Selin’in bana ateş edeceğini zannederek eğilmiştim ama arkamı döndüğüm anda gerçeği anladım. Silahı bana değil, hemen arkamda duran beni buraya getirip bana pusu kuran taksi şoförüne ateş etmek için doğrultuyordu.
“Yapma, onunla ben ilgilenirim.” diye Selin’e bağırdım. Sonrasında olanlar oldu ve Selin elindeki silahıyla taksi şoförünün göğsüne ateş etti. Şoför ağzı açık kalmış vaziyette yere yığıldığında hiç ses çıkarmadı. Onun için hızlı bir ölüm olmuştu.
Selin, şoförün öldüğüne emin olmak için yarattığı katliama bakarken hiçbir duygu belirtisi göstermedi. Onun ne zamandan beri bu kadar cesaretli ve sert birisine dönüştüğünü merak ettim.
Selin, bana doğru hızla gelip elimden tutarak yanımızdaki arabaya kadar beni çekiştirerek yürüttü. İkimiz de arka koltuğa oturur oturmaz araba hızla yol aldı.
Şokun etkisini hâlâ üzerimden atamadım. Selin gerçekten de karşımda duruyordu. Ona tereddütle bakarak, “Gerçekten sen misin?” diye sordum.
Bana samimi bir şekilde gülümseyerek, “Evet, benim.” sonra bana sıkıca sarıldı. “Vardığımız yerde sana her şeyi anlatacağım.”
Bana sarıldıktan sonra, acıyla yüzünü buruşturdu. İş yerindeki aldığı darbenin etkisi hâlâ tam olarak geçmemişti. Sarı
saçları birbirlerine dolanmıştı, saçlarının arasında kan olduğuna emin olduğum kahverengi lekeler vardı. Onun bu harap olmuş halini görünce içim sızladı.
Yemyeşil gözleri bana bakarken parlıyordu, onun bu bakışından gerçek Selin olduğunu anladım.
“Sana bir şey oldu diye çok korktum.” dedim. Gözlerim dolmaya başladı ve Selin’in ağladığımı görmesini istemiyordum. O yüzden başımı yana çevirdim.
Selin, eliyle yüzümü kendine doğru çevirerek ona bakmamı zorladı. “Artık yan yana olduğumuz için birlikte her şeyin üstesinden geleceğiz. Sen de iyisin ve ben de iyiyim şu an önemli olan bu.”
“Hiç de iyi gözükmüyorsun.” Elini tutup nazikçe sıktım. “Önce bir doktora gidelim, o saldırıdan sonra seni tedavi eden oldu mu?”
“Hastaneye gitmemize gerek yok. Bir tanıdık beni muayene etti. Tedavi olmasaydım yürüyecek durumda olmazdım, şimdi daha iyiyim merak etme.” Yüzündeki ifade birden ciddileşti, artık her ne yaşadıysa zor zamanlar yaşadığı yüzünden belli oluyordu. “Endişelenmemiz gereken daha ciddi sorunlar var.” dedi.
Ona sarılıp kokusunu içime çektim. “Artık yanındayım, yalnız değilsin. Her ne haltlar dönüyorsa üstesinden gelmemiz için savaşacağım.”
Kelimelerini vurgulayarak, “Savaşacağız.” dedi.
Başımı inatla iki yana salladım. “Hayır, artık geri planda ve güvenli bir yerde durmanı istiyorum. Sana daha önce olanları gördüm, bunun bir daha olmasına izin veremem.”
“Mert, elim kolum bağlı öylece duracağımı sanıyorsan yanılıyorsun. Bu işte birlikteyiz, bana ihtiyacın olacak. Ayrıca, bu son olaylar hakkında sandığından çok şey biliyorum.”
“Evet, o konuya da geleceğim. Polislerin düşmanım olduğunu ve orada bulunduklarını nasıl bildin? Tüm bunları nereden biliyorsun?”
Selin, kafasını pencereye çevirerek uzaklara daldı. Tüm bu olanları bana nasıl anlatacağını bilemiyor gibiydi. Bir an düşündükten sonra derin bir nefes alarak kendini konuşmaya hazırladı.
“Öncelikle, onlar gerçek polis değildi. Polisin kılığına girmiş kopyalardı. Polis zannettiğin kişiler, seni rehin eden bizim kopyalarımızla iş birliği içerisinde. Seni kopyalardan kurtarmak için geldiklerini söylüyorlardı çünkü, senden yana olduklarını inandırıp, sana yanlış bilgiler vererek dolaylı yönden istediklerini yaptıracaklardı. Mesela, aslında bizden olan birilerini kopya diye kandırarak senden insanları temizlemeni isteyecekti.”
Durdu ve tüm bu duyduklarımı sindirmem için bana biraz süre tanıdıktan sonra konuşmaya devam etti.
“Bana ve diğer meslektaşlarıma aynı anda ilginç bir durumla ilgili davalar gelmeye başlamıştı. Bu davaların birçoğu insanların, yakınlarının kopyasıyla karşılaşıp onlar tarafından öldürülmeye teşebbüs edilmesiyle ilgiliydi. Bu gibi davalar ve vakalar arttıkça polislerle birlikte çalışmaya başladık. Ve bir süredir bu davaların gizemiyle ilgilenmeye başladık. Devletimiz, bu davalarla ve kopyalarla ilgilenilmesi için özel bir ekip kurdu. Bu ekibin adı da “Kopya Muhafızları.”
“Nasıl yani, bizim gibi başka insanların da mı kopyaları var?”
“Evet, dünyadaki her insanın kopyası bulunuyor.”
“Bu durumu daha önce neden haberler de ya da sosyal medyada görmedik? Artık sosyal medya ile birlikte hiçbir şey gizli kalmıyor biliyorsun.”
“Devlet yetkilileri, ekibimizin başında ve halkta paniğe ve kargaşaya yol açmamak için bu olayın gizli kalmasını istiyor. Ekibin yürüttüğü bu sistemi son derece titizlikle çalışarak gizli kalmasını sağlıyoruz.”
Bir an durup başımı ellerimin arasına aldım ve tüm bu duyduklarımı hazmetmeye çalıştım.
“En azından bana bunu anlatabilirdin. Böylece başımıza gelecek tehlikelere karşı hazırlıklı olurdum. Ben bir bilim adamıyım, başımıza gelen bu olayı çözebilecek bilgi birikimine sahibim.”
Selin mahcup olmuş bir şekilde başını öne eğdi. “Haklısın, sana anlatmayı o kadar çok istedim ki bilemezsin, ama gizlilik antlaşması o kadar sıkı bir şekilde korunuyor ki… Bizi takibe aldılar. Eğer birilerine bir şey duyurursak, bizim ve yakınlarımızın başlarının belaya gireceğini söylediler. Ben de başımıza daha fazla kötülük gelmesin diye susmak zorunda kaldım. Kopya muhafızlarının, devletin güvendiği ve tanıdığı insanlardan oluşan bilim insanları var, bu gruba başka kimseyi de dahil etmiyorlardı. Ama artık sende her şeyi öğrenip bu işe bulaştığına göre, seni de aralarına alacaklardır. Buraya bunu konuşmak için geldik.”
Duyduklarıma o kadar çok üzülmüştüm ki. Selin’in tüm bunları saklamaya çalışmasının ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyordum. Onu anladığımı belirtmek için elini bir kez daha tuttum. “Artık her şeyden haberim var. O yüzden bundan sonra yalnız kalmak zorunda olmayacaksın. Elimden ne geliyorsa fazlasıyla yardımcı olacağım.”
Selin, birden elleriyle yüzünü kapattı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Onu bu şekilde gördüğüm için şoke olmuştum. Onu teselli etmek için sarılırken hıçkırıklarının arasında konuşmaya çalıştı. “Bu sandığın kadar kolay olmayacak Mert. Bu zamana kadar nelerle baş ettiğimi bilemezsin, artık çok yoruldum.”
Selin’i yatıştırmak için kollarımın arasına aldığımda benimde gözlerimden yaş aktığını fark ettim. “Kolay olmasa bile mutlaka bir yolunu bulacağım, inan bana.” Selin’in ellerini yüzünden çekerek saçlarını kulağının arkasına aldım. “Hem sen bana hep ne derdin unuttun mu? Ben senin kahramanınım.”
Selin, hıçkırıklarının arasından gülümseyerek konuştu. “Evet, bizi hep zor zamanlarımızda kurtarmıştın.”
“Ve yine kurtaracağım söz veriyorum.” Kendimi duygusallıktan çıkartarak, güçlü bir şekilde bu olaya odaklanmaya zorladım. O anda aklıma korkunç bir düşünce geldi. “Ya ailemiz? Kopyaları onları bulmadan önce kurtarmamız lazım.”
Selin, beni sakinleştirmek için kolumu tuttu. “Sakin ol. Bizimkileri güvenli bir yere taşıdık. Kopyalar onları bulamazlar.”
Bunu duyduğum anda, rahatlayarak derin bir nefes aldım. Selin’in ailesini kendi ailem gibi seviyordum, onlar da beni öz evlatlarından ayırmamışlardı. Benim öz ailem birbirleriyle kopuktu. Babam öldükten sonra, ailemden geriye sadece annem kalmıştı. Hayattaki en değerli varlıklarımdan birisi oydu.
Başımı sallayarak, sakinleştiğimi belirttim. “Bunu duyduğuma sevindim. Çok şükür güvendeler.” Sonra duraksayarak onun gözlerinin içine baktım. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmek istiyordum. “Bu olay hakkında daha fazla ayrıntılı bilgilere ihtiyacım var. Bana bu bilgileri verecek kadar kendini iyi hissediyor musun?”
Selin, olduğu yerden doğrularak elleriyle gözyaşını sildikten sonra başını onaylarcasına salladı. “İyiyim. Ne öğrenmek istiyorsun?”
Aklımda o kadar çok soru işareti vardı ki, hangisiyle başlayacağımı düşündükten sonra konuşmaya devam ettim. “Beni buraya getiren taksi şoförü kimdi?”
“O, kopyaların ajanlarından birisiydi. Gerçek insanların etrafında fazlasıyla bulunuyorlar ve takip ediliyorlar.”
“Bu kopyalar nasıl ortaya çıktı? Ve bizden ne istiyorlar?” Selin, tam konuşmak üzereyken ağzını kapattı. Çünkü, araba gideceğimiz yere yaklaştığı için yavaşlamıştı. İkimiz de etrafımıza bakındık. Konuşmaktan yolculuğun nasıl geçtiğini fark etmemiştik.
Selin hızlıca arabadan inmeye hazırlanırken heyecanlı bir şekilde, “Hemen çıkıp binaya girelim. Ayrıntıları içeride anlatırım.” dedi.
Dışarıya çıkıp etrafıma baktığımda, böyle bir yeri daha önce hiç görmediğimi fark ettim. Yolda giderken camdan dışarıya bakmadığım için nerede olduğumuzu da bilmiyordum.
Etrafı kale duvarları ve surlarla çevrili, adeta sarayı andıran bir yapının önünde durmuştuk. Binanın sıkı bir şekilde korunduğu belli oluyordu. Her noktadan gözcü kuleleri vardı ve kulelerin içinde de silahlı askerler bulunuyordu.
Biz arabadan iner inmez, şoförde hemen arkamızdan etrafı kolaçan ederek yürüdü. O anda bizi buraya getiren kişinin ayrıca bir koruma olduğunu anladım.
Daha birkaç adım atmış olacaktık ki, aniden bir şey oldu. Büyük kapıdan içeriye sızan iki araba önümüzde durdu ve arabanın içindekiler ellerindeki silahlarla bize saldırdılar.
Silahlardan çıkan kurşun hiç hız kesmiyordu.
Kendimi kurşunlardan korumak için önümdeki ağacın gövdesine attıktan sonra, Selin’i bulmak için etrafıma bakarken onu bulamadım. İçimde panik dalgası yükselirken arkamdan Selin’in sesini duyduğumda, tuttuğum nefesimi bıraktım. Ona bakmak için arkamı döndüğümde ise rahatlamak için erken davranmıştım.
Selin bana doğru koşarken ve ben ona yetişemeden kurşunların hedefi olmuştu.
Selin, göğsünden yediği kurşunla geriye doğru savrulup bilincini kaybederken öfkeyle haykırdım.
Çatışma seslerinin arasından Selin’in yanına gittiğimde ağzından kan geldiğini gördüm. Öksürerek kan kusmaya çalışıyordu. Avazım çıktığı kadar bağırarak yardım çağırdım. Binanın içinden iki erkek çıktı ve ellerindeki sedyeyi taşıyarak yanımıza geldi. Selin’i sedyenin üzerine koyup götürürlerken bir süre yaşadığım şokun etkisiyle hareket edemedim.
Selin’e yaptıklarının intikamını almak için içimdeki patlayan öfkeyi kullanarak geri döndüm. Bize pusu kuran kişilerin önüne çıktım ve elimdeki silahla hepsine nişan aldım.
Çatışma yerine döndüğümde, bize saldıranların çoğunun öldüğünü gördüm. kanlar içinde yerde yatıyorlardı, sadece bir tanesi hayatta kalmıştı.
Sağ bıraktıkları o bir kişiyi sorguya çekmek için mahzene götürdüler. Sarayı andıran bu yapının alt katında suçluları hapsetmek için kullandıkları özel bir mahzen bulunuyordu.
Sorguya çekilecek olan adamı götürürlerken ben de peşlerinden yürüyerek binanın içerisine girdim. Binanın girişindeki kapının üzerinde tabela içerisinde, “Muhafız Sarayı” yazıyordu.
Muhafız sarayına adım attığım anda, değişik bir atmosferle karşılaştım. Bina, daha önce görmediğim yüksek teknoloji ürünler kullanılarak tasarlanmıştı. Bembeyaz duvarları ve kapılarıyla soğuk bir yapısı vardı. Uzun ve geniş koridorları, içerisinde ne olduğunu bilmediğim bir sürü odalara açılıyordu, Odaların kapılarının yanında biyometrik tarayıcılar vardı, kapılar parmak izi veya özel bir kartla açılıyor olmalıydı. Beyaz floresan ışıklarının aydınlattığı koridorun sonunda, her iki tarafında asansörler bulunuyordu.
“Mert bey?”
Duyduğum sesten irkilerek arkamı döndüm. Esmer uzun boylu bir adamdı, üzerinde giydiği yeşil doktor önlüğünden doktor olduğunu anladım, yaka kartında Semih yazıyordu.
“Evet benim, ben de görevli birini arıyordum. Selin’den haber var mı?”
Doktor bana üzüntüyle baktıktan sonra, kötü bir haber verecek mi diye korkudan kalbim yerinden çıkacak gibi olmuştu. “Ben de size Selin’in durumunu bilgilendirmek için gelmiştim. Şu an cerrahi işlem devam ediyor, yarım saate bitmiş olur. Sonrasında yoğun bakıma alacağız. Şu an durumu kritik, hayati tehlikesi devam ediyor. Kesin bir şey söylemek için erken ama, her türlü ihtimale hazırlıklı olun. İyi haber şu ki, iç organları parçalanmamış, göğüs kafesinde kırıklar var. İyileşeceğinden emin olmak için beklemek zorundayız.”
Doktor, ağlamaya başladığımı gördükten sonra beni teselli etmek için konuşmaya devam etti. “Selin’in iyi olması için elimizden gelen her şeyi yaptığımıza emin olabilirsiniz. En iyi ihtimali düşünürsek, organlarına bir şey olmadığı için şanslıyız. Ekip arkadaşlarım dünya üzerinde bulunan en iyi doktorlardır. Ve başka hiçbir yerde bulunmayan tıbbi ekipmanlarımız var.”
Doktorun son sözlerinden sonra biraz olsun içim rahatlamıştı. Vurulduğu anda ölmediği için şükrediyordum.
Doktor elini omzuma koyarak, “Ameliyathaneye benimle beraber gelmek ister misin?” diye sordu. Başımı evet dercesine salladıktan sonra doktorun peşinden yürüdüm. Doktor, asansörün yanındaki biyometrik tarayıcıda parmak izini okuttuğunda asansörün kapısı açıldı. Asansör tuşlarının yanı sıra, sesli komutla da çalışıyordu. Doktor, B10. Kat ameliyathane, dedikten sonra asansör çalışmaya başladı. Dikkatimi çeken şey ise, asansörün içinde yirmi adet tuş bulunmasıydı, bu bina dışarıdan bakıldığında hiç yirmi katlı gibi gözükmüyordu.
Doktor, incelediğim detayı fark ettiğinde açıklama yaptı. “Bu sarayın altında bir sürü kat bulunuyor. Dışarıdan bakıldığında dört katlı gibi gözükse de aslında on altı katta binanın altında bulunuyor.”
“Neden yukarıya doğru yükselen bir bina yapmak yerine, binanın aşağısına katlar inşa edildi?”
“Düşmanlarımızı aldatmak için. Burayı önemsiz bir yer gibi göstermeye çalışıyoruz. Ama işin aslı öyle değil, kafanda soru işaretleri olduğunu biliyorum. Bunların hepsini Selin iyileştikten sonra öğreneceksin.”
İç geçirerek cevap verdim. “Peki, şu an tek isteğim Selin’in iyi olması.”
İneceğimiz kata vardığımızda, asansörün kapıları kayarak açıldı ve ameliyathaneye doğru yürüdük. Koridorda ilerlerken insanlar, bize bakarak birbirleriyle fısıldaşıp konuşuyorlardı. Anlaşılan burada haberler hızlı yayılıyordu.
Ameliyathanenin önüne geldikten sonra, doktor içeriye girmeden önce bana doğru dönerek, “Burada bekle, seni bilgilendireceğim.” dedi.
“Hiçbir yere gitmem zaten.”
Etrafıma bakındığımda, buranın diğer hastanelerden farklı olduğunu gördüm. Teknolojik araçlar daha gelişmiş gözüküyordu. Doktorun da söylediği gibi burada kullanılan cihazlar, diğer hastanelere göre daha iyiydi. Bu binanın ilginç yapısını görünce, burada bulunan gizemlere karşı merakım iyice artmıştı.
Ameliyathanenin önünde volta atıp durdum, sandalyede oturup hareketsiz kalamıyordum. Heyecandan ve korkudan içim içime sığmıyordu. Selin’in bir an önce ameliyathaneden çıkmasını istiyordum
Doktor Semih, ameliyathaneden çıktığında hızla yanına koştum. Adamın yüzündeki gülümseme beni rahatlamıştı. “Haberler iyi, operasyon başarılı geçti. Kritik durumu atlattık, şimdi iki gün boyunca yoğun bakıma alıp, iyileşme sürecini hızlandıracağız. Sonrasında hasta odasında bir hafta dinlendireceğiz. Bu süreçte hareket edip kendini zorlamaması gerekiyor.”
Mutluluktan ve heyecandan ne yapacağımı bilemez halde doktora sarıldım. “Teşekkür ederim, ona çok iyi bakacağım.”
Ameliyathane odasından sedyeyi sürükleyerek, Selin’i yoğun bakıma doğru götürdüklerinde, onun arkasından bakakaldım. Selin iyiydi ve bundan sonra her şeyin daha kötü olmasına izin vermeyecektim, o dinlenirken bende bu kopyalarla uğraşacaktım.
Semih, omzuma dokunduktan sonra düşüncelerimden sıyrıldım. “İyi misin?”
“Evet, iyiyim. Kopyalarla nasıl baş edeceğimi düşünüyordum.”
“Normalde olup bitenlerin açıklamasını Selin yapacaktı ama onun bir süre dinlenmesi gerek. O ortalıklarda bulunamayacağından dolayı, bilgileri edinmek için yalnız başına görüşmen gerekiyor. Şimdi benimle gel. Seni birisiyle tanıştıracağım. Tüm sorularının cevaplarını ondan alacaksın.”
“Artık Selin’in iyi olduğunu öğrendiğime göre, bu işe odaklanmak istiyorum. O yüzden hemen tanışmaya ve konuşmaya hazırım.” dedim.
Birlikte asansöre kadar yürüdük. Asansöre bindikten sonra Semih, dördüncü kat yönetim ofisi dedikten sonra asansör hareket etti.
En üst katta bulunduğumuz için memnundum. Alt katlarda hava daha basık oluyordu. Bu kata girer girmez temiz havayı içime çekerek rahatladım.
Koridorun sonunda bulunan büyük kapıya doğru ilerledik. Doktor kapıyı tıklattıktan sonra içeriye girmem için yana kaydı.
“Sen gelmiyor musun?” diye sordum.
“Benim yapılacak işlerim var. Şimdilik sen yalnız görüşsen daha iyi olur.”
Omuzlarımı silkerek, “Peki.” dedim ve odaya girdim.
Odaya girer girmez, beni büyük bir toplantı masası karşıladı. Hemen yanında da ofis masası ve sandalye bulunuyordu. Bu grubun lideri olduğunu tahmin ettiğim kişi, masanın başında oturarak beni bir süre süzdükten sonra konuşmaya başladı.
“Hoş geldin, Mert. Ben, Caner Demir. Kopya muhafızlarının lideriyim.”
Adamın karşısına oturmadan önce elini sıktım. “Hoş buldum.”
“Konuşacak çok şeyimiz var, kafanın karışık olduğunu biliyorum. Ama emin ol, yaşadığımız durum zaten oldukça karmaşık.”
“Sizi dinliyorum. Hikâyenin en başından başlayabilirsiniz. Bu kopyalar nasıl ortaya çıktı? Amaçları ne?”
“Hikâyenin en başına dönecek olursak, kopyaları keşfettiğimiz an tamamen tesadüf oldu. Eşine ve bazı meslektaşlarına, ayrıca polislere aynı davalar ve olaylar geliyordu. Tüm dünyada bu durumun yaşandığını anladıktan sonra, tüm ülkelerin yetkilileri bir araya gelerek toplantılar oluşturdular ve her ülkede birer kopya muhafızları timi kurdular.”
“Sonra?”
“Başlangıçta kopyaların kim olduklarını ve amaçlarının ne olduğunu bilmediğimiz için ne yapacağımızı bilemiyorduk. Kendimin ve ailemin kopyasıyla karşılaştıktan sonra, onları esir aldım. Çok ilginç bir durumla karşı karşıyaydık. Kendi kopyamı zorla konuşturmayı başardım ve böylece neler olduğunu öğrenmiş oldum.”
“Senin kopyan ne açıkladı?”
“Şimdi, öncelikle şunu anlaman gerekir. Biz onlara kopya diyoruz ama aslında, ortada bizden kopyalanmış bir durum yok. Biz de onlar için kopya sayılabiliriz. Sadece onlara bu şekilde hitap etmeye karar verdik. Onlar da bizim gibi birer insan, bizden hiçbir farkları yok. Bilim insanları ve doktorlar, kopyanın cesedini inceleyerek bazı tıbbi sonuçlara vardılar. Bu sonuçlara göre, onların DNA’sı ile bizim DNA’mız birebir aynıydı. Siz bilim adamısınız, bir düşünün, bizden bir tane daha tıpa tıp aynısı nasıl var olabilir, ya da bunlar nereden gelmiş olabilir?”
Adeta zihnimde şimşekler çakmaya başlamıştı, bir şeyleri idrak etmeye başlıyordum. Paralel evren teorisini duymuştum. Paralel evrenler, bir büyük pastanın dilimleri gibidir. Her dilim, farklı bir evreni temsil eder. Biz şu an sadece bir dilimi yiyoruz, yani kendi evrenimizde yaşıyoruz. Ancak her bir dilim farklı bir şekilde süslenmiş ve farklı malzemelerle doldurulmuş, yani farklı olaylar ve koşullarla doludur. Bizim görmediğimiz bir yerde şu anki bulunduğumuz evrenden bir tane daha vardı. Yani tıpatıp aynısı olan bir dünya ve içerisinde de bizden bir tane daha bulunuyordu. Gördüğümüz bütün kopyalar, paralel evrendeki diğer versiyonlarımızdı.
“Yoksa düşündüğüm şey mi, paralel evrenden geldiler değil mi?”
Caner başını evet anlamında salladı. “Başlangıçta bu düşünce sadece birer varsayımdı. Ama esir aldığımız kopyaları
konuşturduktan sonra, kaza eseri başka bir evrene yani bu evrene geldiklerini açıkladılar. Yalan söylediklerini düşünmüyorum, çünkü tüm bu açıklamaları yalan makinesine bağlıyken yaptılar. Makinedeki sonuçlara göre, anlattıkları her şey doğruydu.”
“Bizim evrenimize nasıl gelmişler peki? kaza eseri geldiklerini söyledin, nasıl bir kazaydı bu?”
“Onların evrenlerindeki Amerikalı bilim insanı, Dr. Rachel Jonas, “Kuantum Geçiş Makinesi” adını verdiği bir cihaz geliştirmişti. Cihaz, kuantum dünyasında tıknaz parçacıkları manipüle edebilme yeteneğine sahipti ve teorik olarak, farklı paralel evrenlere geçişi mümkün kılıyordu. Rachel, bu cihazı test etmek için özel bir laboratuvar inşa etti. İnsanları belirli bir evrene yönlendirebilmek için çok hassas bir hesaplama ve enerji kontrol sistemine sahipti. Ancak, bu cihazın tam olarak nasıl çalıştığını anlamak çok karmaşıktı ve bazı tehlikeli sonuçlar doğurabilirdi. Bir gün, laboratuvarda bir güç dalgalanması yaşandı ve cihaz aniden çalışmaya başladı. Rachel, laboratuvarın içinde ve etrafında olan biteni izlediğinde cihazı kapatmaya çalıştı, ancak iş işten geçmişti. Bu güç dalgası dünyanın her bir tarafına dağılmıştı. Böylece onların dünyasındaki herkes, bizim evrenimize ışınlandı.”
Caner, durdu ve tüm bu öğrendiklerimi algılayıp, sindirebilmem için bana süre tanıdı. Beynim uyuşmuş gibi hissediyordum. Paralel evrenin gerçekten var olduğunu öğrendiğim için şaşkınlık içerisindeydim.
“Bize neden düşman kesildiler peki, neden saldırıyorlar?”
“Aynı kişinin aynı evrende iki farklı formda varlığı, kuantum etkileşimleri yaratır. Bu etkileşimler, çevresel değişikliklere ve olaylara neden olabilir. İki aynı kişi, aynı dünyada var olduklarında, dünyanın kütle dengesi bozulur. Normalde aynı anda aynı yerde olamayacakları için, birinin varlığı diğerinin yokluğunu dengeler. Ancak şimdi her ikisi de aynı anda aynı yerde bulunuyorlar. Sonuç olarak, dünyanın yerçekimi kuralları çatışır. Bir yerde aynı anda iki aynı kişi olmasına izin vermek için yerçekimi kuralları geçici olarak değişir. Bu, yerçekimi alanlarının dalgalanmasına, nesnelerin uçmasına veya yerçekimi çekim kuvvetinin aniden zayıflamasına neden olabilir. İki aynı kişi aynı dünyada bulunursa, bu çatışma enerjisinin patlamasına neden olabilir. Kuantum çakışmaları, enerji dalgalanmalarını tetikler ve bu da çevresel olaylara neden olabilir. Örneğin, hava şartları hızla değişir, doğal afetler meydana gelebilir veya radyasyon seviyeleri yükselebilir. Yani anlayacağın çok fazla sorunla ve tehlikeliyle karşı karşıyayız. İki ayrı sen, aynı evrende var olamaz, olursa bir süre sonra bu çok büyük felaketlere yol açar. Çok az bir süremiz var, bu süre içerisinde onları kendi evrenlerine geri gönderemezsek, bu evrende bulunan iki versiyonumuzda ölecek. Yani aynı evren içerisinde ya kopyalarımız yaşayacak ya da biz yaşayacağız. Onlar bu durumun farkında olduklarından dolayı, yaşayabilmek için kendilerinin diğer versiyonlarını öldürüyorlar.”
Caner, konuşmasına ara vererek boğazını temizledi ve önündeki bardaktan bir yudum su aldıktan sonra konuşmaya devam etti.
“Onlar, bu olayı önceden bildikleri için bizden daha şanslıydı. Bizden önce harekete geçip, bu evrende yaşayabilmek için kendilerinin diğer versiyonlarını öldürmeye kalkıştılar. Bu amaçla kötü niyetli kopyalar olduğu gibi, bizimle anlaşmaya varıp bizimle birlikte çalışmayı kabul edenlerde oldu. Onları kendi evrenlerine gönderebilmek için birlikte çalışıyoruz. Bize kötü niyetle saldıran kopyalara karşı, körlemesine bir savaşın içine giremedik. İlk işimiz bu olayı çözüp her şeyi eski haline düzeltebilmek için var gücümüzle çalışmak oldu. Zaten savaşmaya kalkışsak bile, kimin bu evrenden olup olmadığını anlayamadığımız için kime saldıracağımızı bilmiyoruz.”
“Bu konuda ben de bir şeyler yapabilirim. Onları kendi evrenlerine geri göndermek için çalışmalara başlamak istiyorum.”
“Elbette. Zaten seni bunun için çağırdık. Sana bir laboratuvar ayarlayıp seni diğer bilim adamlarımızla tanıştıracağım.”
“Teşekkür ederim, bundan çok memnun olurum.”
Odanın kapısının tıklatılmasıyla birlikte, konuşmamız yarıda kesildi. İçeriye Doktor Semih girdi.
“Konuşmanızı böldüğüm için kusura bakmayın efendim. Doktor Yiğit, sizi acil olarak laboratuvara çağırmamı istedi.”
Caner, “Tamam, şimdi geliyorum.” dedi ve bana doğru döndü. “Çok uzun süreceğini düşünmüyorum, ben gelene kadar burada bekleyebilir misin?”
“Tabi ki beklerim sorun değil. Siz işinizi halledin.”
Onlar odadan çıktıktan sonra, sıkıntıdan etrafı dolaşmaya başladım. Odanın kapısını açıp koridora göz gezdirmeye başladım. Karşımdaki odadan tanıdık bir sesi duyduğumda, şaşkına döndüm. İyice emin olmak için kulağımı kapıya dayadığımda, bu sesin ona ait olduğuna artık iyice emindim. İçimde ki heyecanı bastırmaya çalışarak odanın kapısını birden açtım. Orada karşımda duruyorlardı. İkisi birden.
İki Selin’de gözleri fal taşı gibi açılmış bir vaziyette bana baktılar. Sanki yakalanmış gibi yüzlerinde bir şaşkınlık ifadesi vardı.
Selin’in yoğun bakımında yatıyor olması gerekiyordu.
İhanete uğramış gibi hissettim. Burada neler dönüyorsa artık işler çığırından çıkmaya başlıyordu.
Selin bana yalan söylemişti.




