~Bölüm Şarkıları~
Dolu Kadehi Ters Tut~Sevdirmeden Gidemezsin
Isabel LaRosa~Eyes Don't Lie
Yeni bir bölümden herkese merhabalar efenimm!!!
Nasılsınız???
“Dur, dur biraz. Böyle olmaz, sevdirmeden gidemezsin. Gel, gel biraz. Bu dayanılmaz, ne haldeyim bilemezsin…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.
İyi okumalar.
Seviliyorsunuzzzz
🦢🩶
~~~~~~~~~~~
Mirza Han Yalçıner…
Çocuk gibi heyecanlanmam normal miydi? Bilmiyordum, aslında pekte umrumda değildi. Onu beyazlar içinde düşündükçe soluğum kesilirken ne şekilde heyecanlandığım zerre umrumda değildi. Aynı şu anda biriciğimin söylenerek bavul hazırlamasının umrumda olmadığı gibi.
Yaslandığım duvarda sırıtarak onu izliyordum, sinirliyken çok daha güzel olduğunun ne kadar farkındaydı acaba? Yüzüne düşen tutamlarını sinirle arkaya itmesi, kaşlarını çatarken dudaklarını büzmesi, kızaran yanakları… Tam yenilesi bir görüntüydü…
“Tutturdun beyaz göreceğim diye, bok var beyazda.” diyerek elindeki tişörtü serçe valize koymuştu. Evet, sanırım biraz fazla kızmıştı. “Hadi halamlar görmek istiyorlar, sen niye bugün gidiyoruz diye atlıyorsun?” derken eline aldığı başka bir tişörtü bana fırlattığında yüzüme çarpmadan havada yakaladım.
“Bu sinir biraz fazla sanki, terapi mi alsan?” diyerek sırıttığımda bu seferde yanındaki katlı pantolonu fırlatmıştı.
“Nah sana terapi.” demesiyle kaşlarım havalanırken yavaşça yaslandığım duvardan ayrılarak elimdekileri yatağın üstüne fırlattım. “Oradayken de sakın gerdek hayalleri kurayım deme, yanıma yaklaştırırsam namerdim.”
“Tamam, yeter bu kadar sinir. Görende ölüme götürüyorum sanır yavrum, altı üstü düğün.” diyerek ona yaklaştığımda hızla ayağa kalkmıştı.
“Bak, ben onları anlıyorum. Düğünümüzü görmek onların en doğal hakkı, bunda bir sorun yok.” derken ellerini hızla hareket ettirerek anlatması onu çok daha tatlı bir hale getiriyordu, odaklanamıyordum. “Ama şu anda olması bizi çok sıkıştırıyor Han, en azından görevden sonra olabilirdi.”
“Sonrası için bir güvencen var mı?” dediğimde kaşları çatılmıştı.
“Ne güvencesi?”
“Görevden sonra hepimizin canlı bir şekilde eve döneceğine dair bir güvencen var mı?” diye sakince sorduğumda yüzündeki sinirli ifadenin hafifçe değiştiğini görmüştüm. “Biz kaptan ya da öğretmen değiliz kuğu, biz askeriz ve yarınımızın bile garantisi yokken bir şeyleri bekleyemeyiz.” derken ona doğru bir adım attığımda hızla geri çekilmişti. İşte şimdi gerilmeye başlamıştım.
“Bu bileti hemen bugüne almanı açıklamıyor ama uyuz komutan, hiç askeri duygularıma dokunmaya çalışma.” dediğinde kaşlarım yavaşça çatılmıştı. İstediği gibi bağırıp hakaret edebilirdi ama benden kaçması sinirlerimi oynatan tek noktaydı.
“Ha iki gün sonra ha şimdi, ne farkeder?” derken tekrar yaklaştığımda yine kaçmasıyla burnumdan sinirli bir soluk vermiştim.
“Ortada ne gelinlik var ne damatlık Mirza Han, kamuflajla mı gidelim?” dediğinde tek düşünebildiğim benden kaçmasıydı. Teninin tenimden uzak kalmasını sevmiyordum. Bebek kokusu sanki bana özel yapılmış bir oksijendi ve almadığım her an boğuluyordum.
“Biraz daha kaçarsan kamuflajla mı gidersin bilmem ama sekerek gideceğin kesin.” derken tek kaşım havalanmıştı. “Yanıma gel. Hemen.”
“Hayır, biraz daha sinirli kalmak istiyorum.” demesiyle derin bir nefes alırken hızla ona doğru adımladığımda aynı hızla kapıya doğru koşmuştu ki hızlıca belinden yakalayıp bedenini kapının yanındaki duvara yasladım.
“Dokunma bana Han.” derken başını hızla çevirse de dudaklarında ki küçük gülümsemeyi yakalamıştım. Oyuncu kuğum benim!
Belindeki elimi çekerek iki elimi de duvara yasladığımda kollarımın arasında kalmıştı. Bebek kokusu hızla ciğerlerime dolarken daha fazlası için başımı boynuna yaklaştırmıştım. Ah, kesinlikle cennet burasıydı.
“Sen yeter ki iste kuğu’m ama unutma, ellerimi kullanmadan da harika şeyler yapabilirim.” diye kulağına fısıldadığımda aldığı hızlı bir solukla etkilendiğini anlamıştım ve kesinlikle tek etkilenen o değildi, üstündeki her şeyi parçalayıp onu arkamda ki yatağa atmamak için kendimi zor tutuyordum.
“Uyuzun tekisin komutan.” diye mırıldanmasıyla hafifçe gülmüştüm.
“Sana aşık bir uyuz.” derken dudaklarımı kulağının hemen altına bastırmıştım. Titreyen bedeniyle tekrar bir soluk aldığında zihnimde amansız sahneler dönmeye başlamıştı bile. “Şimdi dokunmama izin var mı? Yoksa ben başka yollara başvurmalı mıyım?” dedim fısıldayarak. Sesim anın büyüsüyle boğuklaşmıştı ve altta ki ufaklık onu serbest bırakmam için adeta beynimin içinde çığlık atıp duruyordu. Sanırım kendi kendimi çıkmazın içine sokmuştum!
“Beni hemen sakinleştirmen çok sinir bozucu.” derken sonunda boynuma sarılan elleriyle bebek kokusundan derin bir nefes almıştım. Tüm bedenim gevşerken huzuru hissediyordum, bu hayatta ki tek iyikim olabilirdi.
Başımı geriye çekerken bakışlarımı huzurun ana yerine çevirdim, gözlerine. Değişken bakışları parıldarken dudakları hafifçe kıvrılmıştı, siniri geçmişti. Her haline nasıl bu denli bağlanmıştım bilmiyordum fakat tek bildiğim bir şey varsa o da onsuz bir hayatın imkansız olduğuydu. Bunu o boktan yerdeyken daha da iyi anlamıştım.
“Melike albayla sen konuşursun o zaman, azarı işit de gör gününü.” demişti ama ben sadece gözlerine dalmıştım. Toprak ve deniz, vatan gözlü kadınımdı o benim. Kalbinde sadece vatan aşkı olan adam vatan gözlü bir kadına tutulmuştu, sanırım en büyük şansımı onda kullanmıştım.
“Konuşurum.” diye mırıldanırken duvardaki ellerimden birini çekerek yanağına getirdim. Bana daha çok yaklaşarak başını geriye ittiğinde diğer elim ise onu sabit tutmak için hızla beline sarılmıştı.
“Aynı zamanda birinide davet etmemiz gerekebilir Han, biliyorsun değil mi?” dediğinde sözlerini anlamayarak ona bakmaya devam etmiştim. Değişken bakışlarına büyülenmekle meşguldüm. “Beni dinliyor musun sen?” demesiyle başımı olumlu anlamda sallamıştım. “Han Hasan’ı davet etmen gerekiyor.” dediği an gözlerinin büyüsü kaybolurken çatılan kaşlarımla hızla yüzüne odaklanmıştım.
“Ne Hasan’ı şimdi?” dememle başını elime doğru eğerek hafifçe gülümsemişti. Kalbim gülüşüyle teklerken tekrardan odaklanmaya çalıştım, bu konu önemliydi.
“Seni bulmamızda çok yardımı dokundu Han, ayrıca o senin abin.” demesiyle gözlerimi devirmiştim. Bu zamana kadar pek bir abiliğini gördüğüm söylenemezdi ama haklıydı, teşekkür bile etmemiştim. Umrunda olmaması gerekirken beni aramaya çıkmış ve kısmen benim yüzümden vurulmuştu.
“Tamam, söylerim ama ters bir hareketinde de suratını dağıtmaktan asla çekinmem.” dediğimde bana onaylamaz bakışlar atsa da gülüşü büyümüştü.
“Hırçın kocam benim.” derken parmaklarının ucuna yükselmesiyle ne yapacağını anlayarak kıvrılan dudaklarımı hızla dudaklarına bastırdım. Ağzımın içine yayılan tadıyla sarhoş olurken yanağında ki elimi ensesine kaydırarak onu daha kendime çekmiştim, tek bir nefesin bile aramıza girmesini istemiyordum.
Kokusu ve tadıyla kendimi kaybederken alt dudağını dudaklarımın arasına hapsetmiştim, küçük inlemesi kulağıma dolarken hareketlerim istemsizce hırçınlaşmıştı. Beni kendimden geçiriyor, aklımı durduruyordu. Aralanan dudaklarıyla dili ürkek bir hareketle dilime dokunduğunda boğazımda ki ilkel hırıltıyla onu sertçe arkasında duvara yasladım.
Tadı… hiç bıkmayacağım o tatlımdı. Damağıma yayılan bal tadıyla başımı hafifçe eğerek onu daha çok tadabilmek için öpüşümü yavaşlatmaya çalışmıştım. Sonsuza dek bu anda kalabilirdim.
Enseme batırdığı tırnaklarıyla uyarılırken belindeki elim kalçasını bulmuştu, yavaş yavaş eski kilosuna dönmeye başlamıştı. Avucumu dolduran kalçasıyla bunu net bir şekilde hissederken dudaklarım kıvrılmıştı, sonunda kötü günlerin etkisini üstünden atıyordu biriciğim.
“Neye güldün?” diyen mırıltısıyla nefes alabilmesi için biraz geriye çekilmiştim, parmaklarım tekrardan tuttuğum kalçasına geçerken onu sertçe kendime yasladım.
“Kilo almaya başlamışsın, hoşuma gitti.” dediğimde onunda dudakları kıvrılmıştı.
“Hep senin yüzünden, iki haftadır ne bulsan ağzıma tıkıyorsun.” demesiyle daha çok sırıtırken burnumu burnuna sürttüm.
“Yarasın güzelime.” derken dudaklarına küçük öpücükler bırakmaya başlamıştım.
“Han, işimiz var.” derken o da benim gibi sırıtıyordu.
“Hıhı.” diye mırıldanırken dudaklarım yumuşak yanaklarına doğru kaymıştı. Tenim bir an olsun teninden ayrılsın istemiyordum, elimde olsa kendime bağlayıp öyle gezerdim.
“Han birkaç saate çıkmamız lazım, gidip söylemelisin.” dediği sırada dudaklarım boynuna doğru inmişti. Derin nefesler alarak kokusunu ciğerlerime hapsederken kendini geriye çekmeye çalışmasıyla dişlerimi boynundaki beyaz tenine geçirmiştim. “Of! Han, morarıyor işte.”
“Sende kaçma.” dediğimde ensemde ki eli saçlarıma girerek geriye çekiştirmesiyle yavaşça geriye çekilip ona bakmıştım.
“Git ve Hasan’ı düğüne davet et komutan, tekrar söylemeyeceğim.” demesiyle tek kaşım havalanmıştı.
“Ya yapmazsam?” diye soran sesimle dudakları kıvrılmıştı.
“Ben gider çağırı…” demesiyle kaşlarım çatılırken hızla sözünü kesmiştim.
“Tamam tamam, ben söylerim.” dedim yenilgiyle. Beni nasıl delirteceğini iyi biliyordu tabi!
“Bende öyle düşünmüştüm bebeğim.” derken dudaklarıma küçük bir öpücük bıraktığında geri çekilmesine izin vermeyerek alt dudağına dişlerimi geçirip çekiştirdim.
“Benim uyuz karım.” diye mırıldanarak geriye çekilmemle dudakları kıvrılmıştı.
“Kocama çekmişim.” demesiyle her şeyi siktir etmemek için büyük bir çaba harcamıştım. Her kocam deyişi bedenimde elektrik akımı gibi yayılırken kalbimi durduruyordu. Ben bu kadını her şeyden çok seviyordum.
“Kocan yesin seni.” diye mırıldanmamla gülerek kollarımdan sıyrılıp valizin yanına gitmişti.
“Hadi kocam hadi, çok işimiz var.” derken tekrardan valizin yanına eğilerek ayırdığımız kıyafetleri koymaya devam etmişti.
“Ah! Hayaller kuğumun koynu, hayatlar ağanın yolu.” diyerek kapıya yaklaştığımda kıkırdayan sesiyle bakışlarım hızla onu bulmuştu. Hiçbir gülüşünü kaçırmak istemiyordum, her gülüşü ömrümü uzatıyordu sanki. Hepsini görmek zorundaydım.
“Söylenme söylenme.” demesiyle bakışlarım yanına döktüğü iç çamaşırlarına kaymıştı, gözüm beyaz dantelli olana takıldığında dudaklarımda çapkın bir sırıtış oluşmuştu.
“O yanındakini de koy.” diyerek işaret etmemle onunda bakışları yanına düşmüştü.
“Rüyanda görürsün, lastikli don giyip tüm libidonu öldüreceğim.” demesiyle tek kaşım havalanırken bakışlarım yavaşça bedeninde gezinmişti.
“Giyen sen olduğun sürece bu dediğin mümkün değil biriciğim.” dememle dudakları daha çok kıvrılırken uzaktan öpücük atarak arkamı dönüp odadan çıkmıştım.
Biraz daha durursam gördüğüm beyaz dantelli takımı giymesini isteyip sonrasında zevkle üstünde parçalayabilirdim. Derin bir nefes alıp kendime gelmeye çalışarak hızla evden ayrıldıktan sonra motoruma adımlamıştım, özlemiştim canparemi. Başıma geçirdiğim kaskımla motora oturduktan sonra bakışlarım ardımdan açılan kapıya kaymıştı, köşeden beni izliyordu.
“Hızlı gel.” demesiyle dudaklarımda büyükçe bir gülümse oluşmuştu ama kasktan o bunu göremiyordu.
“Sen bunu dersinde gelmez miyim kuğu’m.” dedikten sonra motora gaz verdikten sonra güzelliğime son kez bakarak yola koyulmuştum.
Gaza daha çok yüklenirken yüzüme çarpan rüzgardan bile aldığım bebek kokusuyla dudaklarım kıvrılmıştı, kaskın içine bilerek dalin sıkmıştım. Şaka maka iyice bağımlı olmuştum ben, neyse ki zerre umrumda değildi. Onunla ilgili en küçük detaya bile bağımlı olabilirdim.
Geldiğim konağın önüyle motoru durdurup tam inecekken açılan kapıyla kaşlarım çatılmıştı, motorla bahçeye geçerken yandan hızla gelen adamla kaskımı çıkartarak adama baktım.
“Hoşgelmişsen Mirza ağam.” demesiyle yüzümde tiksindiğimi belli eden bir ifade oluşmuştu.
“Ne ağası lan?” dedim sert sesimle. Adam gözlerinde ki korkuyla bir adım geriye çekilmişti.
“Ağam sizin girişinize izin verirken o da ağadır dediydi ağam, hürmetimiz ondandır.” demesiyle sinirlerim baştan gerilmişti. Ne ağası amına koyayım?! Neyin peşindeydi bu adam yine?!
“Çekilebilirsin Rüştü.” diyen sesle bakışlarım ileriden bize doğru gelen Hasan’a kaymıştı. “Bu ne güzel sürpriz küçük kardeşim.” dediği sırada motordan inerek kastı üstüne bırakmıştım.
“Bu ağalık durumu nereden çıktı Hasan?” dedim sert sesimle.
“Kardeşim olarak sende ağa olmuş oluyorsun, alış buna.” demesiyle ağzının ortasına bir tane geçiresim gelmişti.
“Ağa falan değilim ben, bu durumu bir kez daha yaşarsam senin için hiç hoş şeyler olmaz.” dediğimde dudakları kıvrılırken başını olumlu anlamda sallamıştı.
“Hayırdır, hangi rüzgar attı seni buraya? Günlük öfkeni kusmak için gelmedin sanırım.” dediğinde derin bir nefes alarak bahçeyi süzdüm.
“Teşekkür ederim, kurtulmamda yardımın dokunmuş.” dedim kısık bir sesle. Teşekkür etmeye pek alışkın değildim.
“Etme.” demesiyle bakışlarım yine gözlerine dönmüştü. “Kardeşimi o itlerin eline bırakacak değildim.” diyerek bahçenin içine doğru yürümesiyle bende peşinden ilerlemeye başladığımda bakışları bacağıma düşmüştü. “Bacağın nasıl?” dediğinde içimde garip bir duygu canlanmıştı.
“İyi. Senin yaralar nasıl?” dediğimde önüne dönmüştü.
“İyi.” dediği sırada çiçeklerden oluşan bir bahçeye gelmiştik. Adını unutmuştum ama güzel kokan bir çiçekti.
“Çok seviyorsun herhalde bu çiçeği.” dedim bir bahçe dolusu çiçeklere bakarak. Ortalarında bir çardak gözüküyordu ve çiçekler çardağın etrafını sararak güzel bir görüntü yapmışlardı.
“Hanımeliyi herkes sever.” diye mırıldanmasıyla gözlerinden duygu dolu ifadeler geçmeye başlamıştı. Dalmış bir şekilde çiçeklere bakıyordu, sanki kafası şu an burada değil gibiydi.
“Hadi ben sevdalıyım, kafam hep onda. Senin neyin var lan?” dedim yandan hala suratı asık Hasan’a bakarak.
Bakışları bana dönerken kaşları çatılmıştı. Gözlerinden hüzünlü bir ifade geçerken tekrardan önüne döndüğünde bu bakışı nerede görsem tanırdım, kalbinde biri vardı. Bakın siz bizim korkusuz ağaya, birini seviyordu. Hemde haline bakılırsa pek karşılık bulduğuda söylenemezdi.
“Zevzek zevzek konuşma Han.” demesiyle söylediği adıma istemsizce takılmıştım. Ninem ve Nüha’mdan başka kimse bana bu şekilde hitap etmezdi, tuhafıma gitmişti.
“Karımdan uzak dur da gerisi sikimde değil.” dediğimde derin bir nefes almıştı.
“Nüha hiçbir zaman umrumda değildi Han. İlk gördüğün buluşmaya bizim gevşeğin zoruyla gitmiştim, kimin geleceğini bile bilmiyordum. Sonrası da…” derken bakışlarını bana çevirdi. “Şöyle okkalı bir dayak yemem gerekiyordu ve bunu yapabilecek tek kişi de sendin.”
Sözleriyle o an zihnimde canlanmıştı, kuğumu öpmeye çalıştığı günü kastediyordu. Kaşlarım hızla çatılırken sağ elim istemsizce yumruk olmuştu.
“Gel beni döv deseydin de seve seve döverdik.” dedim sert sesimle. Dudakları kıvrılırken hafifçe gülerek önüne dönüp yine bahçeye bakmaya başlamıştı.
“Bok döverdin, askerliğin yanar diye elini bile sürmezdin.” dediğinde ona hak vermiştim, birkaç yumruk atar bırakırdım en fazla.
“Niye dayak yemek istemiştin?” diye sordum içimdeki merakıma yenik düşerek. Sorumla gülüşü yavaşça solarken yutkunduğunu buradan bile işitmiştim.
“Yana yana gitmek istediğim birine gitmemem gerekiyordu, aklımı başıma getir istedim.” derken elini gömleğinin yakasına atarak zorlanıyormuş gibi çekiştirmişti. “Beni boşver de sen neden bu kadar sakinsin? Şimdiye kadar çoktan o itleri bulup canlı canlı yakman gerekiyordu.” diyerek hızla konuyu değiştirdi. “Yoksa söylenilen gibi gerçekten yumuşadın mı Alfa?”
Dudaklarım sözleriyle kıvrılırken sinirlenmek yerine keyiflenmiştim. Zihnimde her geçen gün vahşileşen bir öfke varken yumuşamak sadece gösterdiğim maskem olabilirdi.
“Her şeyin bir zamanı var.” derken bakışlarım benim griliğimin aksine simsiyah olan gözlerine kaydı. “Kurt her sinirlendiğinde belli etseydi itten bir farkı kalmazdı.”
Onları öyle bir yakacaktım ki beni tanrı sanıp önümde eğileceklerdi…
“Öyle olsun bakalım.” diyerek önüne döndüğünde cebinden çıkan sargılı elinde zipposunu döndürmeye başlamıştı. “Her ne zaman olursa olsun arkanda olduğumu bil, kimse Hasan Aslanoğlu’nun kardeşine zarar veremez.” demesiyle dudaklarım kıvrılmıştı.
Hiçbir zaman tamamen ailem yok diyemezdim. Evet, belki bir anne babam yoktu ama en az onların yapması gerekenleri yapan halam ve eniştem hep yanımda olmuştu. Mecnun ve Beril kardeşim olarak yanımda durmuşlardı ama insanın abisinin olması da çok tuhafmış, bunu yeni anlamıştım.
“Sağol abi.” dememle başı hızla bana dönerken gözlerinde duyduğuna inanmaz bir ifade vardı.
“Her zaman kardeşim.” demesiyle içimde bir güvence duygusu oluşmuştu, nedensizce ona güveniyordum.
“Aslında ben buraya başka bir şey için gelmiştim.” dediğimde gözleri kısılırken dinlemeye devam etti. “Trabzon’da düğün yapacağız, seni de yanımızda görmek isteriz.” dememle tek kaşı havalanmıştı.
“Benim gelmemi mi istiyorsun?” demesiyle gülerek başımı olumlu anlamda salladım. Gülüşüme aynı şekilde karşılık verirken o da başını sallamıştı. “Gelirim tabi, ne zaman?”
“Bugün gideceğiz.” dememle kaşları havalanmıştı. “İki gün sonrada düğünü yapıp döneceğiz.”
“Niye? Peşinizden atlı mı koşturuyor?”
“Görev var, döndükten sonra gitmemiz lazım.” derken önüme dönmüştüm. Zihnimde korkuları görmesini istememiştim.
“O yüzden düğünü hızlıca yapmak istiyorsun.” diyerek elini omzuma koyup hafifçe sıkmıştı. “Korkma, aynı şeyleri bir daha yaşamayacaksın.” Ne kadar kaçınsam da görmüştü.
“Herhangi bir güvencemiz yok, o yüzden ne kadar çok şey yaşarsak o kadar iyi.” derken bakışlarım omzumda ki sargılı eline kaydı, gelen kan kokusuna bakılırsa yeni yaralanmıştı. “Eline noldu?”
“Artık Aslanoğlu güvencen var, kimse size zarar veremez.” derken onunda bakışları eline kaymıştı. “Kesildi, bir şey yok.”
“Anladım.” diyerek geriye doğru bir adım attığımda elini geri çekmişti. “Saat beşe hazır ol, uçağımız var.” dedikten sonra arkamı döndüğümde dudaklarım kıvrılmıştı.
“Bileti de mi aldın lan?” demesiyle arkamı dönmeden elimi kaldırıp sallamıştım.
“Geç kalırsan topuğuna sıkarım ağa bozuntusu.” derken kaskımı takıp motoruma bindiğimde güldüğünü görmüştüm.
“Orada olacağım yüzbaşı, merak etme.” demesiyle sonunda bu çiçek kokusunu kimde gördüğümü hatırlamıştım. Dudaklarım kıvrılırken motora gaz verdiğim sırada son kez ona dönmüştüm.
“Bu arada kime aşık olduğunu çok belli ediyorsun.” diyerek bahçeyi işaret ettikten sonra konuşmasına izin vermeden hızla bahçeden çıkarak yola koyulmuştum.
Karımı özlemiştim. Hızla yanına gidip bu durumu anlatmak istiyordum, şaşırdığında ki tatlı tepkisi zihnimde yankılanırken sırıtmadan edememiştim. Çöpçatanlık yaparken gözlerinin parıldayışını ayrı bir seviyordum.
Düşüncelerimle gaza biraz yüklendim, hemen kollarında olmak istiyordum…
~~~~~~~~~~~~~
Nüha Yalçıner…
Hayat yine hızlıca akarken bize sadece akıntısında sürüklenmek için zaman tanıyordu. Daha iki hafta önce içim yana yana onu ararken şimdi ise düğünüm için yola çıkmaya hazırlanıyordum, kesinlikle çok saçmaydı. Zaten hayat tamamen saçmalıklar silsilesinden ibaret değil miydi?
Dudaklarımdaki gülümsemeyle doldurduğum valizi kaldırarak aşağıya indirmeye başlamıştım. İlk başta doğruya doğru çok kızmıştım ama şimdi içimi garip bir heyecan sarmıştı, düğünümüz vardı!
Kaldırdığım valizi merdivenlerden aşağıya indirirken bir yandan da onu düşünüyordum, umarım Hasan’ı dövmeye falan çalışmazdı. Keşke bende gitseydim yanlarında ama biraz yalnız kalsınlar istemiştim, belki buzları erirdi bu şekilde. Şimdi ise aklım onlarda kalmıştı. Gideli nerdeyse bir saat olmuştu ve hala bir ses seda yoktu, bende ayrıca mesaj atmamıştım bölmemek için.
Anahtar sokulan kapıyla bakışlarım hızla oraya kaymıştı, gelmişti. İçeri girmesini beklerken anahtarını geri çekip zile basmasıyla dudaklarım kıvrılmıştı, benim açmamı istiyordu. Hızla kapıya doğru adımlayıp açtığımda sırıtan yüzüyle karşılaşmıştım.
“Hoşgeldin bulut adamım.” diye cilveli bir sesle konuşmamla hızla içeri girerek kapıyı kapatmıştı.
“Ama böyle yaparsan hiçbir yere gidemeyiz kuğu’m.” demesiyle tek kaşım havalanmıştı.
“Artık çok geç yüzbaşı, herkes hazırlandı bile.” dememle eli belime sarılırken parıldayan grileriyle üstten bana bakmaya başlamıştı.
“İşin sonunda seni o gelinliğin içinde görmek olmasaydı kimse sikimde olmazdı.” dediğinde onunda heyecanını hissedebiliyordum, bunu gerçekten çok istiyordu.
“Şimdi onu boşver de Hasan ne dedi? Geliyor muymuş?” dediğimde başını yavaşça olumlu anlamda sallamıştı.
“Geliyor o, bir sıkıntı yok ama benim sana bir haberim var.” demesiyle ona dinlemeye devam etmiştim. “Hasan’ın bahçesinde küçük bir hanımeli tarlası var.” dediğinde anlamayarak ona bakmaya devam etmiştim ki zihnimde çınlayan detayla gözlerim hızla büyümüştü.
“Şu Nalan’ın ölüp bittiği çiçek, tesadüf olabilir mi?” Şaşırmamla dudakları biraz daha kıvrılırken başını eğerek yüzümü izlemişti.
“Sanmıyorum, onda bir haller var gibi.” dediğinde düşünmeye başlamıştım, bu kadar kısa sürede bu denli aşık olamazdı sanırım. Yoksa geçmişe dayanan bir muhabbetleri mi vardı? Ama Nalan hiç böyle birinden bahsetmemişti.
“Nalan da ona fazla ilgili gibi, hadi hayırlısı olsun bakalım.” dediğimde başını olumlu anlamda sallamıştı.
“Küçük çöpçatanım benim.” derken dudaklarını yanağıma bastırmasıyla kıkırdamıştım.
“Herkes artık mutlu olsun istiyorum, fena mı ediyorum?” dememle grileri gözlerime tutunurken yine gözlerime dalmış gibi bakıyordu.
“Sana ayrı o güzel kalbine ayrı ölürüm hatun.” demesiyle içim bir garip olmuştu.
Hatun…
Bu kelimeyi çok sık söylemese de aşırı hoşuma gittiği gerçeğini atlayamazdım. Boynuna sardığım kollarımla ona bakmaya devam ederken aynı zamanda da sırıtıyordum.
“Çıksak mı artık?” diye mırıldandığımda grileri dudaklarıma düşerken tekrardan gözlerime çıkmıştı.
“Çıkarız kuğu’m da öncesinde bir şey konuşmam gerek.” derken belime sardığı elleriyle beni daha çok kendisine çekmişti. “Biz zaten şu an evliyiz, oraya gittiğimizde de ayrı kalmamız gerekmeyecek.” dediğinde tek kaşım havalanmıştı.
“Şansına küs o zaman bulut adam, gelini düğünden önce görmek uğursuzluk getirir.” diyerek sırıttığımda suratı hızla asılmıştı.
“Daha saçma bir şey duymadım, bu yapılmayacak.” dediğinde umursamaz bir şekilde omzumu silkmiştim.
“Onu düğün istiyorum deyip diretmeden önce düşünecektin yüzbaşı, adetler böyle.” derken kollarından sıyrılarak kapıya doğru ilerlediğimde hızla verdiği nefesini işitmiştim. Sinirlenmişti.
“Sikerim adetini, olmayacak öyle bir şey.” diyerek arkamdan gelirken valizlerimizi de almıştı.
“Hıhı, aynen.” diye mırıldanarak dışarı çıktığımda içten içe gülüyordum. Tabiki de ondan uzak kalmayacaktım ama gidene kadar buna inanıp sinir olması işime gelirdi. Dan diye bugün gidiyoruz demeden önce düşünecekti bunları.
“İstediğin kadar inat et yavrum, olmayacak dediysem olmayacak.” demesiyle ikimizde arabaya yerleşmiştik. Bakışlarım ona dönerken ters bir bakış atmıştım.
“Beni inada bindirmek istemezsin yüzbaşı.” dediğimde beni duymazdan gelerek arabayı çalıştırmıştı. Uyuz diye boşuna demiyordum işte!
Yola koyulan arabayla bende fazla kafama takmayarak cama dönmüştüm, aklımda Nalan vardı. Düğün meselesini telefondan haber vermiştim ve geleceğini söylemişti fakat sesi kötü geliyordu. Şimdi Han da Hasan’da bir haller olduğunu söylemişti, kavga mı etmişlerdi acaba? Ama ne kadar tanışıklıkları vardı ki? Bir de bahçedeki hanımeli tarlası vardı, hiç farketmemiştim. Zaten onun evine bir kez gitmiştim, ondada kafam tamamen Han’la doluydu. Çiçek görecek halde değildim.
Nalan esasında Mardin’liydi, acaba geçmişe dayalı bir sorunları olmuş olabilir miydi?
“Yine o güzel aklında neler dönüyor?” diyen Han’la bakışlarım ona dönmüştü.
“Nalan’ı düşünüyorum, telefonda sesi kötü geliyordu.” dediğimde anladığını belli ederek başını sallamıştı.
“Ona çok değer veriyorsun anlaşılan.” dediğinde başımı olumlu sallamıştım.
“Nehir ve Leyla gibi o da benim kardeşim Han, kılına zarar gelse şehri yakarım.” dedim akan yolu izleyerek. Bu kısa süre içinde Nalan’la çok şey paylaşmıştık, benim için kendi komutanını çiğneyip yanımda durmuştu. Hakkını ödeyemezdim.
“Kıskanmalı mıyım?” demesiyle gülerek ona dönmüştüm.
“Niye? Ben Cem’leri kıskanmalı mıyım?” dememle ters bakışını yemem bir olmuştu. Dudaklarım daha çok kıvrılırken hafifçe gülmüştüm.
“Aynı şey mi? Ben onlarla bu kadar yakın mıyım yavrum?” dediğinde başımı olumlu anlamda salladım.
“Yakınsın hayatım, sadece sen sevgi göstermeyi sevmiyorsun.” dediğimde yoldan ayırdığı bakışları beni bulmuştu.
Derin bakan grileri yüzümün her bir noktasında gezinirken dudakları hafifçe kıvrılmıştı, gözleri ‘şu an sevgimi göstermiyor muyum?’ der gibi bakıyordu.
“Arkadaşların için diyelim.” dediğimde o da gülmüştü. “Senin yokluğunda hepsi deli divane oldu, çok korktular. Ayrıca bana da çok yardımcı oldular.”
“Seviyorum tabi ki güzelim ama çok belli etmeye gerek yok, erkek adama yakışmaz.” demesiyle gözlerimi devirerek önüme dönmüştüm.
Bir süre sonra evin önüne geldiğimizde herkes bavullarıyla kapının önüne inmiş bizi bekliyorlardı. Bakışlarım çevrede gezinirken köşede konuşan Berrak’la Beril’i farketmiştim, yaşları yakın olduğu için iyi anlaşmışlardı.
“Ha geldunuz mu kızum? E de hayde yola koyulalum.” diyen Gülşen hala bizim arabaya gelirken diğer herkes de arabalara dağılarak yola koyulmuşlardı.
Bakalım bu sefer ki Trabzon maceramız nasıl geçecekti…
~~~~~~~~~~~~
Nalan Aksu…
Uçağa binerek yerlerimize oturduğumuzda herkesin heyecanını görebiliyordum, tek bir kişi dışında. O da bendim. Mutlu olmam gereken zamanda aklım sadece bugünkü olanlardaydı, bir türlü unutamıyordum. O adam kimdi ve hayatımın hangi yerindeydi bir türlü hatırlamıyordum ama nedensizce varlığına emindim.
Hasan diye birini tanıyıp tanımadığımı düşünüyordum ama zihnimin tek verdiği cevap koca bir karanlık oluyordu. Bu Trabzon’a gidiş bir yönden iyi olmuştu, en azından yalnız kalarak aklımı toparlayıp geçmişi deşebilirdim. Biraz kafamı dinlemeye ihtiyacım vardı.
Ön tarafıma Fuat amca, Gülşen teyze ve şu nemrut nine oturmuştu, onların yan tarafında ise Mecnun, Leyla ve Özgür vardı. Yanımda Berrak’la Beril koyu bir sohbete dalarken arkamda ise Cem, Nehir ve Barkın oturuyordu. Uçuşun ilerleyen saatlerinde Beril’in biriyle yer değiştirip arkaya geçeceğine neredeyse emindim.
Yan tarafımda ise Mirza ve Nüha vardı, hemen yanımda kalan ve koridor tarafında olan koltuk ise boştu. Sanırım Mirza rahat etmek için iki koltuk almıştı, olabilirdi. Arkama yaslanarak uçuşu beklemeye başladım, kontrolün bende olmamasından nefret ederdim. Daha doğrusu kontrolsüz bir şekilde kapalı alanda kalmaktan nefret ederdim ve uçakta tam olarak böyle sayılırdı, kaçış yoktu.
Kaçışımın olmadığı hiçbir yeri sevmezdim. Kendim uçak kullanırken rahattım, çünkü o zaman kontrol bendeydi. Bir şekilde zihnim tetiklenmiyor, tam tersine rahatlıyordu ama şu an ne indirme izni bendeydi ne de ben kullanabiliyordum. Titreyen ellerim kemerime sarılırken gözlerimi kapatıp dinlenmeye çalıştım, düşünmezsem burada olmazdım.
“Ula binduk gene ha buna, sevmeyrum da ha buni. İnat ettunuz uçak uçak diye.” diyen Mecnun’la içten içe hak vermiştim. Uçaktan rahatsız olup hava harp mezunu olmakta hayatın benimle dalga geçişi olsa gerekti. Hayatım saçmalıktan ibaretti.
“Ne güzel alışıyorsun işte Laz uşağı, otur uyu.” dedi Barkın, sesi güler gibiydi.
“Herkese merhabalar.” diyen sesle gözlerim hızla açılmıştı ama kafamı çeviremiyordum, şok içinde önümde koltuğun arkasına bakakalmıştım. Onun burada ne işi vardı? Mirza’yla yakın olmadıklarını sanıyordum.
“Hoşgeldun oğlum da çıkaramadum, arkadaşın mıdur bu yağız oğlan Mirza’m?” diyen Gülşen teyzeyle hemen yan tarafıma oturmuştu. O baharatlı parfümü ciğerlerime dolarken kalbim hızlanmaya başlamıştı, bu adamdan bu kadar etkilenmem kesinlikle akıl işi değildi.
“Tanıştırayım hala, kendisi abim oluyor. O kadının oğlu yani.” diyen Mirza’yla umursamamaya çalışarak gözlerimi kapatıp başımı arkaya yaslamıştım ama kulağım kesinlikle onlardaydı.
“Anladum oğlum.” derken derin bir nefes almıştı Gülşen teyze. “Şimdi doğruyu söylemek gerekirse ananu günahum kadar sevmem oğlum ama sen Mirza’mın abisisun, benumde oğlum sayılursun artuk.”
“Teşekkür ederim efendim.” diyen boğuk sesiyle yutkunmam gerekmişti. Zihnimde bugünün emareleri dönerken dudakları gözlerimin önündeydi sanki.
“Ee, kimsun anlat bakalum. Ne iş edersun?” diyen Gülşen teyzeyle konuşmayı dinlemeye devam etmiştim. Ağa olduğunu söyleyecek miydi acaba?
“Mimarım ben efendim, Londra da şirketim var.” demesiyle istemsizce kaşlarım çatılmıştı. Bakın buna şaşırmıştım işte, ağalıktan başka mesleği olduğunu bilmiyordum.
“Gavur musun?” diyen Fuat amcayla gülmeden edemezken hızla başımı çevirerek bunu gizlemiştim.
“Hayır efendim sadece orada okudum.” dediğinde gözlerim hızla açılmıştı. Bu durumda çok tanıdıktı ama nerden? Nerden biliyordum ben bunları? Ailemin vefatından sonra ki bir sene öyle çok şey yaşamıştım ki bazı anılar zihnimde silikti ve sanırım o da bu silik anıların içindeydi.
“Ula Fuat efendu yobaz yobaz konişip sinirlerumu bozma da benum, çocuk misler gibun okumuş mimar çıkmuş. Senun deduğun iş mi?” diyen Gülşen halayla üzerimde bakışlar hissediyordum, karanlık bakışlarının tenime işlediğine emindim ama bakışlarımı ona çevirmiyordum.
“Bu da önemli da Gülşen’um, demedum bir şey. Zaten gelduk ha bu demurden tabuta...” diyen Fuat amcayla gözlerim sıkıca kapanırken devamını dinleyememiştim.
Üzerimdeki bakışlardan ve havalanan uçak yüzünden iyice nefes alamazken hızla kemerimi çözerek ayağa kalkıp tuvalete doğru adımlamıştım.
Niye hatırlamıyordum onu? Zihnimde neden bir boşluk vardı? O şerefsizlerin emarelerini harp okuluna giderken attığımı sanıyordum meğerse hiçbir bok başaramamıştır. Gözlerimden yaşlar süzülürken hızla tuvaletin kapısının açarak içeri girdim.
***
“Çıkarın beni buradan! Yalvarırım çıkarın, benim bir suçum yok. Yalvarırım!”
Ellerim sertçe tahta zemine çarparken nefesim kesiliyordu, buradan kurtulmak istiyordum.
“O ananın suçunu sen çekecehsin, töre bunu gerehtirir.” diyen ses etrafımda çınlarken ellerim tahtaya daha sert çarpmıştı.
“Allah’ım yardım et bana, yalvarırım çıkarın beni!”
“Allah namussuzun tohumlarına yardım etmaz, geberecehsin.” diyen sesle ağlamalarım daha da şiddetlenmişti. Gitgide oksijen azalırken ellerim vurmaktan sızlamaya başlamıştı.
“Anne lütfen kurtar beni!” diye ağlarken bunun imkansız olduğunun farkındaydım.
Ölenler yaşayanlara yardım edemezdi…
***
“Hayır, hayır orada değilim. Orada değilim.”
Kendi kendime söylenirken bir yandan da nefes almaya çalışıyordum, sanki yine oradaymışım da oksijenim azalmış gibiydi. Nefes alamıyordum.
“Geçti Nalan, geçti. Orada değilsin artık, geçti.” diye söylenirken kapıya vurulmasıyla yerimden zıplarken ne zaman kapandığını anlamadığım gözlerim açılmıştı.
“Nalan, iyi misin canım?” diyen sesle gözlerim tekrardan dolarken hızla kapıyı açıp tek kelime etmesine izin vermeden kollarımı Nüha’nın bedenine sarmıştım. Gözyaşlarım akmaya devam ederken bu halimden nefret ediyordum, güçsüz olmaktan nefret ediyordum.
“Nüha…” diye mırıldanırken sesim titrediğinde hızlıca susmuştum.
“Sakin ol deli kızım, yanındayım. Geçmişinde değil şu andayız.” demesiyle gözlerimi kapatarak daha sıkı sarılmıştım.
Her şeyi bilmese de bir gün kriz geçirdiğime tanık olmuştu, o zamanda yine bugünkü gibi uçaktaydık ve bir kısmını anlatmam gerekmişti. O zamandan beri tek bir kez bile konusunu açmasa da her zaman yanımda olup her uçakla ilgili görevi geçiştirmişti.
“Hatırlamıyorum Nüha, geçmişimi hatırlamıyorum.” diye mırıldanmamla saçlarımı okşayan eli duraksamıştı.
“Şimdi düşünme bunu, inince konuşuruz. Eminim biraz zihnini kurcalayınca hatırlarsın.” dediğinde geri çekilerek yüzüne baktım.
“Olmuyor Nüha, saatlerdir zorluyorum ama yok.” dememle eli yavaşça yanağımı bulmuştu.
“Çünkü çoğu anıyı atlayarak düşünüyorsun, iyilere ulaşabilmek için kötüleri de elemen lazım Nalan’ım.” dediğinde sözlerine hak vermiştim, her hatırlamaya çalıştığımda zihnimde canlanan kötü anılarla düşünmeyi kesiyordum. “Bu hatırlama durumu Hasan’la ilgili değil mi?” demesiyle bakışlarım onu bulmuştu.
“Sen nasıl anladın?” dedim şaşırarak. Hızla yüzümde ki ıslaklığı silerken burnumu çekmiştim.
“Sana seni tanıyormuş gibi bakıyor Nalan, bu o onu ilk kez gördüğün o gece kulübünden beri öyle.” demesiyle bakışlarım onu göremesemde koltukların olduğu yere giden yola kaymıştı. Herkes anlamıştı ama bir ben farkedememiştim, ne kadar da salaktım.
“Hatırlayamıyorum Nüha, birkaç anı var zihnimde ama bu kadar. Ne yüzü var ne adı, sadece siluetten ibaret sanki.” dediğimde yanağımda ki eliyle beni tekrardan kendine çevirmişti.
“İnince bakacağız buna ama şu an lütfen düşünme bunu, belli ki travma sonrası bir unutkanlık yaşamışsın. Hatırlanabilecek durumlar bunlar, ciddi bir kafa travması yaşayıp komada kalmadın sonuçta.” dediğinde başımı olumlu anlamda sallamıştım.
“Hatırlarım yani değil mi?” dediğimde gülümseyerek başını sallamıştı.
“Hatırlayacaksın tabiki de canım benim, hadi şimdi içeri geçelim.” demesiyle başımı olumlu anlamda sallayarak peşine takılmıştım.
Koltuğuma geçerken bu sefer bakışlarımı kaçırmak yerine ona baktığımda karanlık irislerinde ki endişe beni çepeçevre sarmıştı. Nüha’nın geçmesi için yerinden kalkarken benimle karşı karşıya kalmıştı, büyülendiğim karanlıkları beni içine çekerken öyle karşısında kalakalmıştım.
Kimsin sen ay bakışlı adam? Kimsin ve neden bu kadar kalbimdesin?
“İyi misin?” diye mırıldanmasıyla gözlerim yine dolarken başımı olumlu salladım. “Gözlerin öyle demiyor ama.”
“Ne diyormuş gözlerim?” dediğimde bana doğru bir adım atacakken hızla gözlerini kapatarak geriye çekilmişti. Kaçıyordu benden, kendini tutuyordu. Hatırla Nalan hatırla!
“Canının acıdığını söylüyor.” dediğinde bakışlarım sadece gözlerindeyken ona doğru bir adım atıp yaklaştım.
“Gözler yalan söylebilir.” dememle başını hızla olumsuz anlamda sallamıştı.
“Gözler hiçbir zaman yalan söylemez naz…” derken hızla duraksamıştı. “Nalan.” diyerek sanki az önce diyeceği kelimeyi düzeltmişti. Ne demeye çalışmıştı?
Naz…
***
“Nazlı güzel…”
***
Zihnimde çınlayan sesle kaşlarım çatıldı, ona biraz daha yaklaştığımda uçaktaki insanların hiçbiri umrumda değildi. Sadece hatırlamak istiyordum.
“Evde söylediklerinden sonra yüzüme bakmazsın sanmıştım.” dediğimde bakışları dudaklarıma düşse de hızla gözlerime çıkmıştı.
“Burada olacağını bilmiyordum.” dediğinde gözlerinden yalan söylediği çok bariz anlaşılıyordu. Haklıydı, gözler yalan söylemezdi.
“Yalan söylüyorsun.” dememle dudakları kıvrılmıştı.
“Demiştim, gözler yalan söylemez.” demesiyle başımı yavaşça olumlu anlamda salladım.
“O zaman bana bir soru sor.” dedim gözlerimi karanlık irislerinden ayırmadan. Yüzüme çarpan nefesinden aldığım sigara kokusu nikotin ihtiyacımı körüklerken dişlerim istekle kamaşmıştı.
Sorumla beraber bana doğru attığı bir adımla iyice yakınıma girerken başını yüzüme yaklaştırmıştı.
“Ben kimim?”
Sorusu zihnimde çınlarken gözümün önünde anılar dönmeye başlamıştı.
***
“Bu gece sana sürprizim var, evden kaçıp gelebilir misin?” demesiyle dudaklarım kıvrılmıştı.
“Çok geceyse kaçamam, ne kadar gece?” dediğimde bana yaklaşan yüzüyle siyah gözlerindeki parıltıyı görmüştüm.
“Gözlerim kadar gece desem.” dediğinde gülerek biraz daha ona yaklaşmıştım.
“Oyun oynama benimle ağam, söyle işte.” dememle parmakları çenemi bulurken gözleri sadece gözlerimdeydi.
“Bu gece, 23.30 da. Her zamanki yerimizde.” diye fısıldamasıyla başımı hızla olumlu anlamda sallamıştım.
“Orada olacağım Aslan, söz veriyorum.” dediğimde dudakları hızla kıvrılırken bakışları çevresine kaydığında bende onunla birlikte etrafa bakınmıştım ki çenemde ki parmakları başımı tekrar ona döndürürken yanağımda hissettiğim dudaklarıyla kalbim yerinden atacak gibi atmaya başlamıştı.
“Seni bekliyor olacağım Nazlı’m.”
***
Ben o gün oraya gidememiştim…
“Özür dilerim Aslan…” diye mırıldanırken görüşüm bulanıklaşmaya başlamıştı.
Gözlerim kararmadan önce son hatırladığım adımı haykıran bir grup insandı fakat zihnim özel olarak tek sesi zihnime ulaştırmıştı.
“NAZLI!”
Ve ardından kendimi karanlığın kollarına bırakmıştım…
~~~~~~~~~~~
Veee bölüm sonuu…
Nalan’ın geçmişi mi desem yoksa Hasan’ım mı desem…
Ay noluyo noluyo???
Etkisinden çıkamadığımız bir bölüm daha bitti…
Bakalım diğer bölüm bizi ne heyecanlar bekliyoorr!!!
Sizce bölüm nasıldı???
Sizce Nalan bundan sonra nasıl bir yol izleyecek?
Düğün de neler yaşanacak?
Sizce Nüha dediği gibi Mirza’dan uzak durabilecek mi?
Düşüncelerinizi merak ediyorum…
Beğeni ve yorumları da unutmayalım lütfen olur mu?
Yardımlarınıza ihtiyacım var…
TikTok: snurr003
Instagram: snurr_003
Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda Tt adresimden paylaşıyorum. (Henüz insta algoritmasını çözemediğim için orayı pek kullanamıyorum ama yine de orada da aktifim.)
Ayrıca sizi wp kanalıma da beklerim, şu aralar orada oldukça aktifim. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)
Seviliyorsunuzzzzz
🦢☁️
