İçeriğe geç

İNFİRAT

Bölüm 46 · 11 dk okuma

İNFİRAT

Bölüm 46

ÖZEL BÖLÜM 2

HEPİMİZİ TEBRİK EDERİM CANLARIM!!!

WATTPAD DE 100K OLDUKKK!!!!

DARISI NİCE MİLYONLARIMIZAAAA!!!

Bu kitabı ilk yazmaya başladığım zamanlarda kendi kendime bir söz vermiştim, bir gün 100k olursak özel bir bölüm atacaktım ve doğruyu söylemek gerekirse bunu söylerken pek inandığım söylenemezdi ama oldu. İNFİRAT 100k okunma oldu ve artık inanıyorum, hep birlikte milyonları da göreceğiz.

Okuyan herkese teşekkür ederim ve lütfen okumaya devam edin, çünkü SNUR yazmayı bırakmayacak…

Bu özel bölümümüzde ise ana karakterlerimiz eğer çektikleri acı çekmeselerdi nasıl bir hayatları olurdu bunu göreceğiz.

Ve şu detayı da burada belirtmek isterim, bir sonra ki özel bölümümüz 300k olduğumuzda gelecek. Bilginizeeee…

İyi okumalar.

🦢☁️

~~~~~~~~~~~

Mahperi karşısında ona gülen yüzleriyle bakan öğrencilerinde gezdirdi bakışlarını, hepsi umut doluydu hayat için. İçlerindeki sevgiyi oturduğu öğretmen masasından bile görebiliyordu. O an yaptığı meslekten tekrar ve tekrar emin olmuştu, sınıf öğretmenliği onun hayatıydı.

Bu hafta ise Trabzon’a tayini çıktığı ilk haftaydı, karşısında bıcır bıcır birinci sınıflar vardı ve hepsi birkaç gün olmasına rağmen hala oldukça heyecanlıydılar. Tabi Mahperi de en az onlar kadar heyecanlıydı, burası onun için bambaşka bir başlangıç olmuştu.

Askerlikten emekli olan babası ve işleri kızına devrettiğini iddia ederek öğretmenliği bırakıp ev hanımı olan annesiyle birlikte kısa süre önce Trabzon’a yerleşmişlerdi, bu duruma en çok sevinen kişi babası olmuştu. Çünkü Mahperi’nin henüz görmeye fırsatı olmasa da evlerinin yakınında da emekli bir albay ve ailesinin oturduğunu duymuşlardı, babası hemen adamla arkadaş olmuştu bile.

Tıklatılan kapıyla Mahperi’nin düşünceleri bölünürken başını yavaşça kapıyı çevirdi. Açılan kapıyla gördüğü yüz karşısında Mahperi adeta dumura uğramıştı, gözleri neredeyse beyaz denecek kadar gri olan bir adamdı. Bulut bakışlı diye geçirdi içinden Mahperi, kalbi adamın yakışıklılığı sayesinde hızla atmaya başlamıştı.

Mirza’nın ise ondan bir farkı yoktu, gördüğü öğretmenin karşısında adeta kalakalmıştı. Oysaki sadece birinci sınıfa giden küçük kardeşini erken alıp alamayacağını sormak için gelmişti fakat şimdi boğazı büyük bir yumruyla tıkanmıştı. Sesi çıkmıyordu. Ona bakan değişken gözler sanki zihninin ardına bakıyormuşta düşüncelerinin arsızlığını görebiliyormuş gibiydi, bu kadın her kimse Mirza’nın oldukça dikkatini çekmişti.

“İyi günler öğretmen hanım.” derken kullanabildiği en seksi sesi kullanmıştı Mirza, bu kadını etkilemek için canını bile verirdi. Daha önce hiç bir kadını etkilemek istememişti fakat şu an bunu ölesiye istiyordu.

“İyi günler, buyrun?” diyen Mahperi’yle Mirza’nın kalbi sanki göğsünü delip geçmişti. Sesi Karadeniz’in hırçın dalgalarını bile sakinleştiren bir dinginliğine sahipti ve Mirza ise denizlere aşık o adamdı. Gemi mühendisliği bölümünden mezun olmuş ve sonrasında sahibi olduğu İNFİRAT adlı geminin kaptanlığını yapmaya başlamıştı, bu kadın ise Mirza’nın sahip olduğu her şeyi sanki içinde barındırıyor gibiydi.

“Ben…” derken dumura uğrayan zihnini zor bela konuşmaya ikna etmişti Mirza. “Ben Hüma’nın abisiyim, onu biraz erken alabilmem mümkün müdür?” demesiyle Mahperi’nin bakışları sınıfa dönmüştü.

Karşısındaki adamın sözleriyle hızla ayaklanan küçük kıza takılmıştı bakışları, sarı saçları ve mavi gözleriyle çok tatlı bir çocuktu.

“Tabi, çıkabilirsin Hüma.” derken bakışlarını adama değdirmemeye çalışarak ayaklanmıştı. Kalbi biraz daha bu kadar hızlı atarsa her an durabilirdi, bu yüzden bakmamak en iyisiydi. “Bugünlük size de yeter çocuklar, yarın söylediğim malzemeleri getirmeyi unutmayın olur mu?”

“Tamam öğretmenim!” diye haykıran sınıfla Mahperi çantasını hızla toplayarak çıkışa yönelmişti ki adamın hala orada durduğunu farketmişti.

“Bir sorun mu vardı?” dedi Mahperi sakin tutmaya çalıştığı sesiyle. Gri bakışlar adeta kalbine işlerken sakin kalmak bir hayli zordu. Sorusuyla adamın dudakları kıvrılırken onları izleyen sınıf eşliğinde Mirza Mahperi’ye doğru bir adım yaklaşarak ona üstten bakmaya başlamıştı.

“Bu bir sorun mu bilmiyorum ama gözlerinize hayran kaldım.” demesiyle Mahperi istemsizce değişken bakışlarını kaçırmıştı, yanaklarının ısındığını hissedebiliyordu. Genelde de kahve ve mavi hareleri dikkat çekerdi fakat bu adamın sesi sanki dua eder gibi çıkmıştı, Mahperi istemsizce utandı.

“Teşekkür ederim fakat sınıfta olduğumuzu unutmazsak sevinirim.” dedi Mahperi hafifçe başını eğerek hala sınıftaki öğrencileri gösterirken.

Mirza ise umursamazca kızın gözlerine bakmaya devam ediyordu. Derin bir nefes aldığında ikinci bir ok daha saplanmıştı kalbine, bebek gibi kokuyordu. Bu koku nasıl onu bu denli etkiler aklı almadı adamın, sadece basit bir bebek kokusuydu ama kadının üzerindeyken garip bir havaya bürünmüştü. Mirza’nın aklını bulandıracak bir havaya…

“Sınıfta olmalayalım o zaman Van k…” derken duraksamıştı Mirza, herkesin ona Van kedisi şeklinde hitap ettiğine emindi. Daha farklı ve daha akılda kalıcı bir şey söylemeliydi diye düşünürken bakışları kadının boynunda ki kuğu kolyesine düşmüştü, adamın dudakları kıvrılırken tekrardan kendisini hülyalı bakışlara bıraktı. “Van kuğusu.” diye tamamladı cümlesini.

Mahperi’nin şaşkınlıkla kaşları havalanırken gülmeden edememişti, duyduğu en saçma lakaptı ama bir yandanda farklı olması hoşuna gitmişti.

“Van kuğusu mu? Sanırım daha saçma bir şey duymamıştım Bulut adam.” diyen Mahperi’yle Mirza’nın dudaklarında çapkın bir sırıtış oluşmuştu.

“Siz kesinlikle çok yaratıcısınız.” diyerek alaycı bir sesle konuştuğunda Mahperi gülümsemişti.

“Geldim abim, hadi gidelim.” diyen Hüma’yla ikisi de transtan çıkmış gibi aniden kıza dönmüşlerdi. “Yarın görüşürüz öğretmenim.” demesiyle Mahperi hızla kendine gelerek hafifçe Hüma’nın yanağını okşamıştı.

“Görüşürüz Hüma’cım, bugün verdiğim ödevleri unutma olur mu?” diyen Mahperi’yle Hüma hızla başını olumlu anlamda sallayarak abisinin elini tutup çekiştirmeye başlamıştı.

“Hasan abimde gelecekti abi, o nerede? Yoksa yine beni kandırdı mı?” diyen Hüma’yla Mirza son kez içlerinde kaybolduğu değişken bakışlara bakarak derince gülümsemişti, ardından ise onu çekiştiren küçük kardeşi yüzünden oradan uzaklaşmak zorunda kalmıştı.

“Bitti mi işin?” diyen sesle Mahperi daldığı düşüncelerden çıkarak yanında ki müzik öğretmenine baktı. Berrak’la buraya geldiğinde tanışmıştı ve çok az zamana rağmen oldukça yakın olmuşlardı.

“Evet bitti, sende durumlar nedir?” diye sorarken bir yandan da sınıftan çıkan öğrencilere bakıyordu, hepsi çıkmadan sınıftan ayrılmazdı.

“Benimde bitti ama bende resmen bitmiş durumdayım, küçük Yıldırım iki dakika durmadı yerinde.” diyerek şişkin karnını tuttuğunda Mahperi gülümseyerek ona bakmıştı. Açık mavi bakışları mutlulukla parıldıyordu, onun kesinlikle çok güzel bir anne olacağını emindi Mahperi.

“Çıkmak için sabırsızdır o şimdi annesi, çok kızma.” derken sınıftan son çıkan öğrenciyle ilerlemeye başlamışlardı. “Seninki bugün yok sanırım, rahat nefes alabilirsin.” dedi Mahperi gülümseyerek.

“Şükür ki Özgür’ün bugün maçı var.” derken bakışlarını havaya kaldırarak gerçekten şükür etmişti. “Bak, onu kesinlikle çok seviyorum ama bu hamilelik dönemlerinde iyice korumacı olmaya başladı. Bazen onu ısırmakla kafa atmak arasında gidip geliyorum.” demesiyle Mahperi istemsizce kahkaha atmıştı. Berrak’ın kocası bir basketbol oyuncusuydu ve Mahperi’nin bildiği kadarıyla Berrak’la üniversite de tanışmışlardı, o zamanlar Özgür Besyo öğrencisiydi.

“Sanırım ikisi de vahşice.” dedi Mahperi gülmeye devam ederek. Berrak’ın gözleri kısılırken ağzını hafifçe açarak havayı ısırır gibi yapmıştı.

“Vahşi severiz.” derken kırmızı dudakları keyifle kıvrılmıştı. O esnada gelen sesle ikisininde bakışları onlara doğru hızla yaklaşan kıza dokundu, Mahperi Berrak sayesinde onu da tanıyordu. Özgür’ün oynadığı takımın amigo kızıydı, üstündeki kıyafetlere bakılırsa ise maçtan yeni geliyor olmalıydı. Berrak’la bu kız yakın arkadaşlardı.

“Kızlar bana acilen yardım etmeniz lazım.” diyen Beril’le ikisinin bakışları da şaşkınca onda gezinmişti. “Hani şu bizim takım koçu var ya, Özgür eniştemin yakın arkadaşı olan.” demesiyle Berrak başını olumlu anlamda sallamıştı.

“Bizim Cem abiyi diyorsun, nolmuş ona? Bir sorun yok değil mi?” diyen Berrak’la Mahperi sessizle onları dinliyordu. Bu yeni ismi sadece bir kez duymuştu, Berrak onu akşam yemeğine davet etmişti ve yemek konusunda ise Mahperi’den yardım istemişti fakat adam gelmeden Mahperi kendi evine geçmişti. Bu yüzden pek bir fikri yoktu.

“Bana açıldı Berrak, inanabiliyor musun? Meğerse iki yıldır bana karşı hisleri varmış, ne yapacağımı şaşırdım. Adam benden neredeyse on yaş büyük.” diyen Beril’le Berrak gülmeye başlamıştı.

“Sen onu daha yeni mi öğrendin?” diye sırıtan Berrak’la Beril hafifçe omzuna vurmuştu.

“Sen biliyor muydun? Vay it.” dedi Beril yalancı bir sinirle.

“Bebeğim aramızda kör olan bir sensin, ayrıca hiç yaş falan deme adama içinin gittiğini biliyorum.” diyen Berrak’la Beril’in yanakları kızarırken hafifçe gülümsemişti.

Mahperi ise sırıtarak onları izlerken bakışları arka taraftan bir çifte takılmıştı, sınıfından olan bir öğrencinin velileriydi. Yanında ki adam kadına sıkı sıkıya sarılırken kadın ise ellerini şişmiş karnına koyarak ileriden onlara doğru gelen oğullarına bakıyorlardı. Boğaç Demiroğlu, akıllı bir çocuktu.

Çocuğun bakışları Mahperi’ye döndüğünde önünde diz çöken annesine parmağıyla Mahperi’yi göstermişti, annesinin bakışları da kadını bulduğunda Mahperi hafifçe gülümseyerek selam verdi. Kadının yeşil bakışları gülümsemeyle aydınlanırken elini kaldırarak selam vermişti, Mahperi Nehir hanımla ilk gün tanışmıştı ve gerçekten çok tatlı bir kadın olduğunu düşünmüştü.

“Hasan abim gelmiş!” diyen sesle Mahperi’nin bakışları bir adama doğru koşan Hüma’yı bulmuştu. Üzerinde ki takım elbisesi adamı ikinci bir deri gibi sararken Mahperi hayran kalmadan edememişti, az önce konuştuğu adamın abisi olduğunu anlamıştı. Genleri güzel demekki, diye geçirdi içinden. İki adamda gerçekten çok yakışıklıydı.

“Benim prensesim ister de gelmez miyim?” dedi Hasan Hüma’yı hızla kucağına alarak. “Hem bak sana başka kimi getirdim?” diyerek hızla kenara çekilen Hasan’la arkasından gülümseyen nişanlısı çıkmıştı.

“Nalan yenge!” diye haykıran Hüma hızla kadının kucağına gittiği sırada Mahperi’nin bakışları gri bakışlarla kesişmişti.

İki kalpte aynı anda hızlanırken kader ağlarını hızlıca ördü ve orada yürekler tekrardan birleşti.

Mahperi’nin çalan telefonuyla bakışlamalar kesilirken kadın gördüğü isimle hala yanında konuşan ikiliye dönmüştü.

“Kızlar size doyum olmaz ama ben artık gitsem iyi olacak, yorgunluktan ölüyorum.” diyerek gülen Mahperi iki kızla da vedalaşarak telefonu açmıştı. “Buyur Nüha sultan.” dedi sevinçle. Annesini bu hayatta ki her şeyden çok seviyordu.

“İşin bitti mi kızım?” diyen Nüha’yla arkadan bir erkek sesi de duyulmuştu.

“İlahi Halil efendi, bir kerede yenme bizi be.” dedi Tarık Ertunç, Mahperi’nin babasıydı.

“Bizi yenecek adam anasının karnından doğmadı Tarık efendi.” diyerek gülen ise Halil Yalçıner’di, Mahperi’nin komşuları aynı zamanda da Tarık’ın kısa süre içinde yakın arkadaşı olan adamdı.

“Bitti annem, geliyorum şimdi. Bir şey lazım mı? Gelirken alayım.” dedi Mahperi.

“Yok kızım, senin için sürprizim var ama. Hızlıca gel.” diyen Nüha’yla arkadan başka bir ses daha duyulmuştu.

“Eh ama Nüha, sürpriz mi kaldı şimdi? Benim zeki yiğenim anlamıştır bile.” diyen Melike’yle Mahperi’nin dudakları büyükçe kıvrılmıştı.

“Teyzelerin bir tanesi mi gelmiş ya? Uçarak geliyorum.” diyen Mahperi’yle telefon kısa bir konuşmanın ardından kapanmıştı. Mahperi teyzesini de en az annesi kadar severdi ama asker olduğu için onu pek fazla göremiyordu.

Askerlik Mahperi’nin her zaman aklının bir köşesinde olan meslekti fakat öğretmenlik onun için daha ağır basmıştı, sanırım başka bir evrende olsaydı orada asker olmak isterdi. Teyzesi gibi güçlü bir albay olmayı bile isteyebilirdi.

Kapanan telefonla biraz daha hızlanarak ileride duran Mirza’ların yanından geçen Mahperi’yle Mirza’nın bakışları ona düşse de çalan telefonla hızla cebinden çıkartarak kulağına dayamıştı.

“Anne hep senin bu oğlun yüzünden geç kaldık.” dedi Mirza gülerek Hasan’a bakarken. Onu sinir etmekten ayrı bir zevk duyuyordu.

“Benim değil anne, gelininin yüzünden geç kaldık.” diyerek telefona doğru bağıran Hasan’la Nalan hafifçe kıkırdamıştı.

“Sen dert etme prenses, biz senin yerine suçu üstleniriz.” diyen Nalan’la Hasan’ın bakışları onu bulurken dudaklarında çapkın bir sırıtış oluşmuştu.

“Üstlenir misin nazlı güzelim?” diyen boğuk sesiyle Nalan onun koluna girerek cilveli bir şekilde sırıtmıştı.

“Laf etmeyin bakayım gelinime de daha fazla geç kalmadan gelin, yemekler soğudu hep.” diyen Melek’le Mirza sırıtarak önden ilerleyen öğretmenin arkasından bakmıştı, aklında hala değişken gözleri dönüyordu.

“Anne elinde olsa doğurduğun çocukları değil de gelinini seveceksin.” diyen Mirza’yla Melek gülmüştü.

“Üçünüz doğurduğum çocuğumsanız o da doğurmadığım kızım, bir şey farketmez da.” dedi Melek.

“Tamam Melek sultanım, ben hiç uğraşmayarak yenilgiyi kabul ediyorum.” diyen Mirza abisinin arkasından ilerlemeye başlamıştı.

“Meleğim o kim?” diyen Halil’in sesi telefonu doldururken Mirza bir kez daha sırıtmıştı. Melek ve Halil’in aşkını tüm köy bilirdi, senelere rağmen asla sönmeyen o aşk…

“Meleğinin meleği baba.” dedi Mirza alaycı bir sesle.

“Oo benim aslan oğlum dönmüş seferden, bir gelde alayum boyunun ölçüsünü.” diyen Halil’le Mirza arabaya binmeden önce duraksayarak ileride duran kıza bakmıştı.

“Ben senin askerinim Halil albay, tavlada beni yenemezsin.” diye mırıldandığında babasının gülen sesiyle telefonu sonlandırmışlardı.

Askerlik diye düşündü Mirza, küçükken babası olmayı çok isterdi ama büyüdükçe denizlerden ayrı kalamayacağını farketmişti. Bu yüzden gemiler onun ikinci yuvası olmuştu. Ama eğer başka bir evrende var olsaydı kesinlikle babası gibi güçlü bir asker olmak isterdi…

Şimdi ise denizle toprağın o güzel birleşimi ona bakıyordu, kaldırımda sanki hissetmiş gibi arkasını dönmüştü. Mirza’nın dudakları kıvrılırken fırsat bu fırsat diye düşünerek arabadan ayrılarak hızla kıza doğru adımladı.

O esnada karşıdan gelen sesle ikisi de duraksamıştı, Mahperi önde giden kızı geçen gün hastaneye gittiğinde tanımıştı. Çok tatlı bir doktordu.

“Ah ama Mecnun bey, bir bırakın peşimi.” dedi Leyla arkasında ki adama dönerek. Adamın mavi gözleri ışıldarken kadına bakmaya devam ediyordu.

“Ne yazık ki bu hiçbir evrende mümkün değil doktor hanım, ben sizden ayrı kalamam.” dedi Mecnun üstündeki takım elbisesini düzelterek.

Kendisi bir mimardı ve esasında burada bir kadının peşinden koşmak yerine önemli bir toplantı da olması gerekiyordu ama bu bile umrunda olmamıştı. Karşısında ki kızıl hatuna çok fena gönlünü kaptırmıştı ve onu kazanmadan bırakamazdı.

“Salaksınız Mecnun bey.” dedi Leyla sırıtarak, her ne kadar reddetse de o da gönlünü çoktan kaptırmıştı bile.

Mirza ise daha fazla kuzeninin saçma aşk hayatını dinlemek istemeyerek bakışlarını önündeki kadına çevirdi.

“Az önce kendimi tanıtma şerefine erişemedim.” derken elini uzatmıştı. “Ben Mirza Han Yalçıner.”

Mahperi’nin bakışları ele düşerken kalbi bedenini ele geçirmişti sanki, eli istemsizce ona uzatılan büyük avucun içine bırakıldı. Dokunuşuyla sanki tanıdık bir elektrik akımı ikisininde teninden akarak kalplerine ilerlemişti, başka bir evrende birlikte olduklarını hissetmişlerdi.

“Mahperi Ertunç.” diye mırıldandı kadın narin gülümsemesiyle.

“Tanıştığıma memnun oldum Van kuğusu.” dedi adam.

“Hislerimiz karşılıklı Bulut adam.” dedi kadın.

Ve farklı evrenlerde kalpler yine sahiplerini buldu. Ne olursa olsun kader her daim ağlarını örmeyi başarırdı ve öyle de olmuştu…

~~~~~~~~~~~~

Tatlı bir özel bölümdü ha, ne dersiniz? ;)

Hadi, diğer bölüme koşun bakalımmm!!!

Bölüm sonu

2 yorum