Masal Eldem
Sabahın altı buçuğunda günün ilk ışıkları yüzüme vurduğun için uyandığımda ilk olarak gözlerimi ovuşturup zar zor uykusuz hâlimle ayağa kalkmıştım. Odamdaki aynadan kendime baktığımda ise resmen dehşete düşecektim çünkü saçlarım ve altları morarmış yorgun gözlerimi görmüştüm.
Berbat görünüyordum ve bu yüzden bir an önce kendimi güzelleştirmeli, ayrıca bu korkunç hâlimden kurtulmalıydım.
Odamdan çıkıp banyoya girdiğimde ablamı uyandırmamak için sessizce kapıyı kapattım ve aynada kendime bakarak elime bir tarak alıp karışmış koyu kahverengi saçlarımı taramaya başladım. Birbirine giren saçlarımı tararken canım yandığından dolayı ses çıkarmamaya çalışıyordum ama saçlarım gerçekten de çok karıştırdığından dişlerimi sıktım.
İşim en sonunda bittiğinde uyku modundan çıkmak üzere suyu açıp yüzüme soğuk suyu birkaç kez çarptım ve suyu kapattıktan sonra saçlarımı lastik tokayla toplayarak tekrardan banyodan çıktım.
Salona geldiğimde ablamın telefonunu masanın üzerinde gördüm ve hemen telefonunu elime alarak Talha abinin gönderdiği mesajları merak ettiğimden dolayı açtım. Çok fazla mesaj göndermişti ve bu yüzden sebebini merak etmiştim, ayrıca ablam uyuduğundan dolayı onu rahatsız edip uykusundan uyandırmak istemediğim için mesajları ben okuyacaktım.
Talha: “Öykü, ben kötü bir durumdan dolayı hastanedeyim, yani bu yüzden seni bugünlük ziyaret edemem ama merak etme, bana bir şey olmadı.”
Mesajın ilk kelimelerini okurken Talha abiye bir şey olduğunu sandığımdan fazlasıyla endişelenmiştim ama son kelimeleri okurken içime su serpilmiş ve duyduğum korku hemen üzerimden çekilmişti.
Talha: “Öykü bak, ben hasta falan değilim ama buraya Arda ve babası için geldim çünkü babası biraz rahatsızlanmış, bu yüzden buradayım.”
Talha: “Ayrıca itiraf etmek gerekirse hastaneler beni her zaman germiştir ama Arda’nın yanında olmak zorundayım çünkü o benim arkadaşım.”
Talha abiye bir an önce mesaj yazmam gerektiğini fark ettim ve bu yüzden parmaklarım hemen klavyenin üzerinde gezinmeye başladı.
Ben: “Talha abi, ben Öykü değil Masal’ım, ablam şu anda uyduğu için ben yazıyorum. Arda’nın babasının neyi varmış, neden hastanedesin, merak ettim ve az önce gönderdiğin mesajları okurken çok korktum.”
Hemen çevrim içi olmuştu ve şu anda yazıyordu.
Talha: “Masal, ablan uyanınca ona da söyle, Arda’nın babası bir haber duyduğundan dolayı kalp çarpıntısı olmuş ama merak etme, şu anda ikisi de iyiler ve hastane odasında sohbet ediyorlar. Sıkıntı yok, sonra görüşürüz.”
Ben: “Dur Talha abi, siz hangi hastanedesiniz?”
Mesajımı gördüğü gibi bir süre yazmamıştı, sanırım hastanenin adını unutmuş ya da cevap vermek istemiyor olabilirdi ama ben nerede olduklarını gerçekten merak ediyordum.
Talha: “Bildiğin devlet hastanesi işte, Masal ama bakın, sakın geleyim demeyin, zaten buralar çok yoğun ve biz sizi de peşimizden koşturup yormak istemeyiz. Görüşürüz küçük hanım ve ablanı da çok sevdiğimi ona söyle, ek olarak bizi merak etmemenizi rica ediyoruz çünkü Arda da sizin gelmenize asla gerek olmadığını, kendisinin hâl edebileceğini söyledi.”
Sonraysa Talha birkaç saniye daha çevrim içi kalıp ardından da çevrim dışı olduğunda oflayarak Talha abiye, “Tamam,” yanıtını verip ablamın telefonunu kapattım ve hemen onun odasına giderek bu haberi vermek için mecburen onu uyandırmaya çalıştım.
“Abla, uyan cidden çok önemli bir durum var, o yüzden kalk,” diye fısıldayarak onu omzundan dürtüp üzerindeki -mevsimlerden yaz ve havanın çok sıcak olmasına rağmen neden yorganı üzerine örttüğünü anlayamamıştım ama saçmaydı- yorganı çekerek uyanıyor mu diye ablamı kontrol edip ona doğru eğildim. “Hadi abla, kalk.”
Ablam birkaç saniye sonra esneyerek yatakta bir sağa bir sola döndükten sonra gözlerini biraz aralayarak uykulu bir sesle, “Masal, yalan atma,” dediğinde hızla ablamın odasındaki perdeyi çekerek güneş ışıklarının yüzüne vurmasını sağladım, o ise hemen bana söylenmeye başladı. “Masal, çek şu perdeyi, uyumak istiyorum.” Ablam uykulu seslerle birkaç cümle daha kurup bana söylendikten sonra en iyi çözümün ona durumu anlatmak olacağını düşündüm.
“Abla, Talha hastanedeymiş.” Bu dediğim cümle ablamın saniyeler içinde gözlerini hızla açıp bir hışımla ayağa kalkmasına sebep olmuştu ve gözlerindeyse bir endişe belirmişti, kısacası Talha’ya kötü bir şey oldu diye baya korkmuştu.
“Dur abla, Talha’ya bir şey olmamış,” diyerek onu sakinleştirmeye çalıştım ama ikna olmamış gibi göründüğü için ona durumu kısaca anlatmaya başladım: “Arda’nın babası kalp çarpıntısı geçirmiş ve bu yüzden de sanırım Talha da onunla birlikte hastaneye gelmişler, bana öyle dedi.” Ablam duyduklarıyla şok geçirirken bakışlarındaki uykulu ifadenin yerini endişe almıştı ve gözleri fal taşı gibi açılmış, şaşkın şaşkın bana öylece bakıyordu. “Ciddi olamazsın.”
“Öyleyim,” diyerek ablamı yanıtladığımda ablam kaşlarını çattı ve hemen yataktan ayrılıp ayağa kalktı, ardından kurumuş dudaklarını diliyle ıslattı. “Bunu nereden biliyorsun, Talha seni mi aradı?” diye meraklı bir şekilde sorduğu soruyu yanıtlamakta gecikmeden, “Hayır, senin telefonuna ben uyandığımda mesaj atıyordu, ben de merak edip mesajlara baktığımda öğrendim,” dedim ve ablam da anladığını belirterek başını salladı.
“Devlet hastanesindeler miymiş Masal, nerede olduklarını sordun mu?” Ablam lavaboya doğru ilerlemeye başladığında hızlı adımlarımla peşinden geliyordum ve gelirken ablama, “Evet,” cevabını da vermeyi eksik etmeden onun ardından lavaboya girip kapıyı arkamdan kapattım.
Ablam dişlerini fırçalamaya başlarken ben de aynadaki yansımama boş gözlerle bakıyor ve saç tutamımı işaret parmağıma dolayıp saçımla öylesine oynuyordum.
Birkaç dakika geçtikten sonra ablam yüzünü yıkayıp havluyla sildi ve ikimiz de lavabodan
ayrılıp salona doğru geçtiğimizde ablam koltuğa yığıldı, ben ise ona mesajları göstermek üzere telefonunu eline verdim. “Mesajlara bakabilirsin,” dediğimde neden ona telefonunu verdiğini anlayıp hemen telefonu açtı ve mesajlar bölümüne girip Talha’yla olan mesajlaşmalarımızı okuduktan sonra bir süre sessizce düşünmeye başladı. “Ne olmuş olabilir ki, neden Arda’nın babası ne gibi bir haber duymuş ve nasıl Talha hemen Arda’nın yanına gelmiş olabilir ki, merak ettim şimdi,” dedi ve ben de ona hak verip başımı salladığımda gerçekten bunların bir gecede nasıl olmuş olabileceği üzerine ablam gibi düşünmeye başladım.
Arda’yı pek sevmememe ve beni öfkelendirmekten keyif alıp beni eğlenmek için kullanmasına rağmen yine de onun başına gelenleri düşünüyor, üstüne onu anlamaya çalışıyordum.
Bunu asla inkâr edemezdim, Arda’yı düşündüğümü ve hatta bazen ona üzüldüğümü kesinlikle kabul ediyordum.
Tabii onu kıskandığımı öyle kolay kolay kabul edemez ve doğrusu inkâr ederdim.
***
Ablamla kahvaltımızı pek bir şey yemeyip sadece birkaç lokma yedikten sonra ablam sıkıldığını, aynı zamanda kafasındaki düşüncelerden kurtulmak istediğini söyledikten sonra biraz dışarı çıkıp dolaşmaya karar vermiştik.
“Ne yapacağız dışarıda, çünkü dün alışveriş merkezini gezdik ve buralarda da çok dolaşacağımız bir yer yok açıkçası,” diye sorup ablamdan bir cevap beklediğimde ablam bana “Sen şaka mısın?” der gibi baktı ve hemen söze girerek bana nereleri gezip dolaşacağımızı teker teker söyledi: “Bak Masal, ilk önce dondurma alır ve Serhat amcanın kafesine gidip otururuz. Sonra dondurma falan alırız, birkaç takı mağazası gezeriz, ardından deniz kıyısına oturup bir şeyler konuşuruz işte, ne güzel!”
Ablamın dediklerinin ardından aslında gezilecek bir yerlerin olduğunu fark ettiğimde, “Güzel,” dedim ve ayağa kalkarak odamın kapısına doğru adımlar atmaya başladım ve kapının önüne geldiğimdeyse arkamdan ablama baktım. “Hadi, hazırlanıp çıkalım.”
“Tamam, ama beni bekleyecek ve söylenmeyeceksin,” diyerek bir hatırlatmada bulunduktan sonra aklıma dün alışveriş merkezine gitmek için hazırlanırken Talha’yla Arda’nın bizim ne kadar yavaş olduğumuz hakkında söylenmeleri aklıma gelmişti.
Onlar dün umurumuzda bile değilken ve onlara bu konu yüzünden kızarken daha bu sabah merak eder ve aklımızdan çıkaramaz olmuştuk.
Yaklaşık yarım saat kadar bir süre geçtikten sonra ablamı dış kapının önünde bekliyor, arada sırada telefona mesaj gelmiş mi, diye bakıp sonraysa kapatıyor, evin önünde bir sağa bir sola adımlar atıp duruyor ve oflayıp puflayarak sıkılmaktan başka bir şey yapmıyordum.
Evet, dün gerçekten de Arda’yla Talha’nın abarttığını biliyordum ama ablam doğrusunu söylemek gerekirse cidden uzun bir zaman içerisinde anca hazırlanabiliyor ve bu yüzden ben de sıkılıyordum.
Neden bu kadar süslenmek zorundaydı ki, aslı başı dışarıda dolaşacaktık.
İkimiz de kardeş olmamıza rağmen bazı konularda ara sıra çok zıt fikirlere sahip olabiliyor
ve çok farklı düşünebiliyorduk, zaten tam da bu yüzden sürekli kavga ediyorduk ama yine de birbirimizle hemen barışıp birbirimize değer veriyor ve çok seviyorduk. Kardeşlik böyle bir şeydi işte, giyim tarzı olsun, düşünceleri olsun, zekâsı olsun, sevdiği şeyler olsun, hobileri olsun, fobileri olsun, favori yemekleri olsun bazenleri farklılık gösterebilirdi ama buna rağmen hep birbirleriyle asla çok fazla küs kalamaz ve birbirlerini yine de severlerdi.
“Geldim!” Ablamla olan komik kavgalarımızı hatırlayıp yüzümde bir gülümseme peyda olurken ablam sonunda elindeki siyah çantasıyla gelebilmiş ve tam yanımda durmuştu. “Ne oldu, yine neye gülüyorsun bakayım sen?” diyerek bana meraklı bir bakış attığında ablama doğru dönüp hâlâ gülümsemeye devam ederek onun elini kavradım. “Sadece seninle olan anılarım aklıma geldi ama neden aklıma geldi, inan ben de bilmiyorum fakat yine de bunları düşünmek beni mutlu ediyor.”
Ablam da dediklerimle benim gibi gülümserken elimi daha sıkı kavradı ve adım atmaya başladığındaysa ben de onunla hızlı adımlar atarak peşinden geldim. “İlk durak, Serhat amcanın kafesi, değil mi? Umarım Beren de oradadır,” dediğimde ablam başını evet der gibi salladı ve yürürken bana bakarak, “Dediğin gibi umarım Beren de oradadır, çünkü evde sıkıldım,” dedi ve ben ise göz devirip ona hayretler içerisinde tekrardan bakakaldım. “Cidden mi?”
“Ne oldu ki?” dediğinde ise ablama hâlen de şaşkınca bakmaya devam ediyordum, ablam da bana soran gözlerle bakmaya başlamış ve adım atmayı bırakıp bana dönmüştü. “Masal, neye bu kadar şaşırdın, ne dedim ki ben?” Ablam elini yüzümün önünde sallayıp kendisini duyup duymadığımı kontrol ederken, “Sence?” diye şaşkınlıkla sordum. “Daha dün dışarı çıktık, evde nasıl sıkılmış olabilirsin ki? Sanki hiç dışarı çıkmamış ve 10 gün boyunca eve hapsedilmiş gibi davranıyorsun abla, seni bazenleri cidden anlayamıyorum ve dediklerini sorguluyorum.”
“Ben böyleyim Masal, evde az bir süre takılsam bile sıkılırım, özellikle de internet olmasa var ya… O gün cidden evde dururken çok sıkıcı geçer, o yüzden dışarı çıkmak benim için çok iyi ve kulağa eğlenceli bir fikir geliyor.” Ablam tekrardan yürümeye başlayıp adımlarını yavaş yavaş hızlandırırken bir yandan benimle konuşuyor ve bir yandan da yoldan geçerken herhangi bir araba veya motorun gelip gelmediğini kontrol ediyordu. “Şu bazı aptal sürücüler ne hızlı sürüyorlar, az önce önümüzden geçen motoru gördün, değil mi Masal?”
Ablama bu konuda cidden çok hak veriyordum, zaten az önce önümüzden geçen motor sürücüsü aşırı derecede hızlı kullanıyordu ve bana göre bu çok riskli bir davranıştı, sonuçta kaza yapabilir hatta ölebilirdi bile.
Belki de başka bir kişinin değerli canını da alabilirdi, kim bilir?
Biraz daha gürültülü caddede yürüyüp sağımıza solumuzu kontrol ederek sonunda Serhat amcanın kafesine varmış ve kafenin kapısından içeri girebilmiştik ama Beren maalesef ki ortalıkta gözükmüyordu.
Sanırım evdeydi fakat bu bizim için çok da büyük bir sorun değildi, sonuçta kafe en azından kapalı değildi ve biz Serhat amcayla da gayet güzel ve sıcak bir şekilde sohbet edebilirdik.
Serhat amcanın kafede oturan birkaç müşteri için sessizlik içerisinde kahve hazırladığını gördüğümüzde ortamdaki sessizliği bozup, “Merhaba Serhat amca, kolay gelsin!” dedik aynı anda ve Serhat amca bizim sesimizi duyduğu gibi başını hemen bize doğru çevirip gülümsedi. “Oo gençler, hoş geldiniz! Nasılsınız canlarım, umarım iyisinizdir,” dedi samimi bir sesle kahve hazırlamaya devam ederken ve biz ise hemen gülümseyip neşeli neşeli yine en köşedeki, cam kenarında duran dört kişilik masaya geçip iki sandalyeye ablamla karşı karşıya oturduk.
“Gayet iyiyiz Serhat amca, sen nasılsın, işler iyi gidiyor mu?” deyip yalan söylediğimi belli etmediğimde kafedeki iki kişinin bakışları bir süreliğine beni bulmuştu, ardından ise tekrardan önlerine döndüler.
Evet, kötü bir durumda değildik, aksine iyiydik ama gayet iyi değildik çünkü şu günlerde sürekli plan yapıp dışarıda olduğumuz için doğrusu biraz yorulmuştuk.
Serhat amca bazı kişilere kahvesini verip masalarını sildikten sonra yanımıza gelip ikimizi gözleriyle baştan aşağı yüzündeki sıcak gülümsemeyle süzmüştü. “İşlerde şu anda herhangi bir sıkıntı yok ve umarım yakın zamanda da kafemizde bir sıkıntı oluşmaz. Ben de gayet iyiyim, Beren’le burada çalışıyoruz, sonraysa eve gidip güzel güzel vakit geçirip Gülşah teyzenizle favori belgeselimi izliyorum.”
Gülşah teyze, Serhat amcamın eşi, Beren’in de annesiydi ve gerçekten de aşırı tatlı, sıcakkanlı ve sevimli bir kadındı. Aynı Serhat amca ve Beren gibi misafirperver, yardımsever olup ayrıca hayvanseverdi ve onunla çok iyi sohbet edilirdi. Özellikle de ben, ablam, Rana veya Beren üzüldüğü zaman hemen teselli eder ve bizi motive edip enerjimizi yükseltirdi, kısacası çok güzel ve iyi kalpli bir kadındı, asla hiç kimseye kızmaz ve gereksiz yere bağırıp çağırmazdı. Aksine cidden çok sakin ve sabırlı bir kadındı Gülşah teyze, onu gerçekten hepimiz fazlasıyla seviyor ve ona değer veriyorduk.
Gülşah teyzeyle birlikte bir sene öncesinde havanın yağmurlu olmasına rağmen sokaktaki kedileri ve köpekleri marketten aldığımız mamalarla beslediğimiz o güzel günü hâlâ da unutamıyordum…
“Selamlar!” Birden ablamla yerimizden sıçramamıza ve tüm kafenin dikkatini üzerine çeken sevinçli sesin sahibi Özüm Beren Başer, hızla yanımıza keyifli keyifli geldiğinde bakışlarımız ona doğru dönmüştü.
“Beren? Sen burada mıydın?” dedi ablam şaşkınca ve hemen yüzüne bir gülümseme kondurarak mutlu bir şekilde Beren’e sarılıp geri çekildi ama ablamın dudakları hemen büzülmüştü. “Bana nasılsın diye sorma çünkü pek iyi değiliz,” dediğinde ablamın Talha’nın attığı mesajlar yüzünden böyle olduğunu anladım fakat Beren yaşanan olayı bilmediği için kaşlarını merakla çatarak ablama soran gözlerle baktı. “Ne oldu Öykü abla, bir sorun mu var?”
Ablam sessiz kaldıktan sonra iç çekerek Beren’i daha fazla bekletmeden onu yanıtladı: “Aslında bunu anlatmak yerine göstersem daha iyi olur.” Ablam telefonunu cebinden çıkarıp Talha’nın ona attığı mesajları ve benim yazdıklarımı teker teker Beren’e okuttu, Beren ise bunları okuduktan sonra bir süre ekrana bakakaldı. “Olamaz, bu gerçekten ciddi bir durum ve Arda’nın yaşadığı olay gerçekten kötü, aynı zamanda üzücü bir olay. Umarım babasının durumu daha iyi olur, eğer tekrardan size mesaj yazarlarsa benim de geçmiş olsun dileklerimi söyleyin lütfen,” dedi Beren ve telefonu tekrardan ablamın eline verdi, ablam ise üzgün yüz ifadesini silip Beren’e bakarak sıcak bir şekilde gülümsedi.
Ayakta dikilen arkadaşımla ablam sandalyelere oturduktan sonra bir süre sessiz kaldık ama aramızdaki sessizlik, Beren’in bize olan teklifi sayesinde birkaç saniye içerisinde bozulmuştu. “Kahve içmek ister misiniz?” Beren’in teklifi üzerine ablam başını iki yana sallayarak, “Hiç gerek yok, zaten canım istemiyor ama yine de sorduğun için teşekkürler,” dedi ve Beren’in bakışları hemen bana döndüğünde ben de canım hiçbir şey istemediğinden dolayı başımı iki yana aynı ablam gibi salladım. “Yok, Beren, sağ ol.”
“Pekâlâ,” dedi Beren ve yine bir dedikodu başlatarak her zaman yaptığımız gibi bizi yine uzun süreli bir heyecan ve bol kahkahalı bir sohbetin içine soktu.
***
Uzun ve sonunu merak ettiğimiz bir sohbetin ardından kafenin içinde yankılanan her zamanki kahkahalarımızı eksik etmeden arkadaşımla vedalaşıp Serhat amcaya da işinde kolaylık dileyerek ablamla kafeden ayrılmış, takı mağazasının yolunu tutuyorduk.
“Abla, şu sevdiğin ve öve öve bitiremediğin o yerde çok uzun bir süre kalmazsın, değil mi?” diyerek ablama, “Lütfen, abla, çok uzun kalma ve hemen lanet olası mağazadan bir şeyler bakıp çık!” der gibi baktım, o da bana göz devirdi. “Masal, sen de iyice Talha’yla Arda gibi oldun, her işime söylenip sıkılmaktan başka bir şey yapmıyorsun,” dediğinde kaşlarımı çatıp ablama söylenmeye başladım: “Ben bir kere onlar kadar bu durumu abartmıyorum, sen abartıyorsun abla. Bir mağazada bir insan iki saat kalır mı, ya da aslı başı dışarıya çıkıp dolaşmamıza rağmen sanki düğüne hazırlanıyormuş gibi süslenip püslenir mi?”
“Bana karışamazsın Masal, ben senin ablanım.”
“Ablam olabilirsin ama bu bana karşı üstünlük göstereceğin anlamına gelmez. Ayrıca aramızda aslı başı iki yaş var diye ne bu havalar, sanki benden 10 yaş büyüksün.”
“Üstünlük göstermiyorum, her şeyi abartma.”
“Saçmalama, resmen her gün ablam olduğundan bahsederek bana üstünlük gösteriyor ve bu yüzden kimsenin sana karışamayacağını düşünüyorsun ama yanılıyorsun. Ben de bir insanım ve sıkılıyorum, bu yüzden beni artık sırf süslü olmak için bu kadar bekletmesen olur mu? Lütfen,” diyerek ablama yalvarmaya başladım. “Cevap ver.”
“Sus, Masal, lütfen.”
Ablamı öfkelendirmek ve onunla uğraşmak hoşuma gittiğinden, aynı zamanda beni eğlendirdiğinden dolayı onu sinirlendirecek hemen bir laf buldum ve hemen söyledim: “Sürdüğün allık sana hiç yakışmamış, ayrıca başka bir renkte fondöten kullanabilirdin,” dediğimde tekrardan göz devirdi ve bıkkınlıkla, “Hangi tonda fondöten kullanmalıymışım bilgili Masal Hanım, lütfen söyleyin,” dediğinde pişkin pişkin sırıttım ve gülmemek için kendimi zor tutum.
“Bence… Bu fondöten senin ten rengine göre çok beyaz kalmış, bu fondöten yerine siyah renkte olabilir mesela,” dediğimde sinirlendi ve tam elini bana kaldırırken hemen onun hamlesinden kaçıp elimle karşısında ablamın favorisi olan takı mağazasını işaret ettim. “Bak, gelmişiz!” dedim sanki az önce ablama laf sokmamış ve hiç öfkelendirmemiş gibi bir masumlukla.
Bazen şeytanın ta kendisi olup sonraysa sıkışınca sanki çok masummuş gibiydim.
“Tamam, şimdi uslu durup beni birkaç dakika sonra mağazadan çıkmak için asla ikna etmeye çalışma, çünkü burada uzun bir süre dolaşmak ve indirimin keyfini çıkarmak istiyorum,” dedi ablam bana hâlâ kızgın bakışlar atarak ve ardından ise hemen mağazaya girdiğinde ben de sıkıla sıkıla arkasından oflayarak geldim.
Mağaza gezmekten cidden nefret ediyordum.
***
Tanıdığım çoğu insan -buna tabii ki annem ve akrabalarım da dâhil- mağaza gezmeyi sever, makyaj yapmaya bayılır ve süslenmekten kesinlikle çok hoşlanırlardı, ayrıca havaları asla eksik olmazdı ve gerçekten de güzel olurlardı. Özellikle de ablam ve bazı kuzenlerim mağaza gezmekten keyif alır, sürekli yeni bakım ürünleri satın alıp makyaj yapmaya bayılırlardı ve eğer kötü bir gün geçirdilerse hemen bir mağazaya gidip kafalarını dağıtmak onlar için bir çözüm yolu olurdu.
Peki, ben niye tüm bunların zıttı gibiydim, cidden artık böyle ürünlerin olduğu bir mağazaya girmekten sıkılmamalıydım ve ben de yaşıtlarım gibi keyfini çıkarmalıydım ama olmuyordu işte, sıkılıyor ve sevmiyordum.
Bana göre evde oturup dinlenmek, özellikle de kulaklığımı takıp huzurlu bir şekilde şarkı dinlemek kadar güzel ve keyifli bir şey yoktu. Bu yüzden mağaza gezmek, makyaj yapıp dışarı çıkmak için süslenmek yerine evde oturup takılmak benim için kulağa çok daha iyi bir fikir gibi geliyordu.
Ablamla mağazadan çıkıp birkaç yeri daha gezdikten sonra -gezerken sıkıntıdan patlayacaktım ama bunu ablam kızmasın diye ona belli etmemeye dikkat etmiştim- kendimizi ikişer top dondurma almıştık ve mutlu mutlu evin yolunu tutmuştuk.
İki top çikolatalı ve üstünde de süslemeler olan lezzetli ve buz gibi dondurmayı elime sonunda aldıktan sonra birden mutlu olmuş ve tekrardan neşelenmiştim.
Dondurmanın gücü buydu işte, kötü ve üzücü bir gün geçirseniz bile sizi mutlu edecek nadir yiyeceklerden bir tanesiydi. Kısacası dondurma gerçekten de mükemmel ve özellikle de bu sıcak yaz günlerinde tam da ideal, buz gibi bir yiyecekti.
“Şu denizin güzelliğine bak abla, ben sana zaten bu yüzden sahilden gidelim diye tutturdum. Ne gerek var ki kalabalık bir caddeden geçmeye, zaten oralar tıklım tıklım insan dolu ve çok da gürültülü, sence haksız mıyım?” dediğimde ablama yürürken baktım, o ise yorgun gözlerini bana çevirmeden tam karşısında yürüdüğümüz denizi izliyor ve bir yandan da bana cevap veriyordu. “Haklısın ama bizim eve cadde daha yakın, o yüzden oradan gitmek istedim.”
Ablama hak vermiştim çünkü gerçekten de ablamın dediği gibi caddeden gitmek eve daha kısa zamanda ulaşacağımız anlamına geliyordu ama buranın da manzarası çok iyiydi ve aynı zamanda da sessiz bir yerdi.
Başımı sallayarak, “Doğru söylüyorsun fakat buranın manzarası daha güzel ve sessiz, huzur verici bir yer,” dedim ve ekledim: “Sen yorgun musun, o yüzden mi kısa yoldan gitmek istedin?”
Daha doğrusu ben de yorgundum, bu yüzden ablamın yorgun olmasını normal bulurdum.
Ablam bir süre sessiz kalarak bu sefer de başını gün batımına doğru çevirdi ve ardından başını en sonunda bana çevirerek salladı. “Evet, dediğin gibi yorgunum ama…” Ablam anlamadığım bir şekilde birden adım atmayı bırakıp duraksadı ve yolun ortasında öylece dikilerek karşıya bakmaya başladı. “ Şu anda karşımda gördüğüm kişilerle yorgunluğum gitti, Masal.”
Ablamın dedikleriyle kaşlarımı çattım ve soran gözlerle ablama bakarak elimi onun yüzüne
doğru sallamaya başladım. “Abla, ne oldu, iyi misin?” Hâlâ ablamın neye bu kadar şaşırdığını anlamayarak en sonunda karşıya baktım ve gördüğüm görüntüyle ben de dona kalırken ablam ise, “Bu şaka, bir kamera şakası olmalı, değil mi Masal?” diye çaresizce mırıldanırken sadece başımı sallamakla yetindim.
Yine olaylar peşimizi bırakmıyordu ve biz artık bu son günlerde fazlasıyla yorulmuştuk.
