~Bölüm Şarkıları~
Can Bonoma~Rüyamda Buluttum
Duman~Kolay Değildir
Yeni bir bölümden herkese merhabalar
Yorum ve vote atmayı unutmayın lütfen
Hadi şimdi sizi bölümle başbaşa bırakayım
İyi okumalar
Seviliyorsunuzzzz
🤍❤️
~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Ölüm, tek kelime dört harften oluşan bir ruhun yok oluşu fakat içinde binbir tane acıyı barından karmaşalar silsilesiydi. Arkada kalan sevenler için sonsuz bir acı gibi gözüken lakin zamanla silinen bu amansız duyguları anlamak oldukça güçtü.
İşte tam olarak gördüğüm grilerde ölüm vardı, amansız bir acı. Ruhumu içine çekerek yok etmek istercesine nefret dolu bakışları bir saniye bile gözlerimden ayrılmazken elinde ki silahın emniyetini kapatarak alnıma bastırmıştı. Hiçbir zaman ölümden korkmamıştım hatta belkide şehit olmak en büyük dileklerimden biriydi, fakat bunu hain olarak lanse edildiğim bir zaman diliminde istemiyordum.
Kolumun acısı beni daha fazla uyuştururken bacaklarımdan gücün çekildiğini hissedebiliyordum. Etraftan gelen sesler vardı, farkındaydım lakin zihnimde ki uğultudan dolayı hiçbir kelime anlamlı bir şekilde bilincime ulaşamıyordu. Önüme gelen bir asker ellerime uzanarak onları önümde kelepçelediğinde bu sefer bakışlarım ona dönmüştü. Yüzleri gizlenmişti, özel kuvvetlerdendiler. Yüksek ihtimal Halil albayın komutasında olan İnfirat timi olmalıydılar…
Bileklerim kelepçelendiği an hızla beni bırakarak Halil albayın yanına koştuğunda sadece olan biteni izliyordum. O koskoca cüssesi acı ile çökmüş gibiydi, yıkılmıştı.
“Baba…” diye mırıldanışı zihnimde çınladığında hala hareket edemiyordum. Omzum acı içinde sızlarken ruhumun yangını onu bile susturuyordu. Halil albayın bir oğlu olduğunu bile bilmezken bu gördüğüm manzaraya şaşıramamıştım bile.
Zorla nefes alan Halil albayı fark ettiğimde sanki az önce ki ağır çekime alınmış dünya bir anda kendi seyrine dönmüştü, o ölmemişti. Yattığı yerden bakışları bana döndüğünde dudaklarından kanı süzülmeye başlamıştı, bu görüntü öylesine tanıdıktı ki. Annemde kollarımın arasında kan kustuğunda yaşayabileceğini sanmıştım ama sadece bir sanrıdan ibaretti.
“Özür…dilerim.” diyerek zor bela konuştuğunda sözlerine bir anlam verememiştim, neden benden özür diliyordu ki? Gözlerimden birer damla yaş süzüldüğünde gri gözlü adamın da bakışları bana dönmüştü. Ardından Halil albay tekrardan karşısında ki adama dönerek yavaşça elini kaldırıp tuttu. “Hüma…sana emanet oğlum. Ha…hakkını helal et.”
“Helal olsun komutanım.” diye mırıldanan adamla arkamı dönüp buradan defolup gitmek istemiştim. Aynı acıları tekrardan yaşamak ruhumu emiyordu.
“Eşhedü enla…” derken sözünü biteremeden kafası geriye düştüğünde gözlerimi sıkıca kapatmıştım. Belki de daha erken yetişseydim…
Yüreğim acıyla kasılırken ağzımı açıp tek kelime edemiyordum, öyle ki asker olduğumu bile söyleyememiştim. Gözlerimi tekrar araladığımda gri gözlü adamın Halil albayın açık kalan gözlerini kapattığını fark etmiştim, hemen ardından ayağa kalktığında bakışları benimle buluşmuştu. Gözlerinde dibine kadar acı yatıyorken bile tek bir damla akmamıştı, bu gücün bir temsili miydi yoksa sadece duygusuzluk muydu?
"Komutanım henüz sorgulamadan tutuklamamız doğru mu?” diyen sesle kafamı sol tarafımda ayakta duran askere çevirdim. Zeytin gözleri parlarken etrafa tedirgin bakışlar atıyordu.
Ağzımı açıp benimde asker olduğumu söylemem gerekiyordu fakat kendimi o kadar güçsüz hissediyordum ki bunu yapmaya bile mecalim yoktu.
"Evet komutanum, önce bir dinleseydik keşke." dedi bu sefer ellerime kelepçe takan asker. Gözlerim gitgide kararırken kasılan bedenimi zorla ayakta tutuyordum. Bacaklarım titremeye başlarken zorla dudaklarımı aralayarak birkaç bir şey söylemeye çalışmıştım fakat dışarı çıkan ses sadece anlaşılmaz fısıltılardan ibaretti.
"KESİN SESİNİZİ!" diyerek kükreyen gri gözlü adamla eğer bilincim yerinde olsaydı yerimden hoplayabilirdim. Sesi gür ve oldukça korkutucuydu, içinde gücü barındırıyordu.
Etrafımda tekrardan bazı sesler dönmeye başlamıştı fakat artık dayanamayarak bedenim karanlığa yenik düşmüştü...
***
Kolumda ki ani acıyla inleyerek gözlerimi açtığımda ellerim refleks olarak sol tarafımda koluma bir şey bağlamaya çalışan askerin boynuna sarılmıştı. Etrafa bakındığımda bulunduğum yeri anlayınca elimi ateşe değmiş gibi hızla geri çektim. Hepimiz bir arabanın içindeydik ve askerlerin her birinin yüzünden tek bir duygu okunabiliyordu, hüzün...
Kendime gelmeye çalışırken bakışlarım etrafı tarıyordu, solumda ki asker kolumla ilgilenmeyi devam ederken hissettiğim acıyı umursamamaya çalışmıştım. Kelepçeyi takan askerle aynı kişiydi, bakışlarım diğerlerine çevrildiğinde hala yüzlerinde maske olduğu için tanımlayamıyordum fakat sert ve kızarık bakışları hislerine yeteri kadar tercüman oluyordu.
“Hassiktir.” diye mırıldanan yanımda ki adamla bakışlarım ona döndüğünde yırtılan gömlekten gözüken kamuflajıma baktığını fark etmiştim. “Komutanım o da askerdur.” demesiyle albayın oğlu hızla yerinden doğrularak üstümdeki gömleğin önünü parçalamıştı. İçimde ki kamuflaja bakarken kaşları daha çok çatıldığında gözlerinden geçen hisleri okumak oldukça zordu.
Araba sarsılarak durduğunda gri gözlü adam beni hızla bırakarak yüzüme bile bakmadan sertçe kapıyı açıp dışarı atlamıştı, sanırım kapının menteşesini kırmış olabilirdi. Benden önce sağ yanımda ki asker de indikten sonra elini bana uzattığında tereddüt dahi etmeden uzattığı elini tutarak dışarı çıkmıştım. Sol kolumdan hafifçe tuttuğunda bakışlarım gözlerine dönmüştü, ela gözlerinde yoğun bir hüzün vardı.
Hala ağzımı açıp tek kelime edemezken az önce yarama bakan askerde hızla ellerime uzanarak kelepçeleri açmıştı. Görev için ayrıldığım yere üzerimde terörist kıyafetleri ve ellerimde ki kelepçelerle dönüyordum!
“Affedersun bacum.” dediğinde hafifçe başımı sallamıştım sadece.
Ağzımı açıp tek kelime edemezken sol kolumun acısı beynime vuruyordu, büyük ihtimal dikiş gerektirecekti. Gözlerim tekrar odağını kaybetmeye başladığında kapıdan çıkan turuncu saçları fark etmiştim, Leyla...
"Mecnun, lütfen onu bulduğunuzu söyle..." diyerek sağ kolumu tutan adama yaklaşırken bakışları eskaza bana çarpmıştı. Hayır, beni bu şekilde görmemeliydi. Büyük ihtimal bombanın etkisiyle yüzümün her yani yara bere içindeydi ve terörist gibi gözüküyordum. "Aman Allah'ım!"
Gözleri büyürken elleri hızla açılan ağzına kapandığında bana bakan gözlerini dehşet bürümüştü. Turuncu tutamları rüzgarda sallanırken gözlerini net görebilmek için gözlerimi sıkıca kapatıp açtım. Hem kolumda ki mermi yüzünden hemde patlamanın etkisiyle beyin sarsıntı geçirmiş olmalıydım, hala başım dönüyordu.
"Nünü!" diyerek hızla bana atıldığında sağ kolumu tutan adam omzumda ki yarayı bildiği için onu durdurmuştu. Leyla'nın sert bakışları ona dönerken sertçe kaldırdığı eline vurarak geri itmişti. "Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Üsteğmen Nüha Ertunç o, komutanınıza böyle mi davranıyorsunuz?"
"İkinci bir hassiktir!"
Sözlerinin ardından sol tarafımdan gelen küfürü duyduğumda tam bakışlarımı ona çevirecektim ki kapıdan gelen gür sesle oraya döndüm.
"İnfirat timi, bu ne saçmalık? Hemen odama geliyorsunuz." diyerek haykıran Melike albayla hemen önünde dikilen gri gözlünün bakışları bana çarpmıştı.
"Komutanım şehitlerimiz..." diyen gri gözlünün sözleri albay tarafından kesilmişti.
"Üsteğmeni revire bırakıp derhal odama geliyorsunuz infirat timi." dedikten sonra arkasını döndüğü gibi içeri adımlamıştı. Melike albay neden buraya gelmişti ki?
Sağ kolumda ki asker, adının mecnun olduğunu az önce öğrendiğim, yanımdan çekilerek albayın oğlunun peşinden gitmişti. Onun ayrıldığı koluma Leyla girerken beni revire yönlendirdi.
Zor bela adımlarımı atarken adımı haykıran sesle bakışlarım oraya döndüğünde revirin önüne gelmiş sayılırdık.
"Nüha, ne oldu sana?" diyen Nehir'le gülümsemeye çalışmıştım lakin buna bile halim yoktu.
"Bir dur Nehir, görmüyor musun ayakta bile duramıyor! Revire götürmeliyiz, yardım et!" diyerek karşılık veren Leyla'yla, Nehir sol koluma girerken revirde ki yataklara yönlendirdiler.
"Komutanım, iyi misiniz?" Gelen sesle bakışlarım karşı sedyede yatan askere dokunduğunda onun kurtarılan asker olduğunu fark etmiştim. Şükürler olsun, kurtulmuştu.
Ona cevap vermeden kendimi sedyeye bıraktığımda zihnim daha fazla dayanamayarak tekrardan kendisini kapatmıştı.
~~~~~~~~~~
Yazarın anlatımından...
Ortam kasvetli bir havaya bürünürken infirat timi kalplerinde ki acıyı göz ardı etmeye çalıştılar. Albayın odasında dizildiklerinde Mirza kendini kasmaktan delirmek üzereydi.
"Şimdi acınız var olduğu için tek kelime etmiyorum ama sonrasında hepinizin elimden çekeceği var tim." derken sesi oldukça otoriter ve sertti Melike albayın. Halil albayla uzun yıllardır tanışıklıkları vardı ve onu kaybetmek esasında en derininde ki acıları uyandırmıştı fakat belli edemezdi. Bir albayın üzülmeye bile vakti yoktu.
"Yüzbaşı hariç hepiniz çıkın!" dedi albay diğerlerine bakarak. Emrini hemen yerine getiren askerlerle eşzamanlı olarak odada yalnız ikisi kalmıştı.
"Acını anlıyorum yüzbaşı fakat unutma, sen bu vatanın askerisin. Evet acın büyük lakin ayakta durmak zorundasın. Deliremezsin! Kafanı eseni yapamazsın! Bir kez daha emirlerden çıktığın an seni askerlikten men ederim." son sözleriyle eşzamanlı olarak ellerini sertçe önünde ki masaya çarptığında karşısında ki askerin donuk bakışlarıyla karşılaştı. Ağzından tek kelime çıkmadan albayı izlerken çoktan beyninde dönen tilkilere izin vermişti bile, babasını öldüren hiçbir şerefsiz yaşamayacaktı.
“O asker kim?” diye sordu Mirza, babasının neden son anında ondan özür dilediğini anlayamıyordu.
“Fırtına timindendi ve Türkoğlu’nu kurtarmak üzere görevlendirilmişti.” derken Melike albay elini sinirle saçlarından geçirdi.
“Timin geri kalanı nerede?” dediğinde hala anlamaya çalışıyordu ya da belkide içinde ki acıyı bir nebze de olsa zihninden uzaklaştırmaktı amacı.
“Çünkü onu bulabilecek tek kişi oydu yüzbaşı, Baho’yu en iyi o tanır.” demesiyle Mirza’nın kaşları daha derinden çatılmıştı.
“Ne demek tanır?”
“Baho onu belli bir yaşa kadar kızı olarak büyütmüş.” diyen albayla Mirza’nın zihninde kasırgaya bir yenisi daha eklenmişti. Babasını öldüren şerefsiz kızı yanıbaşında mıydı? Elleri öfkesini dizginleştirmek istercesine yumruk oldu.
“Ve böyle birinin asker olmasına izin mi veriyoruz?” dedi Mirza kasılan çenesiyle.
“Acın olduğu için bu söylediğini duymamış sayacağım Mirza. Biz insanları geçmişteki acılarını yargılamak için asker olmuyoruz, kim olduğunun farkına var.” derken derin bir nefes alarak bakışlarını cama çevirdi. "Şehit uğurlamasından sonra iki hafta izin sana ama sonrasında aklı başında bir şekilde vazifeni yerine getireceksin asker."
"Emredersiniz komutanım." dedi Mirza kısık bir sesle. Ne gücü kalmıştı sanki omuzlarında ne de ruhu. Babasını yerde acı çekerken gördüğünde kan beynine sıçramıştı. Arabadan son anda çalmıştı Halil albay fakat yine de kurtulamamıştı. Son sözleri Mirza'nın zihninde çınlamadan durmuyordu.
***
“Özür…dilerim.” diyerek zorla çıkan sesiyle bakışlarını Mirza’nın arkasında ki yere çevirmişti.
“Hayır baba, hayır.” diye mırıldandı Mirza fakat öyle kısık sesliydi ki hiçkimse onu duymamamıştı.
“Hüma…sana emanet oğlum. Ha…hakkını helal et.” demesiyle Mirza gözlerini kapatarak kendine gelmeye çalıştı, ağlayamazdı.
“Helal olsun komutanım.” diyerek gözlerini açarak karşısında ki mavi bakışlara son kez baktı.
“Eşhedü enla…” derken sözünü biteremeden kafası geriye düştüğünde derince bir nefes aldı Mirza.
“İntikamın en kısa zamanda alınacak albayım.” diye fısıldarken açık kalan gözlerini kapatmıştı.
***
Sözlerini tamamlayamadan şehadet şerbetini içen albay gözlerini sonsuzluğa kapatmıştı...
Mirza arkasını dönerek odadan ayrıldığında içinden geçen tek bir istek vardı, intikam...
~~~~~~~~~
"Ailesine haber verilmiş mi?" diyen Leyla'nın titreyen sesini duyduğumda bilincimi yerine getirmek için zorlamaya başlamıştım. Gözlerim hala kapalıyken bulunduğum yeri kavramaya çalıştım.
"Evet, geldiler. Dışarı da herkes." dedi Nehir. Onun da sesi titriyordu. Şehidimiz vardı. Kimdi?
"Ona nasıl söyleyeceğiz. Halil albayla en yakın olan oydu." diyerek iç çeken Leyla'yla kalbime hançer tekrar saplamışlardı. Yaşanılanlar gözümün önünden geçerken nefesim acıyla kesilmişti, ben zamanında yetişememiştim. Belki daha hızlı olsaydım…
"Bilmiyorum Leyla ama hazırlanıp törene gelmesi lazım." dediğinde gözlerimi tekrar açmaya çalıştım. O patlama sesinde ölen kişi Halil albaydı ve ben onu kurtaramamıştım. Hayır, kendimi suçlamayacaktım. Bunun olacağını ön göremezdim, ben haşa Tanrı değildim fakat acıyla kasılan kalbime bunu anlatamıyordum.
"Sen deli misin Nehir? Omzuna daha yeni dikiş attık ayrıca kafa travması geçiriyor olabilir, bu şekilde ayağa kalkamaz." diyerek sinirli bir ses tonuyla konuşan Leyla ile gözlerimi yavaşça açmayı başarabilmiştim. Bedenimin ne halde olduğu umrumda değildi, albayın son uğurlamasında bende olacaktım.
"O özel kuvvetler askeri Leyla, normal bir insandan daha güçlü. Ayrıca eğitimde bundan daha kötü olduğu zamanları da vardı."
Haklıydı, eğitimde daha beterlerini de yaşamıştık. Boğulduktan sonra tekrardan hayata dönmemde bunlardan biriydi. Gözlerimi yanımda dikilen kızlara çevirdiğimde beni ilk fark eden Nehir olmuştu.
"Evine hoşgeldin komutanım." diyerek hüzünlü bir gülümsemeyi dudaklarına yerleştirdiğinde sağ gözümden bir damla firar ederek yanaklarıma ilerledi.
"Halil albay..." derken sözümün devamını getirememiştim. Hızla arkasını dönen Leyla'nın gözlerinden yaşlar süzüldüğünü fark edebilmiştim fakat şu an tek odağım Nehir'deydi.
"Vatan saolsun komutanım." dedikten sonra onunda gözlerinden yaşlar süzüldüğünde kendimi ağlamamak için kasmaya başlamıştım. Yerimden doğrulmaya çalıştığımda üzerimi değiştirdiklerini yeni anlıyordum, baygınken yapmış olmalıydılar. Nehir hızla sırtımdan destekleyerek oturmama yardım ettiğinde Leyla da bize dönerek kolumda ki bitmiş serumu çıkarmıştı.
"Vatan saolsun asker." dedim gözlerimi Nehir'e dikerek. Şehitlik ulaşabilmek istediğimiz en yüksek mertebeydi ve bu şanlı mertebeye yükseldiği için arkasından ağlayamazdık.
"Kıyafetlerin koğuşta, tören birazdan başlar." diyen Nehir'le yavaşça ayağa kalktığımda Leyla kamuflajın ceketini omuzlarıma bırakmıştı. Nehir koluma girmeye çalıştığında geri çekilerek buna izin vermedim.
"Ben hallederim, gidelim."
Karargahın koridorunda adımlarken etrafı matem havası bürümüştü. Adımlarım sessiz yolu inletirken kapıdan içeri giren albayla kesişti bakışlarım. Melike albay, küçük yaşta oradan kurtulduğumda beni sakinleştiren askerdi fakat ne yaparsam yapayım oradan beni kurtaran ve sonrada bir ay evinde kaldığım o askeri bulamıyordum. Senelerdir ona sormama rağmen inatla benden kaçıyordu, nedenini anlayamamıştım.
"Üsteğmen, nasılsın?" diyen yorgun sesini duyduğumda omuzlarım sanki acısını almak istercesine daha da dikleşmişti.
"Bir yandan acılı bir yandan da gururluyuz komutanım." derken karşısında çoktan hazır ola geçmiştik bile. Dışardan gelen ağıtları duymamak mümkün değilken soğuk kanlı olmak bir hayli zordu.
"Başımız saolsun asker."
"Vatan saolsun komutanım." dedim güçlü çıkartmaya çalıştığım sesimle.
"Üstünü giydikten sonra bir odama uğra üsteğmen." dediğinde gözlerim sonunda gözleriyle çakışmıştı. Yeşil gözleri yorgunluğunu belli edercesine kısılmış ve kızarıktı. Halil albay şehit olduğu için hızla tayini buraya alınmış olmalıydı.
"Emredersiniz komutanım." dediğimde önümden adımlayarak odasına ilerlemişti. Eskiden Halil albayın olan odaya...
Tam adım atacakken dönen başımla senlediğimde Nehir hızla koluma girerek bana yardımcı oldu. Çok kan kaybetmiştim, her ne kadar eğitimli de olsam sonuçta bende bir insandım.
"İnat etme de yardım etmeme izin ver işte." diyen Nehir'le bakışlarım tam ona dönecekken karşı taraftan bize doğru gelen askeri fark ettim. Üzerimde yeşil atletten başka bir şey yoktu fakat şu an umursayacak halde değildim.
"Komutanım yerinizden kalkmasaydınız keşke." diyerek diğer koluma giren Cem ile neredeyse çığlık atacaktım. Sadece bir kaç yaram vardı, yatalak değildim. İkisinin elinden de kollarımı hızla çekerek kurtulduğumda omuzlarımda ki cekette yere düşmüştü.
"İyiyim ben ve kendim gidebilirim. Siz işinize bakın." dedikten sonra adımlarımı koğuşa yönlendirmiştim.
"Gözümüz aydın olsun, Mirza komutanımdan bir tane daha geldi." diyerek ardımda konuşan Cem'in sesi kulaklarıma ulaşmıştı. Mirza şu ünlü komutan mıydı acaba?
Koğuşa girdiğimde Nehir de arkamdan girerek kapıyı kapatmıştı. Etrafa bakındığımda yatağımın üzerinde ki kıyafetlerimi görmüştüm. Biri bugün giymemiz için resmî takımdı diğeri ise kamuflajdı, üzerinde ki bordo bere ise bana makamımı belli edercesine sırıtıyordu. Artık Hakkari karargahına bağlıydım.
"Duş almam lazım Nehir." diyerek dolaba ilerledikten sonra Nehir’e ait olan kısımdan havlu çıkarmıştım. Eşyalarım gelene kadar böyle idare etmek zorundaydım
"Yaran için iyi olmaz sanırım." diye çekingen bir tonda konuşan Nehir'le sert bakışlarım ona döndü. Gözümde ki kahve lens de iyice yakmaya başlamıştı, değiştirmem gerekiyordu.
"Son uğurlamaya böyle katılamam." dedim baskın bir sesle. Ardından onu umursamadan duşa ilerlediğimde üzerimdekilerden tamamen kurtularak kendimi sıcak suya bıraktım. Yarama çok fazla gelmemesine özen göstererek hızlı bir duş aldıktan sonra tekrar koğuşa döndüğümde Nehir'i yatakta otururken bulmuştum. Bu odada yalnız ikimiz kalıyorduk, kadınlar için farklı bir koğuş vardı fakat karargahta kadınlar daha azınlık olduğu için sadece tek koğuş vardı. Bu yüzden bize ayrı iki kişilik açılmıştı ve yokluğumda bile yeni kimse gelmemişti.
İç çamaşırlarımı üzerime geçirdikten sonra hızla resmî kıyafetlerimi de giyerken bir yandan da saçımın nemini alarak ensemde sıkı bir topuz yapmıştım. Bakışlarım tekrar Nehir'e döndüğünde gözlerinden yaşlar süzülürken beni izlediğini gördüm.
"Şehit haberi ilk geldiğinde sen sandım Nünü, o kadar korktum ki." diyerek ayağa kalkıp kollarını belime doladığında bende hiç beklemeden ona sarılmıştım. Bu iki yıldır yaptığımız bir diğer alışkanlıkta göreve gitmeden önce haber vermekte ve burada olduğunu biliyordu. Tabiki de hepsini ve burayı çok özlemiştim fakat öyle bir andaydık ki bunu yaşamaya vaktimiz yoktu.
"Şhh! İyiyim ben Nehir, bir problem yok. Bak geldim işte." dedikten sonra daha sıkı sarıldığımda o ise kafasını göğsüme gömmüştü.
“Seni kim vurdu Nüha? Söyle, hemen mermi manyağı yapayım.” demesiyle bakışlarımı ona çevirmiştim. O gri gözlü adamın adını bilmiyordum lakin diğerleri komutanım dediklerine göre rütbesi yüksekti, ayrıca acısı olan birini böyle bir şey için suçlayamazdım.
“Bilmiyorum, görmedim.” dedim sessizce.
“Kızım salak mısın? Omzun deşilmiş, nasıl bu kadar yakındaki birini görmezsin?”
"Sanırım biraz." diyerek dudaklarıma acılı bir gülümse yerleştirirken geri çekilerek yüzüne baktım. Yeşile çalan ela gözleri ağlamanın etkisinden kızarmıştı. "Bunları sonra konuşuruz, şimdi bir şehidimiz var ve onu uğurlamalıyız."
Sözlerimin ardından başını sallarken hızla gözyaşlarını silip omuzlarını dikleştirmişti. Yatağın üstünde şapkalarımızı aldıktan silahlarımızı da alarak dışarı çıktık.
"Mirza komutanım Halil albayın oğluydu, o yüzden eğer sinirle bir şeyler derse sözlerine çok kulak asma olur mu?" diye kulağıma doğru konuşan Nehir'le kafamı olumlu anlamda salladım. Acısı şu anda çok büyük olmalıydı, keşke yanında olup yardımcı olabilseydim. Fakat nefret dolu bakışları zihnimde çınladığında bunun olamayacağını anlamıştım. Bir şekilde beni suçluyor olmalıydı, kısmen haklıydı.
Nehir’i bıraktıktan sonra albayın odasına ilerlediğimde kapının yanında gördüğüm isim canımı daha çok yakmıştı. En son iki yıl önce tayinimi istediğinde burada bulunmuştum. Öyle abartılacak kadar yakın olamasakta çoğu zaman bir abi sıcaklığını bana hissettirebilen nadide insanlardan biriydi. Kapıyı tıklatarak beklemeye koyulduktan sonra gelen 'gir' sesiyle kapıyı açarak içeri adımladım.
"Gir üsteğmen." dediğinde içeri girerek arkamdan kapıyı kapattım. "Öncelikle hoşgeldin yuvana asker. Yaralarının farkındayım, senin adına eminim ki çok zorlu bir görevdi bu. Bunun için sana törenden sonra iki hafta izin veriyorum fakat sonrasında üsteğmen Nüha Ertunç'u tekrar şehrinde görmekten onur duyarım."
"Emredersiniz komutanım." diyerek kabul ettiğimde dolu olan gözleri tekrar bana ilişti.
"Cenazemizin acısı geçtikten sonra bir oturur dertleşiriz, olur mu?"
"Olur komutanım."
"Şimdi çıkabilirsin üsteğmen." dediğinde geriye doğru adımladıktan sonra kapıyı açarak odadan ayrılmıştım. Melike albayım kesinlikle gözümde en güçlü kadınlardan biriydi. Adımlarımı karargahın dışına yönlendirdiğimde hızla avluya çıktım.
Orta da duran al bayrak sarılı tabutun çevresine geldiğimizde tek sıra halinde sıralanırken esasında amacım kendimi geride tutmaktı. Ben bu timden değildim ve her ne kadar tayinim buraya çıksa da herhangi bir emir almamıştım. Fakat sağ tarafıma geçen Cem ile diğer herkes benim yanıma sıralandıklarında şaşırmadan edemedim, sanırım hangi tim de olduğum belliydi.
Hemen ardımdan gelen ağlama seslerini dinlerken kalbim boğuluyor gibiydi, ölüm acısı içlerinden en kötüsüydü. Dualar edildikten sonra tören başladığında gri gözlü asker hemen sol tarafıma dikilmiş, sert bir şekilde tabuta bakıyordu. Omuzlarında ki yıldızlara kaydı bakışlarım, yüzbaşıydı.
"ŞEHİTE SAYGI İÇİN NİŞAN VAZİYETİ AL!" diyerek sol yanımdan haykıran yüzbaşıyla hepimiz bir adım öne çıkarak silahları kaldırıp havayı hedef almıştık. "DİKKAT!" dediğinde hepimiz aynı anda tetikleri çektik. "ATEŞ!" aynı anda atılan kurşunlar havayı delip geçmişti. "ATEŞ!" bir kez daha sıkıldı mermiler. "ATEŞ!" ve son kez sıktıktan sonra bakışlarımız tabuta indi. "ESAS DURUŞ!" hepimiz silahları yanımıza alarak hazır ola geçmiştik. "ŞEHİDİ UĞURLAMAK İÇİN YERLERİNİZE!"
Tabutun etrafına sıralandığımız da dört asker koşarak gelip tabutu tutmuşlardı. Direk bir uçakla memleketine uğurlanacaktı. Yüzbaşı hızla koşarak kaldırılan tabutun altına girdiğinde gözlerinden süzülen damlaları görmüştüm. Annesini kaybeden ve tanımasam bile bir şehit kızı olarak acısını çok iyi anlıyordum, bu çok can yakıcıydı.
Timde ki diğer erkeklerde tabuta sarıldıkları sırada bacağımda hissettiğim ellerle kafamı aşağıya çevirmiştim. Küçük sarışın bir kız çocuğu etrafa korku dolu bakışlar atarken bacağıma sarılmıştı, en fazla 5 yaşında ya vardı ya yoktu. Elimi yumuşak saçlarına getirip okşadığımı irkilerek bakışlarını bana kaldırıp geri çekildi. Dizlerimin üzerine çöküp onunla aynı boya geldikten sonra elimi uzatarak onu yanıma çektiğimde etrafa korku dolu bakışlar attığını görmüştüm, silah seslerinden korkmuş olmalıydı.
"Sen kimsin ufaklık?" dedim yumuşak tutmaya çalıştığım sesimle.
"Ben komutanın kızıyım. Peki sen kimsin askey abla?" dediğinde dudaklarıma hüzünlü bir gülümseme sarmıştı, Halil albayın kızıydı. Ben henüz özel kuvvetler eğitimine gitmeden önce doğduğunu duymuş ve tebrik ettiğimizi hatırlıyordum.
"Nüha bende ama genelde Nünü derler." dediğimde sırıtarak gülmeye başlamıştı. Bakışları tekrardan tabuta kaydığında etrafa bakınarak arkamda ki bir yere çevirdi gözlerini.
"Nünü abla annem niye çok ağyıyor?" diye sorduğunda arkamı dönerek bakışları yere odaklı sakince elinde ki resme sarılarak ağlayan bir kadını görmüştüm. "Biy de babam neyede, sen biliyor musun? Buraya hey gelişimizde odasına götüyüydü ama şimdi yok. Yoksa kızgın mı yine?"
Sözleri içimde ki ağlama isteğini kamçılarken bir süre ne diyeceğimi bilemeden ona baktım sadece. Mavi gözleri kocaman açılmış bir şekilde beni izlerken baban öldü demek bir hayli zordu benim için.
"Melekleri biliyor musun?" diye sordum sakince.
"Evet. Biy keresinde babam eve üzgün döndüğünde aykadaşının melek olduğunu söylemişti. Melekler böyle gelir ve bizi koyuylarmış." dediğinde gözümden yaşlar akmasın diye tüm bedenimi öyle bir kasmıştım ki hala uyuşturucunun etkisinde olan kolumda ki dikiş bile sızlamıştı.
"İşte baba da öyle melek oldu ufaklık. Onu artık çok fazla göremiyeceğiz ama o bizi hep koruyacak." derken saçlarını okşadığımda mavi gözleri dolmuştu. İşte en acı kısmı da küçük bir çocuğa ölümü anlatmaktı. Ölüm kolaydı fakat ardında bıraktıkları bir ömür çürütürdü.
"Yani ben bir daha babamı göyemiycek miyim?" dediğinde hızla kafamı olumsuz anlamda salladım.
"O burada, kalbinde yaşamaya devam edecek. Sen her uyuduğunda rüyalarına gelecek ve seninle yine konuşacak. Hem üzülürsek o da üzülür dimi?" dedikten sonra ayağa kalktığımda göz yaşlarını hızlıca silmişti. Yaşına göre ne kadar da olgundu...
"Rüyamda da yine gelip benimle donduyma yer dimi?"
"Yer tabiki." derken gözümden düşen bir damlayı görmemesi için hızla kafamı çevirdiğimde derin derin nefesler almaya çalışmıştım. Kahrolası çok zor bir durumdu. Bakışlarım tekrar ufaklığa döndüğünde elinden tutarak annesinin yanına doğru adımladım. O kadına şu anda tek iyi gelebilecek şey çocuklarıydı.
"Başınız saolsun." diyerek kadına baktığımda dolan gözlerini bana çevirdi.
"Vatan saolsun kızum." dedikten sonra kucağında resme daha sıkı sarıldığında yanında ağlayan başka bir kadının bakışları elimde ki ufaklığa dönmüştü.
"Hüma gel böyle canım, asker abla işini yapsın." diyerek kızı kucağına aldığında geriye doğru adımlamaya başlamıştım ki Hüma arkasını dönerek yüzünde ki gülümsemesiyle el salladı. Ona karşılık vererek elimi salladıktan sonra arkamı dönerek karargaha ilerlemeye başlamıştım.
Bazı acılar can yakardı fakat her acı zamanla unutulur yerini hafif kırgınlıklar alırdı...
***
Cenazenin üstünden tam iki hafta geçerken bu süreyi evde dinlenerek geçirmiştim. İki yıldır nedensizce ulaşamadığım bu rahatlık beni iyice mayıştırırken yarın kalkıp nasıl karargaha gideceğimi sorguluyordum. Bu zaman içinde herhangi bir görev olmadığı için Nehir de gitmemişti ve tüm günleri neredeyse yatarak ya da televizyonun başında pinekleyerek geçirmiştik. İlçede karargaha 20 dakika kadar mesafe de bir apartman dairesinde kalıyorduk, ben gitmeden önce de üçümüz yaşardık, hala aynıydı. Zaten zamanımızın büyük çoğunluğunu karargahta geçirdiğimiz için ev bize göre bir nevi tatil yeri oluyordu.
Bu iki hafta içinde Nalan’dan da eşyalarımı göndermesini rica etmiştim, önce hakaretler silsilesi içinde reddetse de sonrasında hepsini yollatmıştı. Buraya gelmemden pek memnun değildi kendisi lakin yapacak bir şey yoktu.
"Leyla gelmedi mi hala?" diye sordum diğer koltukta uzanarak elinde ki telefonla ilgilenen Nehir'e.
"Yok be, manitasının yanındadır o. Nikah gününü erteleyeceklerdi." dediğinde bile başını telefondan kaldırmamıştı. Yeni bir avı vardı belli ki!
"Sen kiminle konuşuyorsun lan?" dedim yattığım yerden doğrulurken.
"Yeni flörtümle." dedikten sonra sırıtan yüzü bana dönmüştü. "Görmen lazım bir içim su Nünü, afet-i devran." diyerek elinde ki telefonu bana çevirdiğinde gösterdiği resime bakmıştım. Hakkı var yakışıklı çocuktu ama tam bir spor salonu bebesiydi.
"Kullanılmayan kas yığını." diyerek gözlerimi devirdiğimde iğrenen bakışlarını bana yollamıştı.
"Sen ne anlarsın be, çürük yumurta." dedikten sonra tekrardan elinde ki telefona döndü. "Yalnız kala kala çürüdün iyice."
"Sen beni boşver de ne ara düşürdün bu çocuğu iki arada bir derede?"
"Geçen markete gittiğimde gördüm ve sonra hemen hallettim işi." diyerek bana dönüp seksi olduğunu düşündüğü bir bakış atarak göz kırptı. "Söylesene benden, bu güzellikten kim kaçabilir ki?"
"Egoist piç." dedim elimde ki yastığı hızla ona fırlatırken.
"Teveccühün bebeğim." diyerek yastığı havada yakaladıktan sonra öpücük atarak geri bana fırlatmıştı. Aynı şekilde hava da yakalayarak boynuma koyup geri yaslandım.
"Ee! Bu Mecnun nasıl biri?" diye tekrar soru sorduğumda Nehir kızgın bakışlarını bana yöneltmişti. "Ne var kızım canım sıkılıyor, napim?"
"Göreve git o zaman, iki şerefsiz öldürünce sıkıntı falan kalmaz canım komutanım!"
"İki yıldır seksek mi oynuyordum ben göt?" diyerek kızdığımda bu sefer telefonu tamamen kapatarak bana döndü.
"Harbiden Nünü Halil albayın öldüğü gün ne olduğunu hiç anlatmadın. Karargahta bile sana gücü yetebilen çok az kişi vardır, nasıl vuruldun?" dediğinde kollarımı ensemde bağlayarak ona baktım. Bu zaman diliminde kimseye yüzbaşıyı ispiyonlamamıştım, öyle bir durumda sağlıklı düşünememesi gayet doğaldı.
"Görmediğim için olabilir mi acaba bayan zeki?" dediğimde gözlerini devirerek bakmayı sürdürmüştü.
“Askeriz diye ensemize de yedek göz takmıyorlar ne yazık ki.”
"O sik kırığı Baho’dur kesin, orospu çocuğu!"
Leyla'ya göre bizim ağzımız daha pisti ve çoğu şeyi konuşmaktan pek utanmazdık fakat Leyla daha kibardı, o tam bir prensesti.
"Her boklarını biliyorum, bakalım kim elimden alabilecek onları." dedim bastıramadığım sinirimle. Halil albayımın intikamını da ailemin intikamına da illaki alacaktım.
"Tam Mirza komutanım gibi baktın he, ürkütücü." diyerek yalandan titrediğinde gülmeye başlamıştım. Anılan ismiyle bakışları zihnimde çınlamıştı, gözleri aynı onun gözlerine benziyordu. Bir zamanlar aşık olduğum bulutlara… "Ayrıca sen niye kahve lens takıyorsun, diğer hali daha güzel."
"Bilmem, alışkanlık oldu sanırım." dedikten sonra açılan kapı benim kaçışım olmuştu. Şu ömrüm boyunca gözlerim için öyle iğrenç sözler işitmiştim ki küçüklük travmam adeta geri gelmişti. Görmek canımı yakıyordu artık!
"Hanımlar, selamlar." diyerek içeri giren Leyla ile ikimizinde bakışları ona döndü. Üstünde ki trençkotu hızla çıkarıp koltuğun kenarına bırakırken hemen ayak ucuma geçip oturmuştu. Yetimhane de kaldığımız süre boyunca öyle çok alışmıştık ki birbirime onsuz ne yaparım bilemiyordum. O benim olmayan kız kardeşimdi.
"Ne yaptınız tarihi?" diye sordu Nehir olduğu yerde ters dönüp ayaklarını koltuğun sırt koyma yerine dayarken.
"İki ay sonrasına aldık Nehoş, malum şu cenaze durumlarının bir durulması lazım." dediğinde haklısın anlamında başımı sallamıştım. İki ay unutulması için yeterli bir süreydi. Aslında her şey bu kadar kolaydı. Şehitler insanları korurdu lakin insanlar sadece 15 saniyesini ayırıp alelade bir haberden izlerlerdi ve sonrasında her şey normalde dönerdi. İnsanlar gördüğüm en nankör varlıklardı...
"İki ay dayanmak zor gelmesin Leyloş." diyerek konuyu değiştirmek için pis pis sırıtan Nehir'le gülmemek için dudağımı ısırmıştım.
"Nasıl yani bir senedir hiç olmadı mı?" dedim abartılı bir şekilde şaşırmış gibi yaparak. Bizim sözlerimizle hızla kızarmaya başlayan Leyla'yla daha fazla dayanamayarak Nehir de bende gülmeye başlamıştık.
"Biz sizin gibi sapık mıyız be! Evlendik sonra diye karar verdik ikimizde." dedikten sonra kollarını önünde bağladığında daha çok gülmeye başlamıştım.
"Dur bir saniye, konusu geçti yani?" diyen Nehir'le Leyla morarmaya başlamıştı neredeyse.
"Ya of! Gülmeyin lan. İllaki geçti yani, ciddi ilişki bu. Tabi siz iki günlük erkeklerden dolayı pek bilmezsiniz." diyerek kendini savunan Leyla'nın yüzünde bilmiş bir ifade gezinmişti.
"Hey hey hey! Beni hiç katma, 5 senedir erkek orucundayım."
"Ondan öncesi peki?" dedikten sonra tek kaşını kaldıran Leyla ile yerimde dikleşerek ona bakmıştım.
"Hala vermediğime göre çokta bir şey olmamış demek ki portakal kafa. Sen git Laz uşağınla uğraş." dedim elimi hızla bukle halinde omuzlarından dökülen saçlarına atıp karıştırarak.
"Ben sana laf ediyor muyum lan Van kedisi?" dediğinde Nehir gülerken koltuktan düşmüştü. Ardından hepimiz bu duruma gülerken Leyla'nın yanağına hızlıca bir öpücük bıraktım.
"Dikkat et Van kendisi sana pençelerini geçirmesin portakal." dedikten sonra göz kırparak ayağa kalkıp odama doğru adımlamaya başlamıştım. "Ben yatıyorum gençler, malum yarın iş beni bekler. İyi geceler."
"İyi geceler." diyen iki sesle odama girdikten sonra kapımı kapatarak kendimi yatağa bırakmıştım. Omuzumdaki dikişler geçen hafta alınmıştı, iyileşmiş sayılırdı lakin hala acıyordu. Ayrıca patlamanın etkisiyle oluşan morartılarım da çoğunlukla geçmiş, yüzüm sonunda eski halini neredeyse almıştı.
Yorganın içine girerek yatağıma sarıldıktan sonra kendimi uykunun kollarına bıraktım.
***
"Nüha kafanda zıplayacağım şimdi ha, uyansana!" diyen sesi umursamadan kafamı diğer tarafa çevirdiğimde üstüme binen ağırlıkla gözlerimi açmak zorunda kalmıştım. “Ya bir insan iki sene içinde hiç mi değişmez.”
"Leyla sen mi kalkarsın yoksa ben mi seni duvara yapıştırayım?" diyerek uykudan yeni uyandığım için boğuk çıkan sesimle konuştuğumda hızla üzerimden kalkarak bakışlarını bana çevirmişti.
"Oh hele şükür uyandın, geç kalırsan Mirza komutan ağzına sıçar." dedikten sonra odadan çıktığında oflayarak ayağa kalkmıştım, bakışlarım acı içinde yatağıma döndü. Canım yatağım, ne zaman gelirim artık bilinmez. Beni özle olur mu?
"Şahsen benim birkaç kez sıçtı, hiç tavsiye etmiyorum." diyerek elinde ki pantolonu giymeye çalışan Nehir'e çevrilmişti bakışlarım. Umursamadan dolabıma ilerleyerek üniformamı çıkarttığımda dün duş aldığım için kendime içten içe bir aferin yollamıştım, bu uykuyla hiç uğraşamazdım.
Üzerimi hızlıca giydikten sonra saçlarımı ensemde sıkı bir topuz yaparak beremi alıp odadan çıktığımda Nehir de hazırlanmış bir şekilde beni bekliyordu.
"Tekrardan hoşgeldin kardeşim." dedikten sonra ellerini bana sardığında yan taraftan Leyla da üzerimize atlayarak sarılmaya katılmıştı.
"Hoşbulduk kızlar."
Sarılma faslının ardından hızla evden çıkmamız gerekmişti, çünkü hepimiz geç kalmıştık. Nehir'in arabasına binerek yola koyulduğumuz da telefonumu elimde çevirmeye başlamıştım, yakında bende mi araba alsaydım acaba? Van’dayken her ay düzenli olarak param hesabıma yatırılmıştı ve benim kullanacak her hangi bir yerim olmadığı için öylece kalmıştı, değerlendirmek gerekiyordu.
Etrafın boğucu sıcağını umursamamaya çalışarak yola odaklandığımda derin bir nefes almıştım. Daha Mayıs ayına bile girmeden bu ne sıcaktı ya!
Karargaha geldiğimizde park edilen araban inerek içeri yöneldiğimiz de Nehir de bende berelerimizi kafamıza geçirmiştik lakin küçük bir sorun vardı. Kimse bana timde olup olmadığımı söylememişti ve ben kafama göre hareket edemezdim. Sanırım önce albayın odasına uğramalıydım.
"Ben bir Melike albayın odasına uğrayacağım, sonra yanınıza gelirim." dedikten sonra adımlarımı çevirerek tanıdık yolda ilerlemeye koyuldum. Odanın önüne geldiğimde sakince kapıyı tıklatarak beklemiş, ardından gelen 'gir' sesiyle kapıyı açarak içeri girmiştim.
"Albayım müsait miydiniz?" diye sorarken bakışlarım içeri de duran ve bana ölümcül bakışlarını yollayan Mirza komutanla çakışmıştı. İki senedir namını dinlemekten gına gelmişti artık fakat cidden denildiği kadar vardı. Ürkütücü bakışları ve iri bedeniyle sizi hiç zorlanmadan ikiye ayırabilir gibi duruyordu.
"Evet Nüha girebilirsin, bende seni çağıracaktım zaten. İsabetli oldu." dediğinde içeri girerek kapıyı arkamdan kapattım. Bir kaç adım attığımda artık Mirza komutan kapıya daha yakın bir yerde kalmış ve ben ise albaya yaklaşmıştım. "Evet uzun lafın kısası Nüha da artık İnfirat timinde yüzbaşı."
Sözleriyle kaşlarım kalkarken gözlerinden ateş çıkartan adama çevirdim bakışlarımı, benden bu kadar nefret edeceği ne yapmış olabilirdim ki? Babasını oraya zorla getiren ben değildim ya da bombayı atan...
"Ben babamı öldüren teröristin kızını timime falan almam." dedi Mirza komutan dondurucu bir şekilde soğuk olan sesiyle. Onunla böyle bir durumum olduğunu nerden biliyordu?
Sözleri kalbime işleyerek her bir parçasını acıtırken ona karşı çıkıp onun çocuğu olmadığımı haykırmak istiyordum ama yapmadım, yapamadım. Ben hiçbir zaman o şerefsizin kızı olmamıştım ve olmayacaktım da, ben bir şehit kızıyken o şerefsizle anılamazdım.
“Ben…” diye mırıldanarak tam inkar edecektim ki bakışları bana dokunmadan hızla arkasını döndü. Mirza komutan tam kapıya ilerleyerek albayın odasından ayrılacaktı ki Melike albay elini hızla masaya vurarak onu durdurmayı başarmıştı, otoriter bir kadındı.
"Emirlerime karşı mı geliyorsun asker? O kapıdan tek başına çıktığın an askerliği unutursun." dediğinde ben öne çıkmıştım.
"Alba..."
"Kes!" diyerek beni susturduğunda gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım. Mirza komutan sakince arkasını dönüp ölüm saçan grilerini bana çevirdi. Hayır, artık emindim. Aynı kişi olmalarına imkan yoktu, o benim bulut adamım olamazdı.
Onu ilk gördüğüm andan beri belki diye içimden geçirmiştim ama o bu denli soğuk bakmazdı. Buz gibi gözlerine inat sıcacık yaklaşırdı.
"Emredersiniz komutanım." dedi adeta dişlerini birbirine geçirirken. Kapıyı sertçe açıp çıktığında benimde peşinden gitmem gerekiyordu fakat sanırım biraz tırsmıştım. Adam az önce bildiğimiz kükremişti, gayet haklıydım!
Derin bir nefes aldıktan sonra albaya bakarak baş selamı verip tam kapıya doğru gidecekken sözleri beni durdurmuştu.
"Sen niye gelmiştin Nüha?"
"Tam olarak bu konu için gelmiştim komutanım ama çözüldüğünü göre..." dedikten sonra bakışlarımı gözlerine çevirdiğimde kafasını olumlu anlamda sallamıştı.
"Çıkabilirsin."
"Emredersiniz komutanım."
Sözlerimin ardından arkamı dönerek dışarı çıktığımda kapının yanında beni bekleyen Mirza komutanla karşılaşmıştım. Gri gözleri buz etkisi yaratırken karşısında titrememek için oldukça büyük bir çaba harcıyordum.
"Saatlerce seni mi bekleyeceğim asker, yürü!" dediğinde kaşlarım çatılırken o ise yürümeye başlamıştı. Bu tavır neydi şimdi?
"Bana olan bu öfkenizin sebebi ne yüzbaşı?" dedim sesimi sert tutmaya çalışarak. Adımları duraksarken gözlerini bana çevirdi.
"Birçok sebebi var asker fakat seninle muhatap olmak bile midemi bulandırdığı için anlatamayacağım." derken adımlarını bana yönlendirerek tam karşımda durduktan sonra parmağını kaldırıp iki hafta önce açtığı yaranın üzerine bastırdı. Dişlerimi sıkarken yüzümü sabit tutmaya çalışarak aynı öfkeyle bende ona baktım. "Şu saatten sonra en büyük düşmanın benim asker ve timden defolup gitmen için her şeyi yapacağım."
Elimi hızla kaldırıp yaramın üstüne basan parmağını ittikten sonra bir adım atarak bende ona yaklaştım. Boyu benden en az 25 santimetre kadar fazla olduğu için başımı kaldırarak bakmam gerekmişti ve o da beni görmek için başını eğdiği için yüzlerimiz arasında bir karış var ya da yoktu.
"Elinden geleni ardına koyma yüzbaşı ve unutma bana nasıl gelirsen bende sana öyle karşılık veririm." diyerek hemen yanına doğru adımlayarak erkekler koğuşunun yolunu tuttum.
Benden nefret etmesini gerektiren hiçbir sik yapmadığım halde elinde olsa bir kaşık suda boğacaktı beni manyak! Buna bu zekayla yüzbaşı unvanını nasıl vermişlerdi acaba?!
Üzerinde koskocaman harflerle İnfirat timi yazan kapıya geldiğimde tıklatarak açıp içeri girdim. Ben girer girmez herkes ayaklanarak hazır ola geçmişti, işte bu hissi seviyordum. Demekki hepsinden daha üst rütbedeydim.
"Rahat olun asker, artık timde olduğum için tanışmaya geldim." dediğimde Nehir'in sırıtışı gözüme takılmıştı.
"Ben biliyordum zaten geleceğinizi komutanım." diyen Nehir'le gözlerimi devirmemek için ultra bir çaba harcamıştım. İki hafta boyunca biraz başının etini yemiş olabilirdim belki!
"Hoşgeldinuz komutanum, canım komutanum." diyerek gülümseyen Mecnun'la bakışlarım ona döndü.
"Yağ çekme asker, bileklerime taktığın kelepçeyi hala hatırlıyorum. Ayrıca o kızı önce benden istemeden evliliği rüyanda görürsün." dediğimde Mecnun'un çekingen bakışları yere odaklanmıştı. Bu iki yıl içinde bir türlü denk gelerek tanışamamıştık, kısmet demek ki bugüneymiş.
"Emredersinuz komutanum." diyerek içine doğru fısıldadığında kahkaha atmamak için kendilerini tutan askerlere çevirdim bakışlarımı. Birini tanıyordum, Cem'di lakin diğer ikisi hakkında bir fikrim yoktu. Ortalarında duran ve Cem hariç diğerlerine göre daha uzun boylu olan askere doğru ilerleyerek tam karşısında durdum.
"Komik bir şey mi var asker?" diye sorduğumda bakışlarım omzuna dokunmuştu, astsubay başçavuş!
"Hayır komutanım, emrinize amadeyim." dedikten sonra bakışlarını kaçırdığında kollarımı göğsümde bağlayarak bakmaya devam ettim.
"Tanıt kendini."
"Astsubay başçavuş Barkın Demiroğlu komutanım." dediğinde arkamdan gelen kıkırtıyla bakışlarım oraya dönmüştü.
"Evet ama siz kısaca beyinsiz diyebilirsiniz komutanım." diyerek kahkaha atan Nehir'le kaşlarım çatılmıştı. Sanırım bu onu delirten şu asker olmalıydı, telefonda birkaç kez anlatmıştı. Sinirli değildim, tam tersine az önce ki sinirimde geçmişti fakat onlarla uğraşmak hoşuma gitmişti.
"Haddini bil asker." dediğimde Nehir hızla kahkahasını keserek bakışlarını bana çevirmişti. Gözlerimi diğer askere çevirerek baktığımda gülmemek için dudağını ısırdığını görebiliyordum. Bakışlarımı fark ettiğinde hızla kendini toparladı.
"Astsubay kıdemli üstçavuş Özgür Yıldırım." diyerek kendini tanıttığında başımı olumlu anlamda sallayarak geri çekildim.
"Fazla yılışıklık sevmem ama onun dışında rahat takılabilirsiniz, timin komutanı ben değilim. Bu kadar kasmayın." dedikten sonra gülmeye başladığımda Nehir de yanıma gelerek kolunu omzuma atmıştı.
"Uyy komutanum kalbime ineydi." diyen Mecnun derin bir nefes alarak kendini arkada ki sandalyeye bıraktığında Nehir'le daha çok gülmeye başlamıştık.
"Akarsu sen gülmeyi biliyor muydun ya?" diyen Barkın'la yanımda duran Nehir gülmeyi keserek ona baktı.
"Evet, en az senin beyninin olmadığını bildiğim kadar." diyerek göz kırptığında Cem yandan Barkın'ın kafasına bir tane geçirmişti. Yüksek bir ses çıktığında Barkın sinirle elini iterek kaşlarını çattı.
"Doğru valla içi boşmuş, çok ses çıktı." diyen Cem ile hepimiz tekrardan gülmeye başlamıştık. Ela gözleri sinirden parlayan Barkın hızla Cem'e atılırken kapı yüksek bir sesle sertçe açıldı. Kimin geldiğini anlamak için artık müneccim olmama gerek yoktu sanırım!
"Görev var İnfirat timi, gevezeliği bırakında albayın odasına geçin." dedikten sonra kapı tekrar çarptığında çıktığını anlamıştım ve bu süre zarfında asla arkamı dönüp bakmamıştım. Ona trip atmakta haklı mıydım? Kesinlikle hayır. Atmaya devam edecek miydim? Sonuna kadar.
Adam açık açık düşmanlık ilan etmişti sırf o puştun beni saçma bir şekilde kızı saydığı için ve nefretime hak kazanmıştı. Hepimiz kapıdan çıkarak albayın odasına yöneldiğimizde yanımda ki Özgür'ün omuzunu dürttüm.
"Bu hep böyle nemrut mudur?" dediğimde gülmemeye çalışarak bana yaklaştı.
"Önceden biraz daha iyiydi ama babasının vefatından sonra daha beter olmuş komutanım." diyerek fısıldadığında kafamı sallayarak onu onayladım. Umarım bana dalaşmaya çalışmazdı!
Albayın odasına geldiğimizde kapıyı açan Mirza'yla hepimiz içeri doluşmuştuk.
"İnfirat timi az önce gelen haberlere göre bir ilkokulu sarmışlar ve ellerinde fazlaca rehine bulunduruyorlarmış. Hemen olay yerine gitmeniz gerekiyor." derken bakışları bana değdiğinde işin içinde Baho olacak şerefsiz olduğunu anlamıştım fakat tek anlayan ben değildim. Mirza'nın da sert bakışları bana dokunduğunda ağzının içinde ki mırıldanışı zihnimde çınladı.
"Teröristin kızı bakalım başımıza daha ne kadar iş açacak!"
Bakışlarım sertleşirken şunu daha iyi anlamıştım, Mirza komutan artık en büyük düşmanımdı...
~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Ve karşınızda yeni bölümmm
Mirza'ya sinir olmaktan yazarken sağ gözüm seğirdi.
Sanırım biraz uyuz olacağız kendisine...
Sizce bölüm nasıldı peki?
Yorum ve vote atmayı unutmayın lütfen
Seviliyorsunuzzzzz
🤍❤️
