~Bölüm şarkıları~
Yüksek Sadakat~Kafile
Grup Orhun~Alay Marşı
Ve karşınızda İnfirat'ın ilk bölümüüüü
Yeni bir askeri kurgudan herkese merhabalar
Yorum ve vote atmayı unutmayın lütfen!
Seviliyorsunuzzzz
İyi okumalar
🤍❤️
~~~~~~~~~~~~~~~~~
Yalnızlık kimine göre bir huzur, kimine göre ise bir zindandı. Yalnızlık, ruhunun kaybolması demekti bana göre; için için yok olmak, eriyip gitmekti. Çevrende ki kalabalığa rağmen tek olmak ise bir tür işkenceydi, sevilenler vardı lakin sen onlardan hiçbir zaman olamamıştın.
Hayat öyle nankördü ki, yalnızsan eğer bu dünya üzerinde değerin yoktu. Bu öyle bir histi ki seni ateşlerin içerisine atarak yakan ve sonrasında buzlara atıp üşüten fakat ardından hiçbir şey olmamış gibi tekrar hayata gülümsediğin garip bir his...
Kaldığım iki kişilik koğuşun kapısının hızla açılmasıyla elimde ki kitaptan bakışlarımı kaldırmamıştım, kimin geldiğini biliyordum.
"Nünü kalk, açıklanmış. Özel kuvvetlere girmişiz." diyerek odanın ortasında zıplayan Nehir'le elimde ki kitabı hızla yatağa fırlatarak bende ayağa dikildim.
"Ne? Emin misin Nehir? Girmiş miyiz?"
Sözlerimin ardından onun cevap vermesine izin vermeden açık kapının önünde duran askerle bakışlarımız oraya dönmüştü.
"Üsteğmen Nüha Ertunç." diyerek bize baktığında kafamı sallayarak ben olduğumu belli etmiştim. "Albayım sizi çağırıyor komutanım."
Bakışlarım kısa süreliğine Nehir'le çakıştığında ikimizinde kaşları çatılmıştı, niye çağırılıyordum ki şimdi?
"Geliyorum." dedikten sonra yatağın üstünde ki kamuflaj ceketi alarak üstüme geçirip askeri takip etmeye koyulmuştum.
Halil albayın odasına geldiğimizde asker kapıyı tıklatarak beklemiş, ardından gelen gir sesiyle de içeri girmiştik.
"Üsteğmen Nüha Ertunç, beni emretmişsiniz albayım." diyerek ellerimi arkada birleştirdiğimde bakışlarım yaşlı kurdun yüzüne düşmüştü.
"Lafı uzatmayacağım Nüha, tayinini Van’a aldırmak zorunda kaldık." dedikten sonra ayağa kalkarak yavaşça yanıma doğru yaklaştı. "Özel kuvvetler eğitimini başarıyla sonuçlandırdığın için Fırtına timinin bir üyesi olmana karar verdik.”
Sözleriyle kalbim binbir yerinden bıçaklanırken gözlerim telaşla büyümüştü. Fırtına timini duymayan kalmamıştı, güçleri dillere destandı lakin sorun bu değildi. Sorun Fırtına timinin Van’da olmasıydı. Ben onun yanından kurtulabilmek için ne zorluklar çekmiştim oysaki, şimdi tekrardan onun şehrine mi gidecektim?
"Ama komutanım..." diyerek konuşmaya çalıştığımda sözümü kesercesine elini kaldırdı.
"Üstten gelen emirler böyle, inanki bende seni arkadaşlarından ayırmak istemezdim lakin emir böyle. Orası senin için çok daha iyi olacak, üzgünüm Nüha." dedikten sonra bakışlarını kaçırdığında içimden bir ses asıl olayın bu olmadığını söylüyordu fakat kabul etmekten başka da bir çarem yoktu.
Senelerce babam sandığım o herif bir teröristti. Evet, ben ise teröristin kızı olarak büyütülmüş lakin şehit kızı olan bir askerdim ve onun o pis ellerinden zor bela kurtulmuşken tekrar o şehire dönmek zorundaydım. Vatanım için gerekirse ölmeye hazırdım lakin sebebini anlamakta güçlük çekiyordum, burada bir tim kurabilirdik.
“Burada da bir tim kurabilirdik komutanım, lütfen…”
“Emrime karşı mı geliyorsun asker?” diyerek sertçe sözümü kestiğinde susmak zorunda kalmıştım. “Ben ister miyim sanıyorsun en iyi askerimi yollamak fakat üstten gelen emirler böyle, vatanın için yapmak zorundasın.” dediğinde derince bir nefes alarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım.
"Emredersiniz komutanım. Vatanım için canım feda..."
***
Halil albayın odasından çıktığımda dik durmaya çalışarak bir süre kapının yanında ki duvara yaslanmıştım. O şehire geri döndüğümde içimde ki çocuk onunla karşılaşma korkusuyla köşe bucak kaçacak delik arıyordu lakin bu olmayacaktı. Türk askeri hiç bir zaman kaçmazdı. Derin bir nefes alarak kendime gelmeye çalıştım, o küçük kız değildim artık. Bana zarar veremezdi!
Gözlerimin önünde canlanan anıları durduramıyordum fakat güçlü olmak zorundaydım, ben annemin kızıydım ve en önemlisi ben bir askerdim. Bu milleti, bu vatanı korumak benim en asli görevimdi.
Vedalaşmam gereken iki kişi vardı sadece ve sanırım bunu yapmak benim için işin en zor kısmı olacaktı. Adımlarımı revire doğru iletmeye başladığımda düşünmemek için oldukça fazla bir çaba sarf etmiştim. O şerefsizi bulduğum yerde gebertecektim lakin bunun daha zamanı vardı, önce vatanım sonra intikamım…
Revirin önüne geldiğimde kapıyı tıklatarak beklemeye koyulduktan sonra gelen gir sesiyle hafifçe aralanan kapıdan içeri girdim. Leyla, 12 yaşında o şerefsizin elinden kurtulduktan sonra verildiğim yetimhane de tanıştığım ve kardeşim gibi olan kişiydi. Bir şekilde hemşire olduktan sonra kendini yanıma aldırmayı başarmıştı ve ben şimdi onu ne sebeple gittiğimi anlayamadığım tayinim yüzünden bırakmak zorundaydım.
"Nünü, hoşgeldin. Geçsene." diyerek yüzünde ki tatlı gülümsemesiyle ayağa kalktığında istemsizce gözümden bir damla yaş düşmüştü. Yaşı fark ettiğinde hızla kaşları çatılırken yüzünde ki çiller daha da belirginleşmişti sanki. "Bir saniye, noluyor? Nehir'e mi bir şey oldu?"
Telaşlı konuşmasına karşılık olarak olumsuz anlamda başımı sallayıp içeri doğru adımladım. Nehir'le ise üniversite de tanışmıştım ve sonrasın da ikimizde Hakkari de ki askeriyeye düşmüştük. Leyla ve Nehir'den başka hiç kimsem yoktu...
"Nüha çatlatmasana adamı o zaman. Noldu, özel kuvvetlere mi alınmadınız? Eğitim iyi geçti demiştin." dediğinde tekrar kafamı olumsuz anlamda salladım.
"Alındık." dedim kısık bir sesle.
"Nüha şimdi asker falan demeyeceğim çakacağım ağzına bir tane, söylesene!" diyerek sol tarafında bulunan rafı düzenlemesine devam ederek eline şırıngaların olduğu metal bir kutuyu almıştı.
"Albay yanından geliyorum Leyloş." dediğimde bakışları bana dönmüştü tekrardan. "Van’a tayinim istenmiş."
Sözlerimin ardından gözleri büyürken metal kutu hızla ellerinden yere düştüğünde çıkardığı yüksek sesle birlikte içindekiler etrafa dağıldı. Bir süre öylece birbirimizi izlediğimizde bakışlarını ilk kaçıran ben olmuştum.
"Şaka olduğunu söyle." diyerek mırıldandığında kafamı tekrardan olumsuz anlamda salladım. "Kahretsin! Lütfen bana bunun bir şaka olduğunu söyle!"
"Değil Leyla ve gitmek zorundayım, reddedebileceğim bir emir değil."
"Hayır, hayır izin vermiyorum. O manyak, sadist adamın yanına geri dönemezsin Nüha. Sana ne yapacağı bile belli değil. Ya hala oradaysa, ya seni bulursa?" diyerek ellerini sinirle turuncunun tatlı bir tonunda olan saçlarından geçirdi. "Ya seni öldürürse, ya... ya daha kötüsünü yaparsa? Nasıl böyle bir tehlikeyi göze alabilirler? Sen bu vatanın, bu milletin askerisin, nasıl göz göre göre ölüme yollarlar?"
"Leyla başka bir şans yok, emir büyük yerden. Eğitimde ki halimi beğendikleri için beni Fırtına timine almak istemişler, karşı çıkamam. Hem yanımda timim varken kim bana yaklaşabilir ki?" dediğimde gözleri dolmaya başlamıştı. Evet, bende oldukça sinirliydim fakat başka çare yoktu, emir böyleydi...
"Peki neden seni göndermek zorundayız? Hemde o şerefsizin olduğu şehire?" diye sorduğunda tam cevap verecekken arkamdan gelen sesle duraksadım. Gelen Nehir'di.
"Ne oluyor lan burada? Sesiniz tüm Hakkari'yi salladı." diyerek dudaklarında ki gülümsemeyle yanımıza geldiğinde Leyla'nın ağladığını fark etmişti.
"Haberin var mıydı seninde bundan?" dedi Leyla dindiremediği siniriyle.
"Neyden haberim var mıydı? Ne oluyor?" dedikten sonra bakışları bana döndü.
"Dur ben söyleyeyim. Nüha'yı o sadist şerefsizin yanına gönderiyorlar." dediğinde Nehir'inde kaşları çatılmıştı.
"Ne?"
"Van’a tayinim istenmiş, Fırtına timine katılacakmışım." dedim sakin tutmaya çalıştığım sesimle. Artık konunun kapanması gerekiyordu, çünkü gitmek için sadece yarım saat verilmişti bana. Neden bu denli acele ettiklerini bile anlamıyordum.
"Nüha ne saçmalıyorsun sen? Allah'ım çıldıracağım, bakkaldan şeker almaya gidiyor sanki! O adamın nasıl bir manyak olduğunu biliyoruz, nasıl itiraz etmezsin?" dediğinde onunda oldukça sinirlendiğini görebiliyordum. Haklılardı fakat bir şeyi değiştirmezdi.
"Yeter bu kadar! Zorunda olmasam benim de gitmek için yandığım bir yer değil orası, emiri nasıl reddedebilirim? Kaldı ki hala orada olup olmadığını bile bilmiyoruz.” dedikten sonra zihnimde beliren anılarla ellerim yumruk olmuştu. "Hem belki bu sebeple onu yakalayabilirim. Annemin, babamın ve bizim gibi kanlarına girdikleri diğer herkesin intikamını alabilirim.”
Sözlerimin ardından hepimiz sakinleşirken Nehir hızla göz yaşlarını sildi.
"Bende seninle geliyorum." diyerek kapıdan çıkmaya yeltenmişti ki sözlerimle durmak zorunda kaldı.
"Yerinde dur asker!"
Adımları aniden kesilirken vücudunun sinirden nasıl kasıldığını buradan bile görebiliyordum. Bunu yapmayı istemezdim ama rütbemi kullanmak zorundaydım.
"Hiçbir yere gelmiyorsun. Dilekçe yazmak zorunda bırakma beni, astsubay kıdemli başçavuş Nehir Aladağ."
Elleri yumruk olduğunda yavaşça arkasına dönüp gözlerinden çıkan kıvılcımlarla bana baktı, bu yaptığım hoşuna gitmemişti ama yapılacak başka bir şey yoktu. Özel kuvvetlere girmişti ve benim peşimden gelemezdi.
"Emredersiniz komutanım." dediğinde gözünden bir damla yaş yanağına doğru süzülmüştü.
“Yapma böyle, sende gelirsen Leyla’nın kim yanında duracak Nehir? Biliyorsun, henüz tayin hakkının çıkmasına iki sene var.” diyerek ona doğru bir adım attığımda bakışlarını bana çevirmişti.
“Peki senin yanında kim olacak komutanım?” demesiyle benimde omuzlarım düşmüştü.
"Ben başımın çaresine bakarım, hem sana söz veriyorum en yakın zamanda tekrardan buraya tayinimi isteyeceğim. Hadi şimdi gelde vedalaşalım be Nehoş." dediğimde hazır olda olan bedeni gevşeyerek bana doğru adımladıktan sonra kollarını bedenime sararak sıkıca sarıldı. Yan taraftan Leyla'nında sarılmasıyla kollarımı ikisine de sararak sıkıca sarıldım, ne olursa olsun onlara geri dönmeliydim...
~~~~~~~~~~~~~
2 yıl sonra...
Gökyüzünde ki bulutları izlerken sadece bir an için kaderi düşündüm. Bizim için öylesine farklı yollar çizilmişti ki tahmin edebilmemiz asla olası değildi. Ellerimi kaldırarak gördüğüm o gri bulutlara dokunmaya çalıştım, ne kadar da huzurla ahenkli bir şekilde ilerliyorlardı. Peki ben ne zaman huzura sahip olacaktım?
İçimde ki karmakarışık hislerle buraya gelmemin üzerinden tam tamına iki sene geçmişti, iki koca sene! Van’a yerleşmemin hemen ardından hızlıca Fırtına timine de girmiştim lakin benim aklım hala Hakkari’deydi.
Bu iki yıl içinde hiçbir şekilde o şerefsize rastlayamamıştım, sanki yakınlarda olduğumu ve onu geberteceğimi seziyormuş gibi benden köşe bucak kaçıyordu. Hayatımı böylesine zehir ettikten sonra isterse cehennemin dibinede girse onu bulup intikamımı alacaktım, Annem’in intikamını…
O gün sanki dün gibi zihnimde çınlarken beni rahatlatan gri bulutlara bakmaya devam ettim.
***
"Türk'üm ben, lütfen bana yardım edin." dedim durmaksızın ağlayarak. Adımlarım hızlıca karşıda ki askerlere ilerlerken annemin sözlerinden başka hiçbir şey düşünemiyordum. 'Askerler korur.' demişti bir keresinde, o zaman şimdide korurlardı.
Karşımda ki asker hızla benim boyuma inerek dizlerinin üzerine çöktüğünde arkadaki diğer askerler ise etrafı kolaçan etmeye başlamışlardı.
"Sakin ol küçük, ne oluyor anlat bana?" dedi mavi gözleri olan asker.
"Ben Türk'üm, bak kimliğimde var." dedikten sonra annemin bana yeni yaptırdığı kimliğimi elimde sıkı sıkı tutarak askere göstermiştim. "Annemde Türk ama onu öldürecek, lütfen yardım et."
"Hemen ileride ki eve doğru siper alın, içeride sivil var. Dikkatli olun!" diyerek yanında ki diğer askerlere kükredikten sonra beni kucağına alarak hızla koşmaya başlamıştı, ta ki bir arabanın yanına gelene kadar. Beni içeri bıraktıktan sonra acıtmaktan korkar gibi yanağıma dokunmuştu.
"Biz Türk askeriyiz küçük, işimiz masumları korumak. Sadece Türkleri değil, yardıma muhtaç herkesi koruruz."
"Annemi de korursunuz dimi? Lütfen kurtarın onu asker amca!" dediğimde şefkatli bir gülümse dudaklarında yer ederken mavileri buğulanmıştı sanki. Ardından geri çekilerek yanına gelen başka bir asker ablaya döndü.
"Melike yüzbaşım çocuk sana emanet, yaralarına iyice bak." dedikten sonra ilerleyerek az önce geldiğimiz yere koşmaya başlamıştı.
"Şhh! Ağlama tatlım, anneni kurtarmaya çalışacağız tamam mı? Ama sen böyle ağlarsan annen seni görünce çok üzülür." diyerek o da arabanın içine, yanıma oturmuştu. "Ne güzel gözlerin var senin öyle, iki renkli."
"Hayır, hastalıklıyım ben." diyerek babam sandığım canavarın sözlerini tekrarlamıştım. Babam olmadığını öğrenmiştim ama hala bu gerçeğe alışamıyordum.
"Bu kaç?" diye sorduğunda elinde ki iki parmağı açmıştı.
"İki." diye fısıldadım, ağlamam yavaşça geçmeye başlamıştı. Annem sayesinde tüm rakamları ve yazı yazmayı biliyordum, o öğretmişti.
"Peki bu?" dediğinde ise beş parmağını açmıştı.
"Beş."
"Bak ben bir hastalık göremiyorum, her şeyi çok güzel görüyorsun. Hemde herkesten şanslı olarak iki renkli görüyorsun, bu harika bir şey. Sakın kötü konuşanlara inanma tamam mı?" diyerek ellerini saçlarımdan geçirdiğinde kahve gözlerine diktim gözlerimi, aklım hala annemdeydi ama omunda sözleri iyi gelmişti.
Artık korkmama gerek yoktu, Türk askerinin yanı güvendi...
***
Bende heterokromi vardı, bu yüzden bir gözüm mavi diğeri ise kahverengiydi. Zaten kız doğduğum, bir de üstüne farklı olduğum için o şerefsiz iyice yüklenmişti bana. Şu anda ise mavi gözümü kahverengi bir lensle gizlemiştim, etraftakilerin susmasının en kolay yolu buydu. Yetimhanede de genelde dalga konusu ben olurdum, insanlar farklı olanları hiçbir zaman sevmezlerdi.
Şimdilerde anlıyordum, belki de bir askerin kızı olduğum için bana böylesine eziyet etmişti ya da sevmemesinin sebebi buydu.
Dudaklarım bu düşünceyle yavaşça kıvrıldı, o şerefsizin sevmemek için bir sebebi yoktu. Kalbi katranla dolu olan iğrenç bir mahlukatın tekiydi sadece. Öyle ki hamile bir kadına tecavüz edebilecek kadar şerefsizdi…
***
“O senin kızın değil ve hiçbir zaman da olmayacak.” diyen annemin çığlığını duyabiliyordum fakat başım öyle çok acıyordu ki gözlerimi açmak bir yana dursun duymakta bile güçlük çekiyordum.
“Sen istediğini söyleyesin ögretmen, o içindeyken seni siktim. Artık benim kızımdır.”
***
Sözleri zihnimde çınlırken elimi sertçe saçlarımdan geçirdim, o zamanlar sözlerine bir anlam veremiyordum lakin şimdi her bir kelimesi zihnimde can buluyordu. Baba diyerek durması için yalvardığım o zamanlar gözümün önüne geldikçe içimde ki intikam alevi daha da harlanıyordu.
Derince bir nefes daha çektim ciğerlerime, gri bulutlar yağmurun habercisi olarak gökyüzünden akıp giderken uzandığım balkonun zemininden onları izliyordum. Uzun soluklu bir görevden döneli iki hafta kadar olmuştu ve bu süreyi evde pinekleyerek geçirmekten oldukça zevk duyduğumu söylemeden geçemezdim.
Bu süre zarfında Leyla ve Nehir’le müsait olabildiğimiz her gün görüntülü konuşmayı aksatmamıştık tabiki de. Leyla benim buraya gelmemden neredeyse birkaç ay sonra biriyle tanışmıştı ve geçtiğimiz aylarda ise ilişkilerini bir üst evreye atarak nişanlanmışlardı, her ne kadar görevde olduğum için gidemesem de anlattıklarına göre çocuk iyi biriydi. Nehir’le aynı timdelerdi.
Nehir ise her gün yeni bir avını anlatmaktan vazgeçmiyordu, kendisi biraz bu konularda çapkındı. Ayrıca komutanlarından da nasıl bezdiğini anlatıp duruyordu, sanırım dominant bir komutana sahiptiler. O konuda kendimi şanslı hissediyordum, timde birkaç tane salak olsada geneli ile oldukça iyi anlaşmıştık. Özellikle de timin komutanı olan Yüzbaşı Elif Arman’la, kendisi bana bir abla gibi olmuştu.
Bunların yanı sıra hala kalbimde duran ve zaman geçtikçe büyüyen bir kara delik vardı, gri bakışları zihnimden asla gitmezken o kara delik beni içine çekmeye devam ediyordu. Sadece bir küçüklük aşkı insanın içinde böylesine yer edebilir miydi?
O esnada çalan telefonumla hızla yerimden kalkarak odama doğru adımladım, arayan Melike albaydı. Evet, beni kurtaranlardan biri olan asker ablam albay olmuştu ve şimdi ise komutanımdı. Üniversite hayatım boyunca da hep yanımda durmaya gayret etmişti, bana sahiden bir anne sıcaklığını hissettirebilen nadide insanlardı.
“Emredin komutanım.” diyerek telefonu açtım.
“Üsteğmen acilen karargaha gelmen gerekiyor, görev var.” dediğinde kaşlarım istemsizce çatılmıştı. Neden Elif yüzbaşıya değil de beni aramıştı ki?
“Komutanım Elif yüzbaşım iyi mi?”
“İyi fakat kolunu pek fazla hareket ettiremiyor.” dediğinde parçalar yerine oturmuştu. Son görevimizde omzundan vurulmuştu, bu yüzden pek iyi değildi sanırım.
“Hemen geliyorum komutanım.” diyerek konuşmayı sonlandırdığımızda üstümü giyinmek için dolabıma yöneldim.
Yarım saatin ardından karargaha ulaştığımda hızla albayın odasına adımlayarak kapıyı tıklattım, gelen gir emriyle yavaşça araladığım kapıdan içeri geçerken bakışlarım Melike albaya dokunmuştu.
“Hoşgeldin üsteğmen.” dediğinde hızla hazır ola geçerek ona bakmayı sürdürmüştüm. “Hakkari karargahından Halil albay’ın yardım isteği üzerine Hakkari’ye gitmen gerekiyor.” demesiyle kaşlarım istemsizce havalanmıştı. Halil albay ve yardım istemek çok farklı iki kavramdı.
“Ne için yardım istiyor komutanım?” dedim meraklı bir ses tonuyla.
“Bir askeri kayıp ve rehin tutulduğunu düşünüyorlar, Fırtına timinden yardım istedi lakin ben tek bir askerimin bulabileceğini söyledim.” diyerek gururlu bir ifadeyle ayağa kalktı. “Ayrıca belki de geri dönmene gerek kalmaz, sen oradayken tayininin nasıl sonuçlandığı haberi bize ulaşır.” demesiyle dudaklarım kıvrılmıştı. Esasında burada ki timimi de seviyordum fakat artık kardeşlerimin yanına dönmek istiyordum. Benim evim onların yanıydı.
“Emredersiniz komutanım.” dediğim sırada önüme doğru adımlayarak elini omzuma koymuştu.
“Git ve arkadaşlarınla vedalaş asker, sonrada görev için hazırlan. Aldığımız bilgilere göre asker Baho’nun elinde olabilirmiş.” dediğinde işte şimdi neden beni öne sürdüğü anlaşılıyordu. Onu ne denli aradığımı ve intikamımı en iyi bilen Melike albaydı. “Kendine dikkat et üsteğmen ve o deli albayı da kendine hayran bırak.”
Dudaklarım kıvrılırken rütbeyi bir anlığına boşverip kollarımı Melike albaya sardım.
“Her şey için çok teşekkür ederim Melike abla.” dediğimde o da kollarını bana sararak sıkıca sarılmıştı.
“Yaşamaya bak Nüha, işte o zaman bana olan borcunu ödemiş sayarım.”
Sözlerinin ardından bir süre daha öyle kaldıktan sonra odadan ayrılarak koğuşa doğru ilerlemiştim, burada olduklarını umut ederek kapıyı açtığımda herkesin kendi halinde takıldığını fark etmiştim. Hafifçe öksürerek dikkatlerini çekmeye çalıştım.
“Nüha… hoşgeldin.” diyerek hızla yerinden doğrulan Asaf’ın bakışlarında ki yoğunluğa dikkat etmemekte çalışmıştım. Hislerinin farkındaydım fakat ne yaparsam yapayım ona aynı duyguları besleyemiyordum, gri bakışlar zihnimden gitmiyordu.
“Hoşbuldum ve hoşçakalın arkadaşlar.” dediğimde diğerlerininde bakışları beni bulmuştu. Astsubay Sedat ve Vedat kardeşler, ikizlerdi. Teğmen Demet’in dolu gözleri bana döndüğünde bakışlarımı kaçırmak zorunda kalmıştım. Onun dışında astsubay Melis, üstçavuş Mehmet, başçavuş Sarp ve Teğmen Asaf da ayaklanarak karşımda durmuşlardı. Elif yüzbaşım ise dudaklarında ki kıvrılmayla yanıma yaklaştı.
“Sonunda oldu mu?” dediğinde kafamı sakince olumlu anlamda sallamıştım.
“Sanırım oldu, hepinize ayrı ayrı her şey için teşekkür ederim fakat gitmem gerek. Benim ailem orada arkadaşlar.” dememle Demet hızla kollarını boynuma sarmıştı. Sert bakışlarına tezat oluşturacak şekilde pamuk gibi bir kalbi vardı.
“Bizi hiç unutmak yok ama tamam mı? Hep konuşacağız.” dediğinde kafamı olumlu anlamda sallayarak kollarımı beline sardım. Birkaç dakikanın ardından geriye çekildiğinde diğer herkesle de vedalaşmıştım. En son Asaf kaldığında kızarık gözleriyle bakışlarım çakışmıştı.
“Demek gidiyorsun.” demesiyle hafifçe başımı salladım.
“Gidiyorum ama sizi asla unutmayacağım.” dediğim sırada elini belime koyarak hızla beni kendisine çektiğinde bu seferlik temasına izin vermiştim.
“Bende seni asla unutmayacağım Akıl kadın.” diyerek kulağıma doğru fısıldadığında yaşadığım mide bulantısıyla hızla geri çekilip bedenini kendimden uzaklaştırdım.
“Kendine çok dikkat et asker ve burada da her zaman bir ailen olduğunu unutma.” diyen Elif yüzbaşıyla kollarımı son kez ona dolamıştım.
Geriye çekilmemin ardından görevimle ilgili yüzbaşıya küçük bir rapor geçerek hazırlanmak için koğuşunda gelmiştim. Kamuflajımı giydikten sonra silahlarımı da aşıp bandanamı takarak albayın yanına ilerledim, son kez görevin üstünden geçmemiz lazımdı. Kapıyı tıklatarak içeri girdiğimde Melike albayın beni beklediğini fark etmiştim.
Hızlıca görevin üstünden geçerken bedenim adeta intikam ateşiyle yanıyor gibiydi, onunla bunca sene sonra yüzleşmek… Tam on beş sene geçmişti ondan kaçmamın ve annemın ölümünün üstünden, dile kolay on beş sene…
“Baho’yu en iyi tanıyan sensin üsteğmen, git ve onu bul. Ayrıca öldür emri gelmeden sakın yanlış bir hareket yapayım deme, bizi lidere götürecek olan en önemli kişi o.” dediğinde birbirine geçen dişlerimi zor bela açarak kendime gelmeye çalıştım.
“Emredersiniz komutanım.” dedim sessizce.
“Allah yardımcın olsun üsteğmen.”
“Sağolun komutanım!” diye haykırdıktan sonra son kez selamımı vererek arkamı dönüp helikopter pistine doğru adımladım. Hava kuvvetlerinden Teğmen Nalan Aksu beni Hakkari’ye bırakarak geri dönecekti. Görevim sadece rehine askeri bulup timine teslim etmekti lakin o şerefsizle karşı karşıya kaldığımda aklımdan neler geçeceğini bilemiyordum.
“Komutanım.” diyerek selam veren Nalan’la bende başımı sallayarak selam verip helikoptere bindim. Hemen ardımdan o da bindiğinde uçuşa geçmiştik. “Tayinin sonunda çıkmış diye bir duyum aldım Nüha başkan.” dediğinde dudaklarım kıvrılmıştı. Görev dışında meslektaşlarımla samimi konuşmayı severdim.
“Öyle umut ediyoruz Nalan, bakalım.” dediğimde sırıtan yüzü bana dönmüştü.
“Kız sen niye bu kadar tayin istedin? Doğruyu söyle, manita yaptın da haberimiz mi yok?” demesiyle gözlerimi devirmeden edememiştim.
“Hayır Nalan’cım ama söz olursa senin için özellikle duyuru yapacağım.” dememle kahkaha atmaya başlamıştı.
“Bu atışmalarımızı bile özleyeceğim be.” dediğinde içimde ki o kekremsi tat geri gelmişti. Onlara da bir hayli alışmışken şimdi tekrardan ayrılmak biraz zor geliyordu.
“Helikopterle on dakika sürmüyor asker, çok özlersen zıplar gelirsin.” dediğimde dudaklarında ki muzip ifadeyle bana döndü.
“Tabiki lan, benden kurtulabileceğini mi düşündün?”
“Haşa canım, ne haddimize.” dememle ikimizde gülmeye başlamıştık.
Birkaç dakikanın ardından iniş yaptığında bakışlarını tekrardan bana çevirdi.
“Dikkat et kendine komutanım, kılına zarar gelirse patlatırım onları.” dediğinde gülerek başımı salladım.
“Merak etme asker, beni kimse yenemez.” derken helikopterden indiğimde baş selamı vererek önüme dönüp ilerlemeye başladım. Biraz ilerlememin ardından gelen sesle kalkış yaptığını anlamıştım.
Adımlamaya devam ederken bir yandan da geçmişi düşünüyordum, çok fazla ev değiştirirdik fakat hiçbir zaman Van’dan ayrılmamıştık. Demek ki buraya gelmesi için önemli sebepleri vardı, yoksa o şehirden ayrılmazdı. Ormanın içine doğru adımlarken bakışlarım etrafta geziniyordu, genelde ormanın yakınlarında ki ıssız yerlerde kalırdık. Askerlerin kuş bakışını zor bulabileceği yerlere, tıpkı az ileride ki ev gibi…
Şans eseri Nalan’ın bana bıraktığı yerde ki ev tamda onların sığınma yerlerine benziyordu, ayrıca dışında ki adamlara bakılırsa içeride önemli biri olmalıydı. Yarım saatlik bir yürüyüşün ardından bulabileceğimi pek düşünmemiştim doğrusu.
Hızla saklandığım ağacın arkasından onlara bakmaya devam ederken zihnimden bir plan yapmaya çalışıyordum. Saldırabilirdim fakat tek kişiydim, her türlü yenerdim lakin askere bir zarar gelebilirdi. Bunu göze alamazdım. Geriye tek bir seçenek kalıyordu.
Yerimden doğrularak yavaşça ileriye doğru adımlarken bir yandan da evin çevresinde kol gezen teröristler izliyordum. Bana en yakın olanına doğru adımlayarak ağacın arkasına saklandığımda etrafa bir bakış daha attım, diğerleri önümdekine nazaran daha uzakta kalıyorlardı. Avladığımda sesinini duyamazlardı.
Arkadan yavaşça yaklaşarak boynuna kollarımı doladığımda bağırmasına izin vermeden ağzını kapattım, kollarım boynuna daha sıkı dolanırken hızla yana çevirmemle bedeni pelte kıvamı alarak üzerime yıkılmıştı. Kucağımda ki cesedi az önce ki saklandığım ağacın arkasına doğru çekerek yere bıraktım. Bakışlarım kıyafetlerinde gezindiğinde düşünmek için uzun bir zamanım yoktu, hızla üzerinde ki gömleği ve şalvarı çıkartarak kamuflajın üstüne geçirdikten sonra puşiyide yüzüme gizleyecek bir şekilde sarmıştım.
Tüfeğimi sırtıma geçirerek eve doğru adımlarken bakışlarımda bir yandan çevrede geziniyordu, etraf oldukça sakin gibiydi. Evin önüne geldiğimde kapısında bekleyen adamlarla göz temasına girmeden içeri geçiyordum ki içlerinden biri omzumdan tutarak beni durdurmuştu.
“Baho ji kesekî xwest ku li kêleka esker nobedê bigire. Li vir nesekinin, herin tiştek kêrhatî bikin.” (Baho askerin yanında birinin nöbet tutmasını istedi. Burada oyalanma da git bir işe yara.) demesiyle kaşlarım çatılsada başımı olumlu anlamda sallamıştım. Küçükken Türkçe konuşmama izin vermeyerek zorla Kürtçeyi öğrettiği için onları kolaylıkla anlayabiliyordum, lakin yine de annem ondan gizli bir şekilde bana Türkçeyi öğretmeyi başarabilmişti.
Omzumda ki eliyle beni sertçe içeri ittiğinde karşılık vermeyerek içeri doğru adımlayıp odalara bakmaya başladım, demekki tam da tahmin ettiğim gibi askeri buraya getirmişlerdi. Bir yandan bakışlarım Baho’yu arasa da evde hiç kimse yok gibiydi. Son girdiğim odada bağlı bir şekilde askeri bulduğumda hızla yanına adımladım, içeri girdiğim an bakışları beni bulduğunda dudaklarım puşinin altından kıvrılmıştı. Bakışlarında korku namına tek bir iz yoktu, işte benim vatanımın askeri!
“Şimdi de seni mi yolladılar lan yanıma? İstediğinizi yapın, sizin gibi orospu çocuklarından korksaydık asker olmazdık.” dediğinde göğsüm gururla kabarmıştı. Bir Türk askeri hiçbir koşulda geri çekilmezdi, biz bu vatana bunu borçluyduk.
Bakışlarım üstünde gezindiğinde kamuflajında ki soyismini görmüştüm, Türkoğlu! Sahiden soyadına yakışır bir mesleği seçmişti. Yavaşça yanına doğru adımlarken bir yandan da arkama bakınmıştım, hala kimse yoktu.
“Merak etme asker, onların bizi yollamaya götleri yemez.” dediğimde askerin hızla gözleri açılırken ne diyeceğini bilemez bir hali vardı. Onu umursamayarak telsizimi çıkardığım da bakışlarım kapı ve asker arasında gidip geliyordu.
“Fırtına dinlemedeyim.” diyen Halil albayın sesi odayı doldurduğunda asker ne olduğunu anlayarak sırıtmaya başlamıştı.
“Fırtına iki konuşuyor albayım. Asker bulundu, Çukurca’nın üst kısmında ki ormanlık alanın içindeyiz.” dememle dışardan sesler gelmeye başladığında ellerim telaşla telsizi daha sıkı tutmaya başlamışlardı.
“Aferin Fırtına, biz yarım saate ordayız.” diyerek kapattığı anda hızla telsizi tekrardan cebime koymuştum ki kapı da görünen Baho’yla tüm bedenim gerilmişti.
Hayatım sikip atan, ailemin katili hemen karşımda duruyordu. Babamı öldürdüğü halde senelerce kendisini babam zannetmemi sağlayan o şerefsiz karşımdaydı fakat öldürme emrim yoktu, yaşaması bile bu dünyaya hakaretken elim kolum bağlı bir şekilde durmak zorundaydım.
“Yakınlara helikopter inmiştir ha, yohsa sizinkiler hala seği mi ariyırlar asker?” derken içeri girdiğinde elimde ki tüfeğimle biraz daha köşeye çekilmiştim, henüz askerin canı tehlikedeyken rolden çıkamazdım.
“Ne sandın lan yarrağım? Biz sizin gibi piç değiliz, ailemiz için can veririz.” diyen askerle Baho kahkaha atmaya başladığında midem daha çok bulanmaya başlamıştı. Onca girdiğim psikolog seanslarını yok olmak üzereydi sanki, anılar zihnimin içinde dört dönüyordu.
“Bir de haltmış gibi söyliyırsın asker, hepiiz malsiyiz. O yüzden böyle sizi civciv sürüsü gibi avlıyik ha.” dediğinde bu sefer gülen asker olmuştu.
“Büyük konuşma derim Bahoz, daha gün bitmedi.” dediğinde Baho’nun adımları askerin önünde biterken elini kaldırıp kolunu sıktığında asker bağırmamak için çenesini kasmıştı, yarası vardı ve şerefsiz bilerek sıkıyordu. Elim sertçe tüfeğe sarılırken sanki onun değilde benim canım yanıyormuş gibi bedenim kasılmıştı, askerime zarar veriyordu ve yardım edemiyordum.
“Burada gebereceksen asker, o cesedini itlerime yem edecem.” derken çalan telefonuyla geri çekildiğinde derin bir nefes alabilmiştim. “Dua et bu önemlidir ha asker yoksa nefesini kesmeden bırakmazdım seği.”
“Sikime kadar yolun var amcık.” diyen askerle tam tekrardan ona atılacaktı ki hala çalan telefon yüzünden sinirle dışarıya çıkmıştı. Adım sesleri dışarıya ulaştığında hızla yerimden hareketlenerek askerin yanına geldim.
“Kurşun girdi mi?” diyerek koluna bakmaya çalıştığımda kahve gözleri pür dikkat beni izliyordu fakat hala kasılan çenesinden canının yandığını anlayabiliyordum.
“Sen kimsin?” diye bana soruyla karşılık verdiğinde onu umursamadan yaraya bakmaya devam etmiştim, sıyırmış gibi duruyordu lakin emin değildim. “Fırtına timindensin sanırım, kimsin?” diyerek tekrar konuştuğunda sert bakışlarım hızla yüzüne dönmüştü.
“Üsteğmen Nüha Ertunç asker, sen kimsin?”
“Asteğmen Cem Türkoğlu komutanım.” derken bakışları yarasına dönmüştü. “Sadece sıyırdı komutanım da benim anlamadığım nokta sizin burada ne işiniz var, Van da olmanız gerekmiyor muydu?”
“Albayın yardım istemiş.” dediğimde o da tıpkı benim gibi şaşırmıştı. Halil albay esasında burnundan kıl aldırmayan biriyken yardım istemesi tuhaf geliyordu.
Sakince eski yerime geçerek yere çömeldiğimde asker de daha fazla konuşmayarak düşüncelere dalmıştı, bende kafamı arkaya yaslayarak beklemeye koyuldum.
~~~~~~~~~~~~~
Mirza Han Yalçıner...
Bu hayatta neden yaşıyorduk? Bir amaç uğruna var olmadıktan sonra yaşamanın bir anlamı kalmazdı, benim amacımda milletimi korumaktı. Fakat içimizde ki o şehitlik ateşi ilelebet sönmeden harlanarak devam edecekti, bununda farkındaydım.
Zihnimde ki düşüncelerle önümde ki kum torbasına daha sert bir yumruk attım. Babamın yolundan giderek asker olmuş ve özel kuvvetlere girmiştim. Yine de hayatın hiçbir tadı yoktu, her zaman aynıydı. Uyan, kalk, git, avla ve gel!
Bir yumruk daha geçirdiğimde diğer yumruklarda onu takip etmişti. Gözlerimin önünde ki senelerdir değişmeyen bakışlarla duraksadığım da nefes nefese kaldığımı fark ettim, artık zihnime gelmemesi gerekiyordu. Gerçeği yokken hayali de olmamalıydı.
Kafamı kum torbasına yaslayarak nefesimi sakinleştirmeye çalıştığımda ardımdan gelen adım seslerini dinledim.
"Komutanım, Halil albayım İnfirat timini çağırdılar." diyen askerle istifimi bozmadan gitmesi için elimi salladım. Gereksiz muhabbetler bana göre değildi.
Kapanan kapının sesiyle birlikte başımı kaldırarak yanda ki kıyafetlerime doğru adımladım. Önce atleti ardından tişörtü geçirdikten sonra kamuflajın ceketini elime alarak odadan ayrılmıştım.
Ben Mirza Han Yalçıner, İnfirat timinin komutanı ayrıca Halil albayında tek oğluydum. Bu söylediklerim kulağa ne kadar havalı gelse de bir o kadar berbattı, özellikle de bir askerin oğlu olmak. En azından benim açımdan pek iyi ilerlememişti.
Koğuşa girdiğimde herkesin burada olduğunu fark etmiştim, biri hariç. Asteğmen Türkoğlu geçtiğimiz gün itleri avlamaya gittiğimiz bir çatışmada kayıplara karışmıştı, yüksek ihtimal pusuya düşmüştü ve ne yaptıysak bulamamıştık.
"Komutanum, var midur bizim uşaktan haber?" diyen Mecnun'la donuk bakan bakışlarım ona döndü.
"Evet komutanım ya, içimiz daraldı burada. Düşünün bunun laz ağzıyla bile dalga geçemiyorum." diyerek Mecnun'u gösteren Barkın'la siniri sağ gözümde hissetmeye başlamıştım. Disiplin olmayan her şeyden nefret ediyordum, çünkü bana böyle öğretilmişti.
"Bir kesin sesinizi de öğrenelim." diye çıkıştı sonunda Nehir. İçlerinden en aklı başında olan oydu, hatta belki de tek oydu.
"Komutanım söyleseniz artık." dedi Özgür bir adım öne gelerek.
"Bilmiyorum, albay yanına çağırmış bizi. Gidince öğreneceğiz." dedikten sonra elimde ki ceketi üstüme geçirerek yürümeye başladığımda tim de peşime takılmıştı.
Kapının önüne geldiğimizde tıklatarak beklemeye koyuldum ardından içeriden gelen 'gir!' sesiyle kapıyı aralayarak içeri geçtiğimde bakışlarım masada oturan ve telefonla konuşan babamla kesişmişti.
“Aferin Fırtına, biz yarım saate ordayız.” dedikten sonra telefonu kapattığında kaşlarım çatılırken hızla ona doğru adımladım. Fırtına timiyle ne alakası vardı ki?
"Bir haber mi var albayım?" diye sorduğumda gözlerinde ki parıltıyla bize döndü. Babamdı fakat çoğunlukla o benim albayımdı, bu hep böyle olmuştu.
"Evet, asteğmen bulunmuş ve güvende. Buraya yarım saat uzaklıkta ki çam ağaçlarının orada, hemen yola çıkalım."
"Siz nereye albayım?" dediğimde arkamdakilerin kısık sesli sevinçleri duraksamıştı.
"Bende geliyorum, uzaktan sizi izleyeceğiz. Hem İnfirat timini görmem gerek hemde o şerefsizlerin elinde olan askerimi almam gerek." dediğinde anlamayarak ona bakmıştım, neden gelmek için bu kadar hevesliydi ki? "Hadi tim, gidin hazırlanın."
"EMREDERSİNİZ KOMUTANIM!" diyerek hep bir ağızdan haykırdıktan sonra odayı terk ederek koğuşa ilerlemiştik.
Birkaç saatin ardından teçhizatları arabaya yükledikten sonra işimiz bitmişti. Sırtıma taktığım tüfek ve belimin iki yanında olan silahlarla ayrıca taktığım bıçaklarımla hazırdım. Hepimiz arabaya doluştuktan sonra yola koyulmuştuk. Akıp giden yolu izlerken hepimiz sessizdik ve nedensizce içimde garip bir his vardı, keşke gitmeden önce Hüda'yı görseydim.
Gözleri tekrardan zihnimde canlandığında bu aptal hisler artık sinirimi bozmaya başlamıştı, uzun süredir aklımda yokken nerden gidip yine o rüyayı görmüştüm.
****
Bir deniz kenarında, kumsalların üzerinde adımlarken diğer bir yandanda neşeyle karşımda güzel kadını izliyordum. Üzerinde ki beyaz elbisesi ve uzun kahve saçlarıyla tam ona taktığım lakap gibiydi, kuğu gibiydi.
O zamanki yaşında değildi büyümüştü ve benim yanımdaydı, aynı o zaman istediğimiz gibi. Hızla denize doğru koştuğunda ben de kahkaha atarak onu izlemeye başlamıştım. İçimde ki huzur öyle tarifsizdi ki ömrüm boyunca hiç böyle hissettiğimi hatırlamıyordum.
"Su çok güzel bulut adam, sende gel." diyerek haykırdığında ona doğru adımlamaya başlamıştım bile istemsiz olarak.
Gökyüzünde güneş tenimizi ısıtırken kalbimde ki amansız hisler ise beni çepeçevre sarmıştı, her güm her saat bu manzarayı izlemek istiyordum sadece.
"Kıyafetlerin ıslanıyor, üşüteceksin." diyerek haykırdığımda beni umursamadan denizin içinde dönmeye başlamıştı.
"Bir şey olmaz, hadi gel." dedikten sonra ellerini bana uzattığında bende onun gibi umursamadan ılık suya adımlayarak yanına yaklaştım. Ellerinden tutarak onu kendime çektiğimde ikimizde gülmeye başlamıştık.
"Çok güzelsin Van kuğusu." diye fısıldadım dudaklarına doğru. Bakışlarımı o büyülendiğim iki renkli gözlerinden ayıramıyordum. Gök ve toprak bir aradaydı sanki, biri yaşatırken diğeri öldürüyordu beni.
"Hiç ayrılmayalım bulut adam , olur mu?" diyerek kollarını boynuma sardığında ellerim hızla beline sarılarak onu kendime çektim.
"Asla güzeller güzeli kuğum, asla!"
****
Ve ardından o salak rüyadan uyanmıştım. Üzerimde bıraktığı etkisi oldukça fazlayken nevrimi döndürmüştü. Nerede aradıysam bir türlü ulaşamamıştım kendisine ve bir süre sonra bırakmıştım fakat şimdi neden bilinçaltım bana yine onu hatırlatmıştı. En önemlisi 15 yaşımda sadece bir ay gördüğüm bir kız çocuğu nasıl içimde bu kadar yer etmişti?
Bakışlarımı yoldan çekmeden izlemeye devam ettim, artık yorulmuş olabilir miydim bu hayattan? Ya da onu bir türlü bulamamaktan...
"Of! İçim daraldı, ne bu sessizlik." diyerek konuşan Barkın'la hala sessizce yolu izlemeye devam ediyordum.
"İlk defa sağa katıliyrum." dedi Mecnun sıkılmış bir sesle. "Nehir bacum, Leyla'mı görmüş miydun?"
"Gördüm Mecnun, merak etme yoğundu zaten o da. Bir askerin bacağına şarapnel girmiş, onunla uğraşıyordu." diyerek arkasına yaslandığını sağ tarafımdan hissetmiştim.
"Abi sizin düğün ne zamandı?" diye sordu Özgür.
“İnşallah bir ay sonra Özgür kardeşum.” dedi Mecnun.
"Ulan sende evleniyorsun he laz uşağı, biz evde kaldık amına ko..." dediğinde Nehir'in ve albayın önde ki varlığından dolayı küfürü yarıda kesmişti.
"Ula seni alan iki gün sonra geri getirür, yanluş mal vermişsinuz diye."
"Niye yanlış olacakmışım ben, taş gibi adamım. Dimi Nehir?" diyerek sorduğunda bakışlarımı sonunda yoldan ayırarak onlara çevirmiştim. Disiplini severdim ama onlarla olmakta garip bir şekilde iyi geliyordu. Hiç tatmadığım o kalabalığı gösteriyordu bana.
"Bana niye soruyorsun?"
"Yok, hayır. Kadınsın diye şey ettim. Şöyle bir bak bakalım kadın gözüyle, yakışıklıyım dimi?" dedikten sonra ellerini saçlarından geçirerek hafifçe dağıtmıştı, götüme benziyordu.
"Bu durum her çiçekten ayrı bal almanı desteklemiyor ama." diyerek Nehir gözlerini devirdiğinde arkama daha çok yaslanmıştım. Gece ki rüyamı bir nebze de olsun unutmamı sağlıyorlardı.
"Sanki sen benden farklısın." diyerek o da gözlerini devirmeye çalıştığında daha çok maymuna dönmüştü.
"Sorduk mu?"
"Tamam Nehir komiser, sakin. Soru sadece." dedikten sonra ellerini kaldırarak kendini uzaklaştırmaya çalışmıştı. Nehir sabır çekerek başını Özgür’e çevirdiğinde yavaşça dürttü onu.
"Sen niye sessizsin lan?" diye sordu temkinli bir sesle. Aslında Özgür de en az diğerleri kadar boş boğazdı ama bugün bir sıkıntısı var gibiydi.
"Bir şey yok Nehir komiser, iyiyim." diyerek gülümsemişti ama yalanın y sinden anlamadığı belliydi. Sıfatı bende bir bok var diye bağırıyordu.
"Yavuklusundan ayrilmuş, dertli." diye kısık sesli açıklama yaptığını sanan Mecnun'la gülmemek için kendimi tutmuştum.
"Hiç duymadı, inanır mısın?" dedi Barkın aynı onun gibi fısıldayarak.
"Dalga geçme la benumle, biliyruz herhalde duyduğıni." diyerek yanına yaklaşan Barkın'ı sertçe itti Mecnun.
"Ee! Laz uşağı, o zaman niye mahalle karıları gibi çenen susmuyor."
"Şimdi koyacağum sümsüğü tepene, anlayacaksun. Burada Nehir bacuma açıklama yapayrum." dediğinde önden albay hafifçe öksürmüştü. Bu kısaca 'sessiz olun' demekti.
Hepsi sessizleşerek önlerine döndüklerinde zihnime tekrardan görüntüler akın etmeye başlamıştı. Seneler öncesinde ki o görüntüler...
O yeri göğü yansıtan gözleri, kahve saçları, beyaz teni. Hepsi nasıl bu kadar unutulmadan zihnimde kalırdı? Onu ilk gördüğümde saçları kısaydı ve her yanında yaraları vardı, canı yanıyordu ama buna rağmen gülebiliyordu. Çocuk aklımda hatırladığım bir diğer şeyde oydu, çok güzel gülüyordu.
Yol böyle akmaya devam ederken kısa süre sonra araba durduğunda hepimiz aşağı atlamıştık. Çevresi dağlarla çevrili boş bir arazideydik fakat ilerde ki çam ağaçlarını görebiliyordum. Sırt çantalarımızı yüklenerek ilerlemeye başladığımızda kulaklıkları da takmıştık. Albay... yani babam burada, yanında ki askerlerle araba da kalacaktı.
İlerlemeye başladığımız da içime derin derin nefes alarak yerde ki toprak kokusunu içime çektim, en sevdiğim yönü buydu işte. Doğayla iç içe bir şekilde o şerefsizleri katletmek!
"Annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı." diye bağırarak söylediğim de mesajı alarak herkes devam ettirmişti.
"Annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı
Al sancağı teslim etti Allah'a ısmarladı
Al sancağı teslim etti Allah'a ısmarladı"
Hepimiz bağırarak söylerken bir yandan da ilerliyorduk. Biz Türk askeriydik, dağlar sesimizden itler yüreğimizden korkmalıydı.
"Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana
Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana
Sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana
Sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana"
İlerlemeye devam ederken bir yandan da etrafı kolaçan ediyordum. Ev hala görünürde yoktu.
"Ne şereftir ölmek bize bu güzel vatan için
Ne şereftir ölmek bize bu güzel vatan için
Yanar yürek yurt aşkıyla daima için için
Yanar yürek yurt aşkıyla daima için için"
Ölmek için bu yola çıkardık, şehit olmak bizim için en büyük şerefti. Benimde en büyük duamdı...
"Yastığımız mezar taşı yorganımız kan olsun
Yastığımız mezar taşı yorganımız kan olsun
Biz bu yoldan döner isek namus bize ar olsun
Biz bu yoldan döner isek namus bize ar olsun"
Yavaş yavaş ilerde ev görünmeye başladığında el hareketiyle hepsini durdurmuştum. Siper almamız gerekiyordu. Parmağımı çevirerek etrafı gösterdikten sonra hızla dağın yamaçlarına dağılmıştık.
"Siper aldık albayım, mevzideyiz." diyerek kulaklığa konuştuğumda hafif bir cızırtıdan sonra onun sesi duyulmuştu.
"Cem burada yüzbaşı ama yarası var, hemen Nehir'i yollaman gerek." dediğinde kaşlarım daha çok çatılmıştı, nasıl kurtulmuştu ki?
"Emredersiniz albayım." dedikten sonra ilerde ki siperinde doğrulan Nehir'le göz göze geldim. "Dikkat et."
Sözlerimin ardından kafasını salladığında hızla koşarak geldiğimiz yoldan ilerlemeye başlamıştı. Bir askeri daha almamız gerekiyordu, bu yüzden tüfeğin dürbününden evin içini kontrol ettiğimde bir kargaşa olduğunu fark etmiştim.
"Bizim Cem kaçabilmiş ha, aferin kerataya." diyerek mırıldanan Özgür'le dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı. Cem'in gözü pekti, demek ki bir yolunu bulmuştu.
"Helal olsun uşağa." dedi Mecnun.
"Cidden helal olsun da o çıktıysa biz daha burada neyi bekliyoruz komutanım?" diyen Barkın'la ben de düşünmüştüm. Hazır gelmişken birkaç şerefsizi avlamaktan zarar gelmezdi. Bir süre daha izledikten sonra kulaklıktan Nehir'in sesi duyulmuştu.
"Ben geldim komutanım, farklı bir araç daha gönderilmiş. Biz Cem ile askeriyeye dönüyoruz."
"Tamamdır asker." dedim sessizce. Ardından gözlerim evin içinde ki bir kıza takılmıştı, yüzü puşiyle gizli olsada cüssesinin küçüklüğünden cinsiyetini anlaşılıyordu. Telaşlı bir hali var gibiydi.
"Ne yapıyorsun orada Laz uşağı, sesinde çıkmıyor." diyerek kulaklığa konuşan Barkın'ı umursamadan odaklandığım evi izlemeye devam ettim.
"Yattum, keyif çatayrum kardaşim. Gel birlikte çatalum." diyen Mecnun'un sert sesi duyulmuştu.
"Tabi kardeşim, hemen celiyrum." dediğinde sabır çekerek derin nefes almıştı Mecnun.
"Laubaliği kesinde işinize odaklanın. Tek bir şerefsiz buradan canlı çıkarsa hepinizi yakarım asker." dedim her zamanki sert sesimle. Mesleğimiz ciddilik gerektirirdi ve her şeyin fazlasına karşıydım.
"Emredersiniz komutanım." diyerek hepsi bir ağızdan konuştuğunda tam görüş açıma giren Baho'yu fark etmiştim. Telefonla konuşuyor gibiydi.
"Şimdi." Emri vermemle sessizliğini koruyan Özgür sakin bir şekilde ayağa kalkarak eve doğru adımladıktan sonra kapıda ki adamı kısa süre içinde indirmişti, bu iyiydi.
Tam ayağa kalkacağım sürede kulaklığımdan albayın sesi duyuldu.
"Allah'a emanetsiniz İnfirat timi."
İlerleyecekken duyulan yüksek sesli bomba sesiyle adımlarım olduğu yerde buz kesmişti. Hayır, lütfen düşündüğüm şey olmasın.
Elim hızla kulaklığa giderken tekrar bulunduğum yere sindim.
"Albayım, iyi misiniz?" diye sorduğumda bir yandan da etrafı tarıyordum. Gelen sesten dolayı Özgür de tekrardan yanımıza dönerek saklanmış ve bize bakıyordu. Kulaklıktan hiçbir ses gelmedi...
"Albayım, ses verin." derken bir yandan da ayağa kalkıp koşmaya başlamıştım. İçimde ki korku kıvılcımları yavaş yavaş ateşlenirken koşmaya devam ettim. O benim tek yoldaşım tek ailemdi, babamı kaybedemezdim. Her adımım da içim daha çok yanarken kalbim sıkışıyordu.
Gördüğüm görüntüyle adımlarım bıçak gibi kesilirken zihnimin içinde acı bir çığlık çınladı.
"BABA!"
~~~~~~~~~~~~~
Nüha Ertunç...
Odada Cem’in karşısında oturmaya devam ederken bir yandan da hala neden gelmedikleri düşünüyordum. Yerimden doğrularak camın önüne gittiğimde çöken gri bulutları farketmiştim, bu onu biraz daha yanımda gibi hissetmemi sağlıyordu. Bana güç veriyordu.
Tekrardan arkamı dönerek askere baktığım sırada dışarıda ki kargaşa dikkatimi çekmişti, bir sorun vardı. Askeri korumam gerekiyordu. Adımlarımı askerin arkasına atarken ellerini çözmeye başladım.
"Şimdi ellerini açacağım ve var gücünle koşacaksın, tamam mı?" dediğimde hızla arkasını döndü.
"Peki ya sen? Seni burada bırakmam."
"Benim görevim henüz bitmedi asker." diyerek postalımın kenarına sıkıştırdığım bıçakla ellerinde ki halatı çözdüm.
"Ama..." dediğinde hızla sözünü kestim.
"Aması yok astsubay, yaran var. Gitmek zorundasın." dedikten sonra kapıya yaklaşarak etrafı kolaçan ettim, dışarıda ki karmaşaya rağmen içerisi garip bir şekilde sessizdi. "Şimdi, koş."
Sözlerimin ardından hızla dışarı çıkarak koşmaya başladığında bir süre uzaklaşmasını bekledim ardından bir süre daha odada beklemeye koyulmuştum. Amacım şerefsizlerin odaya bakmaya geldiklerinde teker teker indirmekti. Silahımı çıkartıp hazır ederken derince bir nefes alarak kapının yanında ki duvara yaslanmıştım.
Hayat bazen oldukça acımasız olabiliyordu, özellikle de böyle eliniz kolunuz bağlandığı zamanlarda. Kadere inanır mıydım? Orası meçhuldu fakat hayat kesinlikle kaderden ibaretti bunu bilirdim. Benim kaderim ise böyle bir şerefsize sahip olarak dünyalar iyisi annemi ona kurban etmek olmuştu. Gözlerimi kapatarak bir süre sakinleşmeye çalıştım, ben o küçük kız değildim. Bana artık zarar veremezdi.
Camdan tekrardan gri bulutlara donanan gökyüzüne kaydı bakışlarım, sahi şu an ne yapıyordu acaba? O da beni hatırlıyor muydu ya da hala benim onu düşündüğüm gibi düşünüyor muydu? Başımı iki yana sallayarak kendime gelmeye çalıştım, şu anda onu düşünmenin yeri ve zamanı değildi.
Elimde ki silahın ucuna susturucuyu geçirirken üzerimde ki iğrenç kıyafetlerden de ne kadar kurtulmak istesemde henüz işim bitmemişti. Tam o sırada odaya giren şerefsizi hızla alnından vurduğumda bedeni sertçe yere düştü, umursamadan üstünden atlayarak ilerlemeye başladım. İçeri giren iki kişiyi de hızlıca avladığımda gözlerim tek bir kişiyi arıyordu.
Evden dışarı adımımı atmıştım ki karşımda telefonla konuşan Baho’nun bakışları önce bana ardından da elimde ki silaha döndü.
“Sokuk hayata elveda de Baho.” dediğimde duyduğu sesimle kaşları çatılmıştı.
“Sen de kimsin? Noliyır burada?” derken silahına yeltenmişti ki hızla ayaklarının tam önüne ateş ettikten sonra silahı tekrar alnına hizaladım.
“Ecelin orospu çocuğu.” dememle dudakları yüzsüzce kıvrılmıştı.
“Askersin?” demesiyle kaşlarım daha derinden çatılmıştı. O iğrenç sesi bile midemi bulandırmaya yetiyordu. Tek kelime etmeden ona bakmaya devam ederken cebinden çıkardığı buton benzeri şeyle anlam vermeye çalışıyordum. “Yaşlı kurt birazdan geberecek asker, benimle uğraşmak yerine ona bak.”
Yaşlı kurt Halil albayın lakabıydı ve elinde ki buton ise bir tür bombanın uzaktan kumandasıydı, lakin burada ki esas sorun butonda ki ışığın yeşil yanmasıydı. Bomba aktif edilmişti.
Elimdeki silah hala onu hedef alırlen önümde iki seçeneğim vardı. Ya şu an öldürerek intikamımı alacaktım ya da Halil albayı kurtaracaktım. Derince bir nefes alarak hızla arkamı döndüğüm gibi koşmaya başlamıştım, önce vatan sonra yanındaki adam önemliydi bizim için. Hiçbir askeri yarı yolda bırakmazdık.
Koşmaya devam ederken gördüğüm arabayla hızımı biraz daha arttırmaya çalışmıştım, bomba arabada olmalıydı ve gördüğüm kadarıyla Halil albay dışardaydı. Beni fark etmeden arabaya döndüklerinde kalbim korkuyla çarpmaya başlamıştı. Hayır, hayır, hayır…
“ALBAYIM BİNMEYİN! BOMBA!” diye haykırarak koşmaya devam ederken albayın bakışları bana döndüğü anda elinin altında ki açılan kapıyla araba yüksek bir sesle patlamıştı…
Bedenim hızla geriye savrularak yere düştüğünde acı içinde gözümü açmaya çalışarak hafifçe yerimden doğruldum, araba cayır cayır yanarken hemen ileride ki Halil albayın bedenini fark etmiştim.
“Hayır, hayır albayım.” diye mırıldanırken yerimden doğrulmuştum ki birinin haykırdığında işitmiştim lakin bombadan dolayı uğuldayan kulaklarımla ne söylendiğini anlayamıyordum. Zor bela yerinden doğrulduğum sırada omzumda hissettiğim keskin acıyla dişlerimi birbirine geçirmiştim. Bakışlarım hızla oraya kayarken vurulduğumu anlayabilmiştim, elimde ki silahımı hızla arkaya doğrulttuğumda askerle karşılaşmıştım.
Hemen karşımda ki kızarmış gri bakışlarla gözlerim çakıştığında nefesim boğazımda düğümlenmişti, silahımı indirdiğim anda gözlerim yüzüme doğrultulan silaha kaymıştı.
Neler oluyordu burada?
~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Ve ilk bölümle karşınızdayım.
Nasıldı sizce?
Ayrıca ufak bir bilgilendirme Bahoz'a kısaca Baho diyorlar ve Nüha'nın babası...
Lütfen yorum ve vote atmayı unutmayın
olur mu?
Seviliyorsunuzzzz
🤍❤️