~Bölüm Şarkıları~
Şevval Sam~Ander Sevdaluk
Resul Dindar~Nayino
Yeni bir bölümden herkese merhabalar...
Nasılsınızzz???
"Ha bu ander sevdaluk alacak canumuzi..."
diyerek sizi bölüme uğurluyorum.
İyi okumalar.
Seviliyorsunuzzzzz
🤍❤️
~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Yıllar öncesi...
Genç kız elinde ki oyuncağına bakarken sırıtmadan duramıyordu. Bulut adamı almıştı, ona ilk kez birisi hediye vermişti. Geçen gün uzun bir zamanın ardından onu kurtaran askeri görmüştü ve adam onu bir yere götüreceğini söylemişti.
Genç kız bulut adamı bir daha göremeyeceğini düşünürken bile canı acırken ondan ayrı kalmayı istemiyordu. O tek arkadaşıydı, hayatında güvendiği tek kişiydi. O olmadan bu hayata nasıl adapte olacağını bilemedi genç kız. Üzerinde ki beyaz elbisesine baktı tekrardan, hep yaşıtları olan bir yere götüreceklerini söylemişlerdi.
"Van kuğusu." diyen sesle hızla arkasını döndü kız. Gri gözleri kızarmış bir şekilde karşısında duran Han'la o da ağlamaya başlamıştı.
"Ben seni bırakmak istemiyorum." diyerek kollarını boynuna doladığında bulut adamda ona sarılmıştı. Gökyüzü sanki onların ayrılmasını istemezcesine gürlerken etrafta şiddetli bir rüzgar esmeye başladı. Kızın beyaz elbisesi uçuşurken kollarını bir an olsun bile ondan ayırmamıştı.
"Gitmek zorundasın kuğu, orası senin için çok daha iyi." dedi Han kendini tutmaya çalışırken. Ağlayamazdı, ağlamak yasaktı. Annesi çok kızardı ağlamasına.
"Umrumda değil, ben sadece seni istiyorum bulut adam." derken geriye çekilen kızla Han ellerini onun yanaklarına dayayarak dökülen damlaları sildi. Değişken olan gözleri dolu dolu bakarken ne diyeceğini bilemedi Han, işte o an rüzgar bir kez daha esti, gök tekrardan kükredi.
"Bu gök bu toprak şahidim olsun ki seni bulacağım kuğu ve sonra bizi kimsenin ayırmasına izin vermeyeceğim." dediğinde onunda gözünden damlalar düşmeye başlamıştı, annesi kızacaktı ama umrunda değildi.
"Annemde öyle diyordu ama bak yok işte, sende gideceksin. Seni de bir daha göremeyeceğim." dedi kız haykırarak ardından Han'ı omuzlarında iterek geri çekilmek istediğin Han izin vermedi.
"Bana da mı inanmıyorsun kuğu? Ben hangi sözümü yapmadım? Bulacağım seni." diyerek tekrar ellerini yanaklarına koyarak kıza baktı.
"Söz mü?"
"Söz kuğu, şerefim üzerine söz." dedikten sonra genç adam kıza yaklaşarak dudaklarını hafifçe dudaklarına dokundurdu.
O an genç adam bir tane daha yemin etmişti, hayatında ki tek aşkı biricik kuğusu olacaktı...
~~~~~~~~~~~~
Korku tüm ruhumu ele geçirirken ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu, ellerimin altından bir canın kayıp gitmesine izin veremezdim. Korkudan midem kasılırken bedenimin biraz daha ona doğru sarktığını hissedebiliyordum. Gözlerinde ki boşvermişlik hissi beni daha çok yaralarken elimin arasından kaymaya başlayan elini daha sıkı tuttum.
"Oraya düşersen peşinden bende atlarım." dedim endişeli sesimle. Eğer elimi bırakıp kendini boşluğa bırakırsa hiç düşünmeden bende giderdim, çünkü biliyordum eğer o bu yüzden ölürse ben zaten yaşayamazdım. Bir insanın ölümüne bile isteye göz yumarken nasıl yaşardı ki insan?
"Saçmalama! Benim gibi iğrenç biri için ölemezsin." dediğinde sinirlerim iyice gerilirken gözlerimden süzülen bir damla onun yanağına düşerek aşağı doğru süzüldü.
"ÇIK ŞU SİKTİĞİMİN YERİNDEN!" diye haykırdığım sırada yere sabitlediğim tüfeğin kaymasıyla hızla aşağı doğru kaymaya başladığımda ayaklarını dağa doğru bastırarak benim kaymamı engellemişti. Elimde ki tüfeği hızla geriye fırlatarak iki elimle de ellerine tutunduktan sonra var gücümle yukarı çektim, bu sefer o da bana yardımcı olarak kendini yukarı ittiğinde her şey çok ani gelişmişti.
Geriye doğru çekilerek onu da kendime çektiğim sırada uçurumdan kurtularak bana doğru yalpaladığında aniden ikimizde geriye doğru uçmak zorunda kalmıştık. Üstümde ki bedeniyle rahat bir nefes aldığımda bir an kendimi boynuna sarılırken bulmuştum, lanet olası beni çok korkutmuştu. Kendini biraz geri çekerek yüzüme baktığında gri gözlerinde ki yansımamla karşılaştım, korkum adeta gözlerimden okunuyordu.
"Yaşamama izin verdiysen buna değmelisin." dediğinde gözlerinde öyle bir kaybolmuştum ki ne demek istediğini düşünemiyordum bile, nasıl bu kadar taşıdık olabilirdi?
"Ne?" diye nefes nefese kalmış bir şekilde sorduğumda dudakları sağa doğru hafifçe kıvrıldı. Siktir! Çok güzel gülüyordu.
"Komutanım siz mi ba... hassiktir!" diyen sesle başım hızla arkaya döndüğünde şok içinde bize bakan Cem'le karşılaştım. Pozisyonumuz kesinlikle yanlış anlaşılmaya oldukça müsaitken gözlerim istemsizce kocaman olmuştu. Hızla hala üzerimde durarak bana bakan bedeni itip ayağa kalktığımda o ise yana doğru düşmüştü.
"Çok yanlış anladın, öyle değil." diyerek kendimi açıklamaya çalışmıştım fakat gülmemek için kendini zor tutan Cem'le bu pek mümkün gözükmüyordu.
"Çok özür dilerim komutanım, ben çok yanlış zamanda gelmişim." dedikten sonra dudaklarında ki sırıtışla geriye doğru adımlamaya başladı. "Ben gidiyorum zaten. Gittim bile." diyerek hızla gözden kaybolduğunda öfke dolu bakışlarımı hala yerde uzanarak beni izleyen adama çevirdim.
"Yanlış anladı işte, niye ağzını açıp bir şey demiyorsun?" derken ellerimi sinirle belime yerleştirmiştim. "Düşme korkusu travma etkisi yarattı herhalde, niye sırıtıyorsun be adam?"
Dudaklarında ki sırıtış daha çok arttığında sinirden deliye dönmek üzereydim.
"Hayır, akıllısı beni bulmaz delisi dibimden ayrılmaz." diyerek Cem'in peşinden ilerlemeye başladım. Adımlarım bizimkilerin yanına geldiğinde duraksarken bana ve ardımda ki bir yere manalı bakışlar atan Cem'e kaydı gözlerim.
"Nerdesin sen?" diye yan taraftan soran Nehir'le bakışlarımı ona çevirdim.
"Yüzbaşı uçurumdan aşağı yuvarlanıyordu az kalsın, onu kurtarayım derken üzerime düştü. Bu da yanlış anladı." dedim Cem'i göstererek.
"Tamam komutanım, bir şey demedik zaten." derken bile sırıtmayı ihmal etmeyen Cem'le kaşlarım daha çok çatıldı.
"Doğru söylüyor." diyerek yanıma gelip sonunda beni savunmayı akıl eden Mirza ile bakışlarım ona döndü. Yüzü yine eski sert haline geri bürünmüştü ve neredeyse buna şükredecek konumdaydım. O öyle gülünce ben ne yapacağımı şaşırıyordum, suratsız hali daha iyiydi.
"Siz iyi misiniz komutanım?" dedi Özgür telaşlı bir şekilde. Sonunda bana inanan biri!
"İyiyim." derken bakışları yine bana dokununca hızla gözlerimi çevirerek Nehir'e odaklandım.
"Helikopteri çağırdınız mı?"
"Çağırdık komutanım, birazdan burada olur." diyen Nehir'le başımı olumlu anlamda sallayarak ilerde elleri bağlı şerefsize bakmıştım. Baho yine elimizden kaçmıştı ama bu sefer itlerinden birisi elimizdeydi, ensesine çökmemiz an meselesiydi. Bir süre sonra gelen helikopterle hepimiz içeri doluşarak yerlerimize oturmuştuk. Bakışlarım eskaza kafasını arkaya yaslayarak gözlerini sıkıca kapatmış Mecnun'a çarpmıştı, fazla sessizdi.
"Yüksekten korkuyor komutanım." diyerek kulağıma fısıldayan Barkın'la kafamı olumlu anlamda sallayarak arkama yaslandım. Hepimiz bir hayli yorgun olduğumuz için kimseden çıt çıkmazken bir süre sonra iniş yapan helikopterle hepimiz dağılmıştık.
"Ula benu bir daha bindirmeyun ha bu demürden tabuta." diye söylenen Mecnun'la bakışlarım ona kaymıştı.
"Bir sen alışamadın be uçmaya Mecoş." diyerek takılmaya devam eden Barkın'la hafifçe gülümsemiştim.
"Haspam! Tabi sen babanun dağlarini uçakla arşunlardun, alişiksun." derken göz devirdiği sırada kapıdan koşarak gelen Leyla'yı fark etmiştim. Mecnun'a doğru ilerleyerek boynuna atlamasıyla yandan Nehir beni dürtmeye başlamıştı.
"Pabucumuz dama atıldı be!" dediğinde kolumu omzuna sararak ona yaslandım.
"Sorma be Nehoş, sevdanın gözü kör olsun." derken ikimizi de içeri yönlendirmiştim. Sevgilisiyle hasret giderdikten sonra damlardı zaten yanımıza, şimdi izlemek ayıp olurdu. Karargahın içine girdikten bir süre sonra Nehir'den ayrıldığımda bakışları bana dönmüştü.
"Benim bir Melike albayı görmem lazım, sen geç koğuşa." dediğimde kafasını olumlu anlamda sallayarak ilerlemeye başladı. Melike albayın kapısını tıklatarak beklemeye koyulduktan sonra gelen gir emriyle kapıyı yavaşça aralayarak içeri girdim. "Albayım müsait miydiniz?"
"Gel Nüha." dediğinde içeri tamamen girerek kapıyı ardımdan kapattım. Aklımda düşünce üç haftadır dağlarda için için yemişti beni ve daha fazla bekleyemezdim.
"Ben tayinimi istemek için gelmiştim albayım." derken cebimde ki kağıdı çıkartarak masaya bıraktım. Üç haftalık süreçte oldukça düşünmüş ve dilekçeyi yazmıştım. Kaşları çatılırken bakışları kağıda düştükten sonra tekrar bana baktı.
"Sebep?"
"Benim timde durmam Mirza yüzbaşı için bir tür eziyet komutanım ve haklı da. Her ne kadar benim bir suçum olmasa da babasını öldüren adamın kızını…” derken tüm bedenim gerilmişti, ben onun kızı değildi. “Her gün yanı başında kim görmek ister ki?" dediğim sırada elini kağıda atarak bir anda yırtması bir olmuştu. Gözlerim şaşkınlıkla açılırken ne diyeceğimi bilemiyordum. Evet, Melike albayla her zaman yakındık ama bu şimdi ki durumu açıklamazdı.
"En iyi askerlerimden birini böyle bir saçmalıktan dolayı kaybetmeyeceğim üsteğmen, sen artık Fırtına timinde değilsin ve geri dönmeyeceksin. Ayrıca siz o kadar zamandır iyi anlaşırdınız. Noldu şimdi?" dediğinde benimde kaşlarım çatılmıştı.
"Hangi zaman?"
Tam cevap verecekken çalan telefonuyla hızla uzanarak eline aldığında tekrar bana döndü.
"Başka bir zaman konuşuruz, şimdi çıkmam lazım." diyerek ayaklandığında bende kafamı sallayarak arkamı dönüp odadan ayrıldım. Ne gidebiliyordum ne de tam anlamıyla kalabiliyordum, ne saçma bir ikilemdi bu.
Adımlarımı revire doğru çevirdiğimde tam kapıdan içeri girecekken gördüğüm manzarayla hızla geriye çekilmiştim. Mecnun ve Leyla öpüşüyorlardı ve ben az kalsın onları basacaktım, düşüncesi bile tüylerimi diken diken etmişti. Geriye döndüğüm an karşımda Mirza'yı bulmamla neredeyse çığlık atacakken kendimi son anda tuttum, tamam kesinlikle lakabının hakkını veriyordu ama bir anda çıkmasa iyi olurdu.
"Gizlice milleti mi izliyorsun?" diyerek duvara yaslandığında kaşlarım çatılmıştı. Beyinsiz buz herif!
"Ne izleyeceğim be! Müsait olmadıklarını gördüm ve geri gidiyordum." dediğimde yerinden doğrularak revire doğru adımlamıştı ki hızla önüne geçtim. "Müsait değiller dedim anlamıyor musun?"
"Onların müsaitlik zamanlarını mı bekleyeceğim?" diyerek tek kaşını havaya kaldırdığında gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutuyordum.
"Ne sorunun var? Ben bakayım."
"Olur." dedikten sonra arkasını dönüp ilerlemeye başladığında yerimde kalakalmıştım, bu kadar çabuk kabul edeceğini düşünmemiştim. Biraz ilerledikten sonra arkasını dönüp hala yerinde duran bana baktı. "Hadi!"
Adımlarımı hızla yanına attığımda birlikte ilerlemeye başlamıştık, ben neye yardım etmeyi kabul etmiştim acaba? Revire geldiğine göre kesin yarası vardı ama o kadar ruhsuz duruyordu ki buna nedensizce ihtimal veremiyordum. Koğuşa girdiğinde bende peşinden girmiştim ki içerisinin boş olduğunu görmüştüm, sanırım herkes evlere dağılmıştı.
Önce üstünde ki ceketi ardından da atleti çıkardığında gözlerim daha çok açılmıştı. Sırtı bana dönük olduğu için geniş omuzlarıyla bakışırken boğazımın kuruduğunu net bir şekilde hissedebiliyordum. Sen insansan diğerleri ne be zalımın oğlu!
Bedenini bana doğru çevirerek elinde ki atleti yatağın üstüne attığında gözlerim istemsizce aşağılara doğru inmişti. Sekiz tane miydi onlar? Hay maşallah! Tamam bende de varlardı ama yani ondaki de showdu artık. Bakışlarımı bedeninden zor bela ayırırken omzunda ki kan dikkatimi çekmişti, yaralıydı.
"Bunu halledebilir misin?" dediğinde hayata tekrar dönerek bakışlarımı gri gözlerine çevirdim.
"Yaralıyken bile nasıl bu kadar ruhsuz durabilirsiniz komutanım?" derken hızla ona doğru adımlayarak dibine kadar gelip omzuna bakmaya başladım. Kurşun sıyırmıştı ama yine de bir dikiş isterdi.
"Altı üstü sıyırdı, kıvranacak bir şey değil." diyerek ranzanın altta kalan yatağına oturduğunda tüm etrafımı onun kokusu sarmıştı. Şimdi sorarım size, biz üç haftadır dağdaydık. Bu adam nasıl bu kadar yoğun bir şekilde kahve kokabilirdi? Aklımın bulanmasına izin vermeyerek yanına oturduktan sonra ne ara çıkardığını bilmediğim ilk yardım çantasını kucağıma aldım. Pamuğa biraz oksijenli su döktükten sonra yarasını temizlemeye başladığımda bakışları hala ok misali üstümdeydi.
Temizledikten sonra üstüne tentürdiyot döktüğüm pamuğu aldığımda bakışlarımı gözlerine çıkarmıştım, bu baya yakacaktı. Yavaşça yaraya dokundururken bir yandan da çok yakmasın diye omzuna üflemeye başlamıştım. Yatağa sabit elleri daha da kasılırken kaşları çatılmıştı, şükür acıya tepki verebilmişti.
İşim bittikten sonra üstünü sargıyla kapatırken çöpleri elime alarak ayağa kalktım. Hayır Nüha kaslarına bakamazsın, hayır!
"Şimdilik sardım ama o yaranın kesinlikle dikişe ihtiyacı var, birazdan bir git revire." dedikten sonra tam arkamı dönecekken bileğime sarılan parmaklarla duraksamıştım.
"Beni rahatsız etmiyorsun." dediğinde kaşlarım çatılmıştı. Bir saniye, o albayla benim konuşmamı mı dinlemişti?
"Bir de bana milleti mi izliyorsun diyorsunuz, sizin yaptığınız ne peki?" diyerek bileğimi elinde kurtarmaya çalışmıştım ki daha sıkı tutarak ayağa kalktığında sert bakışları bana üstten bakmaya başladı.
"Beni rahatsız etmiyorsun, tayin falan da aldırmayacaksın." dediğinde bileğimi sertçe çektiğim sırada bu sefer elimi rahat bırakmıştı.
"Ona ben karar veririm." dedikten sonra arkamı dönerek koğuştan dışarı çıktım. Huysuz herif! Bu mu acaba rahatsız olmayan hali? Bir kaşık suda boğacaktı be beni! Gıcık!
Kendi koğuşuma girdiğimde elimdekileri hızla çöpe atıp yatağıma oturdum, o sırada Nehir'de duştan çıkmıştı. Bakışlarını sinirle kasılmış yüzüme çevirdiğinde ayağa kalkarak başımda ki kaskı çıkardım.
"Sana noldu lan? Burnundan soluyorsun yine." dediğinde kaskı yatağın üstüne bırakarak kapıya doğru adımladım.
"Yok bir şey, eve gitmek istiyorum sadece."
"Dur, benim arabayı al o zaman. Ben bir süre daha burdayım." dediğinde attığı anahtarı yakalayarak koğuştan ayrılıp dışarıya doğru adımladım. Arabaya biner binmez gaza yüklenirken çığlık atmak üzereydim.
"Hayır yani Nüha adamı gözlerinle yedin, rezil olduk." derken başımı direksiyona sertçe vurmuştum. "Sanki hayatında ilk kez kaslı erkek görüyorsun ya, kızım sen salak mısın?" dedim dikiz aynasından kendime bakarak. "Bir de şu tipinle yani, umarım leş gibi kokmuyorsundur."
Daha çok gaza yüklendiğimde zihnimde ki lanet olası sesleri bastırmaya çalıştım, sahiden ben ne yapmıştım? Ben niye o huysuz heriften etkileniyordum ki? İçimden bir ses Han'a ihanet ettiğimi çığlık atarak bana söylerken neredeyse ağlamak üzereydim. Evin önüne geldiğimde arabayı park ederek hızla eve doğru adımladım, kilitli kapıyı açtıktan sonra içeri girip sertçe kapattığım da camların bile titrediğine yemin edebilirdim.
"Melike albayı da anlamadım zaten. Hayır ben sana gelmişim askerin olarak ve tayinimi istiyorum, kağıdı yırtmak ne? Göt gibi bıraktı beni kadın." derken odaya girmiş üstümdekileri çıkartmaya başlamıştım bile. Üzerimde ki her şeyden kurtulduktan sonra gözümde ki lensi de çıkarttığımda kendimi sıcak suyun kollarına bırakmıştım, işte huzur buydu.
"Ayrıca o kadar zamandır derken neyi kastetti?" derken yan tarafta ki şampuana uzanarak elime bir miktar sıktıktan sonra geri koydum. "Ne olabilir Nüha? Üç haftadır görevdesiniz, onu demiştir kadın. Adamın bizi ölüme yolladığını nerden bilecek."
Harbiden şaka maka ölüme yollamış sonrasında da kendisi ölmek üzereyken özür dilemişti.
"İyi adam gibi aslında ama işte acısı var." derken saçlarımı durulayarak sabunlu lifi bedenime sürtmeye başladım. "Yazık hem o kadar kalabalığın içinde çok yalnız duruyor." dediğimde bir an elim duraksamıştı. Sövdüğüm adama yine empati beslemeye başlamıştım, lanet olsun!
Banyoda ki işimi hallettikten sonra çıktığımda kendimi o kadar rahatlamış hissediyordum ki her an bayılmaya hazırdım. Altıma siyah sade bir iç çamaşırı ve üzerime sadece siyah bir atlet geçirerek kendimi yatağa bıraktığımda ağırlaşan göz kapaklarım beni uykuya davet ederek karanlığa gömülmemi sağladılar.
~~~~~~~~~~~~~~~
Nehir Aladağ...
Üzerime giydiğim siyah, dar ve günlük olan elbiseye bir kez daha baktım, gayet seksiydim. Bugün Ceyhun'la buluşmam vardı ve gideceğimiz kafe karargaha çok yakın olduğu için arabayı Nünü'ye vermiştim. Çocuk gerçekten bir içim suydu fakat bende bağlanma problemi vardı, büyük ihtimal işi hallettikten sonra kaçacak delik arayacaktım. Telefon numarası değiştirmekten bıkmıştım artık!
Saçlarımı kendi haline bırakırken yeşile çalan ela gözlerime de rengini belirginleştirmek için siyah buğulu bir makyaj yapmıştım. Taş gibiydim yine!
"Ah canım kendim." diyerek aynaya öpücük attıktan sonra elimde ki çantamla koğuştan ayrılarak Leyla'nın yanına adımladım. Revirden içeri girdiğimde Mecnun ve Leyla'yı karşılıklı gülüşürken bulmuştum. Iyh! Vıcık vıcık aşk kokuyordu her yer.
"Leyloş nasıl olmuşum?" derken kendi etrafımda dönerek gösterdiğimde sırıtan yüzüyle karşılaşmıştım.
"Yakıyorsun bebeğim." dediğinde ona kocaman öpücük atarak sırıttım.
"Nereya ha boyle Nehir bacum?" diyen Mecnun'la tek kaşım havaya kalktı.
"İşim var Mecnun." derken tam çıkacakken Mecnun'un sözleriyle duraksayarak ona dönmüştüm.
"Nüha komutanum nerde biliymusun? Mirza fıldır fıldır onu araydı." dediğinde bir şaşırmadım desem yalan olurdu.
"Eve gitti o dinlenmek için, yüzünden de yine sinir akıyordu. Ay noldu acaba kız?" derken kendimi Leyla'nın oturduğu koltuğun başına otururken bulmuştum. Dedikodu bizim işimizdi.
"Ay ne olacak Nehoş, bir şey sormak istemiştir Mirza komutan. Sende hemen aksiyon arıyorsun he!" dediği sırada Mecnun ayaklanarak bize dönmüştü.
"Size doyum olmaz kizlar, ben gaçayum." dedikten sonra Leyla'nın yanağına bir öpücük bırakarak revirden dışarı çıkmıştı. Hızla onun yerine oturarak Leyla'ya döndüm.
"Kız sana ne diyeceğim, bu Nünü'nün anlattığı çocuğun adı neydi?" dediğimde onunda gözleri parlayarak bana doğru eğilmişti.
"Ay hatırlayamadım ki... dur dur Han'dı adı." diyerek heyecanla ayağa kalktığında aşağıdan ona bıkkın bakışlar atmıştım.
"Otur bir kız yerine, gereksiz heyecan yaratma." dediğimde tekrardan oturmuştu ama hala elleri durmuyordu. "Mirza Han Yalçıner." diye mırıldandım. Olabilir miydi?
"Ay ister misin aynı kişi çıksın."
"Olur mu olur, şaşırmam." demiştim ama olsa şoktan kafayı yerdim. Mirza komutan ve Nüha, kulağa ilginç geliyordu.
"Aslında çok yakışırlar." diyerek arkasına yaslanıp hayal kurmaya başlamasıyla bende bir düşünmüştüm.
"En büyük aşklar kavgayla başlarmış, sende Meco'nun kafayı yarıyordun az daha." derken kahkaha atmaya başlamıştım.
"Uf hatırlatma." diye gözlerini devirerek arkasına yaslandığı sırada aklıma gelen olayla hızla ona doğru eğildim.
"Bugün noldu?" derken bu sefer bende heyecanlanmıştım. "Biz helikoptere haber vererek beklemeye koyulduk, o sırada Mirza ve Nüha ortalıklarda yoktu. Bir anda Nüha bağırdı falan, Cem bakmaya gitti sonra sırıtarak geri geldi. Ardından Nüha geldi yüzü kıpkırmızı, Mirza komutan uçurumdan düşerken onu tuttum falan dedi."
"Bence Nünü doğruyu söylemiştir." dediğinde ona biraz daha yaklaştım.
"Evet ona sonsuz inanıyorum ama anlamadığım Mirza komutan ağzını açıp tek kelime etmedi, Cem'in yanlış anladığının farkındaydı." diyerek heyecanlı bir şekilde anlattığımda o da bana doğru yaklaştı.
"Yani Mirza komutan gerçekleri biliyor mu diyorsun?" dediğinde gözlerimi devirerek arkama yaslandım.
"Daha o Han'ın o Han mı olduğunu bile bilmiyoruz bebeğim."
"Ay huysuz, ağız tadıyla iki dedikodu yaptırmıyorsun." dediğinde yanağına sulu bir öpücük bırakarak ayağa kalktım.
"Mesleki deformasyon bebeğim, hadi ben kaçar." dedikten sonra revirden çıkarak karargahtan da ayrıldıktan sonra kafeye doğru adımladım. Ceyhun bir besyocuydu ve benim mesleğimi henüz bilmiyor olabilirdi. Küçük detaylara gerek yoktu canım!
Kafeden içeri girerek boş masalardan birine oturduktan sonra beklemeye koyuldum, söylediğimiz saatten yarım saat önce gelmiştim enayi gibi! Elimde ki telefonla oynarken karşımda ki sandalyenin çekilmesiyle bakışlarım oraya dönerken kaşlarım hızla çatıldı.
"Senin ne işin var lan burada?" diyerek karşımda yayvan bir şekilde oturan Barkın'a baktım. Bugün gerçekten sınanıyordum sanırım.
"Halkın kafesine geldim, sanane." dediğinde sinirlerim daha çok gerilmeye başlamıştı. Ceyhun birazdan gelirdi ve ben yanlış anlaşılmak istemiyordum.
"İyi, halka ait boş bir masaya otur o zaman. Kalk şu karşımdan." dediğimde kollarını masaya dayayarak bana daha çok yaklaştığında ela gözleri tuhaf bir şekilde hoşuma gitmişti. Hayır, kendine gel Nehir!
"Neden, buraya biri mi gelecek?"
"Gelir ya da gelmez sana ne? Git başımdan." derken bir yandan da istemsizce kapıyı kontrol ediyordum. Hayatımın içine sıçmak üzereydi şu anda.
"Gelsin bakalım, asker arkadaşın olarak tanıştırırsın beni de." diyerek arkasının yaslandığında kalkıp suratının ortasına yumruğumu çakmak istiyordum.
"Ne askeri mal, defol şuradan!" derken iyice gerilmiştim.
"Hih! Yoksa asker olduğunu söylemedin mi? Şimdi dürdüm defterini." dediğinde oturup sinirden ağlayacaktım. Ya bir siktirgit!
"Bak sakın Barkın, yemin ederim ağzına sıçarım."
"Tek bir şartla söylemem." dediğinde yüzüne bakmaya devam ettim. Çıkarcı piç! "Bende yanınızda duracağım. Şimdi yavşaktır falan anlamazsın, ben yardımcı olurum."
"Sen farklı bir boksun çünkü, ayrıca ben senin takıldığın orospulara karışıyor muyum? Sen niye benim işime burnunu sokuyorsun?" dediğimde dudakları kıvrılırken yerinden kalkıp hemen yanıma oturmuştu.
"Orospu değiller çünkü."
"Aa! Pardon sikiş işçisi demek istemiştim." derken gözlerimi devirerek önüme döndüm. Tüm keyfimin içine sıçmıştı göt herif. Şu anda tek istediğim geberene kadar onu yumruklamaktı. O sırada kapıdan içeri giren Ceyhun'la yerimde istemsizce gerildim, şimdi ne diye tanıştıracaktım ben bunları?
"Merhaba." diyerek yanımıza gelen Ceyhun'la uzattığı elini tam sıkacakken Barkın benden önce davranıp elini sıktı. Şimdi kıyaslamak gibi olmasın ama yanımda ki dağ ayısı Ceyhun'dan daha yakışıklıydı.
"Merhaba birader." dediğinde gözlerimi ona çevirerek yandan dirseğimi geçirdiğimde hiç umursamadan adamın elini sıkmaya devam ediyordu. Ceyhun bükülmeye başladığında aniden bir soğuma gelmişti bana, o kasların içi bu kadar mı boştu be! Elini sonunda bırakan Barkın'la moraran Ceyhun'un bakışları bana döndü.
"Hoşgeldin." diye sırıtarak arkama yaslandığımda o da tereddüt ederek karşımıza oturmuştu. Midem gittikçe bulanmaya başlamıştı. Evet fotoğraflarda ki gibi kaslıydı ama yüzü mevtaydı, ben buna bakamazdım.
"Yalnız olacağımızı düşünmüştüm." dediğinde çıkan sesle gülmemek için dudağımı ısırdım. Viyaklamış mıydı o?
Yandan hızla Barkın'ın bacağını dürttüğümde bakışlarını bana çevirdi.
"Tanıştırayım, kocam." dediğimde ikisinin de gözleri büyürken ben sırıtarak arkama yaslanmıştım. Madem tepemdeydi o zaman beni kurtaracaktı bu vikvikten.
"Ne demek kocan?" dedi Ceyhun şaşkınlıkla.
"Evet kocasıyım, bir sıkıntı mı var?" diyen Barkın'la bu sefer bende şaşırmıştım. Ne kadar çabuk adapte olmuştu.
"Evet, arkadaşımla tanıştırmak istemiştim kocamı." dediğimde Ceyhun hızla ayağa kalktı.
"Beni arkadaş gibi mi görüyordun? Yazıklar olsun." dedikten sonra arkasını dönerek kafeyi terk ettiğinde kahkaha atmaya başlamıştım. Tam zamanında kurtulmuştum.
"Götteki triplere bak, sanırsın üç çocuğuyla kapıda kaldı." diyen Barkın'a döndüğümde onun hala sinirli bir şekilde Ceyhun'un arkasından baktığını fark etmiştim.
"Eyvallah bu arada." dedim elimi omzuna koyup hafifçe sıkarak.
"Ne demek, benim için zevkti." diyerek hafifçe sırıttığında sadece bir an için ona haksızlık yapıp yapmadığımı düşünmeye başlamıştım.
~~~~~~~~~~~~~~~
Mirza Han Yalçıner...
Elimde ki ucunda melek figürü olan kolyeye bir kez daha baktım, yaramı temizlerken düşürmüş ardından koşarak gittiği için de fark etmemişti. Derin bir nefes alarak yattığım yerde biraz daha yayıldım, ona çok haksızlık etmiştim. Hiçbir şeyin sorumlusu o olamazdı sonuçta ve yetmezmiş gibi onu vurmuştum. Hatırladığım olayla kaşlarım çatılırken elimi yumruk yaptım, buna rağmen nasıl hala beni düşünebiliyordu?
Bu davranışları beni eskiye götürürken aklıma tek bir kişinin gelmesini sağlıyordu, Van kuğusunun....
Yüzü, gülüşü, hareketleri aynı ona benziyordu ama emin olamıyordum. Kendi kendime kızarak yerimden doğrulup yataktan kalktım, Nujin olamazdı. Onun iki gözü farklı renkti, bunu çok net hatırlayabiliyordum. Belki de bu bana hayatın onu unutmam için gönderdiği bir mesajdır, artık onu aramamam için…
Adımlarımı tekrardan revire doğru yönlendirdiğim sırada elimde ki kolyeyi cebime koydum. Aklım karmakarışıktı, bir insan nasıl bu kadar başkasına benzeyebilirdi ki? Babamın ona olan yakınlığı da aklımda kocaman bir soru işaretiydi. Revirden içeri girdiğimde Leyla'yı yalnız bulmuştum.
"Leyla senden bir şey rica edebilir miyim?" dediğimde şaşkınlıkla başını kaldırıp bana bakmıştı.
"Tabiki Mirza komutanım, buyurun." dediğinde cebimde elime dolanmış olan kolyeyi sıktım. Şimdi sakince çıkartıp kolyeyi Leyla'ya verdikten sonra defolup gidecektim, hadise bu kadar basitti.
"Evinizin adresini verir misin?"
Hay sikeyim çenemin bağını! Kızın yanına gidip ne yapacaktım ben amına koyayim? Şimdi neden bunu istemiştim? İçimde ki sikimsonik hislerden bir sikim anlamıyordum.
"Adres mi? Neden?" diyerek haklı bir sebepten sorduğunda bende aynı soruyu kendime sordum. Sahi neden?
"Lazım." dedim kısaca. Sözümün ardından kısaca evi tarif ettiğinde başka bir şey söylemeden reviri terk ederek dışarı çıktım. Motora doğru adımlarken hala düşünmemek için kendimi kasıyordum, ben ne aptaldım amına koyim! Kıza gidip ne diyecektim şimdi ben? Kolyen düşmüş mü diyeceğim? Adama sormazlar mı ebe beyinsiz niye Leyla'ya vermedin diye? Sorarlar tabiki de sik kafalı!
Tarif ettiği evin önünde durduktan sonra kafamda ki kaskı çıkartarak üç katlı apartmana doğru baktım, ikinci katında kaldıklarını söylemişti. Motoru park ettikten sonra kaskı koltuğunun iç kısmına koyarken bir yandan da etrafa bakınıyordum, caddeye yakındı evleri. Ardına kadar açık kapıdan içeri girdiğimde merdivenleri hızla adımlayarak ikinci kata çıktım. Eski bir binaydı ama çokta gerekli olduğu söylenemezdi, çoğunlukla görevlerdeydik zaten.
Kapıyı hafifçe tıklatarak beklemeye koyulduğumda boğazım kurumuştu. Yeni yetmelere dönmüştüm iyice! Bir süre beklediğimde açan olmayınca bu sefer daha sert bir şekilde vurdum, yine açan olmamıştı. Evde mi yoktu acaba?
"Sen kimdin evladım?" diye soran sesle başımı yukarı kaldırarak merdivenden sarkan teyzeye baktım. "Nüha kızım görevden geldi, uyuyordur o şimdi, duymaz ki seni." dediğinde en azından evde olduğunu anlamıştım.
"Arkadaşıyım ben efendim, bir şey vermem gerekiyor da kendisine." dediğimde kaşları çatılırken beni süzmeye başlamıştı.
"Asker misin sende?"
"Evet efendim." derken iyice sıkılmaya başlamıştım. Hay gelen aklımı sikeyim!
"İyi iyi güzel. Bak kaç yaşına gelmişsiniz kızı oyalama sakın. Bende diyordum benim bulduğum kimseyi niye istemiyor, demekki yavuklusu varmış." diyerek gülmeye başladıktan sonra geri çekildiğinde tek kelime edememiştim. Sanırım yanlış anlamıştı ama nedense bu umrumda değildi. Teyzeyle denk geldiğinde ki yüz ifadesini bir merak etmiştim şimdi.
Arkamı dönerek tekrardan sert bir şekilde kapıya vurduğumda neredeyse apartman bile yerinden oynamıştı. Bakışlarımı yere dikerek beklemeye başladığımda gıcırdayan kapıyla nefesimi tuttum. Kolyeyi ver ve git oğlum, bu kadar!
"Kolyeni düşürmüşsün, önemli olabileceğini düşünüp getirmek iste..." derken bakışlarımı ona çevirdiğimde sadece siyah atlet ve kilotla kapının kenarına yaslanmış uyuklayan bir Nüha bulmayı beklemiyordum. "Siktir!"
Teni bembeyazdı ve üstünde ki siyahla değişik bir tezatlık oluşturmuştu. Bakışlarım istemsizce aşağıya doğru kayarken hızla tekrardan gözlerine baktım.
"Tamam... saol." diyerek hafifçe gözlerini araladıktan sonra tekrar kapatarak arkasını dönüp ilerlemeye başladığında şok içinde hala arkasından bakıyordum. Gözleri iki renkliydi, biri mavi diğeri ise kahveydi. Tıpkı onun gözleri gibi…
"Kuğu..." diye mırıldanırken buldum kendimi. Bu nasıl olabilirdi? Hızla ayakkabılarımı çıkardıktan sonra içeriye adımlayarak arkamdan kapıyı kapattım. Adımlarım onun peşine takıldığında tek istediğim net olan bir ipucuydu. Odasına girdiğimde yüz üstü yatağa uzanarak tekrar uyuduğunu görmüştüm, neyse ki belden aşağısı örtülüydü.
Etrafa bakındığımda aslında buranın ne kadarda çok onu yansıttığını görebiliyordum, her yer beyazdı. Ardından bakışlarım şifoniyerin üstünde ki küçük atlıkarıncaya takıldı, gitmeden hemen önce ona hediye ettiğim atlıkarıncaydı. Yavaşça ona adımlayarak elime aldığımda üstüne kazılı baş harflerimizin üstünde parmağımı gezdirdim.
***
“İnanmıyorum sana bulut adam, bunu bana mı aldın?" diyerek heyecanla konuştuğunda elinde ki atlıkarıncaya daha dikkatli bakmaya başlamıştı.
"Evet, gittiğin yerde her baktığında beni hatırla istedim." derken bütün moralim gitmişti. Ona onu sevdiğimi bile henüz söyleyememiştim ve o şimdi gidiyordu.
"Ya teşekkür ederim." diye haykırdıktan sonra kollarını boynuma doladığında ellerim hızla ince beline sarıldı. Kokusunu içime daha çok çekerken canım bir kez daha yanmıştı, onu benden alacaklardı. "O zaman üstüne isimlerimizi de kazır mıyız? Aynı filmlerde ki gibi."
"Olur." dedikten sonra cebimde ki çakıyı çıkartarak elinde ki oyuncağa uzandım. Üzerine harfleri kazıdığımda kaşlarını çatarak hızla elimden oyuncağı çekmişti.
"Bizim baş harflerimiz M ve N mi Han?" dediğinde kaşlarım daha çok çatıldı. Bana bir tek ninem ve o Han diyordu, bu yüzden diğer ismimi yazmıştım.
"Tamam getir H yapayım onu." dediğimde tekrar geri çekilerek izin vermedi. "La şimdi noldi?"
"Senin adın bulut adam benimki de van kuğusu, yani B ve V yapman lazımdı akıllım." diyerek sırıttığında gülmeye başlamıştım.
"Tamam getir öyle yapayım." dediğimde bu sefer yanıma yaklaşarak oyuncağı uzatmıştı.
Ne olursa olsun onu tekrar bulacaktım.
****
Bulmuştum, onu kahretsin ki sonunda bulmuştum. Elimde ki oyuncağı yavaşça yerine bıraktıktan sonra hemen yan tarafında paketli lensler dikkatimi çekmişti, gizlemişti gözlerini. Oysaki ne kadar çok seviyordum bakışlarını, biri gökyüzüyken biri topraktı benim için. Her ikisi de beni içine hapsediyordu.
****
"Han bugün ne öğrendim?" diye zıplayarak yanıma gelen kuğuyla ona döndüm.
"Ne öğrendin bakalım Van kuğusu?"
"Lens diye bir şey varmış, istersem iki gözümü aynı renk yapabilirmişim." dediğinde kaşlarım sinirle çatıldı. Kim söylemişti ona bunu? Ben gözlerini seviyordum.
"Nerden çiktu bu?" derken nerdeyse burnumdan soluyordum.
"Mecoli söyledi." dediğinde sinirlerim daha da gerildi. O salağı dayak manyağı yapacaktım.
"Yalan söylemiş, yok öyle bir şey. Ayrıca senin gözlerin çok güzel, kapatmanı istemiyorum." dediğimde yanakları al al olmuştu. Gözlerini hızla kaçırarak yerinde sallanmaya başladığında heyecanlandığı zamanlarda hep böyle yaptığını fark etmiştim, çok tatlıydı.
***
Tüm lensleri alıp cebime attıktan sonra kızgın bakışlarımı ona çevirdim, sırf o aptal lensler yüzünden onu tanıyamamıştım. Tam o sırada ona söylediğim tüm sözler zihnimde tekrarlanmaya başladı. Siktir! Ben ne yapmıştım böyle?
***
"Bütün bu insanlar benim yüzümden mi ölüyor?" diyerek ağlamaya başladığında ne yapacağımı şaşırarak ona yaklaşmıştım.
"Hayır tabiki de, ne alakası var kuğu. O insanın çocuğu olmayı sen istemedin ki."
~~
"Şüphelenmekte haklıyım. Bir şerefsizin döllerini taşıyorsun."
*****
Elimi saçlarımdan geçirerek dağıttıktan sonra gözlerimi sıkıca kapattım, ben nasıl böyle bir şey yapabilmiştim? Beni asla affetmeyecekti, haklıydı...
Yanında diz çökerek saçlarını hafifçe yüzünden çektiğimde büzülen dudakları ve kapalı gözleri beni karşılamıştı. Kokusu etrafıma sardığında dudaklarım kıvrıldı, hala dalin kokuyordu. Uzun kirpikleri göz kapaklarını çevrelerken belli belirsiz çilleri burnunun etrafındaydı, insanı delirtecek kadar güzeldi. Ben seni nasıl tanıyamamıştım?
"Demek sende asker oldun ha Van kuğusu?" derken bakışlarım bir zamanlar kendi ellerimle temizlediğim sırtında ki yara izlerine kaydı, bedeni bu izlerle doluydu. Hiç birisini sildirmemişti. O zamanlarda çok ürkekti ama şimdi dağda ki halini hatırladıkça aynı bir aptal gibi gülesim geliyordu, sekiz tane adamı 5 dakika bile geçmeden yerle bir etmişti. "Bir daha seni benden almalarına izin vermeyeceğim."
"Han." diye mırıldanışıyla elim yavaşça yanağına dokundu. Oydu ve beni uyurken bile hissetmişti!
"Buradayım Van kuğusu, buldum seni."
~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Ve heyecanlı bir bölüm daha...
Artık aşık Mirza'yı mı okuyacağız acaba?
Ben şimdiden heyecanlandım, ya siz?
Sizce bölüm nasıldı?
Yorum ve vote bırakmayı unutmayın lütfen!!!
Seviliyorsunuzzzzz
🤍❤️

