Uyandığımda her yer zifiri karanlıktı. Nerede olduğumu ve buraya nasıl geldiğimi idrak etmeye çalışırken, hatırladığım son görüntüleri düşününce içim parçalandı. Selin’in o hali gözlerimin önünden gitmiyordu.
Gözlerim karanlığa alışınca etrafımı biraz daha net görmeye başladım. Pencereden sızan ay ışığının aydınlattığı kadar görebiliyordum. Küçük bir odadaydım ve sandalye ile yataktan başka bir şey yoktu. Selin olduğunu zannettiğim o diğer kız da neydi öyle? Bildiğim kadarıyla Selin’in ikizi yoktu. İkisini aynı anda görmek çok tuhaf bir durumdu.
Kapı aniden açılınca irkildim. Selin ya da ona benzettiğim kişi kafasını dışarıdan uzatarak bana doğru baktı ve sırıttı. Gerçek Selin olduğunu nasıl anlayacaktım ben şimdi?
“Sende kimsin?” diye sordum. Sırıtmaya devam ediyordu. “Ne demek ben kimim? Senin Karınım.” Homurdanarak, “Bu numaraya bir kez daha kanmam.” dedim. “Gözlerinin içine baktığımda senin gerçek Selin olmadığını anlıyorum.” Omzunu silkerek umursamaz bir tavırla bana baktı. “Sen bilirsin”
“Neden buradayım, neler oluyor?”
Selin’in kopyası beni baştan aşağıya süzdükten sonra, “Açıklamayı ben değil, liderimiz yapacak. O gelene kadar ses çıkarmadan otursan iyi edersin.” dedi.
Bu kadına olan öfkem gittikçe artıyordu, eğer ellerim ve ayaklarım bağlı olmasaydı dayanamayıp kızın üzerine atlayarak ona saldırabilirdim. Ama işleri daha da zorlaştırmamak için kendimi olabildiğince sakin kalmaya zorladım. Sıktığım dişlerimin arasından “Karıma ne yaptın, o nerede?” diye sordum.
Selin’in kopyası, kaşlarını kaldırarak bana sert bir bakış attı. “Sana liderimiz gelene kadar cevap alamayacağını ve sessiz olmanı söylemiştim.” Bu hali bana Selin’le tartıştığımız zamanlardaki halini hatırlattı. En azından öfkelendiği anlarda, yüz ifadesi gerçekten de şu an karşımda duran kopyası gibi görünüyordu. Selin’i düşününce yine içimi bir panik dalgası kapladı. Ona bir şey olursa, buna sebep olanların hiçbirini yaşatmayacaktım.
Karşımda duran bu varlıktan cevap alamayacağım belliydi. O yüzden bende susmaya karar verip, tüm bu olanları düşünerek anlamlı bir sonuç çıkarmaya çalıştım. Bu yaşanılanlar ancak bilim kurgu filmlerinde gerçekleşebilirdi, fakat gerçek hayatta böyle durumlar başınıza geldiğinde mantığınız bu durumu kavramakta zorlanıyordu.
Odanın ışıkları açıldıktan sonra, birisi aniden kapıyı açarak içeriye girdi. Gerildiğimi hissettirmemeye çalıştım. Gelen kişinin kim olduğunu gördüğümde şaşırmadım, karşımda benim kopyam duruyordu. Üstünde benim şu anki giydiğim kıyafetlerimin aynısı vardı. Ona bakmak, aynaya bakıyormuşum gibi tuhaf bir his yaratıyordu. Ardından korkunç bir düşünce aklıma geldi, kopya Selin’in beni kandırmaya çalıştığı gibi benim kopyamın da gerçek Selin’i kandırma ihtimali yüksekti. Benim Selin’imi daha fazla zarar görmeden kurtarmalıydım. Ama önce bunların derdinin ne olduğunu öğrenip hızlıca plan yapmam gerekiyordu. Kafama aldığım darbenin etkisiyle hâlâ sersem bir haldeydim ve sağlıklı bir şekilde düşünemiyordum.
Kopyam karşımda durarak beni ilgiyle süzdü. Ardından alaycı bir ses tonuyla başını yana eğerek, “İnsanlar beni böyle mi görüyor yani? Aynadan gördüğüm görüntüden daha yakışıklıymışım. 35 yaşındaki bir adama göre, fazlasıyla genç gözüküyoruz.” dedi.
“Bana iltifat etmeye mi geldin? Yoksa tüm bu olanlara karşı mantıklı bir açıklaman var mı?”
Kopyam, okyanus mavisi gözlerini üstüme dikmeye devam ederek. “Ah, her zaman çok sabırsız biri olmuşuzdur.” dedi. Artık sabrım tükenmişti. Sandalyemin içinde debelenerek, iplerden kurtulmaya çalışırken artık avazım çıktığı kadar bağırıyordum. “Yeter artık. Derhal birisi bana açıklama yapsın, tüm bunları yapmaya hakkınız yok. Sizi pişman edeceğim.”
İplerden kurtulmaya çalışırken sarf ettiğim efor karşısında nefes nefese kalırken, birden odanın şiddetle sallandığını hissettim. İlk düşüncem bunun bir deprem olmasıydı fakat, öyle değildi. Birden odanın içine üç kişilik bir grup girdi. Üstlerinde polis kıyafetleri vardı ve zırh kuşanmışlardı. Odaya girer girmez, ellerindeki silahları kopyaların üzerine doğrulttular.
Polislerden birisi, “Seni kurtarmaya geldik Mert Yıldızoğlu. Kopyaları etkisiz hale getirene kadar yerinden kıpırdama.” dedi.
Şaşırmış gibi görünen kopyam, “Silahı yanlış kişiye tutuyorsunuz, gerçek Mert Yıldızoğlu benim! Kopyamı etkisiz hale getirip onu sandalyeme bağladım.” diyerek yalan söyledi.
Tüm bu olanların arasında bileğimin titremesiyle irkildim. Akıllı saatim, telefonuma mesaj geldiği için titremişti. Mesaj bildirimi gelene kadar onu koluma taktığımı bile unutmuştum.
Gelen mesajı okumak için kimseye çaktırmadan kolumdaki saate baktığımda şaşkınlıktan ağzım açık kaldı, bu gerçek olamazdı. Gelen mesaj Selin’dendi.
“Seni kurtarmaya geldiğini söyleyen polislere sakın güvenme yalan söylüyorlar. Sana her şeyi anlatacağım, her zamanki buluşma yerimize gelmeye çalış. Seni orada bekliyor olacağım.” yazıyordu.
Kafamı saatten yukarıya kaldırdığımda polislerin elindeki bir tabancayla, kopya Selin’e şok verdiklerini gördüm. Vücudu bir süre sarsıldıktan sonra bilincini yitirerek yere yığıldı ve ardından polislerden birisi, kopya Selin’in baygın vücudunu odadan dışarıya çıkardı. Benim kopyam ise, gerçek Mert olduğunu inandıramayacağını anladığında savunmaya geçerek diğer polisle dövüşmeye başladı. Ancak polisin benim kopyama şok vermesiyle birlikte onunda vücudu sarsılarak etkisiz hale getirildi.
Tüm bu olanlar saniyeler içerisinde olmuştu sanki, az önce esir haldeyken birdenbire beni esir alan kopyalar gitmişti. Hâlâ Selin’den gelen mesajın etkisindeydim. Demek ki Selin yaşıyordu. Buna inanmayı ve mesajın gerçekten de benim Selin’imden gelmesini çok isterdim. Fakat son zamanlardaki yaşadığım olaylardan sonra, artık hiçbir şeye güvenemezdim. Birisi Selin’in telefonunu alıp onun yerine mesaj atmış olabilirdi.
Hızlıca karar vermeye çalıştım. Ne yapacağımı tam olarak bilmiyordum, köşeye sıkışmıştım ve mantıklı hareket etmem gerekiyordu. İlk olarak, ellerime ve ayaklarıma bağlanmış iplerin çözülmesi gerekiyordu. Bu işi polislerin yapmasına izin verdim.
Polislerden birisi iplerimi çözdüğü anda, belindeki şok tabancasını aldım ve iki polise de sıktım. Her şey çok ani olmuştu ve kararımı anlık olarak o zaman vermiştim. Sonucu ne olursa olsun, Selin’le buluşma yerimize gidecektim. Gerçekten o olabilirdi ve bunu öğrenmek için tüm tehlikeleri göze alırdım.
İki polisinde nabzını kontrol ettim. Ölmediklerini anlayınca rahatladım, sadece bayılmışlardı. Polislerden uzun boylu olanın giysilerini çıkartarak üzerime geçirdim ve şapkayı taktım. Polis gibi gözükerek ortalıkta daha rahat dolaşıp bu binadan çıkabilirdim. Diğer polisin belindeki şok tabancasını da aldım, birini belime taktım diğerini de ateş etmeye hazır halde elimde tutarak odanın kapısından çıktım.
Koridor ışıkları titreşerek yanıp sönüyordu. Upuzun koridorlar labirent gibi birbiriyle bağlanıyordu. Yukarıya doğru bakarak, bana yol gösterecek bir tabela aradım. Sol tarafımda yangın çıkışı yazan tabelayı takip ettim.
Etraf yoğun bir dumanla kaplıydı ve sessizdi. İki elimle silahı dikkatlice tutabilmek için, bir elimle burnumu kapatma isteğime engel olmaya çalıştım. Köşeyi döndüğüm anda, sessizliğin ve dumanın nedenini anladım. Olay yeriyle karşılaştığımda kusacak gibi oldum. Yerde yatan bir sürü cesetler vardı. Bu katliam polislerin işiydi belli ki, çünkü yerde yatan cesetlerin hiçbirinde polis kıyafeti yoktu. Az önce hissettiğim sarsıntı, buradaki cesetleri öldüren bir bombanın etkisiydi.
Cesetlerin üstünden atlayarak yoluma devam ettim. Bana doğru yaklaşan birilerinin kendi aralarında konuşmalarını duydum. Onlara gözükmeden önce, hızlıca yanımdaki odaya geçerek saklandım. Girdiğim odada çeşitli bilgisayarlar ve teknik cihazlar bulunuyordu. Bu aletleri daha önce hiç görmemiştim, eğer vaktim olsaydı odadaki cihazları inceleyerek bir ipucu edinmeye çalışırdım.
Ayak sesleri artık daha yakından geliyordu. Soluğumu tutarak hareket etmeden bekledim. Yanımdan geçen kişi bir polisti. Polisin arkası dönükken aniden sırtından nişan aldığım anda olduğu yerde bayılmıştı. Bu binanın içinde ya da binanın dışında daha fazla polis olmalıydı. Onları nasıl atlatacağımı bilmiyordum.
Temkinli adımlarla koridorda yürümeye devam ettim. Yangın çıkışı kapısına yaklaştığım anda kapıyı açarak hızlıca yangın merdivenlerinden aşağıya indim. Zemin kata ulaştığımda büyük kapıyı iterek dışarı çıktım. Yan tarafta, binanın ana girişinin önünde üç tane polis arabası duruyordu. Birkaç polis, arabanın dışında durarak binanın girişini kontrol ediyordu. Hızlı adımlarla yürüyerek oradan hemen uzaklaştım.
Fazla vaktim yoktu. Binadaki ölen polisleri gördükten sonra yakında benimde peşime düşeceklerdi. Önümden geçen bir taksiyi durdurarak hızlıca bindim. Şoföre, Selin’le buluşacağımız yerin adresini verdikten sonra sakinleşmeye çalıştım. Selin’in belirttiği adrese uzak olmadığım için şanslıydım. Tek ümidim Selinin gerçekten hayatta olmasıydı.
Yol boyunca şoförde, bende konuşmuyorduk. Şoförün sessiz olmasından memnundum zaten benimde sohbet edecek halim yoktu. Pencereden dışarıyı izlemeye başladım. Gökyüzünde kara bulutlar belirmeye başladı, yağmur yağmak üzereydi.
Şimdi her gün geçtiğim yollardan geçiyorduk. Selin’le her zaman buluştuğumuz yer, boğaz köprüsünün yakınlardaki Dilek restoranı bizim favori mekanımızdı. Dilek restoranının yanından geçince şoföre vardığımızı söyledim. Fakat şoför, durmak yerine beni dinlemeyerek sürmeye devam ediyordu.
Şoförün arkasından omzunu sertçe dürttüm. “Vardık diyorum niye durmuyorsun?”
Şoför, cevap vermek yerine sinsice gülümseyip yola devam edince, bir terslik olduğunu anladım. “Sen kimsin? Beni kaçırmak için birisi seni mi tuttu?”
Belimdeki tabancayı çıkardım, “Bak, eğer durmazsan bunu kullanmaktan hiç çekinmem. Şimdi arabayı çek kenara!”
Şoför durmamakta ısrar ediyordu. Kapıyı açıp atlamaktan başka bir seçeneğim yoktu. Kapıyı açmaya çalışsam da açamadım, kapı kilitliydi. Sonrasında şok tabancasını kullanmayı düşündüm. Şoförün beni durdurmasına fırsat vermeden hızlı davranıp şoförün omzuna doğru vurdum. Adam direksiyona yığılırken, direksiyon hakimiyetini kaybettiği için, araba öndeki ağaca sert bir şekilde çarptı. Ben de ön koltuğa savruldum.
Tüm vücudum fena halde acıyordu ama umurumda değildi. Tek isteğim bir an önce Selin’le buluşmaktı. Gerçek olsun ya da olmasın, şansımı deneyecektim. Taksinin sürücü koltuğuna doğru eğilip kapı kilidini açtım ve arabadan fırlayarak, Selin’le buluşma yerimize doğru var gücümle koştum.
Restoranın önüne geldiğimde nihayet Selin’i görebildim. Onunla karşılaşmamın vermiş olduğu heyecanla sarılmak için koşmaya başladım. Sonra, bir şey beni durdurdu ve gülümsemem aniden soldu.
Selin, belinden çıkardığı silahı bana doğrultmaya başladı.





