~Bölüm Şarkıları~
Canozan~Gözler Kalbin Aynasıdır
Gülşen~Bir Fırt Çek
Çağan Şengül&Cem Adrian~Ben Sana Veda Edemem
Yeni bir bölümden daha herkese merhabalar efenim!!!
Nasılsınız??
Tüm kadınlarımızın kadınlar günü kutlu olsunnn❤️
“Bağır çağır sevdim hep sağır. Duyan olmadı, kalan olmayı tercih etmedim. Aşk beni mıhladı. Kırdın kanadımı, unuttum uçmayı… Ben sana veda edemem, göz göre göre canımdan vazgeçemem…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.
İyi okumalar.
Seviliyorsunuzzzz
🦢☁️
~~~~~~~~~~
Nalan Aksu…
Heyecan, endişe ve bolca utanç…
Konağın hemen önünde dikilirken tam olarak bunları hissediyordum. Ben ne sikime buraya gelmiştim ki? Sahiden gelirken aklımdan ne geçiyordu benim? Hemen geri dönmem gerekiyordu, buraya gelmem başlı başına hataydı.
Dikildiğim kapının önünden hızla arkamı döndüğümde ruhuma çöken ağırlık beni yine durdurmuştu. Hastaneden sonra hiç görmemiştim, acaba yaraları iyileşmiş miydi? Ona iyi bakıyorlar mıydı? Ya o cadı annesi yine onu üzecek bir şey yaptıysa?
Düşüncelerin arasında sıkışıp kalırken tekrardan konağa doğru döndüğümü farketmiştim, koskoca konak karşımda dururken içsel savaş vermenin pek sırası değildi ama bir türlü emin olamıyordum. Buraya ne sıfatla gelmiştim ki? Yaralı haliyle bir kez gel dediği için mi? Yoksa onda ki tanıdık hisse mi tutunmuştum bilmiyordum.
“Of! Kızım ne düşündün ya? Bas geri evine git işte, ne işin var senin elin adamının evinde?”
Kendi kendime konuşarak tekrardan arkamı dönüp ilerlemeye başladığım sırada gelen sesle duraksamıştım.
“Hanımım, birine mi baktıydın?” diyen sesle içimden koca bir sabır çekmiştim. On saat kapının önünde dikilirsem illaki biri gelip sorardı! Yavaşça arkamı dönerken zihnimde binbir türlü bahaneler sıralamıştım, kesinlikle eve girmeyecektim.
“Hasan ağayı görmeye gelmiştim.”
Siktir! Koca bir siktir! Ben bunu söylemeyecektim ki!
“Ben hemen iletiyem ağama, siz geçin bahçaya.” diyerek geri çekilip eliyle içeriyi gösteren adamla adeta boğazım kurumuştu.
Yavaş adımlarla içeriye ilerlerken acaba hangi yeri yarıp içine girsem diye düşünüyordum. Bahçeye girmemle adam kapıyı arkamdan kapatıp konağa doğru ilerlemeye başlamıştı ki aniden durup tekrardan bana döndü.
“Kim geldi diyem hanımım?” diye soran adamla baştan sona bildiğim tüm küfürleri kendime sıralamaya başlamıştım.
Ne diyecektim şimdi adama? Hayatında bir kere gördüğü asker geldi deyin mi? Ya adamın sevgilisi varsa?! Siktir, gerçekten boku yemiştim. Buraya gelirken beynimi nerede bırakmıştım acaba?!
“Nalan deyin.” dediğimde adam hızla beni onaylayarak konağa doğru dönmüştü. Harika! Bakalım adam yaralıyken bir kez duyduğu adımı hatırlıyor mu?!
***
“Şimdi de yanımda olmamalısın Nalan.”
***
Zihnimde yankılanan sesiyle düşüncelerim bıçak misali kesilmişti, uyandığı zaman adımı hatırlıyordu. İki hafta içinde de unutmazdı sanırım. Dudaklarım istemsizce kıvrılırken bakışlarım bahçeye döndüğünde yüzüme çarpan rüzgar bir kokuyu daha getirmişti, hanımeli…
Annemle birlikte bu çiçeği çok severdik, hala parfüm alırken dikkat ettiğim bir kokuydu ve şu an çok yoğundu. Derin nefesler alırken ayaklarım beni istemsizce arka bahçeye doğru yönlendirmişti ve gördüğüm manzarayla şaşırmadan edemedim. Bahçenin ortasında büyükçe bir çardak vardı ve çevresini tamamen hanımeli çiçekleri sarmıştı, çok güzeldi.
Bu manzarayla kaşlarım çatılırken zihnimde bambaşka bir ses yankılandı…
***
“Çok mu seversin hanımeliyi?” diye soran sesle gülerek başımı sallamıştım.
“Hanımeli sevilmez mi be? Bahsana ne güzel kokuyor.” dedim elimdeki çiçeği burnuma götürerek koklamaya devam ederken.
“Evet, çok güzel.” dediğinde bakışlarım onu bulmuştu, bakışları gözlerimin sanki arkasını görüyormuş gibi derin bakıyordu. “İleride bende evimin bahçesine hep bundan dikerim o zaman.”
“Ya hanımın sevmezse?” diyerek güldüğümde o da gülmüştü. Gülmek bu çocuğa çok yakışıyordu.
“Çok sever o.” demesiyle hafifçe omzuna vurmuştum.
“Önce kendine hanımağa bulda sonra düşünürsün bahçanı.” diye gülerken önüme dönüp ilerlemeye devam etmiştim.
***
Bu da neyin nesiydi böyle? Sanki geçmişe gömdüğüm anılar tozlu raflarından düşerek karşıma çıkmışlardı. Konuştuğum çocuğun kim olduğunu bilmiyordum, sadece bu muhabbet geçerken 17-18 yaşlarında olduğumu biliyordum ve ailemi kaybetmeden birkaç ay öncesine ait olmalıydı. 10 sene kadar öncesine… Son mutlu zamanlarıma…
“Nerelere daldın böyle teğmen?” diyen sesle adeta yerimden zıplarken elim refleksle belimdeki silahı çıkartıp sesin geldiği yere nişan almıştı. Bakışlarım bana şaşkınca bakan bir çift kara gözle karşılaştığında hızla silahımı geri indirmiştim. Ne kadar bakışları şaşkın olsa da bedeni irkilmemişti bile, ellerini dahi ceplerinden çıkarmamıştı. Silaha oldukça alışkındı.
“Ne diye sessiz sessiz geliyorsun arkamdan? Asker refleksi diye bir şey duymadın mı hiç?” diye sinirle konuşurken silahı tekrardan belime yerleştirmiştim.
“Az önceden beri sesleniyorum ama…” derken başıyla bahçeyi göstermişti. “Çiçeklere nasıl daldıysan duymadın.” demesiyle içimden kendime lanet etmiştim, iki gram aklım vardı ve o da çiçeklerle uçup gitmişti zaten. “Sever misin?” diye sormasıyla sesi düşüncelerimde ki sese karışmıştı. Kimdi o çocuk? Benim neyim oluyordu? Zerre hatırlamıyordum, sadece birkaç anı vardı.
“Evet…” diye mırıldanırken zihnimde ki saçma soruları bir kenara atıp gülümsedim. “Hanımeliyi kim sevmez ki?”
“Evet, hala çok güzel.” diye tıpkı benim gibi mırıldanmasıyla bakışlarım ona dönmüştü ki bende ki bakışlarını hızla çiçeklere çevirdi. “Yani mevsiminin bitmesine az kalmasına rağmen hala çok güzel kokuyorlar.” derken hafifçe öksürerek boğazını temizleyip bana dönmüştü. “Sen niye gelmiştin teğmen?”
“Ben…” derken duraksamam gerekmişti. Neyse ne artık kızım, yapıştır geç! “Seni merak ettim.” dediğimde dudaklarımdan hızlıca dökülen kerimelerle gözlerim büyümüştü. “Yani yaralarını, iyi olup olmadığını merak ettim.” Daha mı çok batıyordum acaba? Sanırım susmak en iyisiydi.
“Yanından kaçtığın kişiyi niye merak ediyorsun?” demesiyle kaşlarım çatılmıştı ki o başını tekrardan bahçesine çevirdi. “Kaçtığın yere dönmek adetin değildir oysaki.” diye fısıldamasıyla kaşlarım daha çok çatılmıştı.
Belli ki ikinci cümleyi duymamı istememişti ama kulaklarım haddinden fazla iyi duyardı. Büyük ihtimal hastane de onu bırakıp iki hafta boyunca hiç arayıp sormamamı kastetmişti, adam biraz da haklı sayılırdı aslında. Yanında duracağım dedikten sonra gidip bir de üstüne haber bile vermemiştim ama yine de burnumdan kıl aldırmazdım!
“Adamların yanına gelmişti Hasan, ben ne sıfatla orada duracaktım?” diye sinirli bir edayla konuşmamla gözleri beni buldu. “Ya sevgilin falan gelseydi? O zaman ne diyecektim? Kendisi burada durmamı istedi mi?” dememle kaşları hızla çatılırken bana doğru attığı birkaç adımla dibimde bitmişti.
“Ne yaptığın beni zerre ilgilendirmez teğmen ama yalan söyleyenleri hiç sevmem, özellikle de gitmem deyip gidenleri.” demesiyle kalbimde sebepsizce büyük bir kargaşa çıkmıştı. Siyahları yakından karadelik misali beni içine çekerken ne olursa olsun gözlerimi irislerinden ayıramıyordum.
Sevgilim yok dememişti…
“Sevme o zaman, zaten seni düşünüp gelende suç. Bok vardı merak ettim.” derken hızla geriye çekildiğimde gözlerimi son kalan irade kırıntılarımı kullanarak çevirmiştim. “Bende mal gibi iyi misin diye merak ediyorum, turp gibisin maşallah.” derken sinirle arkamı dönüp kapıya doğru ilerlemeye başlamıştım ki koluma sarılan sıkı parmaklar sertçe geriye dönmemi sağlamıştı.
“İyi değilim.” diyen sesiyle kaşlarım daha çok çatılmıştı. Sanki fiziksel halinden çok daha başka bir şeyi anlatıyordu gözleri. Sanki kalbi kanıyormuş gibi…
“Ya öyle mi? Üstünde ki takım elbisenle bahçede sekerken mi buna karar verdin?” dememle önce üstüne sonra çevreye bakınmıştı. Karanlık bakışlarında bir yalan aradığı belli oluyordu.
“Hava almak iyi gelir sanmıştım ama yaralarım çok acıyor.” derken yüzünü buruşturup elini karnına götürmesiyle ciddi olup olmadığını anlamaya çalışıyordum. Acaba az önce ani hareket etmişti de ondan mı canı yanmıştı? “Yukarı çıkmama…yardım eder misin?” diyen boğuk sesiyle gözleri alttan bana dokununca sinirle nefes vererek kolumu elinden kurtarıp aynı kolunun altına girdim.
“Hay gelen aklıma sıçayım.” diye mırıldanırken saçlarımda hissettiğim sıcak nefesiyle nerdeyse düz zeminde yürürken takılıp düşecektim, tabi o da üstüme düşerdi.
Gerçekten benim burada ne işim vardı ki!
Derin nefesler almaya devam ederken boynumda ki kolunu sıkılaştırdığını hissetmiştim, sanki beni daha çok yakınına çekmeye çalışıyor gibiydi. Bu hareketiyle boğazım kururken konaktan içeri girmiştik. Ağırlığını neredeyse bana hiç vermiyordu, bir nevi sadece sarılıyordu.
Bakışlarım konağın içine kayarken aslında ne kadar modern dizayn edildiğini farketmiştim, cidden güzeldi. Kahve ve krem renkleri ağırlıktayken çoğunlukla ahşap mobilyalar kullanmıştı. Tam sevdiğim gibiydi, acaba annesi mi dekore etmişti? Ben etrafa dalmış bir şekilde ilerlerken omzumda ki ve neredeyse boynuma sarılmış koluyla yönümü merdivenlere doğru çevirmişti. Lan! Bu işte bir terslik vardı! Ben mi onu taşıyordum, o mu beni belli değildi.
Merdivenlerden çıkarken yavaşça hareket ettiğimizde sonunda biraz da olsa ağırlığını hissetmiştim. Her ne kadar acı çekmiyormuş gibi görünse de canı yanıyordu, bunu biliyordum. İki kurşun yarası yadsınamayacak bir durum değildi.
“Ağam noldi? İyisen?” diyen kadın sesiyle benim adımlarım duraksasa da o yürümeye devam ettiği için bende mecburen ilerlemiştim.
“Kötüyüm Hatice, işine bak.” diyen sert sesiyle istemsizce kaşlarım havalanmıştı. Sesi sert ve soğuktu, benimle konuşurken böyle değildi.
“Ama az önce iyi…”
“İşine. Bak.” diye hızla sözünü keserken kelimeleri bastırarak söylemişti. Bakışları omzundan kadına döndüğünde bende bakmak için dönmüştüm ki dudaklarım yakınımdaki boynuna sürtmüştü. Buradan kokusu daha da yoğun gelirken gözlerimi kapatıp ciğerlerime hapsetmek istemiştim. Hangi parfümü kullanıyorsa gerçekten çok güzel kokuyordu. Baharatlı diyebileceğim bir kokusu vardı ama asla rahatsız edecek kadar ağır değildi, bağımlısı olacak kadar güzeldi.
Yavaşça hareket eden başıyla yüzüme çarpan ılık nefesi hissetmiştim, ben ne ara gözlerimi kapatmıştım?! Nefesi fazla yakınımdaydı, adeta biraz daha zorlasam tadını alabilirdim.
Tadı…
Siktir! Şimdi niye dudaklarının tadını düşünmüştüm ki? Gözlerim hızla açılırken oldukça yakınımda olan siyahlara bakakaldım, içlerinde kendi yansımamı görebileceğim kadar şeffafken nasıl bu kadar karanlık olabilirdi?
Bakışları gözlerimden yavaşça ayrılırken aşağıya doğru kaymasıyla kalbim sertçe göğüs kafesime vurmaya başlamıştı. Dudaklarımda duraksayan karanlık bakışlarıyla kan akışımın bile yavaşladığını hissetmiştim, adeta dünya bile dönmeyi bırakmış olabilirdi. Hareket eden adem elmasıyla derince yutkunuşunu ve elimin altında ki bedeninin nasılda kasıldığını hissedebiliyordum. Sanırım benimde ondan bir farkım yoktu.
Benimde gözlerim dudaklarına inerken çevre tamamen kararmıştı, o an sadece o ve ben vardık.
“Nalan…”
Hareket eden dudaklarından çıkan ses zihnimde yankılanırken gözlerim tekrardan karanlık irislerine çıkmıştı. O an göğsünde duran elimin altında hızla atan kalbini hissetmiştim, benimkinden bir farkı yoktu. Neden bu bakışlara yabancı değildim? Neden bu denli rahatsız hissettirirken bir yandanda iliklerime kadar güvenle dolmamı sağlıyordu?
“Eğer şimdi çekilmezsen…” diye mırıldanmasıyla gözlerinin büyüsü beni yavaşça terk etmeye başlamıştı. “Bir kez daha kaçışın olmaz.” Gözlerimi kırpıştırarak hızla başımı çevirdikten sonra derin nefesler almam gerekmişti, sahi ben ne zamandır nefesimi tutuyordum? Hiç farketmemiştim.
Omuzlarımdan uzaklaştırdığım koluyla o da yerinde dikleşerek benden uzaklaşmıştı, bakışlarını benden kaçırırken kaşları çatılmıştı. Biz ne yaşamıştık öyle az önce? Kalbim duracak gibiydi.
“Seni odana götürelim.” diyerek koluna uzanmıştım ki hızla geri çekerek bakışlarını bana çevirdi. Gözlerinde neden hayal kırıklığı görüyordum? Anlamadan onu kırmış mıydım?
“Gerek yok. Gördün, iyiyim. Gidebilirsin.” derken merdivenleri tırmanarak yukarı çıktığında arkasında şaşkın bir ben bırakmıştı. Kaşlarım çatılırken ne olduğuna anlam vermeye çalışıyordum, şimdi ne diye trip yemiştim ben?
Hızla peşinden çıkarak az önce girdiği odaya girdiğimde üstünde ki ceketini çıkartacakken girmemle duraksamıştı. Bakışlarım odaya kayarken ne kadar ferah olduğunu görmüştüm, beyaz ve krem tonları hakimdi ve çok güzeldi. Ardımdan kapıyı kapattığımda başı hafifçe omzuna doğru hareket etse de tam olarak dönmemişti.
“Merak edip görmeye geliyorum ve trip yiyorum, neden?” dememle derin bir nefes alarak üstündeki ceketini çıkartıp düzgünce sandalyenin üzerine bırakmıştı.
“Erkek adam trip atmaz.” demesiyle dudaklarımdan histerik bir gülüş dökülmüştü.
“Bu yaptığın ne peki prenses?” dememle bakışları sertçe bana dönerken karanlık irislerine öfke hakim olmuştu fakat bu korkmama değil de daha çok eğlenmemi sağlamıştı. Dudaklarım kıvrılırken kaşlarım havalanmıştı. “Ben senin çalışanın değilim ağam.” derken son kelimeyi vurgulayarak söylemiştim. “Beni korkutmak için bu bakışlardan fazlasına ihtiyacın var.”
Tek kaşı havalanırken hızla üstüme doğru adımlamasıyla gülüşüm yavaşça sakinleşirken aniden belimde hissettiğim eliyle beni arkamda ki kapıya yaslaması bir olmuştu. Diğer elinide kapıya yaslayarak yüzünü yüzüme yaklaştırdığında yine nefesimi tutmaya başlamıştım. Lanet olsun! Bu adam ağzımın dibine girmeye devam mı edecekti?!
“Öz annesinin bile korktuğu bir adamdan korkmamak sadece aptallıktır teğmen.” diye mırıldanan boğuk sesiyle kasıklarıma güçlü bir darbe yemiştim. Bakışlarım kıpırdanan dudaklarına inmek için deli olsa da gözlerine odaklanmaya çalışıyordum.
“Diyelim ki aptalın tekiyim, ne olacak?” dememle yüzüme biraz daha yaklaşmasıyla ılık nefesi yüzümü yalamaya başlamıştı.
“Yakınımda duranlara ne oluyorsa o olur.” derken derin bir nefes almıştı, daha çok sevdiği bir kokuyu kokluyor gibiydi. “Yine kaç, kurtar kendini karanlığımdan.”
Sözleri zihnimde yankılanırken bir şey farketmiştim, neden her defasında onu birkaç kez terk etmiştim gibi konuşuyordu? O an düşündüğümün ne kadar saçma olduğunu anlamıştım, sadece geçen seferi kastediyordu. Hepsi bu.
“Karanlıktan sadece aydınlık kaçar, ben o ışığı kaybedeli seneler oldu.” derken başımı yana çevirerek gözlerinin esaretinden kendimi kurtarmıştım. “Geri çekil Hasan, yanlış anlaşılacak bir yerde duruyorsun.” demiştim fakat geri çekilmek yerine daha çok bana yaklaşarak yüzünü yavaşça boynuma doğru eğmişti.
“Kime göre yanlış?” diye sorarken boynuma çarpan nefesiyle neredeyse inleyecektim. Aklımı kaybettiriyordu, düşünmemi engelliyordu. Benim hemen bu evden defolup gitmem gerekiyordu.
“Sevgilin ya da belki annenden gizlediğin karına göre.” dememle kafamı bayılana kadar arkamda ki kapıya vurmak istemiştim. Bildiğin yengemiz var mı îmâsı yapmıştım adama! Kafamı sikeyim!
“Hayatımda bir kadın varken diğerleri umrumda olmaz ve sen umrumdasın.” Fısıltısı beynimin duvarlarına çarparken sesim bile sözlerinin karşısında yok olmayı seçmişti. “Bilmem anlatabildim mi…”
Kesinlikle anlatabilmişti ve bu durum heyecandan boğazımın kurumasına sebep olmuştu. Bana ilgili olduğunu açık açık söylemişti, ne yapacaktım? Karşılık mı verecektim? Yoksa kaçmalı mıydım? Of! Kafamda milyon tane soru varken düşünemiyordum ki!
Geri çekilen yüzüyle bakışlarını yüzümde hissediyordum fakat hala yan tarafta ki cama bakmaya devam ediyordum. Bir askerin bir aşiret ağasının evinde ne işi vardı sahiden?! Delirmiş olmalıydım!
Belimde ki eli yavaşça tenimden ayrılırken çenemde hissettiğim eliyle yüzümü nazikçe kendisine çevirerek bakışlarımı bir çift karanlığa esir etmişti. Kimdi bu adam? Neden onun yakınlığı beni rahatsız etmiyordu? Neden…
“Yıldızlar kendini gecenin karanlığıyla kıyaslayamaz teğmen. Sen geceyi yaşadın ama ben o karanlığın ta kendisiyim.” Gözleri sanki sözlerini doğrular gibi zihnimde daha fazla kararırken acısını görmüştüm. O hiçbir zaman bunu istemezken karanlığa mecbur kalmıştı, görebiliyordum.
“Bir git diyorsun, bir kal. Karanlık tereddüt içermez Aslanoğlu.” dediğimde çenemde ki eli yanağıma kayarken tenimle teması varla yok arasındaydı.
“Beynim gitmeni istiyor ama kalb…” derken duraksayarak gözlerini kapatıp hızla geriye çekildiğinde tenimden ayrılan eliyle soğuk rüzgar hızla ruhumu sarmıştı. “Sadece git. Lütfen.”
Yaslandığım kapıdan ayrılarak ona doğru bir adım attığımda gururum beni durdurmuştu. Bu kadar çok gitmemi isterken neden başka bir yol arıyordum ki? Sahiden o kadar çok mu etkilenmiştim? Hayır, sadece zihnimin karanlık köşesinde kalan hangi anıya dokunduğunu bilmek istiyordum. Hepsi sadece buydu.
“Gidersem bir dönüşü olmaz.” dememle dudaklarından histerik bir gülüş dökülmüştü.
“Biliyorum.” diye mırıldanırken ellerini ceplerine sokarak camın önüne doğru adımlamıştı.
Öylece arkasından onu izlerken bulmuştum kendimi, niye hala bu evden siktir olup gitmiyordum? Beni tutan bu his neydi? Ellerim iki yanımda yumruk olurken zihnimi amansızca yokladım, kimdi bu adam? Tanıyor muydum yoksa sadece kendimi mi kandırıyordum? Bilmiyordum.
“Biraz daha burada durmaya devam edersen dedikodular da konağın yeni hanımağası sen olacaksın.” diyen soğuk sesiyle adeta ürpermiştim. Az önce bana karşı öyle soğuk ve sert olmadığını söylemiştim fakat şimdi tıpkı öyleydi. O tanıdık sıcaklığı yok olmuştu.
Kaşlarım çatılırken geriye doğru bir adım atarak elimi kapının koluna attım.
“Karanlık olduğunu söylüyorsun ama sen sadece düşüncelerini söyleyemeyen korkağın tekisin.”
Onun konuşmasına fırsat vermeden hızlıca kapıyı açıp dışarı çıktıktan sonra ardımdan sertçe kapanmasını sağlayıp koşar adımlarla bahçeye çıkıp konağın dışına doğru ilerlemiştim. Dolan gözlerime daha çok sinirlenirken hızımı kesmeden konaktan çıkmama rağmen koşmaya devam etmiştim.
Düşünceler beynimi istila ederken hızla oradan ayrılmıştım…
~~~~~~~~~~
Yazarın anlatımından…
Odanın kapısı sertçe kapanırken eş zamanlı olarak Hasan’ında gözünden bir damla süzülerek ellerinin sıkıca kavradığı mermere düşmüştü. Gözleri sıkıca kapanırken birer damla daha süzülmüştü.
Kal diyen kalbi acı içinde haykırırken sesi dudaklarında can buldu. Haykırışı odanın içinde çınlarken sol tarafında ki masayı tuttuğu gibi yere fırlatmıştı. Üstündeki vazonun içinde duran hanımeli yığını etrafa saçılırken vazo yüksek sesle parçalanmıştı. İki tarafından asılan perdeleri tuttuğu gibi parçalarken sağ tarafında ki koltuğa attığı tekmeyle koltuk arkasında duvara çarparak duvarın çatlamasını sağlamıştı.
İçindeki yangın sakinleşmezken yatağın üstündeki yorganlara kadar parçalayarak yere atmıştı ki bakışları aynadaki yansımasına dokundu. Yüzü yaşlardan ıslanmıştı, en son ne zaman bu kadar ağladığını saatine kadar hatırlıyordu.
O gece, 23.30…
Yumruk olan eli sertçe aynaya geçerken parçalan ayna etrafa yayılmıştı. Bedeni daha fazla dayanamazken dizlerinin üstüne yığıldığında haykırışı odanın duvarlarından sızarak gökyüzüne ulaşmıştı. Elinden akan kanlar bile umrunda olmazken çöken omuzlarıyla başı öne eğilmişti.
“Nasıl derim nazlı güzelim…” derken bakışlarını darmadağın olan onun için bir ihtimale tutunarak hazırladığı odada gezdirdi. “Senin hatırlamaya bir cüret etmediğin kalbim sana hala deli oluyor diye nasıl derim.”
~~~~~~~~
Nüha Yalçıner…
Şok içinde öylece duyduklarımı sindirmeye çalışıyordum. Ben doğru duymuştum değil mi? Düğün demişlerdi. Hemde şimdi, onca olayın ardından!
Öylece Fuat amcaya bakarken çoktan bahaneleri zihnimde sıralamıştım bile. Zaten evlenmiştik ve şu anda bir düğünün ne yeri ne de zamanı değildi. Birkaç gün içinde tekrardan göreve çıkmamız gerekiyordu, lider gücünü geri toplamadan onu kıskıvrak yakalamalıydık. İki hafta boyunca her ne kadar ekibin geri kalanı tatil yapsa da biz birkaç günün ardından karargaha dönmüş ve plan yapmaya başlamıştık. Düğün demek her şeyin alt üst olması demekti.
Tam dudaklarımı aralayarak reddetmek için cümleleri sıralayacaktım ki yan tarafımdan gelen sesle bakışlarım hızla onu buldu.
“Bize uyar.” diyen Han’la dehşet içinde ona bakıyordum. Ne demek uyardı? Uymazdı!
“Hayır tabiki de Han.” derken Fuat amcaya dönmüştüm ki hızla yerinden dikleşen Han’ın eli çenemi bulmuştu.
“Tekrar göreve çıktığımızda aklımda şu anlık bir keşke kalsın istemiyorum biriciğim. Seni beyazlar içinde görmeden bir tehlikeye daha giremem.” demesiyle grilerindeki itiraz istemeyen o bakışı görebiliyordum.
“Han birkaç gün içinde göreve çıkacağız, şimdi ne düğünü?” diyen sert sesimle elini iterek Fuat amcaya döndüm. “Çok teşekkürler Fuat amca ama şu an olma…”
“Olacak.” diyen Han hızla sözümü keserken ayaklanmasıyla bakışlarım onu bulmuştu. “Hazırlanın, Trabzon’a gidiyoruz.” demesiyle hızla bende ayaklanarak karşısına dikilmişti.
“Kimse hazırlanmıyor!” diye küçük çaplı haykırırken sert bakışlarımla ona yaklaşmıştım. “O yorgunluğun hemen sonrasında böyle büyük bir göreve çıkamayız Mirza Han. Bekle, görevden dönünce halledelim.” derken sert sesime rağmen ılımlı yaklaşmaya çalışıyordum.
“Bir kez daha karşı gelirsen görevi rüyanda görürsün üsteğmen.” derken çatılan kaşlarına bakarken yumruğumu yüzüne geçirmek istemiştim ama yaraları yeni yeni iyileşirken yüreğim buna izin vermemişti.
“Bunlar askeriyede de böyle kedi köpek gibiler mi?” diyen Beril’in sesi kulağıma ulaşsa da grilerinden gözlerimi ayırmıyordum.
“Bu daha ne ki?” dedi Nehir gülerek.
“Gülşen’um biz ha bunlarun duğunünü etmeğe emin muyuz? Bunlar boşanacak gibun.” dedi Fuat amca
“Uiy Fuat efendu sus da, Allah korisun.” dedi Gülşen hala. “Hem iki kavgaya boşanulsaydu biz yirmi kere boşanurduk.”
“Keşka.” diye mırıldanan Sultan nineyle Gülşen halanın ona ters ters baktığına emindim ama hala grilerine bakmaya devam ediyordum.
“Ula bunlar he böyle bakıştıkça ben gerildum, biri bir şey etsun.” dedi Mecnun.
“Götün yiyorsa sen yap Laz uşağı, bize niye pasladın?” dedi Barkın gülerek.
“Ben biliyorum bu senaryoyu, birazdan öpüşecekler.” diye mırıldandı Beril.
“Hmm! Nerden biliyorsun bakayım?” diye mırıldandı Cem.
“Sıçayum ona da bak Türkoğlu.” dedi Mecnun sinirli sesiyle.
“Ula noliy ha urda?” dedi Fuat amca sert sesiyle.
“Yav Fuat efendu çocuklar kitlendu, bir şey et.” diyen Gülşen halanın konuyu değiştirdiğini anlamıştım.
“Kore dizisinden hint dizilerine dönüyoruz yavaşça, biri şarkı mı açsa?” dedi Leyla.
“Harbiden bakışmada çığır açtılar, napıyor bunlar?” dedi Nehir.
“Bence durdular, bizi dinliyorlar.” diyen Özgür’le gülmemek için kendimi zor tutmuştum. Haklıydı, sinirim geçmişti bile. Sadece sesleri dinliyordum ve benim gibi Han’da sessizce durduğuna göre o da dinliyordu.
Arkadakiler konuşmaya devam ederken grilerinin dudaklarıma kaydığını farketmiştim. Hayır! Burada yapmazdı değil mi?!
“Çok pis öpesim var.” diye fısıldayan Han’la gözlerim hafifçe irileşirken hızla kendimi toparlamıştım, Sultan nine gözümün içine içine bakıyordu. “Kızıp çıkta bizi yalnız bıraksınlar.” demesiyle gülesim gelmişti. Ben bu adama nasıl kızardım şimdi? Hafifçe öksürerek yüzüme ciddi bir ifade yerleştirdim.
“Sen timini düşünmüyor olabilirsin yüzbaşı ama ben düşünüyorum, bu düğün şimdi olmayacak.” diye sert sesimle konuştuktan sonra hızla arkamı dönüp salondan çıkmıştım ama ardımdan gelen sesleri duyabiliyordum.
“Bunlar bizden gizli konuşuyorlar mıydı lan?” dedi Nehir.
“Bazı boşboğazlar yüzünden duyamadık tabi.” dedi Cem.
“Benum açturma bayramluk ağzumu Türkoğlu, kendumu tutaysam senden ötürü değul.” dedi Mecnun.
“Sana tut diyen mi oldu lan?” dedi Cem sert sesiyle.
“Ya bir keser misiniz? Bunlar kavga edip çıktılar.” dedi Beril hızla konuyu değiştirmeye çalışarak. O sırada ardımdan gelen Han mutfağa girerek kapıyı kapatıp bir de üstüne kitlemişti.
“Halama da ayıp oldu böyl…” derken hızla bana doğru yaklaşarak yanaklarıma yasladığı elleriyle sertçe dudaklarını dudaklarıma bastıran Han’la sözüm kesilmişti. Beni tezgaha doğru çevirirken belimden iterek bir adım geriye gitmemi sağladığında kalçam tezgaha yaslanmıştı.
Aceleci dudakları hızlı ve etkiliydi, neredeyse ona yetişemiyordum. Aralanan dudaklarımdan içeri süzülen diliyle göğsüne yaslı ellerimi ensesine bağlayarak parmak ucuma yükselmiştim, dilinin zevkle tadına varırken yanaklarımdan ayrılan elleri kalçamı bulduğunda beni hızla kaldırarak arkamdaki tezgaha oturtmuştu.
Hızla ayırdığım bacaklarımın arasına girdiğinde ellerim saçlarının arasına karışırken başımı yana eğip öpüşünü daha da derinleştirmiştim. Dudakları gerçekten birer terapi gibiydi, tüm sinirimi alıp götürmüştü. Zihnimde ki seslere bile son vermişti, mucizeviydi.
“Sesleri de çıkmay, noldi acaba?” diyen Gülşen halanın sesiyle dudaklarından ayrıldığımda ikimizde nefes nefese kalmıştık.
“Anne onlar mutfaktan balkona geçmişlerdir, ses gelmez buraya. Geç sen içeri.” dedi Beril.
“Ben geçeyum da uzun oğlan gelsun he mi?” diyen Gülşen halayla Han dudaklarıma küçük öpücükler bırakmaya başlamıştı. “Neysa ki iyi bir anayum.” derken adım sesleri duyulmuştu. Sanırım tekrardan salona geçmişti ama öpücükler yüzünden doğru düzgün dinleyemiyordum. Aklımı karıştırıyordu.
“Oy benim Gülşen sultanum da, senü yerum.” diyen Beril’in sesiyle kendimi hafifçe geri çekerek bakışlarımı grilere çevirdim.
“Bir biz duyamadık şu sözleri.” diyen Cem’le Han’ın bakışları yavaşça kapıya dönmüştü. Her ne kadar umursamıyormuş gibi görünse de Beril onunda kardeşi gibiydi ve Han kesinlikle kıskanç bir adamdı.
“Senu da yerum.” diyen Beril’in cilveli sesiyle Han’ın kaşları yavaşça çatılmıştı. Bacaklarımı çaktırmadan beline dolarken herhangi bir durumda gitmemesi için kilit altına almıştım.
“Ulan Laz kızı, yaktın be bizi.” diyen Cem’le Han geriye çekilmeye çalışmıştı ki kollarımı sıkılaştırarak onu daha çok kendime çekip yanağına küçük öpücükler bırakmaya başladım, belki aklı karışırdı. “Bakayım nasıl yermişsin.” diyen sesle Han elleri hızla kollarıma gitmişti.
“ÖHÖ!” diyerek yüksek sesle yalancı bir öksürük efekti verdiğimde Han’ın kısılan bakışları beni bulurken dışarıdaki ses kesilmişti. Bir süre sonra adım sesleri duyulurken dudaklarıma tatlı olduğunu düşündüğüm bir gülüş yerleştirmiştim.
“Hep sen bunlara destek oluyorsun dimi?” demesiyle gülüşüm biraz daha büyürken yüzüne yaklaşarak burnumu burnuna sürttüm.
“Bir şey yok.” derken dudaklarına küçük bir öpücük bıraktım. “Hiçbir şey yok.” Bir öpücük daha bırakmıştım. “Hiç hiç yok.” Ve bir öpücük daha bıraktığımda tam geri çekilecekken enseme kayan eli beni sertçe dudaklarına bastırmıştı.
“Ben böyle terapinin izzeti ikramını si…” demesiyle sözünü bitirmeden dudaklarımı tekrardan dudaklarına yaslayıp küçük bir öpücüğün ardından geri çekilmiştim.
“Nimet var burada, küfür yok.” diye mırıldanmamla hafifçe geri çekilerek grilerini gözlerime dikmişti.
“Ben burada tek bir nimet görebiliyorum, onu da ne kadar yersem yiyeyim doyamıyorum.” demesiyle başımı eğerek cilveli bir bakış atmıştım.
“Neyse ki sonsuz yemek hakkı kazandınız.” dememle erkeksi kıkırtısı kulağımı doldurmuştu.
“Kulağa ne kadar harika geldiğini bir bilsen.” derken bir elini üstteki dolaplara yaslayarak tekrardan yüzüme eğildi. “Bir de beyazla görsem tadından yenmez.” demesiyle gülüşüm hızla solmuştu.
“Ya Han burada bile değil, ta Trabzon da. Ne ara yol yorgunluğunu atacağız da göreve hazırlanacağız?” dediğimde diğer eli ise yanağımı bulmuştu.
“Sadece iki gün birtanem, Melike albay bizi birkaç gün idare eder.” dediğinde derin bir nefes alarak bakışlarımı çevirmiştim. Asıl korktuğum olay tabiki de bu değildi, Leyla’nın başına gelenlerin aslında sadece bir fragman olmasından korkuyordum. Lider hala dışardayken bu çok tehlikeliydi.
“Lider hala dışarıda kol geziyor Han, bu yaptığımız ne kadar güvenli?” dememle korkumu anlamıştı. Grilerinde anlayış kol gezerken eli yavaşça yanağımı okşadı.
“Aynısı olmayacak biriciğim, bu sefer korumasız kalmayacağız.” dediğinde bakışlarım sadece gözlerindeydi. “Seni o beyazlar içinde görmek istiyorum, tıpkı adına yakışır şekilde kuğu gibi.” demesiyle düşünmeye başlamıştım. Her ne dersem diyeyim Han bir şekilde beni omzuna atıp yine götürürdü zaten, o yüzden pek bir şansım kalmıyordu.
“Uyuzsun komutan.” diyerek gözlerimi devirmemle onun da dudakları kıvrılmıştı.
“Uyuz ve aşığınım yavrum.” Dudakları tekrardan dudaklarıma yaslanırken hızla karşılık vermiştim. Seviyordum bu adamı!
Çalan kapıyla dudaklarımız ayrıldığında az önce yaptığım telefon konuşması aklıma gelmişti, Özgür’ün ki gelmişti.
“Berrak geldi sanırım.” derken bakışlarımı kapıya çevirdiğimde Han ise dudaklarını son kez boynuma bastırarak geriye çekilmişti. “Bir gideyim bakayım.”
“Beni burada pamuk şekere çevirdin, git tabi.” demesiyle gülerek bedenimi ondan ayırıp tezgahtan atladıktan sonra yanağına hızlı bir öpücük bırakıp mutfaktan dışarı çıkmıştım. Berrak kapının önündeydi ve kapıyı Nehir açmıştı, dudaklarım hızla kıvrılırken Nehir’in yanına geçtim.
“Heh! Nüha abla şu adamı bir çağırır mısın? Ben ismini bilmiyorum da.” diyen Berrak’la bakışlarım Nehir’i bulmuştu.
“Tamam Berrak’cım, ben Özgür’ü çağırıyorum.” diye sırıtarak konuşmamla Nehir’in gözleri açılmıştı.
“Hadi be! Harbi mi?” demesiyle kaşlarımı bilmiyorum edasıyla kaldırmıştım. Açılan salonun kapısıyla bakışlarım arkaya döndüğünde Özgür’ü görmüştüm. Dudaklarım biraz daha kıvrılırken bakışlarımı Berrak’a çevirdim.
“İçeri gelsene Berrak, kapıda kaldın.” diyerek geri çekildim.
“Yok ben hiç rahatsızlık vermeyeyim Nüha abla, kendisini görüp gideceğim.” dediğinde başımı olumlu anlamda sallayarak hala salonun önünde bekleyen Özgür’e döndüm. Bu pozisyonda biz her ne kadar onu görebilsekte Berrak göremiyordu ve Özgür bir türlü gelmiyordu.
“Aa! Olur mu hiç öyle? Hem bizimde düğün şarkılarını seçmemiz lazım, müzik öğretmeni olarak yardımcı olur musun?” dediğimde dudakları kıvrılmıştı.
“Çok sevindim sizin adınıza, tabiki yardım ederim abla. Bir gün belirleyip ayarlarız.” demesiyle dudaklarım daha çok kıvrılmıştı.
“Sadece iki günümüz var.” diyerek üzgün bir surat yaptığımda kaşları havalanırken dudakları kıvrılmıştı.
“Hiç üzülme sen Nüha abla, hemen hallederiz zat…”
derken bakışları yan tarafıma kaydığında Özgür’ün hemen yanımda durduğunu görmüştüm. Berrak’ın bakışları onun gözlerinden ayrılmazken heyecanlandığına yemin bile edebilirdim.
“Komutanım bize biraz müsade eder misiniz?” diyen Özgür’ün net sesiyle kaşlarım istemsizce havalansa da fazla üstelemeden Nehir’i tutup salona doğru çekiştirmiştim. Bundan sonrası Özgür’e kalmıştı.
~~~~~~~~
Özgür Yıldırım…
Yalnız kaldığımızda kapıya biraz daha yaklaşarak hafiften kapatmıştım, içeri ne kadar az ses giderse o kadar iyiydi. Bakışlarım mavi gözlerine dokunduğunda tek kaşım soran bir ifadeyle havalanmıştı.
“Dinliyorum.” dedim net bir sesle. Bakışlarını kaçırarak önünde bağladığı ellerine baktığında benimde istemsizce bakışlarım ellerine düşmüştü. Yeşil ojeler hala yerli yerindeydi.
“Şey…ben teşekkür ederim.” diyen ince sesiyle bakışlarım tekrardan gözlerine çıkmıştı, hala gözlerime bakmıyordu. Korkuyor muydu benden? Niye gözlerime bakmaktan çekiniyordu?
“Sadece bu mu?” dememle bakışları alttan beni bulmuştu. Beyaz yanakları kırmızının tatlı bir tonuyla süslenirken hislerinin korku değilde utangaçlık olduğunu anlamıştım.
“Evet. Nüha abla numaranı verseydi telefondan edecektim aslında ama eve çağırdı.” dediğinde yüzümde mimik oynamazken kolumu kapının eşiğine yaslayarak hafifçe ona doğru eğildim.
“Rica ederim.” diye mırıldandığımda birkaç karış ötemde ki mavi irislerine gizlenmiş göz bebeklerinin yavaşça büyüdüğünü fark etmiştim. Etkilenmiş miydi? Peki bu neden hoşuma gitmişti?
“Tamam o zaman, ben gideyim.” diyerek geriye doğru bir adım attığında içimden bir his gitmesini hiç istemiyordu. “Nüha ablaya ben belirli müzikleri atarım, sen iletirsin ona.”
“İletemem.” dediğimde adımları duraksamıştı. Kaşları yavaşça çatılırken o tatlı sinirli haline dönüyordu. Kapıyı ardına kadar açarken yaslandığım yerden ayrılmamıştım, eğer yanımdan geçip eve girmek isterse dibimden geçmesi gerekiyordu. “Geç kendin ilet.” dememle kaşları biraz daha çatılmıştı.
“Merak ediyorum gerçekten.” diyen sesiyle tekrardan bana doğru yaklaşmıştı. O güzel kokuyu buradan bile alabiliyordum ama daha yakından duyumsamak için garip bir istek vardı içimde.
“Neyi?” diye sorduğumda sesim boğuk çıkmıştı.
“Bu kadar öküz olmayı nasıl başardığını?” demesiyle benimde kaşlarım çatılırken yaslandığım eşikten doğrularak ona doğru bir adım attığımda geriye çekilmek yerine dimdik durmuştu.
“Bana bir daha öküz dersen bundan sonra kırmızı kullanırken bile iki kez düşünürsün Berrak.” dememle yutkunuşunu buradan bile duymuştum. Bakışlarım lanet olası kırmızı dudaklarına kaymak için çırpınsada gözlerine odaklanmaya çalışıyordum, kırmızı elbisesini çıkartıp yerine siyah bir elbise giymişti ama dudaklarında ki kırmızı hala duruyordu.
“O nasıl olacakmış?” diye mırıldanmasıyla ona doğru bir adım daha attığımda artık apartmanın holüne çıkmıştım.
Birkaç adım daha atarak üstüne yürüdüğümde mecburen geriye çekilmesi gerekmişti, sırtı duvara değene kadar devam ettim. Sağ elimi duvara yaslayarak bakışlarımı bana alttan büyük gözlerle bakan kıza çevirmiştim.
“Kelimeyi tekrar et ve gör.” derken bilerek bakışlarımı dudaklarına çevirmiştim. Amacım sadece ürkmesi sağlamaktı ama kendimi daha boktan bir işin içine sokmuştum, dolgun kırmızı dudakları hemen karşımdaydı. Acaba tadı da göründüğü gibi güzel miydi?
“Özgür…” diye mırıldanmasıyla gözlerim hızla gözlerini bulmuştu.
Siktir! Keşke öküz demeye devam etseydi. İsmim dudaklarından dünyanın en güzel noktası gibi dökülürken zihnimde uçuk sahneler dönmeye başlamıştı ve hepsinin tek ortak noktası ismimi mırıldanan sesiydi.
Bakışlarım gözlerinde gezinirken bir şeyi farketmiştim, onunlayken eskiler aklıma uğramıyordu. Tüm geçmiş uçup gidiyordu sanki, bunu nasıl başarıyordu?
“Berrak…” diye mırıldandığımda gözlerinin dudaklarıma kaçamak bir bakış atmasıyla içimde bir fırtına kopmuştu sanki. Bu hisler de neyin nesiydi? Özgür, kendi gel! Sadece uzun süredir hayatında kimse olmadığı için cinsel bir dürtü içindesin, hepsi bu!
Hayır, böyle duramazdım. Geri çekilmem gerekiyordu, bu kız tüm duvarlarımı darmaduman ediyordu. Burnuma gelen ve başımı boynuna gömme isteği oluşturan o kokuyu görmezden gelerek zor bela duvara dayadığım elimi geri çekmiştim ki yakama sarılan küçük ellerin beni tekrardan aşağıya çekmesiyle sıcak dudaklarını yanağıma bastırması bir olmuştu.
Koca bir siktir!
Gözlerim irice açılırken öylece dumura uğramıştım, bunu asla beklemiyordum.
“Teşekkür için.” diye mırıldanmasıyla hızla beni bırakıp yanımdan eve kaçması bir olmuştu. Öyle şaşkınca arkasından bakarken neye uğradığımı şaşırmıştım. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki kulaklarım sesiyle uğulduyordu.
Beni öpmüştü. Sadece yanaktan masum bir öpücük neden beni sarhoş etmişti? Oysaki en başta onu etkisi altına almaya çalışıp korkutan kişi ben olacaktım, işler ne ara tersine dönmüştü? Sarsak adımlarla bende peşinden eve girdiğimde kafamı iki yana sallayarak kendime gelmeye çalıştım.
Daha hala eski hatıraların enkazını zihnimde taşırken başka birine ümit veremezdim. Bir daha ne olursa olsun onunla karşılaşmayacaktım, gerekirse askeriyeden çıkmazdım.
Salona doğru adımladığımda yüzümde ki sert ifadeyle ayakta ki Mirza komutanıma bakmıştım, onun bakışlarını her ne kadar üstümde hissetsem de ona bakmıyordum. Bakamazdım, kendimden emin olmadıkça buna hakkım yoktu.
“Hazırlanın, birkaç saate yola çıkıyoruz.” diyen Mirza komutanımla kaşlarım havalanmıştı. Hemen mi gidiyorduk Trabzon’a?
“Ve Berrak, sende bizimle geliyorsun. Müzikler ve organizasyon için yardımına ihtiyacım var.” diyen Nüha komutanımla bakışlarım hızla onu bulmuştu.
Ne?! Berrak da mı bizimle geliyordu?!
~~~~~~~~~~~~
Veee bölüm sonuuu…
Aman aman, bu nasıl bir bölümdü yahu???
Hasan’ım deşti ciğerimi ya…
Mirza’m ve Özgür’üm yine harikaydı!!
Hasan’la Nalan hakkında az buçuk bilgi sahibi olduk bence bu bölüm, ne dersiniz?
Sizce bölüm nasıldı??
Nalan geçmişi hatırlayabilecek mi?
İki günlük Trabzon maceramızda başımıza neler gelecek?
Özgür kalbinin sesini duyabilecek mi?
Düşüncelerinizi merak ediyorum…
Beğeni ve yorumları da unutmayalım lütfen olur mu?
Yardımlarınıza ihtiyacım var…
TikTok: snurr003
Instagram: snurr_003
Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda Tt adresimden paylaşıyorum. (Henüz insta algoritmasını çözemediğim için orayı pek kullanamıyorum ama yine de orada da aktifim.)
Ayrıca sizi wp kanalıma da beklerim, şu aralar orada oldukça aktifim. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum…
Seviliyorsunuzzzzz
🦢☁️

