“Masal?” Herkes benden bir cevap bekliyordu ama ben ise içimden onlara nasıl bir yalan uydurabileceğimi hâlen de bulmaya çalışıyordum ama aklıma tek bir fikir bile gelmediği için çaresizce susmaya devam ettim.
Neden birden araya girip içimde anlamadığım bir şekilde oluşan kıskançlık duygusuyla gelip, “Hayır, kalamaz!” demiştim ki, salak mıydım ben? Cidden bu yaptığım davranış ve dediğim bu cümle için çok pişman olmuştum ve diğer günlerde de bu dediğim aptalca cümlenin aklımdan çıkmayacağına yüzde yüz emindim.
Arda, Talha, ablam, Beren, Rana ve Defne bana bakıp beni baştan aşağı süzmeye devam ederlerken benden bir cevap istediklerinden çok emindim ama aklıma hiçbir yalan gelmiyordu ki, ne diyecektim onlara? “Ben onu şaka olsun, keyiflenelim, diye dedim,” mi diyecektim? Bilmiyordum ama şu anda yaşadığım pişmanlık ve içimdeki çaresizlikle böyle bir cümle kurabilirdim bile.
Of, resmen bir yalan bile uyduramazken karışık kafamla onlara kıskandığımı söylemek isteyeceğim son şey bile değildi; kıskandığımı anlamamalılardı yoksa ablamla iki kuzen başımın etini yerken Arda’yla Talha ise sürekli bana bakarak sırıtırlardı.
Bunun olacağı kesindi.
“Efendim, ne oldu?” diye sorduğumda herkes beni şaşkınca süzmeye devam ederken Defne ise öfkeli görünüyordu ama şu anda onun o sinir bozucu bakışlarını umursayamazdım bile, benim düşündüğüm başka şeyler vardı.
“Sen az önce ne dedin?” Talha sırıtarak bana bakarken hemen bakışlarımı ondan ayırıp Arda’ya doğru çevirdim ve onun da aynı ablamla iki kuzen gibi gülmemek için kendini zor tuttuğunu gördüm. “Komik bir şey mi var?” diye sorarken içimden sadece buradan nasıl kurtulacağımı düşünüyor ve Allah’ıma dualar edip beni buradan, bu rezil durumdan acilen kurtarmasını sabırsızlıkla bekliyordum.
Tek istediğim şey Erkan amcanın hızlıca gelip beni bu durumdan kurtarması ve ablamla beni evime bırakmasını istiyordum. Tabii ablam da başımın etini evdeyken yerdi ama en azından ablamdan daha az utandığım için kıskandığımı söyleyebilirdim. Ama ablamın da bu durumu Arda’ya söyleyip söylemeyeceğinden emin olmadığımdan belki ona hiçbir şey anlatmaz, hatta tek bir kelime bile etmezdim.
“Sen ilk önce bizim sorumuza cevap ver, neden öyle bir şey dedin küçük hanım, çabuk söyle! Yoksa meraktan çatlayacağım,” dedi Rana heyecanla ve Rana’nın sevinçli sesiyle Defne’nin bakışları Rana’yı buldu, ardından hiçbir şey söylemeyerek öfkeyle gözlerini devirdi.
Gıcığın tekiydi ve çok iticiydi!
“Öyle göz devirme, oyarım senin o gözünü!” dedi Beren daha fazla dayanamayıp araya girerek ve kuzeninin elinden tutup onu kendi yanına aldıktan sonra Defne afallamış ve öfkeli bir hâlle, “Anlamadım?” dedi.
“Bence anlasan iyi edersin, senin göz devirdiğin o kız benim kuzenim ve bu yüzden de ona tek bir kelime etmeye hakkın yok, anlıyor musun?” Beren öfkeli bakışlarını Defne’den çekip
Arda’ya baktı ve bakışlarıyla Arda’ya, “Defne’ye gitmesini söyle,” der gibiydi.
“Sen benimle dalga mı geçiyorsu-” Defne tam Beren’e doğru atılacakken Arda hemen onun bir kolundan tutup geriye doğru sürükledi ve Defne’ye bakarak, “Babam seni bu gecelik kendi evine bıraksın çünkü bizim ev ailemin işlerinden dolayı biraz fazla yoğun,” dedi ve Defne ise sinirle bana baktı, ardından tekrardan Arda’ya dönerek öfkeyle kolunu Arda’dan çekti. “Ben kendim giderim evime, senin babanın beni bırakmasına ihtiyacım yok!”
“Güle güle, çok da umurumdaydı sanki gitmen!” Beren, Defne’nin arkasından keyifle mutlu mutlu el sallarken sırıtıyordu ve Arda ise boğazını temizleyerek Beren’e bakıp, “Ama biraz ayıp olmuyor mu?” diye sordu, ardından Beren ise bir kahkaha patlatarak Arda’ya baktı. “Ona karşı ne yaparsan yap, ayıp olmaz. Hem sanki o benim kuzenime karşı göz devirip ayıp davranmıyormuş gibi konuşma lütfen.”
Konunun benim dediğim o aptalca cümlemden başlayıp buraya gelmesi beni rahatlatmıştı çünkü sanırım benim dediğimi çoktan unutmuşlardı, bu yüzden biraz daha rahatlamıştım. Ta ki bu rahatlamam Talha’nın dediği cümleye kadardı…
“Ee, Masal, artık bize neden böyle bir şey dediğini açıklayacak mısın bakalım?” dedikten sonra tekrardan içimden dualar okumaya başladım ve bir an önce bu sorudan, herkesin bakışlarına maruz kaldığım bu ortamdan ve meraklı grup üyeleriyle çevrili bu alandan kurtulmak istedim ama bu işten kurtulmam o kadar da kolay görünmüyordu.
Talha abi, bana neden böyle bir soru sordun ki şimdi, ne güzel herkes dediğimi az önce unutmuşken senin bu sorduğun soru bana karşı ayıp oluyor ama!
“Tamam, ne abarttınız, kızı zorlamayın ve ayrıca istediğini der.” Beren’in araya girmesiyle derin bir nefes alıp Beren’e bakışlarımla teşekkür ettim ve o da bana göz kırparak tekrardan Talha’ya döndü. “Boş verin, zaten sonra sebebini söyler, hem bence o cümleyi anlık sinirle söylemiştir, değil mi Masal?” dediğinde Beren’e beni bu durumdan kurtarmaya çalıştığı için hâlen de teşekkür ederken yalan söylediğimi belli etmeden başımı hızla salladım.
Beren’in dediğini başımla onaylamamın ardından Arda bir süre bana bakarak bana doğru birkaç adım attı ve en sonunda tam karşımda durarak bana biraz daha yaklaşıp kulağıma doğru eğildi. “Sen beni mi kıskandın Masal, yoksa ben mi seni yanlış anlıyorum,” diye fısıldayıp geriye doğru sırıtarak çekildiğinde dudaklarım şaşkınlıkla aralandı ve elim ise Arda’nın omzuna sertçe inmek üzere havaya doğru kalktı.
“Seni şimdi geberteceğim Arda, yok öyle bir şey! Ne saçmalıyorsun sen, hem ben senin neyini kıskanacağım?” diye Arda’ya öfkeyle söylenip onun peşinden koşturarak elimle omzuna vurmaya çalışırken Arda da aynı evde yaptığımız kovalamaca gibi bir sağa bir sola doğru kaçışıyordu.
Ablamla Talha çevredeki bazı insanların dikkatini çeken kovalamacamıza kahkahalarla gülerlerken Beren’le Rana da bizi bakışlarıyla takip ediyor ve kendi aralarında fısıldaşıyorlardı.
“Kıskandığın çok belli, Masal, bu yüzden lütfen inkâr etme ve bana doğruyu söyle!” Arda hâlâ benden kaçmaya çalışırken bana sesleniyor ve daha çok sinirimi bozmak için uğraşırken Beren’in bakışları ise Arda’yı bulmuştu, sanırım Arda’nın yaptığı konuşmaya rağmen akıllanmadığını görünce ona kızmıştı.
“Diyorum ya, senin nereni kıskanacağım? Hem Arda, korkak tavuğun tekisin, zaten bu yüzden senin gibi korkağın tekini sinir bozucu bir kızla kıskanamam, anlıyor musun beni?” dediğimde Arda en sonunda durdu ve bana bakarak söylenip, “Masal, lütfen beni bu sıcak havada daha fazla koşturma çünkü cidden çok yoruldum ve birazdan fırında pişmiş tavuğa döneceğim. Dur artık,” dediğinde ona kısık gözlerle bakmaktan başka bir şey yapmadım.
“Hey, Arda ve Masal, beni dinleyin. Erkan amca geldi, hadi onu bekletmeyin ve şu aptalca kavganıza bir son vererek arabaya geçin!” Ablam bize çenesiyle Erkan amcanın simsiyah arabasını işaret edip değneğiyle birlikte arabaya doğru ilerlerken biz de hemen grubun arkasından gittik ve hepimiz arabaya yerleştiğimizde ise derin bir nefes verdik.
“Çok sıcak ve yorucu bir gündü fakat alışveriş merkezinde bir sürü bakım ürünleriyle dolu mağazalar gezdiğim için gayet mutluyum. Çok teşekkürler Erkan amca,” dedi ablam nefes nefese ve ben ise ablamın bu dediğini duyduğum gibi bakışlarım ona doğru çevrildi.
Hani sadece bir tane mağazaya gidip gelecekti, demek ki bir sürü mağaza gezmişti ama bize yalan söyleyip sadece bir mağazaya girdiğinden söz etmişti.
“Yalancısın abla, tamam mı?” dediğimdeyse ablama söylenerek ikimiz birbirlerimize laf sokmaya başladık ve Erkan amca ise ablamın yalanının ifşa olmasının ardından ablamla bizim laf atışımıza gülerek arabayı direksiyonunu kavrayarak hızla sürmeye başladı.
“Bari arabada kavga etmeyin kızlar, hem neden siz sürekli her yerde kavga etmek zorundasınız ki?” Talha’nın cümlesinin ardından hemen söze girerek Talha’nın da Arda’yla birlikte yaptığı şeylerden bahsederek haklı çıkmaya çalıştım. “Peki, siz neden Arda’yla her ortamda aptalca şakalar yapıp bizim sinirlerimizi bozup üzerine keyifle gülmek zorundasınız ki? Ayrıca neden her insanla dalga geçip sonra da bunun sadece bir şaka olduğunu söylüyorsunuz, bence bu çok kabaca,” dediğimde Talha’yla Arda hariç dört kız arabanın içinde kahkaha attık.
“Oğlum, siz ikiniz bu kızlara gerçekten böyle mi davranıyorsunuz, iyice annen gibi olmaya başladın,” dedi Erkan amca ve diğer kızlarla Talha gülerken benim ise aklıma Erkan amcanın dediği bir cümle takılmıştı: “İyice annen gibi olmaya başladın.”
Arda’yı en son bu sabah annesiyle telefonda kavga ederken hatırlıyordum ve bu yüzden moralinin bozulabileceğini düşündüğümden Arda’ya baktım ve cidden de öyleydi, üzgün görünüyordu.
“İyi misin?” dedim kısık bir sesle yanımda oturan Arda’ya bakarak ve bunu duyduğu gibi bakışları bana çevrilen Arda’nın gözlerinde üzgün ve yorulmuş bir ifade vardı.
Arda sanırım annesinden yorulmuştu.
“Hayır…” Arda da bana kısık sesle cevap verdikten sonra Erkan amcanın bakışları dikiz aynasından Arda’yı buldu ve oğlunun üzgün olduğunu gördüğü gibi özür dileyerek arabayı daha hızlı sürmeye başladı.
“Ne oldu ki?” dedi Rana şaşkınca ve bakışlarını ilk önce Arda’ya çevirerek olayı anlamaya çalıştı ve daha sonra ise Erkan amcaya baktığında Erkan amca başını iki yana sallayarak, “Bir şey yok gençler, boş verin,” dedi, Rana da sessizce başını sallamakla yetindi.
Yarım saat kadar daha zaman geçtikten sonra sonunda yoğun trafiği atlatarak ilk başta Beren’i bırakmak üzere onun evine varabilmiştik ve Beren de hepimize, “Güle güle, sonra görüşürüz,” diyerek arabadan hızla atlayıp eve doğru koşturdu.
Birkaç dakika sonraysa ablamla evimize hızlıca vardığımızda Erkan amcaya teşekkür edip arabadan inerken Arda’ya son kez baktım ve “Üzülme,” diyerek oradan ayrıldım, ablam da sevgilisini öperek değneğiyle zar zor arabanın önünden ayrıldı.
Ben de tabii ki ablama yardımcı olmak üzere yanına gelip ona eve kadar eşlik ettikten sonra odama çekilip dinlenmeye koyulmuştum ama uyumak yerine saat daha erken olduğundan ekran başına çoktan geçmiştim.
***
Arda Albay
Babam hepimizi alışveriş merkezinden alıp teker teker evlerimize bıraktıktan sonra babamın arabada dediği cümleye kafayı takmış durumdaydım.
Babam benden özür dilemesine rağmen yine de hâlâ üzgündüm çünkü bu cümle nedense canımı yakmıştı, ben annem gibi asla olmak istemiyordum ve olamazdım da.
Herkes beni ilk gördüğünde iyi bir oğlan sanıyordu ama sırf annem gibi kötü bir kadın benim arkadaşlık yaptığım kişilere karıştığından dolayı maalesef onlara karşı sonradan kötü olmak zorunda kalıyordum.
Peki, onun dediklerini neden yapıyordum ki, sonuçta yapmak zorunda değildim.
Niye mi? Çünkü annem beni babamı boşamakla tehdit ediyordu ve 16 yaşında olmama rağmen hâlen annemden korkuyordum, zaten bu yüzden Masal’ın da dediği gibi hep bir korkak tavuk olduğumu düşünüp duruyordum.
Gerçekten kafayı yiyecektim, artık istediğim kişilerle arkadaş olmak ve şu anda ilk defa annemin kurallarını çiğneyerek katıldığım gruptaki kişilere zengin ve şımarık bir oğlan görünmek istemiyordum.
Ben kötü veya insanlarla dalga geçen bir duygusuz değildim ama annemin baskısı yüzünden mecburen bu role bürünmek zorundaydım ve ben bu kişiliğimden nefret ediyordum çünkü ben Arda Örer değil Arda Albay’dım. Annemin soyadı Örer’ken babamın soyadı ise Albay’dı ve bu yüzden ben de babama benzediğimden dolayı Örer soyadını tek bir yerde bile duymak istemiyordum, duyunca ise rahatsızlık duyuyor, o ortamdan hemen ayrılmak istiyordum.
Annem babamla evli olmasına rağmen soyadının Örer olmasını istemişti çünkü babamla asıl evlenme sebebi aptal paraydı ve ben bu durumu bildiğime rağmen hiçbir zaman babamı kırmamak için bu konu hakkında konuşmamıştım bile.
Çalışma masama oturmuş ailevi meselelerimi düşünürken aklıma aslında annemle babamın boşanmasının o kadar da kötü olmayacağı, hatta çok iyi olacağı geldi, sonuçta onlar ayrıldıktan sonra ben babamın yanında gayet rahat bir şekilde yaşardım.
Ama bir sorun vardı ve bu benim canımı çok sıkıyordu: Babamın kalp hastalığı vardı ve babam gerçekten annemi çok seviyor ve onunla boşanmak istemiyordu. Ne olursa olsun…
Çalışma masamın başında öylece durup boş boş odamı aydınlatan gece lambasını izlerken annemle nasıl başa çıkacağımı düşünüyor ve babamın hastalığına bir çare bulunması için dualar ediyordum.
Çok çaresizdim, üzgündüm, yorgundum, annemden artık bıkmıştım ve en kötüsüyse… İstediğim kişilerle takılamıyor, arkadaşlık edemiyor ve bu konuda annem tarafından tehdit ediliyordum, bu ise beni çok üzüyordu. İnsanları üzmek benim isteyeceğim son şey bile değildi ama mecburdum, zaten bu yüzden insanların çoğu -Masal gibi- benim duygusuz olduğumu söylerlerdi ama aslında hiç de öyle değildim.
“Arda, yemek hazır!” Annemin aşağıdan seslenen soğuk sesini duyduğum gibi isteksiz bir şekilde merdivenlerden aşağı inip yemek sofrasına oturdum ve çorbanın içindeki kaşıkla boş boş oynamaya başladım. Hiç aç değildim ve yorgundum, ayrıca bir an önce yatağıma yatıp uyumak istiyordum fakat bu konuları düşünmekten zar zor uyuyordum.
Kaşıkla çorbamı içmek yerine karıştırmaya devam edip boş gözlerle tabağa bakarken, “Babam niye sofraya inmedi?” diye sordum yorgun ve kısık çıkan sesimle, bu aralar her gece nedense çok uykusuz oluyordum. Ek olarak huzursuzdum çünkü içimde kötü düşünceler birikmeye devam ediyor ve aynı bu sabah gibi annemle diğer akrabalarım bana baskı uygulamaya devam ediyorlardı.
Beni bir tek anlayabilen kişinin babam olması çok üzüldüğüm ve nefret ettiğim bir durumdu ama en azından bir kişi de olsa en azından beni anlayan biri vardı.
“Yorulmuş beyefendi, o yüzden yatacakmış!” dedi annem söylenen bir ses tonuyla ve babam hakkında söylenmeye devam ettiğindeyse bulaşıkları yıkayan hizmetçimiz Hale abla anlayışlı bir şekilde anneme karşılık vermişti. “Erkan Bey yorgun olabilir Nilay Hanım, bu yüzden ben isterseniz size yardımcı olup ne isterseniz yapabilirim,” dediğinde annem hemen Hale ablaya karşı çıkıp, “Sen karışma,” diyerek onu tersledi.
Bu hiç hoş değildi, evimizin hizmetçisi olsa bile sadece yardımcı olmak istemişti ama annem onu umursamazlıktan gelip tek bir cümlesiyle kalbini kırmıştı. Ah baba, neden o kadar kadın varken annem gibi kötü ve taş kalpli bir kadını sevdin ki, anlayamıyorum…
Hale ablanın üzüldüğü dolan gözlerinden belliydi ve ben ise bunu gördüğüm gibi daha bir kaşık bile almadığım çorbamın soğumasını umursamadan masanın üzerinde öylece bırakıp hemen Hale ablanın yanına gittim. Hale ablanın yanına vardığımda ise onun omuzlarından tutup, “Boş ver ablacığım, klasik annem işte,” dedim fısıltılı bir sesle.
Annem kısık, aynı zamanda öfkeli bakışlarıyla bizi izliyor ve bana olan nefretini açıkça belli ediyordu. “O kadının yanından uzaklaşıp derhâl yemeğini ye, Arda!” diye bağırdığındaysa Hale abla annemin sözünü dinlememi söyledi, ben de hiçbir şey demeden tekrardan yerime oturup isteksizce çorbamdan bir kaşık içtim.
İnsanlar benim hayatımı dışarıdan gördüklerinde büyük ihtimalle çoğunluk benim çok şanslı olduğumu, çok iyi bir aileye sahip olduğumu, varlıklı olup aynı bir zengin gibi konforlu ve huzurlu bir hayat yaşadığımı düşünüyordu ama hayır, aksine hayatım berbat ötesiydi. Belki insanlar bizim evimizde yaşananlar hakkında hiçbir fikir sahibi olmadıkları ve düşüncelerimi bilmedikleri için böyle düşünüyorlardı ve bu çok normal bir durumdu. Ben de kendime dışarıdan baksam çok şanslı olduğumu düşünürdüm.
Keşke başka birisi olarak hayata tekrardan gelebilseydim ve gerçekten şanslı olabilseydim… Benim için zengin olmak önemli değildi, benim için önemli olan huzur, mutluluk ve en önemlisiyse özgürlüktü.
Birkaç dakika sessizlikle geçerken çorbamı bitirmiş ve hizmetçimiz Hale abla bana yaptığı ana yemeği getirirken, “Aç değilim, yine de çok sağ ol Hale abla,” dediğimde annemin bakışları hızla bana çevrildi, yine her zamanki gibi öfkeli bir yüz ifadesine sahip ve kaşları çatıktı. “Yiyeceksin, yok öyle bir şey! Ben bu hizmetçiye boşuna paramı vermiyorum Arda ve ayrıca ona abla değil, hizmetçi diyeceksin. Tanımadığın bir yabancıya neden abla der ki bir insan? Oğlum olduğundan cidden bazenleri şüphe ediyorum, velet… Yani Arda,” dediğinde sadece sustum, konuşamadım bile. Sanki dilim tutulmuştu ve sesim benden alınmış gibi hissetmiştim.
“Velet… Demek gözünde o kadar değersizim, öyle mi anne? Bana bir kere bile oğlum diye hitap etmedin, bana sanki ben bir yabancıymışım gibi davrandın hep ve bana ya Arda ya da öfkeli olduğun zamanlarda velet bile dediğin oldu! Yeter, senin bu gereksiz öfkenden, büyümeme ve olgun bir genç olmama rağmen bana, benim hayatıma karışmandan, herkese karşı ön yargılı ve nefret dolu olmandan bıktım usandım artık! Anne… Ben de bir insanım, fakir dediklerin de bir insan anne, anla artık bunu, rica ediyorum! Ya anne, ben senin oğlunum, oğlun, bana artık bir kere olsun anlayış göstermen gerek, lütfen… Bir insan hiç annesine yalvarır mı bana oğlum de diye, söylesene anne, ama ben sana yalvarıyorum çünkü beni bu çaresiz duruma sen getirdin anne. Bunların hepsi senin yüzünden ve yaptıklarından sen sorumlusun! Anlıyor musun, tamam mı anne? Ben senin oğlunum!”
Öfkeyle derin bir nefes aldım, anneme hayatım boyunca çok fazla sinirlenmiştim ama ilk defa içimde biriktirdiğim tüm öfkemi ona karşı kusarak bu kadar bağırıp öfkemi ortaya çıkarmıştım. Yetmişti artık, ben de bir insandım ve insan biraz olsun oğluna sahip çıkardı ama benim annemde maalesef ki öyle bir anlayış yoktu, benim annem çok kötüydü. Hem de çok kötü ve taş kalpli bir insandı…
“Bana bak, sen kim oluyorsun da annenle böyle konuşuyorsun saygısız, senin gibi küçük birisi yaşça büyük annesiyle böyle konuşma hakkına sahip değil! Sen benim oğlum olmayı asla hak etmiyorsun Arda, hem de asla! Anla bunu, yeter ve susup çabuk odana çık, şimdi!” diyerek işaret parmağıyla üst katı gösterdiğinde artık ağlamak üzereydim, hizmetçimiz Hale abla ise benim bu hâlime çok üzülmüş olmalı ki onun da korku dolu gözleri dolmuş, beni inceliyordu.
“Beni dinle anne, ben seninle böyle konuşuyorum ve böyle konuşmanın saygısızca olduğunu da çok iyi biliyorum. Ama sen de benimle böyle saygısızca konuşup üstüne beni sürekli tehdit ederek hayatıma karışamazsın, sonuçta senin bu yaptığın da bir saygısızlık. Bana oğlum dediğini nadiren bile duymadım anne, sen beni oğlun olarak layık görmüyorsun ve ben böyle şeylerle kafamı doldurduğum için gerçekten üzülüyorum. Doğru söylüyorum, bunların hepsi doğru ve ben beni oğlun olarak layık görmediğini düşünüyorum, öyle mi?” dediğimde sadece vereceği cevabı sessizlik içerisinde bekliyor ve merak ediyordum ama eğer bunun doğru olduğunu o da kabul ederse işte o zaman ben bu kadını annem olarak göremezdim.
Zaten şu anda karşımda duran kadına anne bile diyemezdim çünkü o kadın anneliği hak etmiyordu, bana bu kadar kötü davranamaz ve oğlunu tehdit edip ona bu kadar kızamazdı.
Hale abla gözlerindeki endişeyle bizi izlemeye devam ederken gözleriyle bir bana bir anneme bakıyordu, annem ise onu bir gram bile umursamayarak gözlerini bana kilitledi ve ellerini belinde birleştirdi. “Evet, öyle.”
Annemin söylediği o iki kelimeyle başıma çok sert bir taş düşmüş gibi hissetmeye başlamış, tir tir titremeye devam ediyor ve annemin söylediklerini doğru duyup duymadığımı kavramaya çalışıyordum ama maalesef ki doğruydu…
Hale ablanın bile gözleri şaşkınlıkla açılmışken titreyen üzgün sesiyle, “Efendim, benim evdeki işim bitti, gidebilir miyim?” diye sorduğunda annem onu öfkeli ve yüksek çıkan sesiyle yanıtlamıştı. “Ne hâlin varsa gör, defol!”
Hale abla bana son kez üzgün gözlerle baktıktan sonra hızla evin kapısını açarak kendini dışarı attı ve ardından da evimizin kapısını direkt kapattı.
“Neler oluyor burada, sizin neyiniz var?” Babam şaşkınca dinlendiği odasından aşağı inmiş ve bizim bu bağırışlarımızın sebebini çözmeye çalışıyorken annem ona tek bir yanıt bile vermedi.
“Annem beni oğlu olarak layık görmüyor baba,” dedim sanki hiçbir şey olmamış ve bu durumu hiç kafaya takmıyormuş gibi hiç üzgün çıkmayan, aksine gayet sakin çıkan sesimle ve bakışlarımı annemden kaçırıp babama baktım. “Baba, sana bir şey söyleyeceğim ama lütfen üzülme,” dediğimde babam gözlerindeki parlayan endişeyle başını onaylar şekilde salladı ve ben ise derin bir nefes aldım. “Başlıyorum…”
İç çektikten sonra yumruk yaptığım ellerimi sıkıp tekrardan bakışlarım anneme kaydı ve babama çenemle annemi -daha doğrusu benim için artık yabancı bir kadın sayılan kişiyi- işaret ettim. “Baba, bu kadını boşa, sana yalvarıyorum ayrıl bu kadından!” dediğimde bunu duyduğu gibi babamın gözleri fal taşı gibi açılmış, büyük bir şok yaşadığı için ellerini başının arasına koymuş ve ikimize de şaşkın gözlerle bakmıştı. “Ne? Neler diyorsun oğlum, neden bu kadar saygısız konuşuyorsun? Sebebini öğrenmek istiyorum.”
“Bu kadın sadece senin paranın peşinde, lütfen bunu anlamanı istiyorum baba, eğer anlamazsan ve bu kadını sevmeye devam edersen bu kadın yakında seninle olan ilişkimize de zarar verecek diye korkuyorum baba. Hem de çok korkuyorum çünkü beni anlayan tek kişi sensin, ayrıca sana hastalığın yüzünden bir şey olmasından dolayı ödüm kopuyor. Her gün seni kırmadan nasıl annemin aslında kötü birisi olduğunu sana açıklayacağımı düşündüm ama artık bu gece bunu öğrenmiş oldun. Sen de zaten annemin başından beri kötü olduğunu biliyordun ama ona deli gibi âşık olduğundan gözün kör oldu baba, bu yüzden suçu sende de buluyorum. Fakat en çok annemde suç baba, çünkü sen sadece âşık olan masum bir adamsın, anlıyor musun? Yarından itibaren onunla boşanmaya başlamanı ve onunla ayrılmanı istiyorum yoksa sen istersen bile yine kendi evimde kalmaya giderim. Yanınıza da gelmeyi düşünmem baba, tamam mı?” dediğimde babam tek bir kelime edemeden sanki dilsizmiş gibi sadece derin nefesler alıp üzerindeki şoku atlatmaya çalışıyordu, annemin ise bana olan bakışları çok öfkeliydi.
Grubumuza anlattığım gibi, benim ailemin evinden biraz daha uzak olan bir evim daha vardı ve ben genellikle orada kalırdım ama babamın isteği üzerine bugün, tekrardan buraya gelmiş ve babama bu kötü durumu anlatıp tekrardan kiminle evlendiğini farkına varmasını istemiştim.
“Neden böylesin hayatım?” dedi babam farkına vardığı kötü gerçekle birlikte gelen acısıyla kalbini tutarak ve ben ise bunu gördüğüm gibi hızla babamın yanına koşup onu sakinleştirmeye çalışarak koltuğa yavaşça oturttum.
“İyi misin baba, ne olur sakinleş.” Endişeyle babamın yanına ben de oturduğumda anneme sinirle baktım ve ona, “Hepsi senin kötülüğün yüzünden, git bu evden,” dediğimde hiçbir kelime etmeden evden çıktı ve kapıyı da ardımızdan sertçe kapattığında ben ise hâlâ babamı sakinleştirmeye çalışıyordum.
Yaşam tarzımızdan ve babamın yaşadığı stres ona çok ağır gelmiş olacak ki kalp çarpıntısı başlıyordu ve bu yüzden onun başındayken ona sakinleştirici kelimeler fısıldıyordum ama pek işe yaramıyordu.
Hepsi benim susmayan ağzım yüzümdendi, biraz daha alıştırarak söyleyebilirdim ama onun yerine çat diye söyleyivermiştim çünkü o anda anneme karşı fazlasıyla öfke doluydum.
Çaresiz bir sesle, “Baba, ilaçların nerede?” diye sorduğumda babam zorlukla yukarıyı gösterip, “Odamdaki ç-çekmecenin üstünde olması l-lazım,” dedi derin nefesler alıp verirken.
Hiç vakit kaybetmeden hemen babama, “Beni burada beklemelisin,” deyip aceleyle yukarı doğru fişek gibi koştum ve babamın odasına girip çekmecenin üzerinde duran ilacı elimle kavrayıp tekrardan merdivenlerin basamaklarını aynı hızla indim. “Geldim baba, lütfen dur.”
Birkaç saniye sonra babamın yanındaydım ve ona ilacını verip hemen içirirken derin bir nefes aldım ve kendimi rahatlatmaya ve içimdeki babama bir şey olacağı düşüncesini atmaya çalıştım. Cidden korkmuştum.
“Tamam, sakin ol,” derken gözlerimden uykusuzluk akıyordu ve sesim titreyerek çaresiz bir tonda çıkıyordu.
Ben artık bu gibi durumlardan gerçekten yılmış ve yorulmuştum. Ben bu evdeki en çaresiz, sıradan, liseli ve zengin olduğumuzdan şımarık sanılan ama aslında öyle olmayan bir gençtim, bu yüzden hayatımdan çok bıkmış, usanmıştım.
Ne yapacaktım ben, bilmiyordum ama bildiğim bir şey vardı: Çok çaresiz ve yorgundum.
