~Bölüm Şarkıları~
Dolu Kadehi Ters Tut~Dilerim Ki
Emir Can İğrek~Nalan
Yeni bir bölümden daha herkese merhabalar efenim!!!
Nasılsınız bakalım???
“Sana yanığım ama bu ateşi harlama Nalan, dizinin dibi çok güzel yer ama yaşayamam ben orada. Sen bahçesin ben kasırga, çiçeklerin üşür burada. Yapma Nalan…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum. (Şarkıyı Hasan söylese bu kadar olurdu herhalde :) )
İyi okumalar.
Seviliyorsunuzzzz
🦢☁️
~~~~~~~~~~~~
Yazarın anlatımından…
Gökyüzünde güneş ışıl ışıl parlarken küçük çocuğun bakışları camdaydı, dışarda oyun oynayan arkadaşlarını hevesle izliyordu. Bakışları bir süre daha arkadaşlarında gezindikten sonra yavaşça yanda oturan annesine döndü, telefonda gülerek birileriyle konuşuyordu.
Çocuk yavaşça annesine doğru adımlarken dudaklarına tatlı bir tebessüm yerleştirmişti, içinde ki korkusu gitgide artsa da belki izin verir umuduyla annesine yaklaşmıştı.
“Ah! Seni hınzır. Başka ne yaparsın?” diye gülerek konuşan annesinin bakışları yavaşça onu bulduğunda gülen yüzü hızla solmuştu. “Ben sana sonra döneceğim bebeğim.” dedikten sonra telefonu kapatarak yanında ki çocuğa dönmüştü. “Ne var? Ne bakıyorsun?”
“Şey…dışarı çıkabilir miyim anne? Arkadaşlarım dışa…”
“Hayır, sonra baban gelip bana çemkiriyor üstün kirli olunca.” diyerek hızla sözünü kestiğinde küçük çocuğun gözleri hafifçe dolmuştu.
“Ama anne…”
Sözünü bitiremeden annesinin eli sertçe kolunu yakalamıştı, öfkeyle bakan gözleri sadece çocuktaydı.
“Kapa çeneni.” derken kolunu daha fazla sıkmaya başladığında çocuğun eli can havliyle koluna gitmişti. “Sözümün üstüne bir daha söz söylemeyeceksin demedim mi ben sana? Çekil hemen gözümün önünden.” diyerek sertçe geriye ittiğinde çocuk uyguladığı hıza dayanamayarak yere düşmüştü.
Canının acısıyla ağlamaya başladığında kadın daha çok sinirlenmişti, kendi doğurmasına rağmen çocuğa katlanamıyordu. Ne yüzünü görmek ne de sesini duymak istemiyordu, hele ki o ruh gibi bakan gri gözlerini…
“Of! Sus artık, sus!” derken sertçe tekrardan kolundan tutup çocuğun acısını düşünmeden sürüklemeye başlamıştı. “İki kuruş para için çekilecek çile misin be sen? Ne zırlaması biter ne çenesi susar, yeter artık. Bu da can be!” diye söylenirken önüne geldikleri çocuğun odasının kapısını sertçe açarak hiç düşünmeden çocuğu içeri fırlatmıştı.
Yere düşen çocuk sesi daha fazla çıkmasın diye küçük elleriyle dudaklarının üstüne kapatırken bir yandan da dolu gözleriyle annesine bakıyordu.
“Çek o lanetli gözlerini üzerimden küçük velet.” derken kapının arkasındaki anahtarı almıştı. “Baban gelene kadar buradan çıkmıyorsun. Hayalet bakışlarınla biraz yalnız kal da ne kadar korkunç olduğunu anla, belki o zaman bana da hak verirsin Mirza.”
Kapı sertçe kapanırken anahtar sesini duymuştu Mirza, eli hala dudaklarının üstüne sıkı sıkıya kapanırken bakışları karşısında ki aynasına kaydı. Gri gözlerinden hızla yaşlar akarken çocuk haline rağmen düşünmeden edemedi, annesi neden onu sevmiyordu?…
~~~~~~~~~~~~
Nalan Aksu…
Yalnızlığın nasıl hissettirdiğini çok iyi bilirdim ve şu anda nedensizce hemen karşımdaki odada yatan adam için aynılarını hissediyordum. Bildiğim kadarıyla burada oldukça tanınan ve sevilen biriydi ama şu anda kapısında hiç kimse yoktu, benden başka…
Yalnız başına bir hastane köşesinde acı çekmenin hissettirdiklerini ne yazık ki bilirdim ve bu boktan hissi düşmanımın bile yaşamasını istemezdim. Derince bir nefes alarak çevreme bakındım, Mirza komutanım uyandığı için içeri geçmişlerdi. Bu yüzden koridor sessizdi, sadece içeriden gelen sevinçli konuşmaların mırıltısı vardı.
O sırada az önce Hasan’ın odasına giren hemşire yüzündeki gülümsemeyle çıkarken bakışları hızlıca beni buldu.
“Eşiniz uyandı, onu yormamak şartıyla ziyaret edebilirsiniz.” diyen kadınla gözlerim hızla irileşirken birkaç saniye ne diyeceğimi bilememiştim. Eş nerden çıkmıştı şimdi?!
“Ha, yok..şey…”
“İyi günler.” diyerek sözleri ağzıma tıkan kadın hızla ilerlemeye başladığında elimi sertçe alnıma geçirdim, her şeyi yanlış anlamıştı.
Yanaklarım nedensizce ısınırken derin bir nefes aldım. Tanımadığım herhangi birinin hakkımda yanlış bilgiye sahip olması zerre umrumda değildi, yani en azından öyle umut ediyordum.
Odaya doğru attığım bir adımla duraksadığımda bakışlarım saniyelik olarak üstüme kaymıştı, hala onun kanıyla süslenmiş üniformam üzerimdeydi. Ellerim istemsizce saçlarıma giderek topuz yaptığım saçlarımı düzeltmeye başladığımda hızla çatılan kaşlarımla ellerimi geri indirdim, ne yapıyordum ben gerçekten?!
Ben bir askerdim ve görevden yeni dönmüşken kimse benden harika görünmemi bekleyemezdi, ayrıca o kim köpekti ki ben ona güzel gözükecektim?!
Kendi kendime sinirlenerek hızla odaya doğru adımladıktan sonra aynı hızla kapıyı açtığımda bakış açıma ilk başta iri cüssesi ilişmişti. Kurşun hayati bir bölgeye saplanmadığı için ameliyatı kısa sürmüştü ama bir süre gözetim altında tutulmak zorundaydı.
İçeriye girerek kapıyı arkamdan kapattıktan sonra tekrardan derin bir nefes almam gerekmişti fakat bu sadece midemi bulandırmıştı, hastane kokusundan nefret ederdim.
Bakışlarım tekrardan ona döndüğünde karanlık bakışlarının baygın bir şekilde beni izlediğini görmüştüm, bir insan nasıl bu kadar yoğun bakabilirdi ki? Acaba ben götümden atıyor olabilir miydim? Sanırım bu daha muhtemeldi.
“Gelmişsin.” diyen yorgun sesiyle bakışlarım karanlık gözlerini bulmuştu.
“Gel dedin.” dedim gözlerine fazla bakmamaya çalışarak. Büyüsüne kapılmak istemiyordum.
Dudakları hafifçe kıvrılırken tek kaşını imalı bir ifadeyle kaldırmıştı.
“Her denileni yapar mısın?” demesiyle kaşlarım çatılırken gözlerine odaklanmak zorunda kalmıştım.
“Hep böyle fazla mı konuşursun?” dediğimde hafifçe gülmüştü.
“Pek sayılmaz.” derken bakışlarını yavaşça üzerimde gezdirdikten sonra tekrardan göz göze gelmemizi sağlamıştı. “Merak ettim sadece.”
“Ya meraktan ya ya…” derken sonda anda kendimi durdurarak öksürmeye başlamıştım. Evet çoğu zaman dilimin bir kemiği olmazdı ama şu an nedensizce utandığımı hissediyordum. Siktir kere siktir!
“Helal helal.” diyerek sırıtan Hasan’la daha çok morardığıma neredeyse emindim.
Hay ben böyle işin ta ebesini!
“O kadar gelmişiz işte, seni düşünende kabahat.” diye sinirle konuşurken hızla arkamı dönüp kapıya ilerledim.
“Hayır, dur.” sesiyle adımlarım emir almışım gibi hızla duraksamıştı. “Gitme, lütfen.” demesiyle gözlerimi kapatarak kısa bir süre verdim kendime düşünmek için, ilk sırada ise benim bu adamı niye asla reddedememem çekiyordu.
Arkamı yavaşça dönerek ona bakmadan yanına doğru adımladığımda hala içten içe kendime kızıyordum, utanmak şu an yapılacak şey miydi Nalan? Bok vardı da bekledin burada Nalan!
Öksürmeye başlayan Hasan’la bakışlarım hızla onu bulurken boğazını tuttuğunu farketmiştim, susamış olmalıydı. Hızlıca yandaki sehpanın üzerinde duran şişeyi alarak kapığını açıp dudaklarına yaklaştırdım, bakışları beni bulurken gözlerim yine karanlık irislerine kitlenmişti. Eli yavaşça şişeyi tutan elime dokunduğunda ani bir elektrik akımının tüm bedenimde gezindiğini saniyesi saniyesine hissetmiştim, bakışlarım hala gözlerindeyken diğer elimi de hafifçe çenesine koyarak suyu içmesine yardım ettim.
Bakışları benden bir saniye bile ayrılmadan suyu içerken sanki bedenim daha fazla kan pompalamaya ihtiyacı varmış gibi kalbimi hızlandırmaya başlamıştı, sertçe göğsümü döven kalbimle her an bir kriz geçirebilirdim.
Yeteri kadar su içtikten sonra şişeden dudaklarını yavaşça ayıran Hasan’la geriye çekildiğimde bakışlarım kısa bir süre için ıslak dudaklarına kaymıştı, kansızlığın etkisiyle solgun gözükselerde hala dolgun duruyorlardı. O esnada yine ne yaptığımı fark ederek hızlıca şişenin ağzını kapatıp yerimde dikleştim, umarım iyice mora dönmemişimdir.
“Teşekkür ederim, her şey için” demesiyle bakışlarım tekrar ve tekrar karanlık gözlerine tutunmuştu.
“Önemli değil, görevimiz.” diye adeta mırıldandığımda kendimi pompalıyla kurşuna dizmek istiyordum. Sesim niye götüme kaçmıştı benim yine?! “Şey…senin yanında duracak kimse yok mu?” diye hızla konuyu değiştirmeye çalışarak sorduğumda bakışlarından geçen hüznü tabikide görmüştüm.
“Çalışanlardan birini ararım, işin varsa gidebilirsin.” dediğinde kaşlarım hafifçe çatılmıştı.
“Yakının olarak gelebilecek kimse yok mu?” dediğimde sözler dudaklarımdan dökülür dökülmez pişman olmuştum, niye boktan yere adamın yarasını deşiyorsun ki Nalan?!
“Yok.” diyerek bakışlarını yandaki cama çevirdiğinde ruhum sızlamıştı adeta. Derin bir nefes alarak yandaki sandalyeyi yatağa yakınlaştırarak oturdum.
“İyi, şanslısın o zaman. Benimde bugün için başka işim yoktu.” dememle gözleri beni bulurken hafifçe kısılmıştı.
“Senin acımana ihtiyacım yok teğmen, ben başımın çaresine bakarım.” demesiyle hafifçe gülmüştüm.
“Ben kimseye acımam. Acırsan acınacak hale düşersin, ben buna inanırım.” derken sandalyeye biraz daha yayılmıştım. “Ayrıca evde sıkıntıdan patlamaktansa burada durmayı tercih ederim ağam.” diyerek son kelimeyi vurguladığımda onunda dudakları kıvrılmıştı. Güldüğünde ne kadar güzel olduğundan haberi var mıydı acaba?
“Sen nasıl diyorsan öyledir.” diye hafifçe mırıldandığında bakışlarım hala gözlerindeydi. Bir kara delik misali sizi öylesine içine çekiyordu ki aklınızda ki tüm anıları silip atıyordu, bunu nasıl başarıyordu? “Mirza…” derken sanki o an aklına dank etmiş gibi endişeli bakışlarını çevrede gezdirmişti hızla. “O iyi mi?”
“Sakin ol, o gayet iyi. Ayrıca aksi bir durum olsaydı burada değil Nüha’nın yanında olmam gerekirdi.” dediğimde derin bir nefes alarak gözlerini birkaç saniyeliğine kapatmıştı.
Olayların tamamını bilmesem de aralarında bir husumet olduğu bilgisine sahiptim, Nüha ve diğerleri ondan pek haz etmiyor gibilerdi. O zaman neden bu kadar kardeşini düşünüyordu? İyi bir abi olsaydı Nüha ne olursa olsun onu savunurdu, neden yapmıyordu? Ne olmuştu?
“Şimdi de yanımda olmamalısın Nalan.” Sözlerinin ardından gözleri yavaşça açılırken tavana odaklanmıştı. Dudaklarından dökülen ismim zihnimde can bulurken sesinin naifliği tüm damarlarımda gezinmişti. Adımı gerçekten söylediği gibi unutmamıştı.
“Neden?” dediğimde karanlık bakışları bana dönmek yerine aksi yöndeki cama kaymıştı.
“Kim olduğumu bilmiyorsun değil mi?” demesiyle benimde kaşlarım çatılmıştı. Mirza komutanın anneden bir olan abisiydi ve bir aşiretin ağasıydı, başka bilmem gerekenlerde mi vardı?
“Kimsin sen Hasan?” dediğimde bakışları yavaşça beni bulurken karanlık irisleri gözlerime tutundu, içlerinde ki hüznü görebiliyordum. Hüznü, yalnızlığı ve fazlaca acıyı… Hasan Aslanoğlu bu kadar acı çekecek ne yaşamıştı?
“Onlar tarafından pek sevilen biri değilim.” derken gözlerinden geçen yalnızlığı iliklerime kadar hissetmiştim. “Haklılar, pek iyi biri olduğum söylenemez.”
“İnsanların söylediklerine göre yaşasaydım şu an yaşamıyor olurdum.” dememle zihnimde bir çuval anının kilidi açılmıştı sanki, hızla bakışlarımı gözlerinden çekerek derin bir nefes akıp kendimi düşünmemeye zorladım. Geçmişi istemiyordum. “Kaldı ki seni sevmediklerini düşündüğün insanlar kurtulman için çabaladılar. Hiçbir asker nefret ettiği birini kurtarmak için zaman harcamaz.”
Bakışlarım tekrardan ona dönerken bana baktığını fakat beni görmediğini fark etmiştim, anılara dalmıştı.
“Peki ya gerçekten sevilmeyi hak eden birisi değilsem?” derken anılardan kurtulan bakışları bana odaklanmıştı. “Ya ben gerçekten kötü biriysem Nalan? O zamanda yanımda durur musun?”
Sözleri kafamın içinde çınlarken gözlerimin önünde anılar can bulmuştu, gerçekten nasıl kötü biri olunurdu? Hayatımda çok kötü insan tanımıştım ama Hasan bunlardan hiç birine benzemiyordu. O hiç kötü biri gibi bakmıyordu.
“Hiç kimse tam anlamıyla iyi biri değilken nasıl kötü biri olduğuna karar verdin ki?” dediğimde gözleri hafifçe kısılmıştı. “Sen kötü birisi değilsin Hasan.”
Son sözlerim odada yankılanırken sanki karanlık bakışlarının dolduğunu görmüştüm ama emin değilim, öyle hızlıca başını çevirmişti ki görememiştim. Aldığı derin nefeslerle elleri yumruk olurken düşüncelerinden sıyrılmaya çalışıyordu sanki.
“Beni tanımıyorsun bile teğmen, insanlara bu kadar çabuk güvenme.” demesiyle kaşlarım hafifçe çatılırken o bana bakmasa bile benim bakışlarım yüzündeydi.
“Seni değil belki ama hayatım boyunca çok fazla kötü insan tanıdım, sen onlara benzemiyorsun.” Bakışları tekrardan hafifçe bana dönerken elleri daha sıkı yumruk olmuştu.
“Sana neler yaşattılar?” diye sorarken adeta fısıldamıştı, sanki düşünceleri istemeden dudaklarından dökülmüştü. Kaşlarım biraz daha çatılırken yavaşça ayaklandım. O gayet iyiydi, daha fazla kalmama gerek yoktu.
“Seni ilgilendirmez.” diyerek arkamı dönmüştüm ki aniden açılan kapıyla duraksamam gerekmişti. Aşırı şık giyinimli bir teyze ve ardında ise korumalarıyla içeri girmişti. Bakışları ilk başta bana dokunurken boydan boya süzmüştü fakat yüzünden anladığım kadarıyla pek hoşuna gitmemiştim. Çokta sikimdeydi!
“Çık dışarı.” diye bana hitaben konuşan teyzeyle kaşlarım havalanırken ne olduğunu anlamamıştım, bu kimdi şimdi?
O esnada parmaklarıma dokunan sıcak bir tenle tüm bedenim kasılmıştı, parmakları varla yok arası elimi tutuyordu.
“Hiçbir yere gitmiyor.” diyen Hasan’la aklım hala parmaklarıma hafifçe tutunan elindeydi. Sanki gitmemi istemiyormuş gibi ama gidersem de kolayca elimi çekebileyim diye narince tutuyordu. “Senin ne işin var burada?”
Kadının bakışları benden Hasan’a dönerken yüzünde mimik dahi oynamamıştı, sert bakışları ve tavrı hala yerli yerindeydi.
“Oğlumun nasıl beceriksizce yaralandığını görmeye geldim, fena mı etmişim?” diyen kadınla istemsizce gözlerim irileşmişti, annesi miydi? Yani bu demek oluyordu ki Mirza komutanında annesiydi, onunda yaralandığından haberi var mıydı? Sözleri tekrardan zihnimde çınladığında bu sefer kaşlarım yavaşça çatılmıştı. Oğlu vurulmuşken gerçekten düşündüğü beceriksiz olması mıydı?
“Götürün şunu.” diyen sert sesiyle yanda ki korumalara hitaben konuştuğunu anlamıştım. Korumalar önce Hasan’a ardından da birbirlerine bakarken kadın yavaşça elini kaldırıp yandaki korumalara bir nevi dur emri vermişti.
“Sen ölürsen bizim ne halde olacağımızı hiç mi düşünmüyorsun? Nasıl böyle düşüncesizce davranırsın Hasan?” demesiyle benim bile sinirlerim gerilmişti. Oğlu burada canıyla savaşmışken nasıl kendisini düşünebilirdi? Hangi anne bu kadar acımasız olurdu?
“Üzgünüm anne, kurşunlanırken para kaynağını düşünemedim.” diyen Hasan’ın imalı sesiyle bakışlarım onu bulurken adeta yüreğim sızlamıştı. Az önce duygu dolu bakışlarının yerini tamamen öfke kaplamıştı ve karşısında ki kişi sadece annesiydi, öfkeyi sonuna kadar hak eden bir anne…
“Düşünmek zorundaydın.” demesiyle hızla bakışlarım onu bulmuştu. Yeterdi bu kadar saçmalık.
“Bu kadarı yeterli, dinlenmesi lazım. Sizin saçma salak sorularınızla uğraşamaz.” dediğimde kadının bakışları hızla bana dönerken parmaklarımı onun elinden çekerek kapıya doğru adımlayıp sonuna kadar açarak önünde durdum. “Hadi dağılın.” diyerek kapıyı göstermemle tam kadın bir şey söyleyecekti ki Hasan konuşmasına izin vermemişti.
“Alın götürün şunu dedim size!” diye tabiri caizse haykıran Hasan’la korumalar adeta yerlerinden zıplarken hızla kadının koluna dokunmuşlardı ki kadın kolunu hızla geri çekerek ellerinden kurtardı.
“Neden kimseyle evlenmek istemediğin şimdi anlaşıldı.” derken kadının bakışları beni bulmuştu. “Bu dağ hayvanıyla evlenmene izin vereceğimi sanıyorsan çok beklersin Hasan.” diyerek yanımdan hızla geçip dışarı çıktığında tek kaşım havalanmıştı. Dağ hayvanı mı dedi o bana?
“En azından insanlığım var, sizin aksinize.” dememle duraksayarak sert bakışlarını bana çevirmesiyle kapıyı sertçe suratına kapatarak içeri geçtim. “Gelmiş bana laf söylüyor, deli karı.” diye söylenerek sandalyeye geri oturduğumda gelen gülme sesiyle bakışlarım Hasan’ı bulmuştu.
Gözleri kısılırken daha fazla gülmemek için kendini kasıyor gibiydi, sinirleri mi bozulmuştu acaba? Böyle anneye bozulması imkansızdı tabi. Kadının burada oğlu vurulmuştu, gelmiş hala para derdindeydi. Biraz orospuya da benziyordu sanki.
“Keyfim yerine geldi.” diyerek gülmeye devam eden Hasan’la onu izlemeye devam ediyordum. Bana mı gülüyordu o? “Tam evleneceğim kadınsın.” diye gülüşlerinin arasında mırıldanmasıyla gözlerim hafifçe irileşirken ne diyeceğimi bilememiştim. Nerden çıkıyordu bu kaçtır evlilik meselesi? En iyisi duymazdan gelmekti.
“Böyle anneyle kafanın gidik olmasına şaşmamalı.” dediğimde bakışları beni bulurken gülüşlerinin emaresi hala dudaklarındaydı.
“Beni koruman hoşuma gitti.” demesiyle içimden koca bir siktir çeksemde dudaklarıma alaycı bir gülüş yerleştirerek ona dönmüştüm.
“Askerim ben, insanları korumak görevim.” dediğimde anladığını belli edercesine başını sallasa da dudaklarında hala bir gülüş dolanıyordu.
“Sen ne dersen o teğmenim.” demesiyle kalbim sertçe göğsüme vururken adeta nefesimi kesmişti, iyelik ekine ne gerek vardı ki şimdi? Bunlar sülalecek deliydi anlaşılan!
“Ben bir Nüha’ya bakayım, hiç uğramadım yanlarına. Sende dinlen.” diyerek hızla ayaklanıp kapıya yöneldiğimde ardımdan erkeksi kıkırtısını işitmiştim. Kapıyı açarak dışarı çıktıktan sonra tam kapıyı ardımdan kapatırken duyduklarımla bir süre öylece kalakalmıştım orada.
“Kaç bakalım nazlı teğmenim, nasıl olsa artık benden kurtuluşun yok.”
~~~~~~~~~
Nüha Ertunç…
Anne olgusu zihnimde hep narin bir melek gibi resmedilirdi, onca acıya rağmen benim annem öyle çünkü fakat az önce Hasan’ın odasına giren kadın hiç öyle bir hissiyat yaratmıyordu. Saf nefreti barındıran kahve irisleri soğuktu, anne şefkati yoktu.
“Ona söylemeli miyiz?” diyerek Mecnun’a döndüğümde onunda sert bakışları hala kadının girdiği odanın kapısını izliyordu.
“Gerek yok, nasıl olsa yanına gelmeyecek.” dediğinde yüreğim ağır ağır sızlamıştı.
“Burada olduğunu biliyor mu?” diyen Leyla’yla Mecnun derin bir nefes alarak dudaklarını Leyla’nın saçlarına bastırmıştı.
“Hasan’ı öğrendiyse onu da öğrenmiştir.” diye mırıldanırken bakışlarını bana çevirmişti. “Korkar o Mirza’dan, yanına yaklaşmaz.” demesiyle anlam verememiştim. Bildiğim kadarıyla bu kadın küçükken Han’a çok çektirmişti ve ardından onu terk ederek Hasan’ın babasına geri dönmüştü ama korku kısmını anlayamamıştım.
“Niye korkar?” diye sorduğumda mavi bakışları kısa süreliğine ardımdaki kapıya dokunurken tekrar bana dönmüştü.
“Çok hatırlamıyorum ama küçükken pek bakmazdı gözlerine, kafadan kırıktı işte.” dediğinde kaşlarım çatılmıştı, gözlerinin gri olmasından mı korkmuştu? Hangi insan kendi doğurduğu bebekten korkardı?
“Götü yiyorsa gelmeye kalksın.” diyerek arkamı dönüp odaya girecekken sertçe açılan yan odanın kapısıyla duraksamıştım.
“Hadi dağılın.” diyen Nalan sesiyle kaşlarım daha çok çatılırken elim refleksle hızla belimdeki silaha gitmişti.
“Alın götürün şunu dedim size!” diyen Hasan’ın haykırışıyla bir adım atmıştım ki kolumu yakalayan Mecnun’la duraksadım.
“Neden kimseyle evlenmek istemediğin şimdi anlaşıldı.” diyen başka bir sesle bunun o kadın olduğunu anlamıştım. “Bu dağ hayvanıyla evlenmene izin vereceğimi sanıyorsan çok beklersin Hasan.”
Dağ hayvanı diye o Nalan’a mı söylemişti? Ayrıca evlilik mi? Ne oluyordu lan burada?!
Bir hışımla dışarı çıkan kadınla Nalan’da arkasından bir adım atarak başını dışarı çıkarmıştı.
“En azından insanlığım var, sizin aksinize.” diyerek hızla içeri girip kapıyı sertçe kapattığında içten içe gülesim gelmişti, kimsenin ona laf söylemesine izin vermezdi Nalan’ım. Helal be!!
Kadının sert bakışları önce Nalan’ın girdiği odaya kayarken ardından yavaşça bana dönmüştü. İçimdeki öfke harlanarak yükselirken sert bakışlarımı kadından asla ayırmıyordum.
“Tanışıyor muyuz küçük bayan?” diyen sesiyle yüzümde mimik dahi oynamazken ona doğru birkaç adım atarak yaklaştım. Bakışları önce üstümdeki kanlı üniformaya kaydığında adımları hafifçe geriye çekilmişti.
“Tanışalım, Nüha Yalçıner.” diyerek elimi uzattığımda bakışları hızla gözlerime tutunmuştu. Kim olduğumu anlamıştı. Bakışları yavaşça arkamda bizi izleyen Mecnun’a kayarken ardından tekrardan bana dönmüştü.
“Böyle yaklaştığına göre beni tanıyorsun demektir.” demesiyle tek kaşım tehlikeli bir edayla havalanmıştı, elim hala havada dururken elimi tutmak için herhangi bir harekette bulunmamıştı.
“Ben tanımıyorum ama siz beni tanısanız iyi olur.” derken onun elini uzatmasını beklemeden hızla eline uzanarak hafifçe sıktım. “Ben üsteğmen Nüha Yalçıner, bir daha herhangi bir askerime dağ hayvanı dediğinizi duyarsam sizin için hiç iyi olmaz.”
Elini tutan elimi biraz daha sıkılaştırdığımda arkadaki korumaların birbirine baktığını farketmiştim, yaklaşmaya korkuyor gibilerdi. Kadının acıdan gözleri dolsa da ağzını açıp tek bir kelime etmemişti, korktuğunu görebiliyordum. Karşısında kanla kaplı bir asker tarafından tehdit edilirken başka şansı olduğu da söylenemezdi.
“Bizden de kocamdan da uzak dur, yoksa andım olsun gelir bulurum seni.” diyerek elini sertçe geriye ittikten sonra arkamı dönerek odaya girip ardımdan kapıyı kapattım. Bütün bu koşuşturmanın arasında bir de buna sinirlenmiştim.
“Neydi o sesler yavrum? Bir sorun mu var?” diyen Han’la bakışlarım ona dönerken derin bir nefes alarak dudaklarıma küçük bir tebessüm yerleştirdim.
“Hayır hayır, bir sorun yok. Bir hastanın akrabalarıyla ilgili sıkıntı çıkmış sadece.” dediğimde anladığını belli ederek başını sallarken elini hafifçe havaya kaldırdığında yanına doğru adımlayıp elini tuttum.
“Bizde çıkalım artık, çifte kumruları yalnız bırakalım.” diyerek ayaklanan Berrak’la bakışlarım onları bulmuştu. Yanında ki Bahriye teyze de ayaklanırken dudaklarıma küçük bir gülümseme yerleştirmiştim.
“Teşekkür ederiz geldiğiniz için.” dediğimde Bahriye teyze gülümseyerek başını sallamıştı.
“Bunu saymam, deli oğlanı da kap yemeğe gel bana.” diyerek Han’ı gösteren Bahriye teyzeyle hafifçe gülmüştüm.
“En yakın zamanda geliriz Bahriye teyze, sen merak etme.” dediğimde ikiside gülümseyerek kapıya yönelip odadan çıkarak bizi yalnız bırakmışlardı.
“Ne güzel de evinin hanımı oldun sen bakayım.” diyen Han’la bakışlarım ona dönerken yaralı yüzü yine kalbimi dağlasada yüzüme yansıtmamıştım.
“Hiç konuyu değiştirme Mirza Han, sana hala sinirliyim.” dememle oyuncu bir edayla dudaklarını büzmüştü ki sızlayan yarasıyla hafifçe inlemişti.
“Yazık değil mi ama? Yaralıyım ben.” demesiyle tek kaşımı kaldırarak imalı bir bakış atmıştım.
“İşine gelince yaralı kuzu gelmeyince deli kurt tabi, oh ne ala memleket.” derken yavaşça yanına oturduğumda eli tekrardan elimi yakalamıştı.
“İlacı bir tek sende çünkü bu kuzunun, ne olur gelip iyileştirsen?” demesiyle içim mum gibi erirken gözlerim tekrardan dolsa da izin vermeyerek kafamı çevirip derin bir nefes aldım.
“Karargaha gitmem lazım Han, rapor vermeden buraya geldim direk.”
“Olur, gidelim.” diyerek ayaklanmaya çalışmasıyla hızla öne atılıp omuzlarından geri ittim.
“Sen nereye ula?” diye sinirle sormamla tek kaşı havalanmıştı.
“Rapor vermeye.” demesiyle kan beynime sıçramıştı.
“Neyin raporunu vereceksin Han? Nasıl işkence gördüğünün mü? Halinden haberin var mı senin?” dememle yüzü hızla düşerken başını yastığa bıraktı. Yavaşça yutkunurken bakışlarını kaçırmıştı benden.
“Korkutuyor muyum seni?” Kalbim sözleriyle sıkışırken kendime kızmıştım, bir anda sözler sinirle dudaklarımdan dökülüvermişti.
“Gözlerinin önünde bir adamın gözlerine bıçak sapladım ben Han, sence birkaç yara korkutur mu beni?” derken elini iki avucumun arasına alarak dudaklarımı eline bastırdım. “Ama hayır, sen beni çok korkuttun Han. Öyle ki iki hafta boyunca nefes alamadım ben korkudan.” Dudaklarımı tekrardan eline bastırdıktan sonra alnımı eline yasladım. “Ben sensizlikten çok korktum Han, lütfen bir daha beni korkutma.”
“Biriciğim…” diye mırıldanırken ellerimin içindeki parmakları hareket ederek yanağıma tutunup başımı kaldırmamı sağladığında buğulu bakışlarım grilerine dönmüştü. “Başka şansım olsa yemin ederim yapardım ama yoktu, göz göre göre risk alıp hepinizi ölüme atamazdım.”
“O zaman hep birlikte ölürdük.” dediğimde parmakları yanağımda gezinerek akan yaşları siliyordu.
“Hadi biz birlikte ölürdük kuğu’m, peki onlar? Mecnun’un arkada bir bebeği var, karısı var. Barkın’la Nehir evlenmeyi bekliyorlar, Cem’in arkasında onu bekleyen sevdiği kadın var. Nasıl bunların hepsini ateşe atardım?” derken derin bir nefes almıştı. “Anla işte yavrum, başka şansım yoktu.”
“Her zaman başka bir yol vardır Han.” dediğimde tam konuşmak için ağzını açmıştı ki izin vermemiştim. “Hiçbirimiz dünkü çocuklar değiliz, hepimiz özel kuvvetlere girerken binlerce testten geçtik ve kazandık. Orada gülümseyerek silahını atmak yerine bize şerefsizlerin konumunu işaret etseydin saniyesinde hepsini indirirdik.” dememle haklı olduğumu anlayarak sessiz kalmayı seçmişti. “Kaldı ki seni almalarının ardından biz hepsini indirdik zaten, sahiden o şerefsizlerin bizi bırakacaklarına mı inandın?”
Gözlerini kaçırırken sözlerimin doğruluğunu kanıtlamıştı. Gözlerimden hala yaşlar akmaya devam ederken derin bir nefes alarak zihnimden geçenlerin dudaklarımdan dökülmesine izin verdim.
“Asıl mesele hiçbir zaman başka şansının olmaması değildi, mesele benim orda olmamdı Han. Bana zarar gelecek korkusuyla gerçekleri görememendi.” Bakışlarımı yere odaklarken gözlerimi yavaşça kapattım. “Kemal komutan haklıydı Han, aynı timin içinde gönül ilişkisi olmamalıydı.”
“Doğru yada yanlış, umrumda değil kuğu. Benden gitmene asla izin vermem.” diyen sert sesiyle bakışlarım ona döndüğünde burnumu çekerek yanağımda ki elini itip gözlerimi sildim.
“Artık bir yola çıkıldı, bunun geri dönüşü yok. Tek çaresi aklımızı kaybetmemek.” dediğimde kaşları çatılırken beni dinliyordu, gözlerinden geçen korkuyu görebiliyordum. “Şu an her ne kadar kocamsan dağda da öyle komutanım olacaksın. Burada kocam olabilirsin ama bizim dağda İnfirat timinin komutanına ihtiyacımız var.” derken az önce ittiğim elini tutup parmaklarımı parmaklarının arasından geçirdim. “Vatan her zaman aşktan önce gelecek Mirza Han, yoksa bu işi döndüremeyiz.”
“Emredersiniz komutanım.” diye hafifçe sırıtarak mırıldanmasıyla benimde dudaklarım istemsizce kıvrılmıştı. “Fırçamı da yediğime göre artık kollarıma gelebilir misiniz komutanım? Bir hayli özledim çünkü.” diyerek tuttuğu elimle hafifçe kendisine çekmesiyle daha fazla dayanamayarak kollarımı bedenine sarıp başımı omzuna yasladım.
“Uyuzsun komutan.” diye mırıldandığımda dudaklarını saçlarımda hissetmiştim, derin derin nefesler alırken bir yandanda yanağımı okşuyordu. “Kuğular eşlerini kaybedince ölürlermiş biliyor musun? Bana bu adı verirken kaderimi de sen çizdin, lütfen öldürme beni.” dememle okşayan eli bir süreliğine duraksadıktan sonra devam etmişti.
“Söz veriyorum bir daha aynı şeyler yaşanmayacak kuğu’m, hep yanında olacağım.” diye mırıldanırken tekrardan dudaklarını bastırdığında gözlerim yavaşça kapanmaya başlamıştı. Günlerdir uykusuz kalan bedenim hissettiği huzurla mayışırken buna izin vermeyip inleyerek hızlıca doğruldum.
“Uyuyamam, rapor vermem gerek.” diyerek gözlerimi sertçe ovaladım.
“Gözlerinin altı mosmor yavrum, önce uyu sonra rapor verirsin.” derken beni tekrardan kendine çektiğinde elimi kaldırarak onu durdurmuştum.
“Önce rapor vermeliyim Han, Şeref itini vurmak zorunda kaldım. Albaya söylemeliyim.” dememle kaşları çatılırken anlamaya çalışır gibi bir hali vardı. “Hasan’ı vurduğu için hızlıca ekarte etmem gerekiyordu.” dediğimde hızlıca yerinden doğrulmaya çalışmıştı.
“Hasan, o iyi mi?” dediğinde hafifçe gülümseyerek başımı salladım.
“Doktora sordum, ameliyatı başarılı geçmiş. Gayet iyi yani.” dediğimde derin bir nefes vererek başını geri yastığına bırakmıştı. “O da senin için korktu baya, çok yardım etti bize. Onun sayesinde seni bulduk.” dememle bakışları beni bulurken başını olumlu anlamda sallamıştı.
“İyileştikten sonra teşekküre giderim.” dediğinde başımı olumlu anlamda sallamıştım ki tıklatılan kapıyla ikimizinde bakışları oraya döndü.
“Komutanım müsait misiniz?” diyen Nalan’la hafifçe gülmüştüm. Yaralı haliyle en fazla ne yapıyor olabilirdik ki?!
“Müsaitiz Nalan, gel.” dediğimde kapıyı yavaşça açarak içeri girmişti.
“Geçmiş olsun komutanım, her ikinize de.” dediğinde anlayışla gülümsemiştim. Bir an olsun yalnız bırakmamıştı beni, hep yanımda olmuştu.
“Sağol Nalan.” dedi Han samimi bir sesle.
“Hasan’ın durumu nedir Nalan?” diye sorduğumda bakışları beni bulmuştu.
“Haddinden fazla iyi.” diyerek gözlerini devirmesiyle kaşlarım havalanmıştı. Sanırım bir şey canlanıyordu. “Ha bu arada a…” derken bakışları Han’a kaydığında hızla öksürerek sözünü kesmiştim, bakışlarım ona kayarken çaktırmadan kaşlarımı kaldırıp indirerek susmasını söylemiştim. “Albaya gitmemiz lazım, rapor için.” diyerek hızla çevirdiğinde ayaklanarak köşede duran sudan biraz içtim.
“İyi misin yavrum?” diyen Han’a bakışlarım kayarken başımı olumlu anlamda sallayarak suyu kenara bıraktım.
“Boğazım kurumuş sadece, iyiyim.” derken Nalan’a döndüm. “Bende tam onu diyordum Nalan’ım, gitmem gerek. Siz burada kalın, bende rapor verip gelirim.” dediğimde başını olumlu anlamda sallamıştı. “Sen Hasan’ın yanında kal, belli ki onunda kimi kimsesi yok.”
“Onu bende farkettim zaten.” diyerek beni onayladığında bakışlarım Han’ı bulurken Nalan kapıya doğru adımlamıştı. “Tekrar geçmiş olsun komutanım, ara ara uğrarım ben yanınıza.” dedikten sonra çıkarak kapıyı ardından kapattı.
“Giderken beni de eve at o zaman.” diyerek ayaklanmaya çalışan Han’la içimden sabır çekerek tekrardan ona atıldım.
“Yine başlama Han, bir süre kalman gerekiyor burada.”
“Hastane kokusunu sevmiyorum kuğu, bayıyor beni.” demesiyle gözlerimi devirmeden edememiştim.
“Ha çünkü biz müptelasıyız.” dedim alaylı bir ses tonuyla. “Yaralısın be adam, ne evi şimdi?” diye sinirle çıkışmamla eli hızla kolumu yakalarken beni kendisine çekmesiyle elimi başının yanına dayayarak üstüne düşmekten son anda kurtulmuştum.
“Sen fazla mı emir verir oldun sanki?” diye mırıldanmasıyla bakışlarım bir nefes ötemde ki dudaklarına kaymıştı.
“Sana kimse söylemedi mi?” diye tıpkı onun gibi mırıldanarak diğer elimi de başının yanına yasladım.
“Neyi?”
“İnfirat timinin komutasının bende olduğunu.” dememle dudakları kıvrılırken başını hafifçe kaldırıp burnunu burnuma sürttü.
“Bende askerin oluyorum yani, öyle mi?” dediğinde başımı yavaşça olumlu anlamda salladığımda burnum yine burnuna dokunmuştu.
“Hıhı, öyle oluyorsun.” diye mırıldanırken zihnimi dudaklarına kaptırmamak için ultra bir çaba harcıyordum.
“O zaman emredersiniz komutanım.” diye fısıldarken dudaklarını yavaşça dudaklarıma sürtmesiyle kalbim hızla göğsümü döverken soluklarım hızlanmıştı. Onu öyle çok özlemiştim ki kafayı yememek için kendimi zor tutuyordum.
“Benim…gitmem gerek.” dememle elleri yanaklarımı sarmıştı.
“Önce ilacımı vermen gerek.” derken dudaklarıma küçük bir öpücük bıraktığında başımı geriye çekmiştim fakat elleri uzaklaşmamı engellemişti.
“Dudağın yaralı Han.”
“İyileştir o zaman.” diyerek enseme kayan parmaklarıyla beni sertçe kendisine çekmesiyle dudakları dudaklarıma kapanmıştı.
Dudaklarımın arasından süzülen inlemeyle bir elim yanağına tutunurken bütün duygular damarlarıma akın etmişti sanki, özlem zihnimi karartmıştı. O an öpüşen biz değildik, özlemden deli olan gönüllerimizdi. Alt dudağımı sertçe dudaklarının arasına hapsederken ensemdeki eli sanki beni içine sokmak ister gibi daha çok kendine çekiyordu, aralanan dudaklarımla dili hızla içeri sızarken inleyerek dizimi yatağın köşesine yaslayıp daha çok üzerine eğildim.
Zihnimin en arka köşesinde çınlayan telefon sesiyle dudaklarından zor bela ayrılarak grilerine çevirdim bakışlarımı, tekrardan dudaklarıma atılmak için beni kendine çektiğinde hızla başımı çevirerek izin vermemiştim. Telefonum çalmaya devam ederken yanağıma temas eden dudaklarıyla hafifçe gülmüştüm.
“Terapimi niye yarıda kestiğini sorabilir miyim?” diyen sinirli sesiyle yanağımda duran dudakları hareket ederken başımı geriye çekip bakışlarımı gözlerine çevirdim. Telefonum titreşimde ve cebimde olduğu için yüksek ihtimal o duymuyordu ama ben hissedebiliyordum.
“Telefonum çalıyor yaralı kuzu.” diye mırıldanarak dudaklarına küçük bir öpücük bıraktıktan sonra hızla geri çekilerek cebimden telefonumu çıkardım.
“Off! Sikeyim arayanı.” demesiyle kaşlarım havalanırken telefon ekranını ona çevirmiştim.
“Tekrar düşün.” dedim ekranda ki Fuat amca yazısını göstererek.
“Hissediyor bu adam, sensör var herhalde götümüzde amına koyayım.” diye sinirle nefes verdiğinde arama sonlanmıştı.
“Hissetse başka şeyleri de hissederdi Han, konuşturma beni.” dememle dudakları çapkın bir sırıtışla kıvrılırken tek kaşı havalanmıştı.
“Yalvarırım konuş.” demesiyle dudaklarım kıvrılırken tekrardan çalan telefonla bu sefer cevaplayarak kulağıma götürmüştüm.
“Kız niye açmaysinuz telefoni da? Askeriyeyu aradum, dönmişsunuz görevden.” diyen Fuat amcayla kaşlarım havalanırken hafifçe öksürdüm. Burada yaşanılan hiçbir şeyden haberleri yoktu. Ne evlendiğimizden ne de Han’ın kaçırılmasından bir haberlerdi, hatta bebekten bile haberleri yoktu. Henüz tehlikede olduğu için söylemek istememişlerdi.
“İşimiz vardı Fuat amca, bir sorun mu var?” dediğimde bakışlarım Han’ın grileriyle kesişirken yavaşça yanına oturmuştum.
“Ha anladum kızum, bir sorun yoktur da. Biz gelduk da sizun evun konumi lazumdur.” demesiyle gözlerim irileşirken hızla oturduğum yerden kalkmıştım.
“Ne? Nereye geldiniz? Kim geldiniz?” dememle Fuat amca hafifçe gülmüştü.
“Hassiktir.” diyerek elini alnına atan Han’la aynı durumdaydım şu anda.
“Heyacanlanma da delü kız, sürpriz ettuk size. Halanla ninenle gelduk, da hayde at konumi da. Yorulduk.” demesiyle bakışlarım hızla Han’a dönmüştü.
“Tamam Fuat amca, atıyorum hemen.” diyerek telefonu kapatırken Han’a kaymıştı bakışlarım. “Sanırım basıldık sevgilim.”
Ne bok yiyecektik bilmiyordum ama çok büyük basılmıştık…
~~~~~~~~~~~~
Nehir Aladağ…
Banyoda ki işimi bitirerek odaya geçtiğimde Barkın’ın yatakta öylece oturduğunu farketmiştim, şu aralar inatla benden uzak duruyordu. Bu iki hafta zaten olaylı geçmişti fakat ondan önceki bir hafta da benden kaçmak için her yolu denemişti. Ettiği teklifi reddettiğim için intikam alıyordu sanki benden ama anlamıyordu, bunu yapmak zorundaydım.
“Bebeğim.” diyerek üstümdeki bornozu umursamadan yanına adımlayıp kollarımı omzuna sardığımda hızla geri çekilip kollarımdan kaçmıştı. “Of, Barkın nereye kadar sürecek bu trip?” dememle sert bakışları beni bulmuştu.
“Parmağında o yüzük olmadıkça dokunmak yok.” diyen Barkın’la kaşlarım çatılırken yüzüne bakakaldım. Yine nerden çıkmıştı evlilik?!
“Of Barkın! Bu yaşta ne evliliği?” dememle bakışları sertçe bana dönerken yerinden doğrularak üzerime doğru adımlamaya başladığında aynı hızla geri çekilmeye başlamıştım. Bakışları pek tekin değildi ve bu her ne kadar hoşuma gitse de içlerinde ki duyguları sevmiyordum, üzgün olması sadece sinirlerime dokunuyordu.
“Sorun hiçbir zaman yaş olmadı akarsu, açık açık gerçekleri söyle işte. Sana güvenmiyorum de.” demesiyle kaşlarım çatılırken geri çekilmeyi kesmiştim. Sahiden böyle mi düşünüyordu? Oysa ben ne hallerdeyken ona güvenmeyi seçmiştim.
“Güvenmeseydim hayatımda olmazdın Barkın, evlilikle bunun ne alakası var?”
“O zaman neden reddettin teklifimi? Bana bir sebep ver.” diyerek hızla yanıma geldiğinde elleri yavaşça omuzlarıma tutunmuştu. “Benden soğudun mu artık?” demesiyle sinirlerim hızla gerilirken kendime düşünmek için fırsat tanımadan elim sertçe yanağına çarpmıştı. Başı hızla yana savrulurken buğulu bakışlarım gözlerindeydi.
“Bana nasıl bunu söylersin Barkın? Sanki seni aldatıyormuşum imâsını bana nasıl yaparsın?” dememle bakışları beni bulurken tek kelime etmemişti. Sözlerimin aksini iddia etmemişti, sadece susmuştu.
Gözlerimden yaşlar süzülürken kalbimin acısını zihnimde hissedebiliyordum, kasıklarımda ki bıçak yarası sanki ilk günkü gibi sızlarken ellerim iki yanımda yumruk olmuştu.
“Buna çok pişman olacaksın.” dediğimde derin bir nefes alarak elini sertçe saçlarından geçirdi. Elaları kızarırken bakışlarını bana çevirmişti.
“O zaman bana lanet olası bir cevap ver Nehir, neden istemiyorsun beni? Eğer sebebi başka biri değilse…”
“ÇÜNKÜ KISIRIM BEN!” diye haykırarak sözünü hızla kestiğimde yaşlar yanaklarımdan akmaya devam ediyordu. “Çocuğum olmayacak benim, duydun mu? Rahatladın mı?!” diye bağırmaya devam ederken omuzlarından sertçe geriye itmemle koca cüssesine rağmen sendelemişti. “Benimle evlenirsen o çok istediğin babalığı tadamayacaksın, bu yüzden hayır Barkın Demiroğlu. Seninle evlenmeyeceğim.” diye haykırdığımda bakışları şok içinde kalmıştı.
Bundan seneler önce hayatıma bir adam girmişti, delicesine aşık olduğumu sanmıştım ve öylesine kapılmıştım ki gerçek yüzünü göremeyecek kadar kör olmuştum. Birlikte olmak istediğinde onu reddettiğim için önce tecavüz etmiş ardından da bıçaklayarak en büyük hayalimi elimden almıştı, anneliğimle beraber tüm benliğimi çalmıştı.
Bir şekilde senelerce süren seanslarla bu yaşadıklarımı bir nebze de olsa da atlatmayı başarabilmiştim ama şimdi sanki ilk günkü gibi sızlıyordu yaram, canımı yakıyordu. Öyle çok utanıyordum ki bu yaradan onun bile görmesini istememiştim, her defasında ya saklamış ya da karanlığı tercih etmiştim sevişirken.
Elim üzerimdeki bornozun ipine giderken gözlerinde ki acılı bakışı umursamadan önümü açtım, bakışları bedenime kayarken kasıklarımda ki yarayı gördüğünde onunda gözlerinden yaşlar süzülmüştü.
“Kim…kim yaptı bunu?” diye sormasıyla hızla önümü kapatarak gözlerimi sildim.
“Sakın bir daha beni arama Barkın, her şey bitti.”
Hızla arkamı dönerek üstümdeki bornozumu bile umursamadan dış kapıya yöneldiğimde o ise peşimden geliyordu.
“Nehir çok özür dilerim, bir dinle beni. Lütfen.” demesini umursamadan hızla kapının yanındaki masanın üstünde duran arabamın anahtarını alarak dışarı çıktım.
Merdivenleri hızla inerken gözyaşlarım akmaya devam ediyordu. Yüreğim acıyla sızlarken apartmandan çıkarak aynı hızla arabama bindiğimde ne ayaklarımda ayakkabı vardı ne de üstümde kıyafet.
“Nehir’im yalvarırım dur, özür dilerim. Lütfen gitme.” diyerek kapımı açmaya çalışarak cama vurmasını umursamadan hızla arabayı çalıştırdığımda ezilme tehlikesini umursamadan gaza yüklendim, son anda geriye çekilse de bir süre arabanın arkasından yalın ayak koşmaya çalışmıştı.
Gözlerimden hızla yaşlar süzülürken bu acıyla ne yapacağımı bilmiyordum, sadece öylece yol alıyordum boşluğa…
~~~~~~~~~~~
Vee bölüm sonu…
Sözde komik bölüm yazacaktım, yine dram oldu bu!!
Neyse darısı diğer bölümün başına diyelim…
Son sahnede Nehir için hepimizin içi dağlandı dimi?
Sizce bölüm nasıldı???
Hümeyra için ne düşünüyorsunuz?
Karadeniz tayfa geliyor, sizce bizimkiler saklayabilecekler mi?
Nalan ve Hasan için düşünceleri alayım??
Son sahnede sizce Nehir haklı mı?
Düşüncelerinizi merak ediyorum…
Beğeni ve yorumları da unutmayalım lütfen olur mu?
Yardımlarınıza ihtiyacım var…
TikTok: snurr003
Instagram: snurr_003
Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda Tt adresimden paylaşıyorum. (Henüz insta algoritmasını çözemediğim için orayı pek kullanamıyorum ama yine de orada da aktifim.)
Ayrıca sizi wp kanalıma da beklerim, şu aralar orada oldukça aktifim. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum…
Seviliyorsunuzzzzz
🦢☁️
