İçeriğe geç

İNFİRAT

Bölüm 4 · 28 dk okuma

İNFİRAT

Bölüm 4

3. NEFRET

~Bölüm Şarkıları~

Kaan Boşnak~Barbar

Şevval Sam~Hey Gidi Karadeniz

Yeni bir bölümden herkese merhabalar.

Nasılsınızzz??

Yorum ve vote atmayı unutmayın lütfeennn!!

İyi okumalar

Seviliyorsunuzzzz

❤️🤍

~~~~~~~~~~~~~~~~~

Seneler öncesi...

Genç kız elinde sıkı sıkı tuttuğu kimliğiyle evden içeri girdiğinde içinde ki endişesini bastırmaya çalıştı. Türk askerinin yanında her zaman güvende olacağını söylemişti annesi, korkmamalıydı.

"Şükriye nine!" diye haykırdı kızın yanında ki asker, adı sanırım Melike'ydi.

"Yettum yettum!" diyerek içeriden gelen sesle genç kız daha çok yanında ki askere sokulmuştu. İleride ki kapıdan yaşlı bir teyze elinde ki bezle çıktığında genç kız neredeyse askerden görünmeyene kadar arkasına saklanmıştı. "Oy! Yavrum hoşgeldinuz, geçun içeri da! Ne duriysunuz soğikta?" dediğinde önce asker içeri girerek bakışlarını kıza çevirmişti.

Derin bir nefes aldı genç kız, korkmaması gerekiyordu. Eğer korkarsa kötüler kazanırdı ama o buna izin vermeyecekti. Bu hikaye de her daim iyiler kazanmak zorundaydı.

"Uy! Benim gınalı kuzum, sağa ne ettiler boyle?" diyerek elini ağzına kapatan yaşlı teyzeyle kız bakışlarını tekrardan askere çevirmişti. "Han, şu tedavi şeylerinu getur ordan!" diye bir anda bağıran teyzeyle kız neredeyse yerinden hoplamıştı.

"Nujin, şimdi benim gitmem gerek. Onlar iyi insanlar tamam mı? Sana çok güzel bakacaklar, korkmana gerek yok." dediğinde genç kız hızla askerin eline sarıldı.

"Gitme Melike asker abla, lütfen." dedi genç kız fakat bir yararı olmamıştı. Askerin derhal olay yerine dönmesi gerekiyordu. Kızın boyuna inmek için dizlerinin üstüne çöktü asker, ardından ellerini kızın yanaklarına sarmıştı.

"Ama ya orada senin gibi daha çok kız kurtarılmak için bekliyorsa? Onları kurtarmamız gerekiyor değil mi?" diyen askerle genç kızın gözleri dolsa da kafasını salladı. "Bu kimliği de almam gerekiyor araştırmak için." diyerek elini uzattığında kız tereddüt dahi etmeden elinde sıkı sıkıya tuttuğu kimliği ona uzatmıştı. Hemen sonrasında asker geri çekilerek ona son kez gülümseyip evi terk etmişti.

"Geldum nine." diyen sesle genç kızın bakışları oraya döndü. Kendinden yaşça büyük olduğu belli olan bir erkekti ama gözleri tuhaf gelmişti kıza, beyaz gibiydi. Daha çok gökyüzünde yağmur yağmadan önceki bulutlara benziyordu. Hayır, beyaz değil griydi. Kendinden başka ilk kez tuhaf bir göz rengi görmüştü kız, şaşkındı.

Genç adamın ona doğru adımladığını gördüğünde kızın ruhunu amansız bir korku ele geçirmişti. Hızla geriye doğru adımlayarak ondan kaçtığında yaralarla dolu sırtı ardında ki kapıya çarptı. Acıyla inleyen kız gözlerini kapatırken ellerini yumruk yapmıştı, küçüktü ama bir o kadarda güçlüydü.

"Şhh! Korkma, sana zarar vermeyeceğim." diyen sesle kız gözlerini açtı tekrardan. Öyle yumuşak konuşmuştu ki karşısında ki çocuk, kızın korkusu istemsizce azalmıştı. "Sadece yaralarını iyileştirmeme izin ver olur mu? Bak canını acıtıyorlar."

"Kim bilur ne ettülerde ha boyle korkar kizum." diyerek konuşan teyzeyle bu sefer kızın bakışları ona dönmüştü ki ne ara yanına geldiğini anlamadığı genç adam kolundan tutarak onu hızla kendisine çekti. Renkli gözleri kocaman açılan kız bakışlarını gri gözlere dikerken şaşkınlıktan dudakları aralanmıştı.

"Sırtın kapıya değdikçe canın yanıyor, hadi içeri geçip tedavi edelim." dediğinde kız sanki büyülenmiş gibi kafasını olumlu anlamda sallamıştı.

Korkuyla başlayan ilişkileri belki de her daim korkuyla devam edecekti lakin sebepleri hiçbir zaman aynı olmayacaktı.

~~~~~~~~~~

Birinden nefret etmek nasıl bu kadar kolay olabilirdi? Bakışlarında ki öfke vücut bularak karşıma dikilip boğazıma sarılıyordu sanki, ne olursa olsun bunu haketmemiştim! Ben o teröristin kızı değildim!!

Albayın emrinin ardından hazırlanmak için odadan çıkarak koğuşlara dağılmıştık fakat aklım hala onun bakışlarındaydı. Bir insan neden bu denli duygusuz olurdu ki? İstemsizce düşündükçe ona sempati beslemeye başlıyordum. Sonuç olarak babasını kaybedeli şurada ne kadar olmuştu ki ve bana kalırsa Halil albay oldukça iyi bir babaydı, üzülmekte haklıydı.

Benim takıldığım nokta bu üzüntüsünün sebebi olmamdı, oysaki hiçbir suçum yoktu. Aklımın bir köşesine ne olursa olsun görevden döndükten sonra Mirza'yla konuşmayı not etmiştim. Aynı timdeydik ve her saniye ensemde benim kuyumu kazan bir komutan istemiyordum.

"Biraz daha silaha bakmaya devam edersen ciddi düşündüğünüzü sanacağım." diyen Nehir'le bakışlarımı elimde tuttuğum silahtan ayırarak ona baktım. "Sen ne zamandır kendini tatmin etmiyorsun Nünü?"

"Ne alaka lan şimdi?" dedim sinirle kaşlarım çatılırken.

"Öyle bir kavramışsın ki silahı, akla başka bir şey gelmiyor." diyerek kahkaha atmaya başladığında elimde ki silahın tetiğini çekerek ona yönelttim.

"Böyle konuşmaya devam edersen o olmayan aklını mermiyle doldururum Akarsu." dediğimde gülmesi anında kesilirken kaşları çatılmıştı. Barkın'dan neden bu kadar nefret ediyordu, anlamış değildim.

"Sende mi brütüs?" dediğinde bu sefer gülme sırası bendeydi. "Ayrıca çek şunu ayol, şeytan doldurur."

"Boş yapmaya devam edersen bende Nehoş." derken silahın emniyetini açıp belimde ki yerine yerleştirdim. Bir askerinde silaha şeytan doldurur demesi ne ironiydi ama!

İki yanıma tabancaları yerleştirdikten sonra botlarımın kenarlarına bıçaklarımı saklamıştım, ne olacağı hiç belli olmazdı. Ardından boyunluğumu geçirdikten sonra kaskımı da taktığımda hazırdım. Bakışlarım Nehir'e çevrildiğinde onunda hazır bir şekilde beni beklediğini fark etmiştim, dolapta ki tüfeğimi de alarak tamamen ona döndüm.

"Okulda çok fazla rehine vardır, ne yapacağız?" diyen Nehir'le koğuştan çıkarak dışarı doğru adımladık.

"Hiçbir rehineye zarar vermeden orayı temizledikten sonra evlerine teslim edeceğiz Nehir. Hadise bu kadar basit." dediğim sırada avluya çıktığımızda diğerlerinin çoktan geldiğini görmüştüm, tam zamanında!

Melike albayın elleri arkasında bizi beklediğini görünce hızla yerlerimize geçtik. Benim yerim rütbeden dolayı Mirza'nın hemen yanıydı, ne yazıkki! Ellerimi arkada birleştirerek bakışlarımı albaya çevirdiğim sırada sol tarafımda hissettiğim bakışlar yüzünden tüm bedenim kasılmıştı.

"Daha ilk günden geç kaldın asker." dediğinde bakışlarım sertçe sol tarafıma döndü.

"12 de burada olun dediniz ve saat 11.58, yani erken gelen sizsiniz komutanım." derken sondaki kelimeydi vurgulayarak söylemiştim. Kendi hatasını benim üzerime yıkamazdı. Buz herif!

Tam bir şey söyleyeceği sırada öksürerek dikkatimizi çekmeye çalışan albay sözünü kesmişti. Hızla bakışlarım albaya dönerken omuzlarımı dikleştirdim. Kurtarmamız gereken masum insanlar vardı, odaklanmalıydım!

"HAZIR MISIN İNFİRAT!" diyerek haykırdığında hepimiz aynı anda cevap vermiştik.

"HER DAİM KOMUTANIM!"

"O ŞEREFSİZLERİ BULUNDUKLARI ÇUKURLARA GÖMMEDEN GELMEK VAR MI İNFİRAT?" dediğinde dudaklarımda istemsizce bir sırıtış oluşmuştu. Sanırım o puştları öldürmek benim için ayrı bir zevkti!

"YOK KOMUTANIM!" dedik yine hep bir ağızdan. Hareket ettikçe sol tarafta ki elim onun bacağına çarpıp duruyordu, gerçekten bu kadar dibimde durmasına gerek var mıydı?

"Hadi göreyim sizi aslanlarım!"

"EMREDERSİNİZ KOMUTANIM!" dedikten sonra arkamızı döndüğümüzde karargahın kapısında dikilen Leyla'yı fark etmiştim. Durup tamamen ona döndükten sonra kollarımı iki yana açarak bekledim, hızla koşarak belime sarıldığında derince iç çekmek zorunda kalmıştım. Onun ailesi bizdik ve hepimiz de ölümle her saniye burun burunaydık, bu onun açısından oldukça zor bir durumdu.

"Allah'a emanet olun." diyerek geri çekildiğinde gözlerinden akan bir damla yaşı görmemek elde değildi. Elimi çenesine koyarak başını kaldırıp bana bakmasını sağladım.

"Nişanlında Nehir de bana emanet Leyloş." dediğimde elimi ellerinin arasına alarak aşağı indirdi.

"Sen kime emanetsin peki?"

"Hepimiz önce Allah'a emanetiz." dedikten sonra saçlarına bir öpücük kondurarak geri çekilip arkamı döndüm.

Sözlerimin ardından hepimiz birkaç adım ötemizde ki zırhlı araca doluşmuştuk. Araba yola çıktığında bakışlarım istemsizce Mirza'ya çarpmıştı, babasının hayatta olmadığı ilk göreviydi. Onunda bakışları sanki hissetmiş gibi bana döndüğünde hızla bakışlarımı kaçırarak camdan akıp giden yolu izlemeye başladım. Üzerimde ki o soğuk bakışlarını hala hissedebiliyordum. Esasında onunla konuşup telkin etmeyi her şeyden çok istiyordum fakat bana karşı beslediği amansız nefreti önüme sert bir duvar örüyordu.

"Hey gidi karadeniz, doldi da taşamadi." diyerek türküyü söylemeye başlayan Mecnunla hepimizin bakışları ona dönmüştü, belli ki Leyla onunla vedalaşırken de ağlamıştı. Mecnun'un yüzünde hüzünlü bir ifade vardı.

"Etmiyelum sevdaluk, edenler yaşamadi!" diye devam ettirdim türküyü. Bu sefer hepsinin bakışları bana dönerken ben ise kucağımda ki ellerime odaklanmıştım. Söylediğim sözler oldukça anlamlıydı aslında, sevgi öldürürdü...

"Uy komitanum ne güzel söyledun, sende mi bizum oralardansun?" dediğinde bakışlarımı ellerimden ayrılarak ona çevirdim. Mavi gözlerini hüzün kaplamışken belli etmemeye çalışıyordu.

"Hayır Mecnun ama uzun süre Trabzon da bulundum. O yüzünden hakimim çoğu kültürüne." derken bakışlarım eskaza beni izleyen grilerle çakıştı. Öfkeden daha çok merak sarmıştı bakışlarını, demek konu ilgisini çekmişti. Hayret!

"Tamam işte da senda bizim oralı sayilursun." diyen Mecnun'la hafifçe gülümseyerek başımı olumlu anlamda salladım. Gideceğimiz okul Hakkari'nin ücra köylerinden birindeydi ve bu şerefsizlerin çoğunlukla gezindikleri dağlara da bir hayli yakındı. Aslında boşaltılması herkes için daha hayırlı olurdu fakat insanlar kurulu düzenlerini bozmamak için oldukça inatçılardı, canları söz konusu olsa bile!

"Sen şimdi niye bir anda lazlığını konuşturdun uşak?" diye soran Barkın'la Mecnun hiç düşünmeden yandan kafasına bir tane geçirmişti.

"Türkünün zamanımi olur poh yiyen?" dediğinde hepimiz gülmeye başlamıştık, tek bir kişi hariç. Onun yüzünde mimik dahi oynamazken tek yaptığı beni izlemekti. Bir tür travma yaratmaya çalışıyorsa kesinlikle başarılıydı, çünkü biraz daha bakmaya devam ederse arabadan atlayıp okula yayan gidebilirdim.

"Sevdiceğinden ayrı kalınca için mi yanay?" diyerek daha çok kahkaha atan Barkın'la Mecnun'un suratı düşerken önüne dönmüştü. Onun sözlerine alındığı için değil kalbinde ki sevdiğinin gözyaşlarını anımsadığım için. Belki de bu yüzden insanoğlu birini asla bu kadar fazla sevmemeliydi...

"Sus kardaşum, zaten gitmey yeşilleri gözümün önünden." dedikten sonra derin bir nefes almıştı Mecnun. İki ay sonra düğünü vardı ve bizim bu görevden ne zaman döneceğimiz belli bile değildi.

"Ah be aşık adam, burada seni hiçbirimiz anlayamayız." diyen Barkın son anda beni fark ederek bakışlarını bana çevirmişti. "Tabi sizi bilemeyeceğim komutanım."

"Yalnızlık sultanlıktır diyorum." dediğimde yanımda ki Nehir'in göz devirdiğini fark etmiştim, umrumda değildi. Yalnızlığımla gayet mutluydum. Kalbim zaten doluyken başkasına yer de yoktu zaten.

"İşte be! Bizdensin komutanım. Daha doğrusu Özgür hariç bizden, o hala kalp acısı çekiyor." diyerek ön tarafta oturan Özgür'ü gösterdiğinde tek kaşım havaya kalkmıştı. Aşk acısı çektiğini hiç belli etmiyordu.

"Benim içinde yalnızlık komutanım, dinlemeyin siz bu hıyarı." dedikten sonra bedenini bize çevirerek arkasını döndüğünde sürücü koltuğunda ki Cem de ona dönmüştü.

"Her gece zırlayan kim lan, sik beyinli?" diyen Cem'le Özgür tekrardan önüne dönmüştü.

"Bazı acılar kolay unutulmuyor be abi!" dedi Özgür kırgın bir sesle. Ağır bir olay yaşadığı her halinden belli oluyordu.

Onun sözlerinin ardından hepimiz sakinleşerek bakışlarımızı yola çevirmiştik. Her ne yaşadıysa ağır bir darbe almış olmalıydı, yüzünde ki ifadeden bu anlaşılabiliyordu. Göz ucuyla karşımda oturan Mirza'ya baktığımda bakışlarını benden ayırarak cama odakladığını fark ettim. Peki ya o ne kadar acı çekmişti de bu denli bir buza dönüşmüştü?

Bir süre sonra araba durduğunda hepimiz dışarı çıkarak boyunluklarla yüzümüzü kapatmıştık, bir bordo berelinin gizli olması gerekirdi. Bu en kesin kurallardan biriydi.

Okulun hemen yanında bulunan dağın eteklerine konuşlanarak siper aldığımızda bakışlarım okulun içini taramıştı. Çocuklu kadınlı rehinelerin başında tahminimce sekiz kişi nöbet tutuyordu. O şerefsizleri doğrulttukları silahlarla gebertecektim.

"Komutanım gidip o silahları götlerine sokalım, daha neyi bekliyoruz." diyen Cem'in sert sesinin ardından kulaklıktan duyduğum emirle kaşlarım çatılırken odağım birkaç metre ilerimde siper alan Mirza'ya kaymıştı.

"Üsteğmen, içeriye gir ve etrafı temizle." dediğinde şok olmamak elde değildi. Eli silahlı sekiz kişi ve ayrıca rehineler vardı, böyle bir durumda tek hareket etmek ölüme koşmakla aynı şeydi.

"Ama..."

"Bunu bile yapamayacaksan özel kuvvetlerde ne işin var Ertunç?" diye sözümü kestiğinde gözlerimi sıkıca kapatarak derin bir nefes aldım. Beni yıldırmak için elinden geleni yapıyordu ama rüyasında görürdü.

"Emredersiniz komutanım." dedikten sonra siper yerimden ayrılarak temkinli bir şekilde okula doğru adımlamaya başladım.

"Komutanım içerisi kalabalık, bu bile bile ölüme yollamakla aynı şey." diyen Nehir'in sesi kulaklarımı doldurmuştu.

"Evet komutanım, hem içeride rehineler var, bu çok tehlikeli, en azından bizde gitseydik." diyerek Cem de Nehir'i desteklemişti. Lakin kulaklıktan duyulan Mirza'nın gür sesi herkesi susturmuştu.

"Ben ne zamandan beridir emirleri size danışır oldum asker? İşinize bakın!"

Derim bir nefes aldıktan sonra okulun yan kısmında ki duvara yaslanarak düşünmeye başladım. Dan diye içeri girmem rehineler için tehlike arz ederdi, akıllarını karıştırmalıydım. Biraz ileride ki onlardan birine ait cesedi fark ettim, belli ki jandarma ekibi bizden önce gelmişti. Hızla ona doğru adımlarken sonrasını düşünmek için zamanım yoktu, her an fark edilebilirdim.

Sağ elimdeki eldiveni çıkararak cebime yerleştirdikten sonra elimi cesedin karnında ki kurşun yarasının içine soktum, ardından yüzümde ki maskeyi indirerek ağzımın kenarlarına da sürmüştüm. Sanki yaralıymışım da kan kusuyormuşum imajı vermem gerekiyordu. Tanınmamak için kanı biraz yüzümede sürdükten sonra suratıma acı çekere bir ifade yerleştirerek içeri girdim, bu süre zarfında bizimkilerden hiç ses çıkmıyordu.

Kanlı elimi karnıma yerleştirerek iki büklüm bir şekilde kendimi bulundukları sınıfa attığımda diğer sınıfların boş olduğunu fark etmiştim, bu iyiydi. Yalpalayarak sınıfa girdikten sonra dizlerimin üzerine düştüm. Aklıma Fırtına timiyle çıktığımız görevler gelmişti, sanırım onları özleyecektim.

"Ya...yardım edin." diyerek mırıldandığımda ellerinde ki silahlar bana çevrilmişti. Sekizi de erkekti ve bu kısmen iyiye işaretti, öldürmek yerine rehin almak isterlerdi. İçlerinden biri bana yaklaşırken yandaki arkadaşı hızla koluna sarılarak onu durdu.

"Zato sen malsın? O Türk askeridir, bu kadar kolay yenilmez ha." dediğinde öksürerek dudağımda kanı yere tükürdükten sonra kafamı hızla yere çarparak gözlerimi kapattım. Şu anda hayatımla çok tehlikeli bir rulet oynuyordum, ya yakınıma gelip kontrol edeceklerdi ya da umursamadan kafama sıkacaklardı. İkisi de benim için sorun teşkil etmiyordu, en fazla şehit olurdum.

"La bu ölmüştür ha, Baho ağama haber etsek?" derken yaklaşan adım seslerini duyduğumda nefesimi tuttum. O şerefsizde mi buradaydı? Eceline gelmesi ne hoştu!

"Gebersin orospi işte, bizena." diyen başka biriyle bir patırtı sesi gelmişti, sanırım birisi kafasına vurmuştu.

"Salah, askerdir bu. Ayagımıza gelen fırsatı tepek mi?" dediğinde yüzüme doğru gelen rüzgarla elini bana uzattığını anlamıştım.

Hızla elini tutup ters çevirdikten sonra hiç beklemeden belimden çıkardığım silahla üç tanesini indirmiştim. Önümde elini büktüğümü kaldırıp kendime kalkan yaptığımda sıktıkları iki kurşun ona gelirken diğer ikisininde kafasına sıktım. Önümde ki cesedi de onlara doğru fırlatarak dikkatlerini dağıtıp iki kişinin de beynini dağıttığımda sınıfta sekiz tane ceset olmuştu. Bakışlarım rehinelere kayarken kadınların çocukların gözlerini kapattıklarını görmüştüm.

"Hassiktir!" diyen ses Cem'e aitti.

"İşte Nüha komutanım be, helal olsun!" diyerek rahatlayan ses ise Nehir'di.

"Komutanum sizden ders alsam eyi olacak." dedi Mecnun gülerek.

"Cidden komutanım o nasıl çeviklikti ya, gözlerimle bile takip edemedim." diyen Barkın'la dudaklarımda ki sırıtış daha çok artmıştı.

"Takip edebilmen için beyine ihtiyacın var." diyerek gülen Nehir'le istemsizce gözlerimi devirmiştim. Kedi köpek gibilerdi.

"Sen kendine bak akarsu." dedi Barkın sert sesiyle.

"Helal olsun be komutanım." diyerek devam ettirdi Özgür.

"Sağolun İnfirat." dedim hafifçe kısık sesle. Bakışlarım tekrardan rehinelere kaydığında omlarında bana baktığını fark etmiştim.

"Ben Türk askeriyim, korkmayın. Sizi kurtarmak için geldik." diyerek hafifçe gülümsedikten sonra boyunluğu tekrar yüzüme çekerek kendimi gizlemiştim. Ardından cama doğru ilerledikten sonra siper alarak etrafa bakındım. Okulun çevresinde birkaç kafe dışında pek bir şey yoktu, oralarda da şu anda teröristler kol geziyordu. Görebildiğim kadarıyla tüm rehineleri buraya toplamışlardı, diğer yerler boş gözüküyordu.

Kafelerde ki yiyecekleri yiyerek keyif çatıyorlardı, sanırım silah seslerini henüz duymamışlardı. Dürbünün açısını biraz değiştirdiğimde karşıma çıkan yüzle kaşlarım çatıldı, Baho buradaydı.

"Aladağ yerimi al." dedikten sonra tüfeği sırtıma geçirerek hiç beklemeden açık camdan atlayıp koşmaya başladım. Hiçbir şey umurumda değildi, onu ne pahasına olursa olsun gebertecektim. Beklediğim süre boyunca almam gereken intikamlarım her defasında artıyordu, o şerefsiz yaşamamalıydı.

"Emredersiniz komutanım." diyen Nehir'in okula girdiğini anlamıştım.

"Üsteğmen hemen durmanı emrediyorum." diyerek kulağıma kükreyen Mirza'yı umursamadan koşmaya devam ettim. Hayatım zehir eden o puşt yaşamayacaktı, vatanımın havasını daha fazla o pis nefesiyle kirletemeyecekti.

Hızla koşmaya devam ederken yan taraftan koluma sarılan ellerle kendimi iki binanın arasında ki duvara yapışık bir halde bulmuştum. Tam karşımdakine vurmaya hazırlanırken tanıdık gri gözlerle duraksadım.

"Emirlerime karşı gelerek neyi amaçlıyorsun asker, kovulmayı mı?" diyerek kükrediğinde sinirden neredeyse gözlerim dolmuştu, onu öldürme fırsatımı elimden alıyordu.

"Ne güzel işte, oturur kına yakarsınız. Ama yok siz beni daha çok öldürtme derdindeydiniz dimi? O zaman çekilin önümden size gerek kalmasın." dedim bende en az onun kadar öfkeli bir şekilde konuşarak. Sözlerimin ardından daha çok dibime girerek iki elini de duvara koyduğunda oluşturduğu kafesin arasında kalmıştım.

Hayır, hayır bu çok yakındı. Nefesim daralırken kendimi sakinleştirmeye çalıştım, o Mirza komutandı. O onlardan değildi...

Gözlerimi sıkıca kapatıp açtıktan sonra ellerimin yumruk olmasını sağlamıştım. Tekrar gözlerine baktığımda şaşırtıcı derece nefrete değilde endişeye rastlamıştım, ama neden? Sol tarafıma yaslı olan elini yüzüme yaklaştırarak gözümün altını sildiğinde süzülen damlayı o an fark edebilmiştim. Siktir! Karşısında ağlayamazdım.

"Çekil karşımdan Yalçıner." derken yumruk olan ellerimi açıp omuzlarına yerleştirmeyi de ihmal etmemiştim. Sertçe ittiğimde sanki hiç güç uygulamamamışım gibi yerinden dahi oynamadan bana bakmayı sürdürdü.

"Emrime karşı gelmenin elbette bir cezası olacak." dedikten sonra hızla geri çekildiğinde derin bir nefes alabilmiştim sonunda. İstediğim dışında bu şekilde yakınlaşmalardan nefret ederdim.

"Şaşırmadım." derken duvarın kenarından onların olduğu bölgeye baktım.

"Barkın ve Özgür, siz kafelerin içindekileri halledin. Mecnun sende Nehir'in yanına geç, rehineleri koruyun." diyerek kulaklıktan emir yağdırdıktan sonra bakışları tekrar bana değmişti. "Cem sende buraya gelerek bizi koru."

"Emredersiniz komutanım." diyerek hep bir ağzından konuşmalarının ardından etraf sessizleşmişti.

"Babacığınla hasret gidermek istemez misin?" dedikten sonra gözlerinde ki nefret geri gelmişti. Hızla ona doğru adımlayarak bu sefer önünde ben durdum. Kafamı yukarı kaldırarak gözlerine baktığımda bir kez daha sorgulamıştım, boyu kaçtı bu adamın? Ona bakarken boynum ağrıyordu, oysaki bende kısa sayılmazdım.

"Bir kez daha o şerefsizi benim babammış gibi lanse edersen hayatım üzerine yemin ederim ki seni ellerimle gebertirim." diyerek tehditkar bir şekilde elimde ki tüfeğin tetiğini çekerek binaların arasından ayrılarak az ileride ki çöp konteynırın yanına çömeldim. Siper aldığım gibi Baho'nun hemen yanında ki şerefsizi indirdiğimde hemen karşı tarafımda, okulun duvarının oradan gelen bir kurşunda iki kişiyi indirmişti. Adamlar kaçışmaya başladıklarında üç kişiyi daha indirmiştim. Ardımdan gelen kurşunlarda üç kişiyi aynı anda vurunca bakışlarımı oraya çevirmeden konteynırın arkasına saklandım.

Onlarda siper alarak bize karşı atak yapmışlardı ki kafelerden de silah sesi yükselmeye başladı. Bir süre daha karşılıklı atışmaya devam etmiştik ki aralarında Baho'nunda olduğu bir grubun arkadan kaçtığını gördüm.

Hızla siperden ayrılarak peşlerine takılırken göz ucuyla arkamda ki duvarın ardında ki Mirza'ya bakmıştım. Kafasını onaylar anlamda sallayarak bana izin verdiğinde koşarak ilerlemeye devam ettim. Tam yetişmek üzereyken beni fark ettikleri için geriye dönüp atış yaptıklarında büyükçe bir kayanın arkasına saklanmak zorunda kalmıştım.

Vücudum daha yeni iyileşirken bir yarayı daha kaldıramazdım. Siper alarak hızla ilerleyen gruba baktım, dürbünü yavaşça Baho'ya ayarladıktan sonra mermi bacağını deldiğinde haykırarak kendini yere attı. Diğer iki kurşunda yanında ki iki adamın kafasına saplandığında derin bir nefes almıştım. Geride kalan beş kişi dönüp ateş ettiklerinde mecburen kafamı eğerek taşa saklanmak zorunda kaldım.

"Sikeyim böyle işi!" diye mırıldandığım sırada belime temas eden parmaklarla az kalsın elimde ki silahı gelen kişinin kafasına geçirecekken hızla tutarak bana engel olmuştu. Gelen Mirza'ydı, neden lakabının Alfa olduğunu şimdi anlayabiliyordum. Adam sahiden bir kurt gibiydi, yaklaşırken hiçbir şekilde ses çıkmıyordu!

"Bırak gitsinler, arkalarında iz bırakarak bizi inlerine götürürler." diyerek fısıldadığında kafamı olumlu anlamda sallayarak yerimden doğrulmuştum ki yüzü zaten yakınımda olduğu için bu şekilde daha da dibine girmek zorunda kalmıştım. "Halil albay neden sana önem veriyordu?" diye sormasıyla bir an şaşırmıştım.

"Bana özel bir şey değil, Halil albay tüm askerlerine önem verirdi." dediğimde geri çekilerek tam karşıma oturdu. Cidden şu anda oturup sohbet mi edecektik? Ayrıca sanırım bipolardı, bu ani ruh değişimlerinin başka bir açıklaması olamazdı.

"Hayır, sana özeldi. Henüz özel kuvvetlere gireli iki sene olmuş birini tek başına göreve yollamazlar."

"Çünkü mazeretim vardı." dedim o şerefsizle bir ilişkim olduğunu kast ederek.

"Sana nasıl güvendi?" dediğinde kaşlarım istemsizce çatılmıştı.

"Senin aksine mi?" dedim sert bir tonda. "Niye yapıyoruz bu konuşmayı? Hain olup olmadığımı mı sorguluyorsun?"

"Şüphelenmekte haklıyım. Bir şerefsizin döllerini taşıyorsun." diyerek bakışlarında ki iğrentiyle bana baktığında kalbimin sızladığını bir kez daha hissetmiştim. Hızla ayağa kalkarak tüfeğimi sırtıma taktığımda gitmeden önce bakışlarım son kez ona dokundu.

"Üzgünüm ama öz babamın şehit olması sonucu annemin o şerefsizler tarafından kaçırılmasının ardından bir de öldürülmesini ben seçemezdim Yalçıner." dedikten sonra arkamı dönerek okula doğru ilerlediğimde gözlerimden birkaç damla yaş süzülmüştü.

Küçük yaşta tacizlerle, dayaklarla büyümeyi ben seçmemiştim…

“Bir saniye…” diyerek kolumdan sertçe tutulduğumda hızla geri çekilerek kendimi elinden kurtardım. “Şehit kızı mı dedin sen?”

“Evet ama siz şimdi buna da inanmazsınız kesin.” derken dudaklarımdan histerik bir gülüş dökülmüştü. “Ve bu zerre umrumda değil komutanım. Sadece beni bir daha o şerefsizle bir tutmayın, başka bir şey istemiyorum.”

Sözlerimin ardından konuşmasına izin vermeyerek arkamı dönüp hızlı adımlarla ilerlemeye başladım, grilerinde gördüğüm pişmanlık gerçek miydi acaba? Umursamamaya çalışarak işime odaklandım. Bir jandarma ekibi daha çağrılarak rehinelerin eve götürülmesi için görevlendirilmişlerdi. Yanlarına ulaştığımda bakışlar bana döndü.

"Üsteğmen Nüha Ertunç." diyerek kendimi tanıttığımda herkes selam vererek yerlerinde dikleşmişlerdi. "Rehineleri güvenli bir şekilde evlerine bıraktığınızdan emin olun."

"Emredersiniz." dedi en önde ki jandarma ardından arkasını dönerek arabaya ilerlediğinde çevreye bakınmıştım. Küçük çocukların eğitim görmesi gereken yer cesetlerle dolmuştu.

"Hiç yaşayan var mı?" diye sordu hemen arkamda duran Mirza.

"Yok komutanım, hepsi ölü." diyerek cevap veren Barkın'la bakışlarım tekrar etrafa çevrilmişti. İleri de gördüğüm çocuk ve kadın cesetleri yüreğimi dağlarken yavaşça oraya doğru adımladım. Henüz sekiz yaşında var yada yoktu, daha hayatının en başındayken onu koparmışlardı. Gözleri bile kapanmamıştı yavrucağın. Yanına diz çöktükten sonra temiz olan elimde ki eldiveni de çıkartarak elimi yüzüne uzatıp gözlerini kapattım.

"Sen bizi affet küçük." diye fısıldadığım sırada omzuma dokunan parmaklarla kimin geldiğini anlamıştım. "Ölenlerin kimlikleri tesbit edilerek naaşları ailelerine ulaştırılsın." dedim arkamda ki Nehir'e ithafen.

"Emredersiniz komutanım." dedikten sonra parmaklarını omuzumdan çekerek telsizi çıkardı, haber vermek için karargahı arıyordu. Bakışlarımı sonunda küçük çocuktan ayırarak ayağa kalkıp diğerlerinin yanına adımladım. Herkes oldukça sessizdi, her ne kadar alışık olsakta bu durum insanı en içten yaralıyordu. Barkın'ın uzattığı ıslak mendili fark ettikten sonra alarak önce elimi silip ardından da maskeyi indirip yüzümü silmeye başlamıştım.

"Teşekkür ederim." derken işimi bitirirken elimde ki çöpü şerefsizlerin cesetlerinden birinin üzerine atmıştım. Tam layık olduğu yerdeydi, çöpte.

"Komutanım o nasıl hareketlerdi? En az benim kadar delisiniz." diyen Cem'le hafifçe gülümsemiştim.

"İltifat için sağol." diyerek göz kırptıktan sonra onları ardımda bırakarak ilerlemeye başladım. Dağa doğru tırmandığımda batan güneş tam karşımdaydı. Askerlerin gelerek naaşları almalarını beklememiz gerekiyordu ve o zamana kadar sanırım biraz kafamı dinlesem iyi olacaktı. Yalnızlık her zaman iyi gelmişti bana, ruhumu canlandırırdı ya da öldürürdü. İki seçenekte beni kendime getirmesi açısından oldukça yararlıydı. Güneş yavaşça batmaya devam ederken kızıllıklardan gözlerimi almadan yere çökerek oturup kollarımı bacaklarıma sardım.

Benden nefret etmesinin sebebi hain olabileceğim düşüncesiydi. Ne yazık ki bu konu için onu suçlayamazdım, her kim olursa olsun bir şerefsizin kızı olduğunu öğrendiğinizde acaba derdiniz, hele ki bu kişi sizin babanızı öldürmüş birinin kızıysa...

Sanırım bu timde olmam onun canını daha çok yakacaktı, beni her gördüğünde babasını hatırlayacaktı. Tayinimi istemek en mantıklı sonuç gibi gözüküyordu. Leyla ve Nehir ilk zamanlar karşı çıkarlardı ama elbette unuturlardı, Fırtına timi benim için daha iyi olacaktı.

Onun yerine kendimi koyduğumda karşımda ki insanın suçlu olup olmaması benimde pek umrumda olmazdı sanırım. Gördüğüm her an aklıma gelirdi ve bu dehşet acı verici olurdu, bunu kimseye yaşatamazdım. Galiba bana olan nefretini artık anlayabiliyordum...

Bir süre daha oturduktan sonra yanıma yaklaşan Nehir'le kafamı kaldırarak ona baktım.

"Askerler geldi, artık yola koyulacakmışız." dedikten sonra yüzümde ki ifadeyle kaşları çatıldı. "Sen iyi misin?"

"Evet, gidelim." diyerek hızla ayağa kalkıp ilerlemeye başlayan ekibin peşine takılmıştım. Nehir de ardımdan gelirken kafasında ki soru işaretlerini buradan bile hissedebiliyordum.

"Mirza komutanımla dip dibeydiniz, bir şey mi dedi? Bak acısı henüz taze olduğu için böyle uyuz bir adam yoksa iyi biridir aslında." dediğinde bakışlarım ona çarptı.

"Görevdeyiz başçavuş."

"Sustum komutanım." dedikten sonra önüne dönse bile kaçamak bakışları bana çarpıyordu.

Birkaç saat daha hepimiz sessiz bir şekilde devam ettiğimizde güneş batmış yerini zifiri karanlığa bırakmıştı. Bu saatten sonra izlerini sürmek hepimizi zorlardı.

"İnfirat!" diyerek en önde duran Mirza'yla hepimiz durarak ona baktık. "Bugünlük bu kadar yeter, yatın. Sabah devam ederiz."

Sözleriyle eşzamanlı olarak yan tarafımda bulunan geniş gövdeli ağacın dibine çantamı bırakmıştım. Ağrıyan ayak bileklerime bakılırsa birkaç kilometre yürümüş olmalıydık, kendimi çantanın yanına bırakarak ağaca yaslandım.

"Biraz daha sessuz kalursak çatlayacağum." diyen Mecnun'la birlikte onlara döndüğümde herkesin yere oturduğunu görmüştüm. Ortaya da bir ışık koyduklarında ortam biraz olsun aydınlanmıştı. Nehir de hemen yanıma oturduktan sonra kaskını çıkartarak saçlarını bozdu. Kask iyi hoştu ama feci baş ağrıtıyordu. Bende başımdakini çıkartarak saçlarımı açtığımda hissettiğim rahatlamayla neredeyse inleyebilirdim. Üzerimde hissettiğim bakışlarla hemen karşı tarafımda ki ağaca yaslanan Mirza'ya baktım, bakışları neredeyse belime kadar inen saçlarımda geziniyordu.

Küçükken saçlarım oldukça kısaydı, o şerefsiz erkeğe benzemem için hep zorla keserdi saçlarımı. Ondan kurtulduktan sonra da ben bir daha makas sürmedim, sadece bazı zamanlar kırıklarını alarak kendi haline bırakmıştım.

"Barkın kardaşum, sen cünüp müsün?" diyen Mecnun'la bakışlarım tekrardan onlara dönerken tek kaşım havaya kalkmıştı.

"Ne alaka lan?" dedi Barkın şaşkın bir sesle.

"Soruma cevap ver ula?"

"Hayır canım kardeşim, göreve gelirken temizleniyorum." diyerek gıcık bir şekilde gülümseyen Barkın'ın bakışları eskaza yanımda ki Nehir'e değmişti.

"Sağa hiç güvenmeyrum. Başımız boktan çıkmay, kesun senin cünupluğun yüzündendur." diyen Mecnun'la kahkahamı tutmak için hızla dudağımı ısırırken başımı çevirdiğimde Mirza'yla göz göze gelmiştim. Bakışlarını neden benden bir an olsun ayırmıyordu? Tabi ya ona göre hain olabilirdim, bu yüzden her an gözü üstümdeydi.

"Şimdi bir çakacağım sana Laz uşağı, buradan Trabzon'a kadar uçacaksın. Hem belki sensin lan cünüp, aramızda manitası olan tek sensin." dediğinde yanımda ki Nehir'den kıkırtı dökülmüştü fakat yine bakışlarımı ondan ayıramıyordum. Sanki grileri beni karadelik olup içine çekmişti, çıkamıyordum.

"Ula poh yiyen benüm gibi dindar adamla boyle konuşup daha çok günaha girme."

"Sen misin lan dindar? Kaç vakit kılıyorsun namazı?" diyen Barkın'ın kahkahası dağı inletmişti.

"En azundan çüküme mukayet olabiliyrum kardaşum. Sen bağa kurban ol." demesiyle Nehir de kahkaha atmaya başlamıştı. Koluma çarpmasıyla hızla büyülendiğim grilerden ayırarak bakışlarımı kaçırdım. Bu da neyin nesiydi? Gözlerinde neden pişmanlık görmüştüm? Sanırım yorgunluktan halüsinasyon görüyordum.

"Çok isteyen varsa bu benim suçum mu be Mecoş?" diyen Barkın'la zihnimdekileri atarak onlara odaklandım.

"Mecoş ne ula, ite isum takar gibin." dediğinde artık Mirza hariç hepimiz gülmeye başlamıştık, özellikle de yanımda oturan Nehir ve Cem birbirlerine vurarak gülüyorlardı.

"Mecoş ne harbiden birader?" dedi Cem kahkahalarının arasında.

"O benim Sarı Mecoşum." dedikten sonra Mecnun'a öpücük atan Barkın'la elimi yüzüme kapatarak gülmeye başladım. Mecnun'un yüz ifadesi kesinlikle görülmeye değerdi.

"Höst ula, bu karısuzluktan bağa yanliy."

"Bir alt dudak versen nolur be Mecoş, yazıktır." diyerek gülmeye devam eden Özgür'le Mecnun hızla yanlarından kalkarak benim yanıma gelip oturdu.

"Bunlar sapıttu iyice hemşerum, kori beni. Namusum elden gidiy." derken ellerini de örtmek ister gibi çapraz bir şekilde göğsüne sardığında yüzüne karşı hönkürerek gülmemek için dudağımı ısırdım. "Valla ha bu karu düşkünidur, yoklukta kalursa her boku yer. Ben bir korkayrum." diyerek Barkın'ı gösterdiğinde daha fazla dayanamayarak kafamı Nehir'in omzuna gömüp kahkaha atmaya başlamıştım.

"Senin boklu götüne mi kaldım lan ben?" diye kahkahasının arasında konuşan Barkın'la Mecnun bu sefer benim yanımdan kalkarak Mirza'nın yanına geçmişti.

"Sen benum cötüme kurban ol, azgun teke." dedikten sonra bu sefer bakışlarını Mirza'ya çevirmişti. "Ha ula burada kuzeninun namusu elden gidiy senun çıtın çıkmay." dediğinde kaşlarım istemsizce havalanmıştı, kuzenler miydi?

"Azıcık ısırsaydı, bir şey olmaz." diyen Mirza'yla daha çok şaşırmıştım. Sadece bir an, küçük bir an, ısırmak fiilini düşündüm! Zihnimde beliren görüntülerle hızla bakışlarımı çevirmiştim, sanırım Nehir haklıydı. Yalnızlıktan kafayı yemiş olabilirdim.

"Ula nankör, koynumda yılan beslemişum." diyerek tekrar benim yanıma geldikten sonra koluma sarılarak Mirza'ya kötücül bakışlar atmaya çalıştı. "Daha gelmeyrum ula bayramda sağa, küstum."

"Götümden ayrıldığın var çünkü, tek sıkıntı bayram." dedikten sonra erkeksi bir şekilde gözlerini devirdiğinde yutkunmak zorunda kalmıştım. Tamam belki biraz seksi olabilirdi, sadece biraz!

"Ben daha ha bunları istemiyrum, size iç güveysi gelsem olmaz mi komutanum?" dediğinde bile bakışlarımı Mirza'dan alamamıştım. Zihnimin içinde anılar canlanırken kaşlarım çatıldı.

***

"Küstum ula sağa, gidiyrum." diyerek giden sarışın çocukla bakışlarım onlara kaymıştı.

"Gidersen git ula, poh ye." diye giden çocuğun arkasınsan haykıran Han'la hafifçe kıkırdamıştım. Güldüğümü duyunca kızgın bulutları hızla bana döndü. "Sanki cötümden ayrilduğu var gibi bağa laf ediy."

"Hep kötü kelimeler kullandın, seni nineye şikayet edeyim de gör." dediğimde dudaklarında oluşan gülümsemeyle yanıma gelip oturmuştu. Onu hep böyle tehdit ediyordum ama hiç söylemiyordum, sadece kızgın bakışı hoşuma gidiyordu.

"Seni gidi hain Nujin." diyerek güldüğünde kaşlarım çatıldı. O isimden nefret ediyordum.

"Bana o ismi kullanmamanı söyledim."

"Ee ama adın bu." dedikten sonra bakışlarını karşıda ki dereye çevirerek düşünür gibi parmağını çenesine yaslamıştı. "O zaman sana bir lakap bulalım, Van kedisi nasıl?"

"Hayır!" dedim sinirle kollarımı göğsümde bağlayarak.

"Niye, nesü varmuş?" diye sorduğunda kaşlarım daha çok çatılmıştı.

"Gözlerimle dalga geçmek için söylüyorsun, başka bir şey bul."

"İnatçı keçü." dedikten sonra biraz duraksadığında grileri parlayarak bana döndü. "Van kuğusu nasıl peki? Hem kuğuları izlemeyi seviyorsun hem de onlara benziyorsun, beyaz ve zarifsin." dediğinde yanaklarım ısınırken başımı çevirdim. Van kuğusu... Garipti ama hoşuma gitmişti.

"Tamam, bu olur bulut adam."

****

Ah! Hayır sadece gözleri benzediği için aklıma gelmişti, aynı kişi olamazlardı. Zihnimde hala sesi yankılarken yavaşça yutkundum, Nujin bana o şerefsizin verdiği isimdi ve kurtulduğum ilk zamanlar adımın hala o olduğunu sanıyordum. Yanımdan koluma dürtülmesiyle bakışlarımı cevap bekleyen Mecnun'a çevirmiştim. Ne sormuştu ki bu?

"Olur olur, tabi." dediğimde gülerek yanıma daha çok yerleşmişti.

"Aşk olsun komutanım, hani bize?" diyerek kollarını göğsünden bağlayan Barkın'la kaşlarım havalandı.

"Çünkü o eniştemiz, eğer seninde varsa öyle bir hedefin düşünürüz." dediğimde bu sefer kahkaha atma sırası Mecnun'a geçmişti. Barkın'ın gözleri açılırken bakışları Nehir'e çarptığında yan taraftan başıma doğru gelen darbeyi hızla tutarak ters çevirdim.

"Ah! Tamam tamam sustum, bırak!" diyerek haykıran Nehir'le elini bırakarak arkama yaslandım.

"Aman komutanım, Allah korusun. Çekilecek bela mı bu be?" dediğinde Nehir'den cevap gecikmemişti.

"İlk defa şu beyinsize katılıyorum, Allah korusun! Ayrıca ben tek eşliliğe karşıyım." dedikten sonra bana dönüp göz kırptığında eşzamanlı olarak gözlerimi devirmiştim.

"Ee tamam Nehir bacum, o da karşu." diyen Mecnun'la bende gülmeye başlamıştım.

"Aynı evden sizi alarak gelemiyor muyuz komutanım?" diyerek çapkın olduğunu düşündüğü bir bakışı bana atan Barkın'la karşımda ki Mirza'nın başı hızla ona dönmüştü.

"Aynen, gel yarın işe başla." dediğimde Barkın'ın anlamayarak kaşları çatılmıştı.

"Sen şimdu anlamazsun azgun teke, ben sağa altyazu geçeyim. Anca kölem olabilursun dedu." diyerek gülmeye devam ettiğinde yandan elimi çakması için uzattım. Hızla elini elime çarptığında Barkın sonunda olayı anlayarak bakışlarını kocaman açarak bana baktı.

"Kırıldım ama komutanım."

"Fizikende kırılmak istemiyorsan kapa çeneni asker." dediğimde hızla gülümseyerek hafifçe oturduğu yerden geriye kaymaya başlamıştı.

"Şaka yaptım tabiki de komutanım." diyerek gülmeye devam ettiğinde yanında ki Özgür ensesine bir tane çakmıştı.

"Komutanım isteyin yakalayıp getireyim." diyen Özgür'le sırıtarak bakışlarımı ona çevirdim.

"Gerek yok, lazım olursa ben yakalarım." dedikten sonra yanımda ki kahkahalarla gülen Nehir'e döndüğümde bu sefer onun kafasına ben çaktım. "Dağ yerinden oynadı, yeter."

"Ay! Gülmekten karnıma ağrılar girdi. İyiki geldin be Nünü!" diyerek bana sarılan Nehir'le kollarımı etrafına sardım.

"Harbiden be komutanım, iyiki geldiniz." diyen Cem'le başımı salladım.

"Tamam lan abartmayın." dedim hafifçe gülerken.

"Yeter bu kadar sohbet, yatın hadi. Yarın çok işimiz var, yorulanı dağdan aşağıya yuvalarım." diyerek ayağa kalkan Mirza komutanla herkes sessizleşmişti. "Nöbet bende, size iyi geceler." dedikten sonra ileriye adımladığında Nehir de göğsüme daha çok yayılarak kendine yer bulmuştu. Diğer omzuma da Mecnun kafasını koyduğunda benim bakışlarım sadece onun üzerindeydi. Ortadaki ışık söndüğünde herkes karanlığa karışmışken ay ışığı onun geniş omuzlarına vuruyordu.

Arkası bize dönük ve elleri ceplerinde gökyüzünde ki yıldızları izlerken zihninden geçenleri öğrenme arzusuyla yanıp tutuşmuştum fakat bu pek mümkün değildi.

Bütün gece boyunca ne uyumuştum ne de bakışlarımı onun üzerinden ayırabilmiştim. İçimde ki garip bir çekim beni ona doğru iterken sadece çaresizce buna izin veriyor gibiydim. Sahi Mirza Yalçıner kimdi? Neden bu kadar soğuktu? Acısını bile gösteremeyecek kadar ne yaşamıştı?...

O günün ardından tam üç haftadır dağlardaydık, izlerini tam yakaladık derken elimizden kaçırıyorduk ve artık hepimiz perişan olmuş bir haldeydik. Evet, zorlu görevlere hazırlıklıydık fakat şu an sıcak bir duş için sanırım her şeyi verebilirdim.

Elimde ki silahı daha sıkı tutarak önümüzde ki harabeye baktım, içeridelerdi. Kaç gündür enselerinde olduğumuz için götleri üç buçuk atarken her yanı adam doldurmuşlardı. Gözümde ki lensi uzun süredir çıkarmadığım için gözüme batıyordu, bu yüzden görüşüm ara ara bulanıklaşırken dürbüne odaklanmaya çalıştım.

"Cem, kapıdakiler sende." diyen Mirza'yla Cem ayaklanarak kapıya doğru gitmişti. O günden sonra bana emir vermesi dışında bir daha hiç konuşmamıştık onunla ve sanırım bu iyi bir şeydi, en azından öyle olmalıydı. Karşımda ki bir insanın acı çektiğini bile bile sessiz kalmak pek benlik değildi.

"Nüha, sen benimle gel. Diğerleri, siperlerinizden ayrılmadan bizi koruyun." dediğinde yerimden ayrılarak onu takip etmeye başladım. Artık emir verirken adımı kullanıyordu ve garip bir şekilde onun sesinden adımı duymak tuhaf hissettirmişti, zihnimde Nujin diyen Han'ın sesini hatırlatıyordu.

Cem kapıdakileri ucuna susturucu taktığı silahla hızlı bir şekilde hallettiğinde bakışlarım grilerle kesişti, emir bekliyordum. Kafasını içeri doğru salladığında beklediğim emiri alarak hızlıca içeri adımladım, silahımı kavrayarak odaya yöneldiğimde içeri de oturan beş kişiyle göz göze gelmiştim ama bir sorun vardı, Baho burada değildi.

Siktir! Yine elimizden kaçırmıştık. Onların silahlarına davranmalarına izin vermeden üç tanesini indirdiğimde diğer ikisi ellerini havaya kaldırarak ayağa kalktılar.

"Kulun köpegin olayım canımı bağışla komitan." diyerek içlerinden biri önümde diz çöküp ayağımı öpmeye çalıştığında hızla yüzüne tekmeyi koyarak geri savrulmasını sağladım.

"Baho nerede?" diye sorduğumda ikiside birbirine bakmıştı. "BAHO NEREDE?!" diyerek haykırdığımda ikisi de yerinden zıplarken ağızlarını bıçak açmıyordu. Tüfeğin tetiğini çekerek tekrar onlara çevirdim.

"Vallah yaşatmazlar bizi komitan, etme eyleme."

"Siktir lan!" dedikten sonra konuşanın beynini dağıttıktan sonra korkudan titreyen diğerinin döndüm. "Aynısını yaşamak ister misin?" dediğimde kafasını aceleyle olumsuz anlamda sallamıştı. "Bende öyle düşünmüştüm."

Arkamda bekleyen Cem'e dönerken bakışlarım Mirza'yı aramıştı, neredeydi?

"Bunu alıp sorguya götürelim." dediğimde kafasını sallayarak adama yönelmişti. "Yüzbaşı nerede?" diye sordum merakıma yenik düşerek.

"Biri kaçtı, o da onun peşinden dağa doğru gitti komutanım." diyerek adamı tek eliyle yerden kaldırdıktan sonra bana döndü. Kafamı olumlu anlamda salladıktan sonra evden çıkarak dağa doğru yol almaya başladım. Bir süre ilerledikten sonra gelen seslerle bakışlarımı oraya çevirdiğimde neredeyse dağın tepesinde, bir yamacın kenarındaydık. Mirza adamın yakasından tutarak aşağı doğru eğmişti.

"Nerede lan Baho? Siktirtme bana sokuk ağzını!" diye haykırdığında arkasına doğru adımlamıştım.

"Yapamam komitan, yaşatmazlar beni."

"İyi, siktir git o zaman!" dedikten sonra adamın yakalarını bırakırken arkasını döndüğünde göz göze gelmiştik. Tam bir adım atıp bana doğru gelecekti ki geriye doğru sendelediğinde bakışlarım ayak bileğinde ki ele kaydı, şerefsiz düşerken onun bileğine sarılmıştı.

Geriye doğru sendelerken hızla aşağı düşmeye başlayan Mirza'yla onlara doğru atılarak aşağıda ki elini yakaladım. Sol elimde ki tüfeği yere sabitleyerek destek alırken sağ elim onun eline sarılıydı, çok ağırdı ve ne kadar tutabilirim emin değildim. Aşağısı tamamen sivri kayalarla doluydu, düşerse yaşama imkanı olmazdı.

Şaşkın bakışları ayağına dönerken boşta kalan ayağıyla sertçe kafasına vurup onu düşürmeyi başardığında biraz daha ona doğru kaymıştım, öyle ağırdı ki yukarı çekemiyordum. Bakışlarını tekrar bana çevirdiğinde elini daha sıkı tutmaya çalıştım.

"Mirza hadi, lütfen." diyerek onu çekmeye çalıştığımda ayağını bir çıkıntı arayarak dağa yaslamıştı, tam ileri itecekken kayan toprakla biraz daha aşağıya indiğinde bende onunla beraber aşağıya kaymıştım. Bakışlarım tüfeğe kayarken hemen sonda olduğunu fark ettim.

"Nüha, özür dilerim." dediğinde bakışlarım ona çevrilmişti. Elleri yavaşça elimden kayarken ona daha sıkı tutundum. "Söylediğim sözler için özür dilerim, olanların sorumlusu sen değildin."

"Aptal aptal davranma Mirza, tut şu elimi." diye haykırdığımda günler sonra ilk defa dudaklarında gülümseme yakalamıştım.

"Hakkını helal et..."

~~~~~~~~~~~~~~~~~

Veee bölüm sonu!

Tamam, bana kızmayın ama bakın Mirza da hatasını anladı. :)

Nasıldı bölüm?

Yorum ve vote atmayı lütfen unutmayalım...

Seviliyorsunuzzzz

🤍❤️

Bölüm sonu

3 yorum