ceylin öksürerek yalnızca başı eğik bir şekilde, “Evet,” cevabını verdiğinde ablam başını aşağı yukarı sallıyordu. “Evet, doğru cevap,” dedi ablam ve alaycı bakışlarıyla ikisinin yanına geldi ama o anda Dicle, beklenmedik bir şekilde ablamı elinden tutarak yere doğru itti.
Ablamın acı içinde inlemesiyle koşarak onun yanına hızla geldim, onu kaldırırken Beren ve Rana’nın ikisini tutup kaçmalarını engellediğini gördüm ve gözlerimden belli olan bir öfkeyle onlara doğru ilerledim. Neredeyse gözlerimden ateş çıkaracak, onları tek bir dokunuşumla yok eden bir süper güç kazanacak gibiydim.
“Keşke diğer bacağını da kırsaydın!” Dicle’nin bağırmasıyla Rana ağzını şaşkınlıkla aralamış, Beren onun kolunu sinirle daha sıkı kavrayıp ardından tekrardan yere atmış ve ben ise bunu duyduğum gibi ablamı bir köşede bırakıp olduğum yerde taş kesmiş, bir heykel gibi dikilmiştim.
Tüm vücudum titremişti, ayaklarım yere sımsıkı basıyordu, ellerim yumruk hâline gelmişti, her yerime öfkeden dolayı sıcaklık yayılmıştı, gözlerim kısılmıştı ve sadece Dicle’nin dediği o iğrenç cümle kulağımda yankılanıyordu: “Keşke diğer bacağını da kırsaydın!”
Bu cümle sürekli kulağımda yankılandığından ve kafamın içinde dönüp dolaştığından dolayı aniden herkesi şoka uğratacak bir şekilde bağırdım. “Yeter!”
Sessizlik. Herkes suspus olmuş, çıtını bile çıkarmadan bana bakarlarken Dicle ise düştüğü yerden ayağa kalkıp geri çekildi, sanırım benden korkmuştu. Ama Dicle daha ağaçlık alanın dışına bile yönelemeden arkasına Rana ve Beren geçip yolunu kapattığından çaresizce bana baktı, ben ise ona doğru gözlerimi çevirdim.
Gözlerim alev alevdi.
“Masal… Sakin ol, lütfen,” dedi Rana ve ellerini bana doğru uzatarak bana sarılmaya yeltendi fakat ben ona izin vermeyerek üstümden attığımda yere düşmesine sebep oldum. “Çekil!” İlk defa bu kadar sinirli olduğumdan ablam bile şaşkın gözüküyordu, sonuçta benim bu hâlimi bir kere bile görmemişti çünkü ben ona bu hâlimi hiç göstermemeye çalışıyordum. Öfke problemimi ona karşı göstermek yerine sadece ona söylenmekle yetiniyordum.
“Ablama ne dedin? Tekrar et,” dedim Dicle’ye bakarak ve bu cümlemi, sanki az sonra Dicle’ye öfkemi kusup onun üstüne atılmayacakmışım gibi sakince söylemiştim ama birazdan bu sakin hâlimden eser kalmayacağı gözlerimden belliydi.
“Sakin mi olayım? Bunu mu istiyorsun?” Bu sefer de bakışlarımı Rana’ya çevirmiş, ona bakıyordum fakat gözlerimdeki öfkeyi silmeye çalışmıştım çünkü Rana’yı kırmak istemezdim.
Sanki az önce onu itmemişim gibi davranıyordum!
“Üzgünüm,” diye korkuyla konuştu Dicle, fakat gözleri üzgünmüş gibi bakmıyordu ve ben zaten onun üzgün bile olmadığını adım gibi biliyordum. Sadece korkağın teki olduğu ve zarar görmek istemediği için böyle konuşuyordu.
“Demek üzgünsün, öyle mi? O zaman neden ablamı ittin ve ardından duygusuzca o iğrenç cümleyi söyledin? Cevap versene!” Öfkemin son eşiğine gelmiş, delirmek üzere olan bir akıl hastası gibiydim, çıldırıyordum. Bana nasıl böyle aptalca cümleler kurup bu kadar yapmacık olabilirdi ki, anlayamıyor ve sorguluyordum.
“Ben…” Ardından birkaç saniye sonra Ceylin mırıldanırken birden Rana araya girdi ama o da sinirlenmiş gibi görünüyordu. “Keşke partideki tanımadığımız garip kız sakince sandalyede oturmak yerine sizden kurtulsaymış, o zaman rahatlamış olurduk!” dediğinde Rana’nın yarım saat önce partideki tanımadığımız ve siyaha bürünmüş, geceyle uyumlu kızdan bahsettiğini anlamıştım.
“Ayrıca neden bu kadar bencilsiniz?” diye sorduktan sonra ellerini sarı saçlarına daldırdı, ardından yanıma gelerek benim omuzlarımdan tuttu ve kulağıma, “Sakinleş, olay çıkmasını istemiyorum,” diye fısıldadığında Rana’ya bakarak aniden çıkıştım. “O zaman beni öfkelendirecek cümleler kurmasaydı, kendisi kaşındı!” dedim ve hızla Dicle’ye atıldığımda ablam da değneğiyle yanıma gelmişti.
“Yapmayın, dur, Masal!” dedi ablam ama ben öfkemi kontrol edemiyordum, bu yüzden kendime inanamıyordum çünkü normalde hiç yapmayacağım bir şey yapıyordum: Bir insana vuruyor ve herkesin beni engellemesine rağmen durmuyordum. Evet, öfke problemleri olan birisiydim ama hiç bu kadar öfkelenmemiş veya birisine vurmamıştım.
Duramıyordum.
Öfke, bedenimi ele geçirmişti, az önceki sakinliğimden asla eser kalmamış, yüzüm sinirden kıpkırmızı olmuş ve Dicle’nin suratına yumruklar indiriyordum ama sağ elim yumruk olmuş bir şekilde birden havada kalmıştı. Yumruk olan diğer elim ise Dicle’nin suratına vurmayı bırakmıştı.
Beni engelleyen kişiyi görmek için başımı yukarı doğru kaldırdım, bakışlarım ona doğru çevrildiğindeyse ufak bir şoka uğramış, onun burada ne işi olduğunu sorgulamakla yetinmiştim ama ablamlar da benden farklı değillerdi. Beren ve Rana ise kıkırdamaya başlamışlardı lakin neye kıkırdadıklarını anlayamadığımdan, “Neye gülüyorsunuz?” diyerek bakışlarımı merakla onlara çevirdim.
“Öykü’nün,” dedi Beren fakat ablamın üzerindeki bakışlarını fark ettiğinden öksürerek, “yani Öykü ablanın koruyucusu gelmiş,” dediğinde Rana kahkahalara boğuluyor, Ceylin neler olduğunu sorguluyor, Dicle ağzından akan kanı siliyor ve ben ise bunun neresinin komik olduğunu düşünüyordum.
“Nesiniz siz, komik ikili mi?” dedi ablam alayla ve o anda ablamın yanındaki Ceylin hemen koşturarak ağaçlık alandan dışarıya çıktığını görünce, “Olamaz!” diye bağırdı. “Sizin yüzünüzden Ceylin kaçıyor, lanet olsun,” diye söylenmeye devam ederken Talha sırıtıyor, Beren ve Rana da gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıyordu.
Sıkıntıyla bir nefes verdim. “Farkındaysanız Ceylin kaçtı, evet. Ama siz hâlâ gülüyorsunuz, bunun sebebini sorabilir miyim acaba?”
“Ama Dicle hâlen elimizde,” dedi az önce beni engelleyen genç ve ardından ablamın yanına gelerek onu her zamanki gibi alnından öpüp geri çekildi, ablamın ise dudaklarında aptal bir sırıtış peyda olmuştu.
Gözlerimi devirdim. “Romantik anlarınızı sonra yaşasanız olur mu?” dedim ve elimden kaçmaya çalışan Dicle’yi tutmak için büyük bir mücadele gösterdim, sanki savaşa birlikte gideceğim atımı inatla çekiştirmeye çalışıyordum ama o ısrarla gelmek istemiyordu. “Bana yardım edin!” dedim zorlukla çünkü Dicle itiraf etmeliyim ki gerçekten de güçlüydü, bu yüzden işimi zorlaştırıyor ve beni yoruyordu.
Rana hemen yanıma koştu ve Dicle’yi bir kolundan tuttu, Beren ise hızla yanıma gelerek Dicle’nin diğer kolunu da sıkıca kavradı ve böylece Dicle’nin kaçmasını engellemiş olduk.
“Kızlar, sizin sanırım işiniz var, size kolay gelsin,” dediği gibi sinirle gözlerimi devirip Talha’nın karşısına geçtim, gerçekten hâlâ neden burada olduğunu ve ne sebeple buraya geldiğini, hatta bizim yerimizi nereden bildiğini merak ediyor, düşünüyordum.
“Lütfen çeneni kapatır mısın? Hem sen buraya nasıl geldin, yerimizi nasıl öğrendin, ne amaçla geldin ve bize yardım edecek misin?” Sonra aklıma bir şey geldi ve bu yüzden kaşlarımı çatarak ona baktım. “Yoksa gidecek misin? Kararı sen vereceksin,” dedim ve Talha abinin cevabını bekledim.
“Birincisi, size tabii ki yardım edeceğim, ikincisi ise bana, daha doğrusu ona biraz kızabilirsin, çünkü yerinizi bana o söyledi,” dediğinde kaşlarım daha çok çatılmıştı çünkü ne demek istediğini anlayamamıştım; kafam karışmıştı ve neden kızacağımı, onun kim olduğunu merak etmiştim ama sorun şuydu: Bilmiyordum.
O kimdi? Bizim yerimizi nereden biliyordu?
“O kim ve bize karşı lütfen daha açık konuş,” dedi ablam, ardından o da benim yanıma değneğiyle gelerek dikildi ve Talha’ya soran gözlerle baktı. Benim meraklı bakışlarım ise Talha abiyi süzüyordu, doğrusu bir an önce cevapları öğrenmek istiyordum.
“Bana, sizin yerinizi birkaç gün önce tanıştığım ve Masal’ın da tanıdığı birisi söyledi,” dediğinde hepimiz Talha abinin yanına toplanmıştık ve Beren’le Rana ise bir yandan Dicle’nin iki kolunu da sımsıkı tutuyor, bir yandan da merakla Talha abinin vereceği cevabı bekliyorlardı, anlaşılan onlar da merak etmişti.
Talha abi bize onun ismini vermediğinden hep bir ağızdan, “Ee, ismi ne?” diye bağırdığımızda en sonunda konuştu ve beni şoka uğratmayı başarırken ablamın ise kıkırdamasını sağladı. “Arda.”
Lanet olsun, o bizim yerimizi nereden biliyordu, hatta planımızı bile nasıl biliyordu, anlamıyor ve bilmiyordum. Hemen bir cevaba ihtiyacım vardı. “Nasıl y-yani?” Ağzımdan çıkan iki sözcükle donakalmıştım, konuşamıyordum bile.
Bunu öğrenecektim.
