~Bölüm Şarkıları~
Çinare Melikzade~İhtiyacı Var
Fahriye Evcen~Sen Yarimidun
Ve yeni bir bölümden herkese merhabalar efenimmm...
Ay sizi öyle çok özledim ki anlatamam.
Sizde bizi özlediniz miii????
"Unutanam artık seni hep seveyirum
Senun içun senun içun yar öleyirum" diyerek sizi bölüme uğurluyorum.
İyi okumalar
Seviliyorsunuzzzz
🤍❤️
~~~~~~~~~~~~~~~
Bir yürekte tamamlanmak nedir bilmiyordum fakat şu an içinde bulunduğum durum tam olarak öyle hissettiriyordu. Huzur etrafımı çepeçevre sararken on beş yıl öncesinde bulmuştum kendimi bir anda, yüzüme vuran rüzgarın ılık nefesi bile sanki seneler öncesi gibi tenimi yalayarak açıp gidiyordu.
Sesi kulaklarımda çınlarken dudaklarımın kıvrılışı ruhumun daha çok rahatlamasını sağlarken kollarımı bedenine daha sıkı sardım, o artık yanımdaydı...
***
"Ben seni nerede olursan ol bulurum Van kuğusu, bunu hala öğrenemedin mi?" diyen Han'la dudaklarım daha çok kıvrılırken oflayarak saklandığım kocaman taşın arkasından çıkmıştım.
"Haksızlık ama, uzun boyun yüzünden hep beni buluyorsun." derken çoktan yanına varmıştım.
"Boyumdan değil kuğu, kokun yüzünden buluyorum." dediğinde kaşlarım çatılmıştı. Dalin kolonyasını sevdiğim için çoğu zaman üstüme boca ediyordum ve o da beni hemen buluyor diye bugün sıkmamıştım, oyuncu bulut adam!
"Yalan atma, bugün dalin sıkmadım." dediğimde elini önümde ki saç tutamına atarak yavaşça kulağımın arkasına itmişti.
"Daline gerek yok ki, sen normalde de bebek gibi kokuyorsun. Huzur verici..." diye mırıldandığında yanaklarımın ısındığını hissediyordum.
"Beni nerede olursam olayım bulur musun gerçekten?" dedim hemen konuyu değiştirerek.
"Bulurum, yerin dibine de girsen bulurum kuğu."
"Peki ya ölsem? O zaman da bulur musun?" diye sorduğumda kaşları hızla çatılırken grilerini yine öfke bürümüştü. Bulutlar birbirine çakarak şimşek çakmasını sağlıyormuş gibi hissettiriyordu.
"Nerden çıktı şimdi bu? Yok ölmek falan. Bir daha duymayacağım Nujin." diyerek arkasını hırsla dönüp ilerlediğinde bende koşarak peşine takılmıştım.
"Tamam bulut adam ya, şaka yaptım sadece. Hem ben biliyorum, sen orada bile böyle gelip bana kötü kötü bakarsın." dediğimde adımlarını hızla keserek keskin grilerini bana çevirdi.
"Bak hala konuşuyor! Evet, orada bile bulurum kuğu. Değil 7 evren 777 evren bile olsa hiçbirinde benden kurtuluşun yok."
***
Anılarımda gezen sahneyle dudaklarım kıvrılırken gözlerimi yavaşça açıp etrafa bakındım. Bir süreliğine mekan zaman kavramanı şaşırmıştım, hala karargahın bahçesindeydik! Kollarımı hızla kendime çekip geriye doğru bir adım atmaya çalışmıştım ki belimde ki kollarıyla beni tekrardan bedenine yapıştırıp yerime sabitledi. Gözlerim grilerine dönerken yüzünde ki hafif tebessümü nedensizce kalbimi hızlandırmıştı, ne oluyordu bana böyle? O sadece eski bir arkadaşımdı, böyle hissedemezdim.
"Hala dalin kokuyorsun." diyerek sırıttığı sırada etrafa hızla bir göz gezdirdim, neyse ki bahçe hala boştu.
"Seviyorum çünkü." derken bakışlarımı tekrar ona çevirmiştim. "Ayrıca bırak beni Han, karargahtayız."
"Önce sen sarıldın."
"Yani? Bu bırakmaman için bir sebep mi?" dediğimde dudaklarında çapkın bir sırıtış peyda olurken yüzünü bana doğru yaklaştırdı.
"Evet." diye fısıldadığında bakışlarım saniyelik olarak dudaklarına kaysada hızla kendimi toparlayarak başımı sağ tarafa çevirmiştim. Kahretsin! Kalbim biraz daha böyle atmaya devam ederse kökten duracaktı.
"Saçma sapan konuşma yüzbaşı, içeri girmeliyiz." Artık gerçekten geri çekilmesi gerekiyordu yoksa ben şuracığa bayılacaktım. Alnını saçlarıma yaslayarak derince bir nefes aldığında gözlerim istemsizce kapandı, sanki o nefesle beraber ruhumu da kendi içine çekiyor gibi hissediyordum.
"İçeri girmek için illa geri çekilmem gerekmiyor üsteğmen Nüha Ertunç." diye mırıldandığında yanağıma çarpan ılık nefesiyle gözlerim tekrar açıldı. Sahi biz şu an ne yapıyorduk? Eski dostların bu kadar yakın olması hiç doğru değildi. O an sanki şimşek misali bir düşünce çaktı zihnimde, ya hayatında biri varsa?... Çok yanlış anlayabilirdi...
"Görev beklemez Yalçıner." diyerek geriye çekilip omuzlarından sertçe ittiğimde sanki afallamış gibi geri çekilmişti. Benim kuvvetimle geri çekileceğini sanmıyordum, sanki odağını kaybetmiş gibiydi, uykudan yeni uyanmış gibi...
Onu beklemeden arkamı hızla dönerek karargaha ilerlediğim sırada kapıda geçen gün haykırarak askeriyeyi birbirine katan kızı gördüm, anlayabildiğim kadarıyla çatık kaşlarıyla bizi izliyordu. Bakışlarımı fark ettiğinde hızla içeri girerek gözden kayboldu. Umursamam amansızdı, biliyordum fakat nedensizce içimi kaplayan öfke damarlarımda gezinmeye başlamıştı. Kaşlarım çatılırken adımlarımı daha da hızlandırarak karargaha girip koğuşa ilerledim. Ona hisler beslemesi neden umrumdaydı ki?
Tam koğuşun önüne gelmiştim ki koluma sarılan parmaklarla geri çekildiğimde refleksle karşılık vermek için elimi yumruk yapmıştım ki duyumsadığım kokuyla duraksayarak grilere baktım. Bana doğru bir adam daha yaklaşarak bedenimi geriye ittiğinde istemsizce arkamda ki kapının pervazına yaslanmıştım.
"Bereni tak ve albayın odasına gel." dedikten sonra sol elini kaldırarak başımın üstünden pervaza yasladı, ardından kulağıma doğru eğildiğinde boynuma çarpan nefesiyle dişlerimi dudaklarıma geçirmiştim. "Ayrıca bir daha sakın kokundan sarhoş olan halimi kullanarak kollarımdan ayrılma, sonuçları ağır olur."
Kokundan sarhoş olan halim mi dedi o? Allah'ım sanırım kafayı yiyordum! Sözlerinin ardından afallayan beni öylece bırakarak koridorda gözden kaybolduğunda bir süre daha öylece kalakalmıştım. Kokumdan sarhoş olması ne demekti ki?
"Manyak herif, aklımı aldı!" diye mırıldanarak derin bir nefes alıp koğuşa girdiğimde Nehir'i yatağın üzerinde otururken bulmuştum. "Nerdesin kızım sen? Ayrıca beni bırakıp gitmek ne la..." derken bana dönen yüzüyle sözlerim yarıda kesilmişti, ağlıyordu. "Nehir iyi misin? Biri bir şey mi yaptı?"
Adımlarımı hızla ona doğru atıp önünde eğilerek yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Aramızda her ne kadar en robot gibi ben duruyor olsamda duygularını en göstermeyen kişi Nehir'di, genelde her şeyi şakaya vururdu.
"Ben yaptım Nünü, çok yanlış bir şey yaptım." dediğinde kaşlarım çatıldı. Ne oluyordu yine?!
"Önce bir sakinleş, her ne olduysa çözeriz." diyerek yanaklarından akan gözyaşlarını sildim. Onun ağladığını görmek içimi parçalıyordu. Her kim üzdüyse kafasını betona göme göme hesap soracaktım.
"Duyduğunda ağzıma sıçacaksın."
"Nehir söyle artık şu boktan olayı." diye parladığımda yerinden hafifçe sıçrarken bakışlarını kaçırdı. Kim bilir yine ne bok yemişti?!
"Şeyi şey oldu." dediğinde ellerimi yüzünden çekerek kendi yüzüme getirip sertçe sıvazladım.
"Nehir görev var ve Melike albay odasında bizi bekliyor, söyle artık şunu!"
"Biz Barkın'la yattık." diyerek aniden cevap verdiğinde ellerimi hızla yüzümden çekerken gözlerim irice açıldı. Doğru mu duymuştum ben?
"NE?!" diye gayri ihtiyari haykırdığımda bu sefer ellerini yüzüne kapatan kişi Nehir olmuştu.
"Lütfen sus Nünü, zaten yeteri kadar utanıyorum." dediğinde kendimi girdiğim şoktan çıkarmaya çalışıyordum. Bir şeyler hissettiklerini illaki anlamıştım fakat bu kadar hızlı bir şeyler yaşamalarını beklemiyordum, ayrıca aynı timdelerdi. Sanırım bu biraz sorun çıkartacaktı.
"Çok ufak bir sorum var, ne kafasını yaşadınız?" dediğimde parmaklarının arasından sert bakışlarını bana çevirdi.
"Sende Mirza komutanla yattın ama." diyerek yüzüne kapattığı ellerinden dolayı boğuk çıkan sesiyle konuştuğunda kaşlarım hızla çatıldı.
"Ne yatması mal! Senin yüzünden adamın evinde kalmak zorunda kaldım sadece, abuk sabuk çıkarımlarda bulunma." dediğimde hızla ellerini çekerek endişeyle bakan gözlerini bana çevirdi.
"Nasıl yani, sizin aranızda bir şey yok mu?" dediğinde içimden sabır çekerek ayağa kalkıp kendi yatağıma doğru ilerledim.
"Yok tabiki de aptal, o sadece benim eski bir dostumdu. Bu kadar!" dedikten sonra çekmeceden künyemi çıkartırken bakışlarımı tekrar ona çevirdim. "Ayrıca olsa bile sizin yatmanızla olan alakasını anlayamadım. Hayırdır, ben yatsam sende mi yatmak zorunda kalacaktın?"
"Of! Hayır Nüha ama en azından kendimi telkin edebilirdim. Ne demek bir şey yok ya!" dediğinde yavaştan sinir basmaya başlamıştı. Elimde ki künyeyi boynuma geçirdikten sonra kamuflajın içine sokup yatağın üstünde ki beremi elime aldım.
"Şimdi çakacağım ağzının ortasına bir tane ha! Bu kadar dert edeceksen vermeseydin Nehir." diyerek ona doğru adımladığımda gözlerinin tekrar dolduğunu fark etmiştim.
"O an sinirliydim, sonra o öpünce nevrim döndü... Of! Bilmiyorum Nünü, ne yapacağım ben?" diye mırıldandığında elimi çenesine koyarak eğdiği başını kaldırıp bana bakmasını sağladım.
"Ona karşı bir şeyler hissediyordun zaten Nehir, ayrıca her insan aynı olacak diye bir kaide yok." dediğimde dudaklarında tiksindiğini belli eden bir gülüş belirdi ardından elimi çenesinden sertçe iterek bakışlarını çevirmişti.
"Barkın'dan bahsediyoruz Nüha, Allah için ondan ne farkı var Barkın'ın?" dediğinde bende düşünmüştüm. Barkın da çapkın olarak anılıyordu esasında ama...
"Bunu yaşamadan bilemezsin Nehoş, olacakları zaman gösterecek." derken elinden tutup hızla çekerek onu ayağa kaldırdıktan sonra ellerimi omuzlarına koyarak bakışlarımı kızaran gözlerine diktim. "Bunu sonra hallederiz ama şimdi o masumların bize ihtiyacı var Astsubay kıdemli başçavuş Nehir Aladağ, unutma ki her şeyden önce biz bir askeriz. Düşmeye vaktimiz yok."
"Haklısınız komutanım." diyerek dudaklarında ki tebessümle gözlerini hızla sildikten sonra o da beresini eline alarak bakışlarını tekrar bana çevirdi. "Ve iyiki varsın Nünü." dedikten sonra kollarını hızla bana sardığında bende sıkıca ona sarıldım.
"Sende iyiki varsın azgun teke." dediğimde ikimizde gülmeye başlamıştık.
"Tamam, belki şimdi biraz haketmiş olabilirim bu lakabı." diyerek geri çekildiğinde beremi başıma geçirirken imalı bakışlarımı ona çevirdim. "Ay tamam dedik işte."
"Hadi Nehoş hadi, göreve." derken sırıtarak kapıdan çıktığımda Nehir de peşime takılmıştı.
"Bu kadar hızlı tekrardan göreve gitmemiz şaşırtıcı değil mi?" diyen Nehir'le yürürken bakışlarımı ona çevirdim.
"Su uyur düşman uyumaz astsubay, yapacak bir şey yok."
"O zaman bize de çıktıkları yere geri gömmek düşer komutanım." dediğinde gülerek onu onayladım. Bu toprakları temizlemek bizim işimizdi.
Melike albayın odasına geldiğimizde ekibin geri kalanınında kapının önünde bizi beklediklerini görmüştük. Bakışlarım istemsizce Barkın'a kayarken onun ise derin bakışlarla Nehir'i izlediğini fark etmiştim, gözlerinde ki yoğunluğa bakılırsa iki tarafında bir şeyler hissettiği belli oluyordu. O sırada bakışlarım beni sırıtarak izleyen Mecnun'a kaymıştı, siktir! Sabahki olay yüzünden kesin yanlış anlamıştı, ulan Han!
"Ee komutanum, yoksa yengecum mu desem?" diyerek kulağıma mırıldanan Mecnun'la gözlerim istemsizce büyümüştü.
"Ne yengesi Meco, aptal aptal konuşma." derken dirseğimi hafifçe böğrüne geçirdim. Utancımdan her an yerin dibine girebilirdim.
"Kız öğrendun mi? Ula zilli bok, neralardasun sen?" dediğinde gülerek başımı çevirmiştim ki kapının hemen önünde dikkatli bakışlarla beni izleyen Han'ı fark etmiştim. Bakışları en az Barkın'ın ki kadar yoğundu.
"Bir daha zilli dersen ağzına sıçabilecek yerdeyim Meco." diyerek bakışlarımı tekrardan Mecnun'a çevirdiğim de yalancı bir korkuyla geriye doğru adımladığını fark etmiştim.
"Uy nenem, sustum da."
Sırıtmamak için yanağımın içini ısırırken bakışlarım ona çarpmasın diye ultra çaba harcıyordum, grileri böyle keskin bir şekilde beni izlerken öylece durmak bir hayli zordu. Melike albay odasında değildi, o yüzden onu bekliyorduk fakat hepimizin arasında bir elektrik söz konusuydu. Yanımda ki Nehir de benim gibi etrafa bakınıp duruyordu, o en azından yatmıştı. Peki ben niye bu haldeydim?!
"Komutanım kaç metrekare?" diyen Cem'le bakışlarım ona dönmüştü. Söylediği şeyi anlamayarak kaşlarım çatılırken ona bakmayı sürdürdüm. "Diyorum ki etrafı öyle bir süzdünüz ki herhalde metrekare hesabı yapıyorsunuz." dediğinde herkes gülmemek için kendilerini kasmaya başlamışlardı, özellikle de hemen karşımda duvara yaslanan Han...
"Seni öyle bir kaşırım ki şu an ki haline şükredersin Cem." diyerek yüzünde ki izleri işaret ettiğimde öksürerek hemen kendini toparlamıştı.
"Bunu görmek isterim." diyen Han'la bakışlarım grilerine çarpmak zorunda kaldığında istemsizce onu süzmeye başlamıştım. Bordo beresi ve geniş omuzlarını sıkıca saran kamuflajıyla her an bir mankenlik çekimine girecek gibiydi, ağız sulandırıcı...
Tam cevap vereceğim sırada ardımdan gelen adım sesleriyle geriye çekilerek Melike albaya yol verdik, hepimiz hazır ola geçerken sessizleşmiştik. Melike albay odasına girdiğinde hemen arkasından giren Han kapının önünde durup bakışlarını bana çevirdikten sonra içeriyi işaret ettiğinde bende içeri geçtim.
"Bere çok yakışmış." diyerek tam yanından geçerken fısıldadığında dilim damağımın kuruduğunu hissediyordum. Nevrimi döndürüyordu! Hepimiz odada sıralandığımızda Han bir adım öne çıkarak hazır ola geçti.
"İnfirat emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım." dediğinde hepimiz hazır olda Melike albayı izliyorduk.
"Günaydın İnfirat!" diyen Melike albayla hep bir ağızdan haykırdık.
"SAOLUN KOMUTANIM!"
"Uzatmadan konuya geçeceğim İnfirat, bir ihbar aldık. Baho'nun yeri ihbar edildi fakat doğruluğundan emin değiliz. Bu yüzden iki kat daha dikkatli olmalısınız. Size güveniyorum İnfirat!" dediğinde bedenimi bir öfke dalgası sararken kaşlarım hızla çatıldı. O orospu çocuğunu gezindiği dağlara gömmek için and içmiştim ve yapmadan bırakmayacaktım.
"EMREDERSİNİZ KOMUTANIM!" diyerek yine hep bir ağızdan haykırdık.
"Şimdi hazırlanmaya gidebilirsiniz İnfirat." dediğinde hepimiz son kez selam vererek sırayla odadan ayrıldık. Baho liderin yardımcıları konumundaydı, bu yüzden iyi korunurdu. Peki kim ihbar etmişti? Bu işte bir bit yeniği vardı.
Hepimiz koğuşlara dağılırken hızla üzerimizi değiştirdik. Giydiğim siyah kamuflajın ardından silahlarımı da geçirdiğimde hazırdım, son olarak kaskımı da elime aldığımda hazırlanmış olan Nehir'e döndüm. Kaskın güzelce başımıza oturması için saçlarımızı iki tane balık sırtı örmüştük ve Nehir bu haliyle oldukça masum gözükmüştü gözüme. Bakışlarımı tekrar önüme çevirirken kaskı başıma geçirip eldivenleri de taktıktan sonra tüfeğimi aldım.
Nehir'le bakışlarımız çakıştığında kafamı olumlu anlamda salladım, o da aynı şekilde salladığında sözsüz bir şekilde anlaşmıştık. Kapıya doğru adımlayarak koğuştan çıkıp bahçeye doğru ilerledik, Melike albay ve Han bizi bekliyordu. Sıraya geçtiğimiz de timin geri kalanı da bahçeye inmişti, yanıma gelen Han'la artık hazırdık.
"Göreviniz Baho itini yakalayıp getirmek İnfirat, unutmayın ki bizi liderlerine götürecek en önemli etken o." diyen albayla anıların zihnimden geçmesini engellemek için tırnaklarımı avucuma geçirdim. Söz konusu kişi babamdı ve bundan en fazla ne kadar utanılırsa o kadar utanıyordum. "Allah'ın yardımı üzerinize olsun aslanlarım, dikkat edin."
"EMREDERSİNİZ KOMUTANIM!"
Son sözlerimizin ardından geriye döndüğümüzde bizi izleyen Leyla'yı fark etmiştim, ona baktığımı görünce yavaşça yanımıza doğru adımladı. Yeşil gözlerinin dolu dolu baktığını gördüğümde kaşlarım çatılmıştı.
"Ama Leyla ne konuşmuştuk?" dediğim sırada yanıma vardı.
"İçimde kötü bir his var Nünü, lütfen dikkat edin olur mu?" dediğinde yüzümü serbest bırakarak kollarımı ona sardım.
"Korkma birtanem bize hiçbir şey olmaz." derken hafifçe çekilip yüzüne baktığımda hala aynı ifadeyle bana baktığını fark etmiştim. "Hem öyle uzun bir görev değil bu maksimum bir haftaya buradayız."
"Siz gelene kadar gelinliğimi seçmeyeceğim."
"Tamam portakal, gelince beraber seçeriz ama sen yine de seçenekleri bul." diyerek göz kırptığımda dudakları hafif bir tebessümle şenlenmişti. Son kez saçlarına bir öpücük kondurarak geri çekilip yerimi Mecnun'a bıraktım, ardından arabaya doğru adımlamaya başladığımda koluma dokunan naif parmaklarla duraksamıştım. Arkamı döndüğümde Han'ı elinde benim kolyemle dikilirken bulmuştum.
"Emanetin bende kalmış." derken arkama geçtiğinde ellerini boynuma uzatarak kolyeyi taktı. Parmak uçlarım yavaşça kolyeye dokunduğunda annemin yüzü gözümün önünde canlanmıştı.
İntikamını almama çok az kaldı annem...
"Sakladığın için teşekkür ederim." dedim kolyenin ucunda ki melek figürüne hala dokunurken.
"Ucunda ki aparatı gevşemişti, o yüzden düşmüş. Değiştirttim." dediğinde bakışlarımı ona çevirdim. Grileri yüzümün her yanında gezinirken benim tek odaklanabildiğim bulutlarıydı, bulurum demişti ve bulmuştu...
"Hadi gidelim millet, gelince aşk yaşarsınız." diyen Cem'le grilerin etkisinden sıyrılırken hızla arkamı dönüp arabaya doğru adımladım. Kalbim neden bu denli hızlı atıyordu? Zihnimde çınlayan sebebi elbet ki biliyordum fakat emin olamıyordum. Sanırım görevden dönünce bunu bir düşünmeliydim...
"Sen dur, ben sana çok güzel aşk yaşatacağım." diyerek Cem'in kafasına bir tane çaktıktan sonra ardımdan arabaya binen Han'la gülmemek için yanağımı ısırdım, bu halleri çok komik geliyordu gözüme. Hala on beş sene önce ki gibi davranıyordu.
"Ben ne yaptım şimdi komutanım, siz de hep bana çatıyorsunuz." derken içeri giren Cem'le esasında karşımda oturan Han hızla yerinden kalkıp yanıma oturduğunda kaşlarım istemsizce havalanmıştı. Durumu fark eden Cem sırıtarak karşıma oturduğunda gözleriyle adeta bana 'ben demiştim' der gibi bakıyordu.
"Kes lan sesini gevşek." diyen Han yerinde biraz daha yayıldığında artık sağ tarafım tamamen ona temas eder olmuştu. Kamuflaja rağmen sıcaklığını hissederken tenim alev almak üzereydi. Nüha, kızım kendine gel! Bu ne koyvermişlik!
"Komutanım hayırlara vesile olsun tabi de sizi pek bir mutlu gördüm." diyerek Han'a hitaben konuşan Özgür'le bakışlarımı cama çevirmiştim. Şöför koltuğuna geçen Mecnun ve hemen yanına oturan Barkın'ın ardından Nehir de arabaya bindiğinde yol almaya başlamıştık. Akıp giden yolu izlerken bir yandan da kulağım yan tarafımda konuşanlardaydı.
"Hayır mı şer mi bilmiyorum ama iyi hissettiriyor Özgür." dediğinde kaşlarım çatılmıştı. Mutlu mu duruyordu ki? Ayrıca iyi hissettiren neydi? Of! Kafamda bir ton soru ardı ardına dizilerek horon tepiyorlardı.
"Hayırlı uğurlu olsun komutanım, kim bu şanslı kadın?" diyen Cem'le bakışlarım istemsizce Cem'e dönmüştü. Siktir! Büyük yakalanmıştım. Ah be Nüha, kadın konusunda bir anda bakmakta nerden çıktı?!
Bakışlarımı hala bir cevap vermeyen Han'a çevirdiğimde dudaklarında ki sırıtışla beni izlediğini fark etmiştim. Göz göze geldiğimizde bakışlarını önüne çevirirken daha çok kıvrılan dudaklarıyla arkasına yaslandı. Şimdi neden pişmiş kelle gibi sırıtıyordu ki?
"Eyvallah Cem." dediğinde bir an olsun anlamak istememiştim fakat bu pek mümkün değildi. Hayatında biri vardı...
Böyle olabileceğini biliyordum lakin neden kalbim zehirli bir ok saplanır misali yanıyordu? O sadece eski bir dostumdu ve sadece yakın bir arkadaşım olabilirdi, belli ki onun içinde sadece öyleydi. O zaman neden kokumdan sarhoş olduğunu söyledi? Gerçekten kafayı yemek üzereydim! Kimdi o kız?!
"Ula azgun teke, bir sessuz gördum senu. Hayurdur, karadenuzda cemulerun mu battu?" diyen Mecnun'la bakışlarım Nehir'e dönmüştü. Heyecanlı bakışlarla Barkın'ın cevabını beklediğini gördüğümde dudaklarım istemsizce kıvrılmıştı, belli etmemek için götünü yırtsada hislerini görebiliyordum.
"Uğraşma bugün benimle Mecnun." dediğinde sesindeki kırgınlığı sezen tek kişi ben değildim. Nehir'in yüzü hızla düşerken bakışlarını cama çevirmişti, görev çok ters bir zamanda gelip çatmıştı. Düşünmeleri için bile zamanları yoktu.
Barkın'ın sözlerinin ardından Mecnun da olayın ciddiyetini anlamış olacak ki sessizleşmişti. Durgunlaşan arabayla düşünceler tekrardan zihnimde yer etmeye başladı, hayatında biri vardı. Belki de ciddi düşünüyorlardı ve bu gayet doğaldı, adam 30 yaşındaydı. Öyleyse neden ruhum acıyordu? Aptal gibi salak saçma duygulara kapılmıştım, sadece arkadaşım olduğunu bir an olsun atlamıştım. Aptaldım işte, kocaman bir aptal!
"İhbar edenin kimliği belli mi?" diye sordum düşen yüzümü çaktırmamaya çalışarak.
"Hayır, isim vermemiş. Ayrıca tek kullanımlık hattan aranmış, dikkatli olmamızda fayda var." diyen Han'la ona bakmadan kafamı olumlu anlamda salladım. Hayatında birisi varsa neden benimle öyle abuk sabuk konuşmuştu ki? Yok yok, aptal olan ben değildim. Asıl aptal olan yanımda ki ızbandut kılıklı yüzbaşıydı!
Bir süre daha sessizce ilerledikten sonra duran arabayla hepimiz aşağıya inmiştik, bundan sonrası yürüyerek devam edilecekti. Boyunluğu yüzüme getirip gizlediğimde açık olan tek yer gözlerim kalmıştı. Hepimiz sıraya dizildiğimizde Han hemen karşımızda ki yerini alarak bakışlarını üzerimizde gezdirdi, siyah kamuflajı ve zıt olarak görünen grileri ahenkle uyum içindeydi. Lanet olası ne yazık ki yakışıklıydı!
"HAZIR MIYIZ İNFİRAT?!" diye haykırdığında hep bir ağızdan cevap vermiştik.
"HER DAİM KOMUTANIM!"
"KİMSİNİZ SİZ ASKER?!" dediğinde içimde ki gücü iliklerime kadar hissederken dudaklarımın kıvrılmasına izin verdim.
"İNFİRATIZ KOMUTANIM!"
"KALABALIĞIN İÇİNDE Kİ O YALNIZLARIZ BİZ ASKER! BURADA ANAN, BABAN, SEVDİĞİN YOK! BİR TEK VATAN VE YANINDA Kİ ADAM VAR! NİHAİ GÖREVİN YURDUNU KORUMAK, BUNU ASLA UNUTMA!" diyerek haykırdığında bir an olsun gözlerimiz çakışmıştı. Yoğun bir şekilde bakan grileri hücrelerime kadar titrememi sağlarken yavaşça yutkundum, o benim komutanımdı...
"EMREDERSİNİZ KOMUTANIM!" diye tekrardan hep bir ağızdan cevap verdiğimizde sonunda bakışlarını benden ayırarak diğerlerine baktı.
"Yolumuz açık olsun İnfirat!" diyerek daha normal bir ses tonuyla cevap verdikten sonra arkasını dönüp ilerlemeye başladığında bizde onun peşine takılmıştık. "İhbar edilen yer buraya on dakika kadar uzaklıkta olan bir alan İnfirat ama gözünüzü dört açmayı unutmayın, sahte ihbarda olabilir. Güvenemeyiz."
"Umarım bizi oyuna düşürmeye çalışırlarda şu tüfeği götlerine sokup şarjörün tamamını içlerine boşaltırım komutanım." diyen Cem'le dudaklarım kıvrılmıştı. Ekibin en delisi oydu, geçen ki görevde sahiden az önce ki dediğini yapmaya çalışırken onu zor tutmuştuk.
"Aman komutanım beyinlerini dağıtalım yeter bence, o görüntüyü midem kaldırmaz." diyerek Cem'e cevap verdi Özgür.
"Ama öyle tadı çıkmıyor ki be Özgür'üm." diyen Cem kolunu Özgür'ün omzuna atarak ilerlemeye devam etmişti.
"Emrimden çıkmak yok Cem, bunu hepinize söylüyorum." derken son cümlesinde bakışlarını bana çevirmişti. Gözlerimi devirerek ilerlemeye devam ettiğimde yanımda ki Nehir'e çevirdim bakışlarımı, çatık kaşlarıyla göreve odaklı gibiydi. Tekrar önüme döndüğümde ilerde ki küçük kulübe dikkatimi çekmişti, etrafa bakındığımda bulunduğumuz yeri tanımıştım.
"Burdan yarım saat kadar uzaklıkta küçük bir köy var. İçi terörist kaynıyor fakat köy ahalisi imajı çizildiği için yakalatma kararı çıkarılmıyor." diyerek yanımda ki Han'a bakışlarımı çevirdiğimde o da benim az önce ki baktığım yere bakıyordu.
"Gidip hepsini sikelim."diyen Cem hislerime tercüman olmuştu fakat şimdi zamanı değildi.
"Şimdi değil ama bir gün yapacağız Cem." derken bize dönen Han'ım bakışlarında öfke öyle korkutucuydu ki tüylerim diken diken olmuştu. Halil albayında, anneminde ve daha birçok masumunda intikamını alacaktık. Er ya da geç olacaktı...
"En yakın zamanda..." diyerek elimi koluna koyarak destek vermek istercesine sıktığımda grileri hızla bana döndü. O an sözsüz bir anlaşma geçmişti bakışlarımızda, bu intikam ikimizin intikamıydı ve elbet alınacaktı.
"Siper alın İnfirat, emrim dışında nefes dahi alanı yakarım." derken bakışlarını bir an olsun benden ayırmadığında sözlerinin odak noktası olduğunu anlamıştım. Hepimiz onayladıktan sonra hızla evin yakınlarına konuşlandık, geçtiğim kayanın arkasından eve baktığımda şu anlık sessiz görünüyordu. Bir süre daha eve bakınmıştım fakat hala aksi bir durum yoktu, evde hiçbir varlık söz konusu değil gibiydi.
"Ya korkudan topukladılar..." diyen Cem'i Barkın tamamladı.
"Ya da bizimle taşşak geçiyorlar."
En ufak bir detay arıyordu gözlerim fakat hiçbir şey yoktu, ev boştu. O zaman burası neden ihbar edilmişti ki? Sadece vaktimizi çalmak istediklerini sanmıyordum.
"Barkın ve Cem, evin etrafına bakının. Özgür ve Nehir izlemede kalın, Nüha ve Mecnun sizde benimle gelin." dediğinde yerimden ayrılarak ilerleyen Han'ın peşine takıldım. Kapının yanına geldiğimiz de bakışlarım grilerle çakışmıştı, olumlu anlamda başını salladığında emiri alarak hızla içeri girdim. Ardımdan geldiğini işitirken solda kalan bir odaya bakmıştım ki etrafı saran sisle hızla nefesimi tutarak geriye çekildim, rengi pembemsiydi, bayıltıcı gazdı.
"Komutanım pusu!" diye haykıran Nehir ve Özgür'le dışarıya doğru adımlamıştım ki ardımdan gelen çocuk sesiyle adımlarım bıçak misali kesildi. Karşımda ilerleyen Han'ı görüyordum fakat çocuğu bırakamazdım. Geriye dönüp odaları aramaya başladım lakin nefesimi daha ne kadar tutabilirdim emin değildim, başım dönmeye başlamıştı bile.
Elimi ağzıma siper ederken en sonda ki odaya girdiğimde ağlama sesi daha da yoğunlaşmıştı ayrıca sis de aynı oranda artıyordu. Göz gözü görmez bir haldeyken zor bela fark ettiğim dolaba tutunarak kapaklarını açtığımda gözlerim nefessizlikten kararmaya başlamıştı, kulaklıktan gelen sesleri duyabiliyordum fakat cevap veremez bir haldeydim.
Dolabı açtığım sırada daha fazla dayanamayan ciğerlerimle nefes almak zorunda kaldım. Gözlerim hızla kararırken son gördüğüm şey dolabın içinde ki bir tür kaset çalardı, bilincim kararırken bedenimin sertçe yere düşüşünü hissetmiştim...
~~~~~~~~~~~~~~
Mirza Han Yalçıner...
Evden dışarı çıkar çıkmaz derince nefes alırken bakışlarım hızla etrafımı taramıştı, siksinler ki pusuya düşmüştük. Bu işin böylece kolay olmadığının farkındaydık, neyse ki son anda kurtulmuştuk.
"Komutanım Nüha çıkmadı hala." diyen Nehir'le bakışlarım hızla arkama döndü. İçimi amansız bir korku sararken kalbimin acıyla kasıldığını hissedebiliyordum. Evden çıkmadan önce baktığımda peşimdeydi. Siktir! Bayılmış mıydı? Bir saniye bile düşünmeden derince nefes alarak hızla içeri girdim, küçük bir kulübeydi. Odaları aceleyle gezerken karşılaştığım boşlukla nefesimin sahiden kesildiğini hissetmiştim. Yoktu... Nüha yoktu... Kuğu yoktu...
Kalbim göğsümü delmek istercesine hızla atarken kendimi dışarı attım. Afallayan bedenime izin vermeden evin etrafında koşturmaya başladığımda hiç kimse yoktu. Siktiğimin yerinde hiç kimse yoktu!
"Mirza ne oluyor? Nüha nerede?" diyerek yanıma gelen Mecnun'la kafayı yemek üzereydim. Yer yarılmış içine girmişti sanki.
"Yok Mecnun yok! Nüha yok, kuğu yok!"
Delirmiş gibi etrafımda dönerek herhangi bir ipucu arıyordum ama yoktu. Sözlerimin ardından koşarak içeri giren Mecnun'u umursamadan nefes almaya çalıştım. Yeni bulmuşken tekrar kaybedemezdim, yaşam nefesimi benden almalarına izin veremezdim.
Çok kötü bir şekilde pusuya düşürülmüştük ve başından beri asıl hedef oydu fakat ben bunu fark edemeyecek kadar aklımı kaybetmiştim. Benim hatamdı...
"Komutanım sakin olun lütfen, çok fazla uzaklaşmış olamazlar." diyen Cem'in sesi zihnime uğuldayarak ulaşırken bakışlarım yerde ki tekerlek izlerinde geziniyordu. Benim biriciğimi benden çalmışlardı, benim kuğumu almışlardı.
Bedenim pelte kıvamı alırken dizlerim sertçe yerle buluştu. Omzum düşüncelerimin ağırlığından düşerken başımı gökyüzüne kaldırdım.
"KUĞU!"
~~~~~~~~~~~~~
Nüha Ertunç...
Yüzüme çarpan soğuk suyla derince bir nefes alarak gözlerimi açtığımda öksürmeye başladım. Hızla etrafa bakındığımda karşımda gördüğüm yüzle kaşlarım sertçe çatıldı, üzerine atlayıp onu gebertmek istiyordum fakat öncelikle ne olduğunu kavramalıydım. Bir sandalyedeydim ve ellerim arkadan sıkıca bağlanmıştı, açmak birkaç dakikamı alırdı sadece.
"Tu şiyar î keça min a tekane?" (Uyanık mısın biricik kızım?) diyen sesiyle yüzümde ki tiksinti ifadesini saklamaya gerek duymadım. Arkasında iki tane daha itiyle karşımda dikilen Baho'nun ölümünü kendine getirdiğini anlaması uzun sürmeyecekti. Verdikleri gazın etkisi maksimum yarım saat sürerdi, bu da demek oluyordu ki bahsettiğim köye gelmiştik.
"Ben senin hiçbir şeyin değilim orospu çocuğu!" diye içimde ki nefretle haykırdığımda sağ yanağıma çarpan eliyle kafam hızla yana düştü. Sızlayan yanağımı umursamadan kahkaha atmaya başladım, bende eğlence nerede kaldı demiştim!
"Demak askerdin ha? Bağa oyun ettin!" dedikten sonra tekrar elini kaldırarak hızla yanağıma çarpacakken arkasında ki adamın elini tutmasıyla duraksamıştı.
"Ağam yüzü yarali olursa fıyattan düşarlar." dediğinde kaşlarım çatılmıştı. Beni yine mi satmaya çalışıyordu?
****
"Hayır, kızımı vermenize izin vermem. O daha çok küçük, yalvarırım etmeyin." diyen annemin arkasında bacağına sarılmış bir şekilde saklanırken olanları anlamaya çalışıyordum.
"Çekil şuradan!" diyen babamın annemi sertçe yere itmesiyle önümden çekilip düştüğünde korku dolu bakışlarım etrafta geziniyordu. "Kari olmuştır ve senda benden saklarsın ha!" diyerek anneme tekme attığında hızla önüne geçip onu itmeye çalışmıştım. Fakat öylesine küçüktüm ki beni hızla yere fırlatması saniyelerini almamıştı. Geçen gün çay doldururken biraz yere döktüğüm için dövdüğü yerler hala çok acıyordu ve düşmenin etkisiyle sızıları daha çok artarken ağlamamak için dişlerimi birbirine geçirdim.
"Bana istediğini yap ama yalvarırım ondan uzak dur." diyen annemi umursamadan yanıma gelerek kolumdan sertçe tutup ayağa kaldırdı.
"Kes sesini kari, artık iş işten geçti. Parasını bile almışam." dediğinde hala anlayamıyordum. Beni nereye götürüyordu? Yan odaya sürükleyerek beni içeri fırlattığında yaşlı bir amcanın ayak ucuna düşmüştüm. "Karın buradadır ağam."
*****
Anılar zihnimde can bulurken dişlerimi daha sert birbirine geçirdim, ben o küçük kız çocuğu değildim artık. Bana zarar veremezlerdi ve andım olsun ki bu evi ona mezar yapacaktım.
"Haklısan, zaten yeteri kadar kartlaşmıştır ha. Bir da çirkin olmasın." dedikten elini çeneme uzatmıştı ki hızla eline atılarak ısırmaya çalıştığımda bir adım geriye kaçtı. "Bu komitanların hepsi da kuduz kopek gibidir ha." diye gülerek odadan çıktığında içeride kalan diğer adamı da peşine takılmıştı. Sessizce beni süzen şerefsizle kaldığımda dudaklarım tehlikeli bir şekilde kıvrıldı, ilgisini çekmiştim. Lisede çok sevdiğim bir arkadaşımın aşırı beğendiğim bir sözü çınladı zihnimde 'Etkin altına almak istiyorsan bel altına oynamalısın.' derdi, çok haklıydı.
"Ahh! Çok gerildim, keşke yumuşatabilecek birileri olsaydı." diyerek yavaşça karşımda ki şerefsizi süzdüğümde bakışları hızla irileşti. Eli kendini gösterdiğinde telaşla arka tarafını da kontrol etmeyi ihmal etmiyordu. "Bilmem, yapabilir misin?"
"Ataşla oyniyorsun komitan."
"İlk sen tadıma bakmak istemez misin? Hem hiç tecrübem olmadan satılırsam babam hakkında ne düşünürler?" dediğimde kusmama ramak kalmıştı. Sadece oyun Nüha, sakin ol!
"Sen dalga geçiyursun?" dediğinde bakışlarım tekrar onu süzdü. Leş gibi iğrenç olan şerefsizin tekiydi!
"Seni mutlu edebilirdim ama neyse artık, satın alan dedeye kısmet olacak." dediğimde son kez arkasını kontrol edip bana doğru yaklaştı.
"Kocan olacak hıyar gençtir ha ama tadına ilk ben bakacam." dedikten sonra çenemi tutarak başımı kaldırdığı sırada çoktan eldivenin içinde ki jilet bıçağını çıkartıp ipleri kesmiştim bile, ellerim boştaydı.
"Genç mi?" diye sorduğum sırada jilet bıçağını daha sıkı kavradım.
"Heman sevinmeyesin, kendi babasını çıplah ellernen öldürmüş diye duyduydum." dediğinde kaşlarım çatılmıştı. Bildiğim kadarıyla buralarda tek bir tane genç ağa vardı...
Bana yaklaşan kafasıyla hızla kafamı geriye atıp sertçe burnuna geçirdiğimde haykırarak geri çekildi. Ellerimde ki ipleri iterek ayağa kalktığımda gözlerinde ki anlık korkuyu seçebilmiştim, tekmeyi yüzüne geçirdikten sonra hiç beklemeden etrafımda dönüp ikinci tekmeyi de attığımda sersemleyen bedeni dizlerinin üzerine düştü. Sağ yumruğumu yüzüne sertçe çarparak yere düşmesini sağladıktan sonra hiç beklemeden arkasına geçip saçından tutarak düştüğü yerden kaldırdım.
"Korkma, soran olursa sikinin derdine düştü derim." diye kulağına fısıldadıktan sonra boynunu hızla çevirmemle son nefesini verdi. Aksi yönde duran başıyla yere düşerken üstünde ki silahını alıp baktım, dokuzluktu. İdare edecektik artık. Silahı belime yerleştirip odadan çıkmıştım ki çıkan seslere gelen iki kişiyi görmüştüm, hızla silahı çıkartıp ikisini de alnının ortasından vurduktan sonra ilerlemeye devam ettim.
Hemen evin girişinde duran Baho'ya silahımı çevirdiğimde yüzünde ki sırıtışın kaybolmadığını fark etmiştim, biraz daha ilerlediğimde sağ tarafta ki rehineleri gördüm. Küçücük çocuklar, kadınlar ağlayarak korku dolu gözlerle bana bakıyorlardı. En önemlisi üzerlerine doğrultulmuş üç tane silah vardı!
"Silahını indiresin asker, yohsa hepsini gebertirim." dediğinde pek bir şansım olmadığının farkındaydım. "Min texmîn nedikir ku ew qas xurt be." (Bu kadar güçlü olmanı beklemiyordum.)
"Bırak onları şerefsiz." diyerek adeta dişlerimin arasından tısladığımda onunda kaşları çatılmıştı.
"Satmayı düşüniyırdım ama sen ona bile değmazsın. Bir TC askerinin bize bulaştıgında sonunun ne oldıgını herkasa göstermeh için meydan da asılacahsın."
Evet, karşımda konuşan kişi asker olmamın en büyük sebeplerinden biriydi. Kulağa traji komik gelse de gerçek buydu. Bir zamanlar babam sandığım şerefsiz ölüm emrimi vermişti...
Ağlayan küçük bir kız çocuğuyla göz göze gelişim benim için son damla olmuştu. Onları her şekilde kurtarmak için elimden geleni yapacaktım ama şu anlık yapabileceğim tek şey boyun eğmekti. Silah tutan elimi indirdiğimde arkamda ki iki adam hızla koluma sarılırken elimde ki silahı almışlardı. Artık tek bir umudum kalmıştı, o da İnfiratın beni bulmasıydı...
"Ama ağam para..."
"Satın alan ağa bozuntusu veledin tekidir ha, parayı alıp kaçacaz." diyerek yanında ki konuşan itin lafını kestiğinde bakışları tekrar bana döndü. "Götürün asın bu orispiyi."
Sözlerinin ardından sürüklenerek evden çıkarmamın ardından ilerde gözüken idam alanına doğru gitmeye başlamıştık. Etrafta hala ses seda yoktu, hala bulamamışlar mıydı? Sandalyenin yanına geldiğimiz de ellerimi arkada birleştirerek tekrardan sertçe bağladılar, jilet bıçağını odadan çıkmadan önce yerine koymuştum fakat ipleri tekrar keser miydim bilmiyordum. Omuzlarımdan iterek sandalyeye çıkmamı sağladıktan sonra urganı boynuma geçirip sıkılaştırdı. Hemen karşımda izleyen şerefsize döndü bakışlarım, hayatımı karartan şerefsize...
"Benim kızım olmayı değil da hain olmayı seçtin, cezası ölümdür Nujin." diyen sesiyle dudaklarım kıvrıldı.
"Ben hiçbir zaman senin kızın olmadım Baho, ben gururlu bir asker kızı olarak doğdum şehit kızı olarakta öleceğim." dediğim sırada etrafı insanlar sarmaya başlamıştı. Başlarında puşileriyle kadınlı erkekli bir kalabalıktı ve çoğunun gözlerinde aynı mahcup ifade vardı, suçluluk...
"Bu zırvalığa daha fazla katlanmayacam, son sözlerini söyleyesin Nujin."
Gözlerimi tekrardan etrafta gezindirdim, sanırım sona gelip çatmıştık. Küçüklüğümden beri tek dileğim ölümdü fakat sonra her şey değişti. Leyla'mın yanında olup düğününü yapacaktım, Nehir'le Barkın hakkında konuşacaktık ve en önemlisi aşık olduğum adama henüz yeni kavuşmuştum...
Senelerce zihnimde ki tek isimdi, hayatımda başka birisinin olmama sebebiydi ve şimdi o başkasını severken ben kalbimde onunla ölecektim. En azından onunda bilmesini isterdim...
Derince bir nefes alarak bakışlarımı gri bulutlara çevirdim.
"Kader böyle imiş ey garip ana..." diyerek söylemeye başladığımda gözümden bir damla yaş süzüldü.
"wê kursiyê bixin!" (Şu sandalyeyi it!)
"Kanım feda olsun güzel vatana!"
Ve sandalye ayaklarımın altından yok olurken urgan boynuma sarıldı...
~~~~~~~~~~~~~~~
Vee yine bir bölüm sonu...
Sanırım ağlayacağım...
Bana çok kızmayın olur mu canlarım? 🥺
Hüzünlü bir bölüm oldu gibi...
Sizce bölüm nasıldı???
Yorum ve vote atmayı unutmayın lütfennn!!!
Seviliyorsunuzzz
🤍❤️