Öğle yemeyi saatiydi. Yemekhanede insanlar gruplar halinde oturmuş, gürültüyle konuşuyor, kahkahalar atıyordu. Ben
ise kalabalıktan uzakta, pencere kenarındaki bir masaya oturmuş, sessizce etrafı izliyordum. Tabii ki yalnızdım. Herkes bana bakıyor, ama kimse yanıma gelmeye cesaret edemiyordu. Bu tam da istediğim gibiydi.
Tam o sırada, bir sandalye önüme çekildi. Başımı kaldırdığımda Poyrazı gördüm. Sarıı saçları dağınık ve doğal bir ışıltıya sahip, yeşil gözleri orman gibi derin ve dikkat çekiciydi. Beyaz teni pürüzsüz, yüz hatları keskin ve belirgindi; duruşu kendinden emindi Uzun boyun ve atletik yapısıyla bulunduğu her yerde fark ediliyordu. Nadir bir gülümsemeyle çevresini aydınlatıyordu.
hiç tereddüt etmeden masama oturmuştu, elindeki tepsiyle.
”Tekrar merhaba” dedi. Sesinde hafif bir meydan okuma vardı.
Kaşlarımı çatıp cevap vermedim. Onunla ilgilenmiyormuş gibi davranarak çatalımı tabağımdaki yemeğime batırmaya devam ettim. Ama Poyraz yerinden kıpırdamadı.
”Geçen sefer pek dostça bir başlangıç yapamadık,” dedi, sanki bunu bir şaka gibi söylüyormuşçasına. “Belki bu sefer daha iyi anlaşabiliriz.”
Başımı kaldırıp ona baktım. “Anlaşmamız gerektiğini kim söyledi?” Dedim soğuk bir tonla.
Poyrazın yüzündeki gülümseme küçüldü ama kaybolmadı “Haklısın,” dedi sakince. “Belki gerek yoktur. Ama burada hepimiz aynı yerdeyiz değil mi? Yabancı kalmak zorunda değiliz”
Gözlerimi kısarak ona baktım. Bu kadar rahat ve ısrarcı olmasını anlamıyordum. İnsanlar genelde terslendiklerinde geri çekilirlerdi. Ama Poyraz farklıydı.
”Poyrazdı değil mi?” Dedim, adını söylerken alaycı bir ton kullanarak. “Senden bir şey mi istedim? Yoksa sadece başkalarının sınırlarını görmezden gelmek gibi kötü bir huyun mu var?”
O an yüzündeki rahat ifade hafifçe değişti. Ama yine de sakinliğini koruyordu. “Sınırlarını aşmak gibi bir niyetim yok. Sadece seni tanımaya çalışıyorum.”
“Beni tanıman gerekmiyor,” dedim keskin bir şekilde. Yüzümü bir kaç saniye inceledi. Poyraz bu tavrımı aldırmış gibi görünmüyordu. Konuyu değiştirmeye çalışarak, konuşmaya başladı;
“Yüzündeki iz…” diye başladı, ama sonra duraksadı. Gözlerinde merak vardı, ama bu merak diğerlerinden farklıydı. Acıma yada korkuyla karışık bir merak değil. Daha çok anlamaya çalışan bir bakış.
”Bir sorun mu var?” Sesim buz gibi çıkmıştı.
”Hayır,” dedi sakin bir şekilde, omuz silkip. “Sadece dikkat çekici olduğunu düşündüm.”
Bu cümleyle ne demek istediğini anlayamadım. Ama içinde bir alay yada küçümseme yoktu. Poyrazın gözlerinde bir şeyler gizliydi. Geriye yaslanıp çatalımı masaya bıraktım.
“Dikkat çekmek gibi bir derdim yok.” Poyraz başını hafifçe yana eğerek beni izlemeye devam etti.
“Dikkat çekmek istemiyor olabilirsin, ama bazen insanlar istemeden de dikkat çeker” Gözlerimi kısıp fısıldadım,
“Dikkat tehlikelidir, Poyraz. Ve bazı insanlar yanlış yerlere odaklanırsa, sonunda yanar.” Ve ona doğru eğildim “Bir daha da yanıma gelme.”
Poyraz bir süre daha bana baktı. Yüzünde ne korku ne de hayal kırıklığı vardı. Sadece bir şeyleri çözmeye çalışıyormuş gibi bir ifade vardı. Sonunda omuzlarını silkti ve tepsisini alıp masadan kalktı. Bana son bir bakış atıp, gitti yanımdan.
Sınıfa geldiğimde, yine herkesin bakışları üzerimdeydi. Gözüm Poyraza kaydığında, arkadaşlarıyla sohbet ettiğini gördüm. Beni fark ettiğinde, arkadaşlarına bir şeyler fısıldayıp, yanlarından ayrıldı ve bana doğru gelmeye başladı. Gözlerinde o sinir bozucu kararlılık vardı yine. Ne istiyordu benden? Niye peşimi bırakmıyordu?
Yaklaşınca selam verdi. Yine sakin ve kendinden emindi. Sanki burada olmaktan, ve beni rahatsız etmekten en ufak bir rahatsızlık duymuyordu.
“Yine mi sen?” Dedim, gözlerimi devirerek. Soğuk sesim onun umrunda bile olmadı.
”Beni bu kadar terslemene gerek yok. Sadece konuşmak istiyorum.”
Konuşmak… Hep aynı bahane. Neden bu kadar ısrarcı olduğunu anlamıyordum. Yüzüne baktım, o sarı saçlar, yeşil gözler…
onun bakışlarında bir şey vardı. Rahatsız edici bir tanıdıklık. Ama o yangını düşündüğümde kimsenin yüzünü hatırlamıyordum. Sadece ateşi… ve çığlıkları.
”Konuşmak için bu kadar ısrarcı olmanın bir sebebi var mı?” Diye sordum, sesimi kontrol etmeye çalışarak.
”Belkide seni merak ediyorum,” dedi gülümseyerek “Burada herkes seni ilginç buluyor, ama konuşmaya cesaret edemiyor. Bende bu kadar gizemli birini tanımak istiyorum.” Onun o sakin ve rahat tavrı beni deli ediyordu. Gözlerimi kıstım.
”Beni tanımak istemezsin,” dedim, kelimelerim bir bıçak gibi keskindi. “Herkesin uzakta durmasının bir sebebi var.”
O an gözlerindeki gülümseme kayboldu ama meydan okuyan bakışı değişmedi.
“Sebebi ne peki?” Diye sordu, bir adım daha yaklaştı. “Sen mi onları uzak tutuyorsun, yoksa onlar mı seni?”
Bu soru beni bir anlığına durdurdu. İçinde yıllardır bastırmaya çalıştığım öfke kıpırdandı. Sakinliğimi korumaya çalışarak, “Beni anlamaya çalışma. Bu senin için daha iyi olur.” Dedim. Omzuna çarparak masama doğru ilerledim.
Yerime otururken kafamın içindeki sesler susmuyordu. Bu çocuk neden bu kadar tanıdık geliyor? Ve neden peşimi bırakmıyor?