~Bölüm Şarkıları~
Fazil Say~İnsan İnsan
Mazhar Alanson~Yandım
Yeni bölümden herkese merhabalar efenimm!!!
Ay sizi çok özledim ayollll!!!!!
Sizde bizi özlediniz mi? 👉🏻👈🏻
“Özledim seni, düştüm yollara. Açtım gönlümü rüzgarına, bir hayal sanki bir macera… Yıkıldım, kelimeler paramparça…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum… :)
İyi okumalar.
Seviliyorsunuzzzz
🦢☁️
~~~~~~~~~
Amansız bir korku ve nefesini kesen düşünceler silsilesi. Çevrende dönen olayları yönetememek her insanı korkuturdu ve ruhunu ele geçiren bu duyguya karşı savaşamazdın. Tepkiler her defasında değişse de hisler hep aynı kalırdı, amansız bir korku…
Bakışlarım hızla çevremde gezinirken silahım hala etrafıma doğrultulmuş bir şekilde havadaydı. Nalan’ın şok içindeki gözleri Hasan da takılı kalırken dizlerinin üstünde ki bedeni izledi bir süre, dehşet içinde kalmıştı. Tıpkı hepimiz gibi ne yapacağını bilemez halde Hasan’ın bedenine tutunuyordu.
Kulaklarımı dört açarak çevreyi dinlemeye çalıştığımda araba sesini işitebilmiştim. Az önce Nehir’lerin gittiği yönden gelen bir sesti, onlar geliyor olmalılardı. Bakışlarım ağaçların arasında gezinirken herhangi bir ters durumu fark edebilmek için nefesimi tutmuştum fakat görebildiğim tek şey rüzgardan dolayı sallanan ağaç dallarıydı.
Elimdeki silahımı indirmeden ileri doğru bir adım attığımda Özgür ve Mecnun da benimle aynı anda ilerlemişlerdi, aksi bir durum için tedbirli davranıyorduk. Sol elimi kaldırarak sol yanımda duran Özgür’e onun tarafını işaret edip bakması için sessiz bir emir verdim, aynısını sağ tarafımda ki Mecnun için de tekrarladığımda ikisi de emrime hızlıca uyarak ilerleyip etrafa bakınmaya başlamışlardı.
Ne olduğunu bilmiyordum lakin içimden bir ses Şeref’in buraya tek gelmediğini söylüyordu, bu denli savunmasızca hareket etmezlerdi. Tabi bir piyon değilse…
Gelen inleme sesiyle bakışlarımı çevrede son kez gezdirerek Hasan’a yöneldim, Nalan dizlerinde ki bedeni yere yatırmış bir şekilde eliyle yaralarına baskı uygulamaya çalışıyordu fakat atladığı bir nokta vardı. Kurşunlar göğsünden değil sırtından girmişti ve yüksek ihtimalle mermiler hala bedenindeydi, kan kaybediyordu.
Adımlarımı yanlarına yönlendirdiğim sırada bakışlarım Cem’in desteğiyle zor bela ayakta duran Han’a kaydığında gözlerinin kapalı olduğunu farketmiştim, az önceki çatışmanın sağlamış olduğu adrenalin yok olmaya başlarken korku tekrardan gün yüzüne çıkmıştı. Adımlarım hızla Han’a yönelirken ellerim hızla yanaklarına tutundu.
“Yüzbaşı…” diye mırıldansamda gözleri aralanmamıştı.
“Bayıldı komutanım.” diyen Cem’le bakışlarım onu bulurken başımı yavaşça olumlu anlamda sallayarak
tekrardan çevreme bakındım, Nehir’ler nerede kalmıştı?
“Komutanım.” diyen sesle Nalan’a döndüğümde Hasan’ın kayan bakışlarını farketmiştim, hızla yanlarına giderek dizlerimin üstüne çöktüğümde Nalan’ın korku dolu gözleri benimkilere odaklanmıştı. “Mermilerden biri sıyırmış komutanım ama biri hala içinde, acilen hastaneye gitmemiz lazım.”
Bakışlarım Hasan’a odaklandığında inlememek için kendini kastığını görebilmiştim, hızla kan kaybederken bayılmasına çok az bir zaman kalmıştı ve böylesine acı çekmesine rağmen sesi duyulmayacak kadar azdı. Ne yaşamıştı da acıya bu denli alışıktı?
“Üç dediğimde yavaşça yüz üstü çevireceğiz asker, hazır ol.” dediğimde Nalan hızla beni onaylayarak Hasan’ın bedenini tutmuştu. “Bir, iki, üç.” dediğim anda yavaşça yüz üstü çevirdiğimiz de acı dolu bir inleme dökülmüştü dudaklarından. Botumun içine sakladığım bıçaklardan birini çıkartırken derince bir nefes almam gerekmişti.
Üstümde ki şerefsizin kıyafetlerini elimdeki bıçakla keserek hızla üzerimden çıkardıktan sonra yarasına baskı uygulamaya başlamıştım, bu şartlar altında kurşunu çıkarmaya çalışmam sadece daha fazla enfeksiyon kapmasını sağlardı.
O sırada dizlerinin üzerine gelerek kalkmaya çalışan Hasan’la elimi biraz daha sırtına bastırarak tekrardan uzanmasını sağladım.
“Gereksiz gurur yapmanın sırası değil, hareket etmen sadece kurşunun sana daha çok zarar vermesini sağlar.” diyerek elimdeki bez yığınını temkinlice yaraya bastırmaya devam ettim.
“Ben iyiyim komutan…çekil.” diyen Hasan’ı umursamadan gelen adım seslerine bakışlarımı çevirdiğimde ellerinde ki sedyeyle bize doğru gelen Nehir ve Barkın’ı farketmiştim, şok içindeki bakışları Hasan’daydı. Ardından bakışları birbirlerine döndükten sonra hızla silahlarına sarılarak bakışlarını bana çevirdiler.
“Görünürde bir tehdit yok ama ikisininde acilen hastaneye gitmesi gerekiyor, hızlı olun.” dediğim sırada Hasan’dan tekrardan bir inleme dökülmüştü.
“Önce onu…alın.” diyerek Han’ı göstermesiyle bakışlarım Han’ı yere yatırmış olan Cem’e kaymıştı. Bu halde bile kardeşini düşünecek kadar mı önemsiyordu?
“Tek sedye var, hızlı olmak zorundasınız.” derken çevreme bakındığımda gözlerim yerde baygın bir şekilde uzanan yaşama sebebime kaymıştı. “Sedyeyle Hasan gidecek, yüzbaşıyı ise Cem’le Mecnun arabaya götürecek.”
“Hayır…” diye inatla mırıldanan Hasan’ı umursamadan Nehir’e işaret ettiğimde hızlıca sedyeyi açarak Hasan’a yönelmişlerdi.
“Komutanım arabaya nasıl sığacaklar?” diyen Cem’le Barkın sedyeyi yaklaştırdığında Özgür’le birlikte Hasan’ı yavaşça sedyeye bırakmışlardı.
“Arabayı Özgür kullanacak, yanda ise Barkın ve Nehir otururken arkada uzananların baş kısmında Nalan ve Mecnun oturacak. Sende bagaja geçeceksin Cem.” diye kısık sesle mırıldandığımda Cem’in sert bakışları hızla beni bulmuştu.
“Sen?” diye soran bir sesle konuşmasıyla Hasan’ı götüren Barkın ve Nehir’den gözlerimi alarak ona çevirdim.
“Benim görülecek birkaç hesabım var, sonra size yetişirim.” diyerek başımı Han’a doğru eğerek onu işaret ettim. “Hızlıca arabaya götürülmesi lazım, durumu iyi değil.”
“Özgür ve Mecnun komutanımı arabaya götürsünler, ben sizinleyim komutanım.” demesiyle kaşlarım daha çok çatılmıştı.
“Emir ağızdan bir kez çıkar asker, beni ikiletme.” dediğimde umursamadan Özgür’le Mecnun’a kaş göz yaptığında ikisi hızla Han’ı kol ve bacaklarından tutarak temkinli bir hareketle havaya kaldırmışlardı.
“İsterseniz görevimden men edin komutanım ama yine de sizi burada tek bırakmam.” diyen Cem’le sinir dolu bir nefesi ciğerlerime yollarken yüzümde ki puşiyi sinirle çıkartıp yere attım, yüzümün yarısını kaplayan boyunluğum hala dururken nefes almak zor olsa da umursamamıştım.
“Bu hareketin cezasız kalmayacak Türkoğlu.” diyerek ilerleyen Mecnun’ların arkasından bir süre bakmıştım. Nalan da hızla Hasan’ın peşinden gittiği için sadece ikimiz kalmıştık. Birkaç adım sonra duraksayan Mecnun’un bakışları beni bulurken kaşları derinden çatılmıştı.
“Hadi komutanım, neyi bekliyorsunuz?” diyen Mecnun’la yüzümde mimik dahi oynamazken son kez baygın bedenine bakarak arkamı dönüp sığınağa doğru ilerlemeye başladım. Her ne kadar onu şu anda bırakmak ruhumu yaksa da görmem gereken hesabı vardı.
“Siz geçin Koç, biz peşinizden geleceğiz.” diyerek açıklama yapan Cem’le silahımı daha sıkı kavrayarak girişe doğru yönelmiştim.
Mecnun her ne kadar isteksiz olsada Han’ı hızlıca yetiştirmek için sessiz kalarak ilerlemeye devam etmişlerdi. Girişin yanına geldiğimizde tek bir an düşünmeden kendimi kapaktan içeri bırakarak sertçe ayaklarımın üstüne indiğimde bakışlarım çevrede gezinmeye başlamıştı. Cem’de ardımdan inerken peşinden başka bir ses daha duyulduğunda bakışlarım hızla arkama dönmüştü ki karşılaştığım bedenle bakışlarım daha da sertleşmişti.
“Ölürüm de yalnız bırakmam seni.” diyen Nehir’le başını olumsuz anlamda sallayarak tekrardan önüme döndüm. Onlarda en az benim kadar bitik olmalarına rağmen inatla peşimden geliyorlardı, ölümüne sevmek sanırım böyle bir duyguydu.
Bakışlarım hemen karşıda ki odaya yöneldiğinde buraya geliş amacım tekrardan zihnimde çınlamıştı, o odada birinin olduğuna emindim. Şerefsiz odadan çıkarken emir aldığını söylemişti fakat sonra ki baskında odada kimse bulunamamıştı, bu işte bir terslik vardı ve bende bunu öğrenmeden bırakmayacaktım.
Adımlarım hızla odaya yönelirken elimde ki silahımı sıkı sıkıya tutmaya devam ediyordum, bakışlarım her ihtimale karşı yerde ki cesetlerde gezse de herhangi bir yaşama fonksiyonu göze çarpmıyordu. Odanın önüne geldiğimde hiç beklemeden kapıyı sertçe vurduğum tekmeyle açarak silahımı içerde gezdirdiğimde kimsenin olmadığını görmüştüm fakat bu kadar kolay olamazdı, başka bir durum söz konusu olmalıydı.
Gözlerim çevrede gezinirken masaya yönelerek üstündeki kağıtlara baktığımda bunların sadece boş sayfalar olduğunu farketmiştim, kaçarken belgeleri de almış olmalıydı yada burada hiç belge saklamıyordu. Elinde güçlü bir askeri tutarken böyle bir tehlikeye girmezlerdi.
Elimdeki kağıt yığınını sertçe yere fırlatarak yerimden doğrulduğumda sinirim gitgide artmaya başlamıştı, bu odada birinin olduğuna emindim fakat yer tekrardan yarılıp içine girmesi pek mümkün gözükmüyordu. Gözlerimi kapatarak tekrardan derin bir nefes aldığım sırada yüzümün sağ tarafında hafif bir rüzgar hissetmiştim, gözlerim hızla açılırken bakışlarım rüzgarın geldiği yöne döndü. İçeride cam bile bulunmayan bir yeraltı sığınağında nasıl rüzgar olabilirdi ki?
Bakışlarım hafif eğimli duran dolaba takılırken adımlarım hızla oraya yönelmişti, sertçe önümdeki dolabı tutarak ileri ittiğimde yere kapaklanan dolapla önümde ki geçitte gözlerimi gezdirdim. Dudaklarım hafifçe kıvrılırken haklı çıkmamın kendi içimde yaşattığı gururla geçide doğru bir adım atarak silahımı tekrardan kaldırdım. Düz bir koridor ve sonunda ise metal bir kapı vardı.
Başımı omzumdan arkaya çevirdiğimde Cem ve Nehir’le göz göze gelmiştim, başımı hafifçe olumlu anlamda salladığımda emrimi anlayarak onlarda beni onaylamışlardı. Önümüzde kapıya doğru ilerleyecektik, buraya kadar gelmişken geri dönüşü artık yoktu. Tekrardan önüme dönerek nişan aldığım silahımla ilerlerken bir yandan da sesleri dinlemeye çalışıyordum. Herhangi bir ses henüz duyulmuyordu fakat bu içerde kimsenin olmadığı anlamına gelmezdi.
Kapının önüne geldiğimizde sırtımı duvara vererek bakışlarımı Cem’e çevirdim, kahveleri gözlerimle kesişirken emrimi anlayıp hızla başını olumlu anlamda sallayarak kapıya yöneldi. Kapıya geçirdiği sertçe bir tekmeyle kapı menteşelerinden kırılarak geriye doğru düşmüştü. Beril dev adam demekte haklıydı sanırım!
Bakışlarım içerde gezinirken Cem geçmem için geriye çekilmişti, içeriye doğru adımladığımda buranında az önce ki yer gibi küçük bir ev olduğunu farketmiştim. Odalardan oluşan eski püskü bir evdi. Silahımı indirmeden evin içine girdiğimde bakışlarım çevremi taramakla meşguldü, görünür de kimse yoktu. Hızla sağ taraftaki odaya girdiğimde büyük bir dolap ve yerde duran bardaklar dikkatimi çekmişti, içlerinde çaya benzer bir şey vardı ve hala üstünden dumanlar çıkıyordu. Bardaklara yeni koyulmuş gibi sıcaklardı.
Hızla odadan çıkarak karşıda ki odaya doğru adımladım, bu tüneller nereye kadar gidiyordu bilmiyordum fakat bir şekilde bizi duyarak hızla tahliye etmişlerdi. Çok uzağa gitmiş olamazlardı. Nehir ve Cem de diğer odalara girerken bakışlarımı girdiğim odada gezdirdim, duvarda tıpkı Han’ı bağladıkları gibi zincirler vardı lakin dikkatimi asıl çeken olay bu değildi. Hemen tavanın köşesinde yer alan kameraydı, hala yanan ışığına bakılırsa aktif bir şekilde çalışıyordu. Köşesinde küçük ses alıcısını görmemle tek kaşım havalanırken kameraya doğru yaklaştım.
“Beni duyduğunu biliyorum şerefsiz. Şimdi o olmayan beynini zorlayarak beni iyi dinle, kuyruğunu sıkıştırıp saklandığın o boktan yeri bilmediğimi mi sanıyorsun?” derken dudaklarımın kıvrılmasına izin vermiştim. Odağımın üzerinde olduğu kameraya biraz daha yaklaşarak gözlerimde ki öfkeyi görmesini sağladım. “Son günlerini iyi yaşa, çünkü yanına geldiğimde hayatında acıdan başka hiçbir duygunun kalmadığına emin olacağım.”
Tam o esnada sağ tarafımdan gelen emniyeti kapanan silah sesiyle elimdeki silahı sese doğru çevirerek karşı tarafın tetiği çekmesine izin vermeden ateşledikten sonra yüzümde mimik dahi oynamadan elimi bu seferde kameraya çevirdim.
“Ölümüne merhaba de lider.”
Silahı ateşlediğim an mermi kameraya saplanarak parçalara ayrılmasını sağlamıştı.
Bakışlarım az önce kafasına sıktığım bedene kaydığında alnında ki kurşun yarasıyla cansız bir şekilde yerde uzandığını görmüştüm, sahiden odaya girdiğim anda dolaptan gelen sesi duymadığımı mı sanmıştı? Ben bir çömez değildim ve bunun bir hayli farkındaydım.
Cesedin üstünden atlayarak odadan çıktığımda Cem ise ensesinden tutarak sürüklediği bir şerefsizle ileride ki odadan çıkmıştı.
“Yazık, kaçamamış bunlar komutanım.” diyen Cem’in alaylı sesiyle onlara doğru birkaç adım attığımda şerefsiz geriye doğru kaçmıştı. Beni tanıdığını sanmıyordum fakat kaçmasının sebebi her yanımın kanlı kaplı olması olabilirdi. Han’ı o sokukların elinden kurtarırken fazla şerefsiz kanına bulanmıştım.
“Bizım bir suçumuz yohtur komitan, yalvariram bırah beni.” diyerek Cem’in elinden kurtulmaya çalışan itle bakışlarımı korku dolu gözlerinden ayırmadan ona doğru bir adım attım.
“Türkiye topraklarında yaşarken vatanına ihanet etmek suç değil mi sanıyorsun?” dememle gözleri büyürken bakışları üçümüz arasında gezinmişti.
“Beni zorla buraya sohtular, vallah suçum yo…”
Sözünü bitirmesine izin vermeden elimdeki silahtan çıkan mermi alnına saplanmıştı, yalancı bir şerefsizle harcayacak zamanım yoktu. Yanlarından geçerek girmediğimiz tek odaya doğru adımlarken Cem ise elindeki cesedi sertçe yere bırakıp Nehir’le birlikte peşime takılmışlardı.
Hiçbir şey bulamamanın etkisiyle sinirlerim daha çok gerilirken tüm hıncımı çıkartmak istercesine kapıya attığım tekmeyle sertçe açılan kapı arkasında ki duvara çarpmıştı. Yüzüme çarpan rüzgarla hızla içeri girdiğimde hemen odanın tavanından dışarı açılan kapıyı görmüştüm, buradan kaçmış olmalıydı şerefsiz.
“İkiniz hemen dışarı bakın.” diyerek Cem ve Nehir’e bakışlarımı çevirdiğimde beni onaylayarak hızla çıkışa doğru adımlamışlardı. Önce Cem yukarı çıkarken arkasını dönüp ardından ise Nehir’i yukarı çekmişti. Adımlarım ileride ki masaya yönelirken üzerinde ki tek kağıt parçası dikkatimi çekmişti, el yazısıyla yazılmış mektup gibi bir şeydi.
Hızla kağıdı elime alarak baktığımda kaşlarım daha çok çatılmıştı.
***
Onları hafife almaman gerektiğini sana söylemiştim ama beni dinlemek yerine ölümüne koşmayı seçiyorsun Necmi. Unutma, seni lider yaptığım gibi saniyesinde ölmeni de sağlayabilirim.
Sana bu verdiğim son şans Necmi, iyi değerlendir.
***
Bakışlarım kağıttan ayrılırken anlamakta güçlük çekiyordum, biz lider olarak sadece Necmi var sanarken aslında o da mı piyonlardan biriydi? Bu oyunu kim yönetiyordu?
“Komutanım yerde tekerlek izleri var, arabayla kaçmışlar.” diyen Nehir’in sesiyle kendime gelirken elimdeki mektubu hızla cebime sokarak bakışlarımı odanın içinde gezdirdim, görünürde başka bir belge yoktu.
Çıkışa doğru adımlayarak üstteki demir parçasından tutup kendimi yukarı çekerek dışarı çıktım. Aklımda hala her ne kadar mektup dönsede bir yanım Han’ın yanına gitmek için çığlık çığlığa bağırıyordu. Bakışlarım çevrede gezinirken derin bir nefes aldım, şu an yanımda olmasa da yaşadığını bilmek içimin huzurla dolmasını sağlıyordu. Onu bulmuştum ve bir şekilde yaşıyordu.
“Burada ki işimiz bitti, geri dönüyoruz.”
~~~~~~~~~
Nalan Aksu…
İçimde ki amansız telaşla ruhum karmaşa halindeyken dizlerimin üstünde ki bedene bakıyordum. Kurşun yarasının ne denli acıttığını bilirdim fakat buna rağmen ağzını bıçak açmıyordu, öyle güçlüydü ki bayılmamıştı bile. En azından henüz.
Araba hızla hastaneye doğru yol alırken gelen kısık sesli inlemeyle bakışlarım hemen karşımda Mecnun’un dizlerinde yatan Mirza komutana kaymıştı. Hafifçe aralanan bakışlarıyla kendine gelmeye çalışıyordu fakat alnında biriken terlere bakılırsa pek iyi sayılmazdı.
“Kuğu…” diye mırıldanmasıyla Mecnun’la bakışlarımız kesişmişti.
Nüha Cem’le birlikte geride kalmıştı, ardından Nehir de Nüha’yı tek bırakmak istemediği için yanlarına gitmişti. Esasında bende gidecektim fakat parmaklarıma sıkı sıkıya tutunan elle buna cesaret edememiştim. Bakışlarım hala elime tutunan büyük avcuna kaydığında hafifçe yutkundum, gitmemden korkuyormuş gibi sıkı sıkıya tutuyordu.
Boştaki elimle alnındaki terleri silerken aralan siyah bakışları gözlerimle kesişti, karanlık tüm irislerini çepeçevre sarmışken nasıl güvenli hissettirebilirdi? Karanlık güven verebilir miydi?
“Kuğu…” diye tekrardan mırıldanan Mirza’yla ne diyeceğimizi bilememiştik. Sadece sessizce izliyorduk.
“Aksu…” diye mırıldanan bir başka sesle bakışlarım kucağımda ki adamı bulduğunda gözlerinin üniformamda ki soyadımda gezindiğini farketmiştim. “Adın…ne Aksu?” diye sormasıyla kaşlarım havalanırken baygın bakan siyahlarında gözlerimi gezdirdim.
Seni ilgilendirmez diyerek susmalıydım belki de yada sessizce önüme dönmeliydim.
“Nalan.”
Fakat içimde ki söyleme arzusuna karşı çıkamamıştım, karanlık bakışları öylesine etki altına almıştı ki aksi bir şekilde davranamıyordum. Büyülenmiştim sanki, gözlerinde ki karanlıkta kaybolmuştum.
“Nalan Aksu…adın bu mu?” dediğinde başımı yavaşça olumlu anlamda sallamıştım, acı çektiğine emin olduğum halde dudaklarında küçük bir tebessüm oluşmuştu. “Nalan…seni asla…unutmayacağım.”
Ruhuma adeta bir öküz otururken son anda camdan gördüğüm karargahla hızla arkamı döndüm.
“Arabayı durdur Özgür.” dememle hızla duran arabayla kapıyı açarak parmaklarımı sıkı sıkıya tutan eline baktım, bırakmak istemiyor gibiydi. Başımı yavaşça ona doğru eğdiğimde siyahlarına yakından bakmanın hissi tüm bedenimi ele geçirmişti. “Nüha’ya yardıma gitmem gerek, yanına geleceğim.”
Parmakları sözlerimle birlikte aralanırken karanlık bakışları gözlerimde gezinmişti. Esasında benimde gözlerim kahverengiydi ve ışıksız yerlerde oldukça koyu gözükürdü lakin onun gözleri başkaydı, gece kadar karanlık ama ay kadar da parlaktı. Gözlerine bütün kainatı sığdırmıştı sanki…
“Gel…” diye mırıldanmasıyla gözlerinin etkisinden çıkarak başımı olumlu anlamda sallayıp dizlerimin üstünde ki kafasını dikkatlice koltuğa bıraktım. Bedeninden uzaklaştıkça soğuk bir rüzgar bedenimi esir alarak üşütmeye başlamıştı sanki, ruhum titriyordu.
“Nalan.” diyen Barkın’la bakışlarım onu buldu. “Nehir’ime de dikkat et.” demesiyle dudaklarım kıvrılırken başımı olumlu anlamda salladım. Nehir geri döndüğünde Barkın’da gitmek istemişti ama iki yaralıyı bu kadar az adam taşıyamazdık, bu yüzden zorunlu olarak kalmıştı.
Arabadan hızla inerek karargaha adımladığımda araba beklemeden hızlıca yola koyulmuştu, aklımın bir köşesi arabada kalsa da Nüha’nın yanına gitmek daha ağır basıyordu.
Ne olursa olsun kardeşimi yarı yolda bırakmazdım…
~~~~~~~~~~~
Nüha Yalçıner…
Tam arkamı döndüğüm sırada üstümüzde hızla geçen savaş uçağıyla dudaklarım kıvrılırken bakışlarım gökyüzüne dönmüştü.
“Kartal emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım.” diyerek kulaklığıma konuşan Nalan üstümüzden bir kez daha geçtiğinde bakışlarım önümüzde ki ormanı bulmuştu.
“Geriye çekilin.” derken geriye doğru adımladığımda ormandan hızla uzaklaşmıştık.
Her ne kadar ağaçlar için üzülsemde başka çaremiz yoktu. Ruhum olmasının yanı sıra burada vatanımın askerinin kanını akıtmışlardı, sığınakların hepsi yok edilmeliydi.
“Emrimle beraber hazır ol Kartal, sığınaklara ateş edeceksin.” dememle kulaklıktan bir hışırtı duyulmuştu.
“Emredersiniz komutanım.”
Biraz daha geriye çekilmemizin ardından bakışlarım çevrede gezinmişti. Günlerce buralarda dolaşmıştık, çevrede kimsenin yaşamadığına emindik ama yine de bir bakınmakta fayda vardı. Gözlerim hiçbir hareketlilik yakalamazken bakışlarımı üstümüzde gezen Nalan’a çevirdim.
“ATEŞ!”
Emrimle beraber üstten ormana bıraktığı bombalarla gözlerimizin önünde her yer alev almıştı. Cebimde ki mektubun ağırlığıyla ruhum sıkışırken bir füzeyi daha attığında sığınakların yok oluşunu izledim.
Bu vatana bir yeminim vardı, şerefsizlerin kökünü kazımadan durmayacaktım. Ailemin intikamı alanacaktı, ben alacaktım…
“Yangının büyümemesi için ekip çağırın, bu kadar yeterli.” dememle Nehir hızla başını sallayarak telsizini çıkardı.
“Komutanım sizi almak için bir helikopter geliyor.” diyen Nalan’la iletsem gelen helikopteri görebilmiştim.
“Tamamdır Kartal, sende bizimle dönüyorsun. Burada işimiz bitti.”
“Emredersiniz komutanım.” dediği sırada arka tarafımızda ki boşluğa iniş yapan helikopterle arkamı dönerek açılan kapıyla ilerlemeye başladım. Ardımda yanmaya devam eden sığınaklarla helikoptere doğru ilerleyerek bindiğimde Cem ve Nehir’de beni takip ederek binmişlerdi.
“Astsubay kademli başçavuş Tuğkan Kutlu, emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım.” diyen pilotla bakışlarım onu bulurken başımı yavaşça olumlu anlamda salladım.
“Üsteğmen Nüha Er…” derken duraksamıştım. “Nüha Yalçıner, İnfirat timinin geçici komutanıyım.” dediğimde başını arkaya çevirirken dudakları kıvrılmıştı.
“Biliyorum komutanım, namınızı duymayan yok.” demesiyle kaşlarım hafifçe çatılmıştı, ne namından bahsediyordu? “Alfa’nın dişi kurdu.” diyerek önüne dönmesiyle dudaklarımın kıvrılmasına engel olamamıştım. Böyle mi anılmaya başlamıştım? Hoşuma gitmişti.
Hızla yola koyulduğumuzda bakışlarımı bulutlara çevirmiştim, gri bulutlara… Yenilmez bir duman misali gökyüzünü süslüyorlardı, şerefsizleri zehirlemek için hep orada olacakmış gibiydi. Duman her yerdeydi…
Zihnimde parlayan gri bakışlarla başımı arkaya yaslayarak ruhuma gitmek için beklemeye başladım. O iyiydi ve yaşıyordu, beni bırakmamıştı.
Son hali tekrardan zihnimde çınlarken yandaki elim istemsizce yumruk olmuştu, nasılda yakmışlardı canını. Bakmaya kıyamadığım adama eziyet etmişlerdi, her bir hücrelerinin onun çektiğinden bile fazla acı çekmesini sağlayacaktım. Allah şahidim olsun ki durmayacaktım.
“Komutanım söylemeden geçemeyeceğim, vahşi bir seksiliğiniz var.” diyen Tuğkan’la sert bakışlarım onu bulurken yanımda ki Cem’de doğrulmuştu.
“Alfa’nında vahşiliğini bizzat tatmak istemiyorsan kapa çeneni.” diyen Cem’le Tuğkan’ın yan dönmüş başı hızla önüne dönmüştü.
“Terbiyeni takın asker, ben takarsam sonu kötü olur.” diyerek Tuğkan’a ithafen konuştuğumda başını hızla olumlu anlamda salladığını görmüştüm.
“Emredersiniz komutanım.” diye mırıldanmasıyla Nehir’in kıkırtısını işitmiştim.
“Korkudan içeri doğru sıçtı çocuk.” diyerek gülüşünü saklamaya çalışan Nehir’e yandan sert bir bakış atmamla öksürerek kendine gelmeye çalışmıştı. Tekrardan önüme döndüğümde hastanenin bahçesinde ki piste iniş yapmaya başladığımızı farketmiştim. Kalbim sertçe göğsümü döverken derince bir nefes almaya çalıştım, o iyiydi ve ona gidiyordum. Bulmuştum…
İniş yapan helikopterle hızla dışarı çıktıktan sonra beklemeden hastaneye doğru koşmaya başlamıştım. Dehşet içinde bana dönen bakışları her ne kadar görsem de umrumda olmamıştı. Hastaneden içeri girer girmez danışmaya yöneldim.
“Mirza Han Yalçıner kaçıncı katta?” diye hızlıca sormamla masanın arkasında ki kız çığlık atarak geriye çekilmişti. Gözlerimi kapatarak derin bir nefes aldığımda burnuma dolan kan kokusuyla nasıl bir halde olduğumu tekrardan hatırlamıştım. “Hızlı ol, hadi!” diyerek gözlerimi açtığımda sert bakışlarım kızdaydı.
“İkinci kat 87 numaralı odada komutanım.” diyen yandaki başka bir kadının sesiyle bakışlarım onu bulmuştu, karşımdaki kızdan daha tecrübeli duruyordu. Başımı yavaşça olumlu anlamda sallayarak teşekkür ettikten sonra hızla arkamı dönüp merdivenlere doğru koştum. Ardımdan gelen Cem’le Nehir’i duyabiliyordum.
İkinci kata çıkana kadar beni gören herkes korkarak geriye çekilmişlerdi, önümü açmaları işime gelirdi. Odaya doğru ilerlerken bizimkilerin çoktan geldiklerini farketmiştim, kapısının önünde duruyorlardı. Adımlarım yavaşlarken herkesin bakışları beni bulmuştu.
“Nüha…” diye mırıldanan Leyla derin bir nefes alarak elini kalbine bastırmıştı. “İyisin.” diyerek bana doğru birkaç adım attığında hızla elimi kaldırarak onu durdurmuştum. Üstüm başım kan içindeyken bana yaklaşması sadece midesini daha çok bulandırırdı, zaten hamilelik yüzünden yeteri kadar midesiyle uğraşıyordu.
“Sonra Leyla.” derken bakışlarımı yan taraftaki odaya çevirmiştim ki dikkatimi hemen ilerdeki odanın önünde tek başına duran Nalan çekmişti. Altında ki savaş uçağıyla bizden çok daha hızlı gelmesi şaşırtıcı değildi.
Bana gülümseyerek bakarken başını eğip selam verdiğinde kimin odasının önünde durduğunu anlamıştım, Hasan’ın kaldığı odanın önündeydi. Bakışlarım çevrede gezindiğinde Han’ın odasının önünde her ne kadar kalabalık varsa Hasan’ın ki o kadar boştu, bu denli kalabalığın içinde sahiden bu kadar yalnız mıydı?
Bakışlarım tekrardan Nalan’ı bulurken kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde odayı izlediğini farketmiştim. O an Hasan’la aslında ne kadar çok benzediklerini farketmiştim, hepimiz yanında olsakta o hep yalnız olurdu. Ailesini pek bilmesemde hiç konuştuğunu görmemiştim, tek tutkusu bindiği savaş uçağı ve mesleğiydi. Geri kalan hiçbir şey ve hiç kimse genelde umrunda olmazdı.
O sırada bize doğru gelen doktorla dikkatim dağılırken bakışlarımı doktora çevirdim.
“Mirza Han Yalçıner’in yakınları değil mi?” diye sorduğunda hızla başımı salladım.
“Karısıyım, durumu nedir doktor?” dememle bakışları yüzümde gezinse de sert mimikleri biraz olsun değişmemişti, kana alışık olmalıydı.
“Korkulacak bir durum yok, merak etmeyin. Bacağına gelen kurşun sıyırmış, diğer hasarları ise genel olarak yüzeysel yaralar. Bir süredir gıdasız kalan ve sık aralıklarla vücuduna verilen anestezi yüzünden bir süre dinlemesi gerekiyor fakat sonrasında hayatına kaldığı yerden devam edebilir.” demesiyle derin bir nefes alarak başımı olumlu anlamda sallamıştım.
Kalıcı bir hasar yoktu bedeninde, umarım zihni içinde aynı şey geçerli olurdu. Orada neler yaşadığını bilmiyordum fakat hiç kolay olmadığına emindim.
“Ziyaret edebilmemiz mümkün mü?” dediğimde doktor başını sallayarak beni onaylamıştı.
“Birkaç saat içinde uyanır, o zaman ziyaret edebilirsiniz.” diyerek tam gidecekken elimi kaldırarak onu durdurmuştum.
“Peki Hasan Aslanoğlu, o nasıl? Bir bilginiz var mı?” dediğimde duraksayarak arka tarafında kalan odaya bakmıştı.
“Bildiğim kadarıyla ameliyatı güzel geçmiş. Bedenine giren kurşun başarılı bir şekilde çıkartılmış, kendisinin sağlık durumu iyi.” demesiyle başımı olumlu anlamda sallayarak doktorun önünden çekilmiştim.
“Teşekkürler doktor bey.” dememle doktor da gülümsemişti.
“Görevimiz, sağlıklı günler dilerim.” diyerek ilerlemeye devam etmişti.
Bakışlarım ellerime kaydığında her yanımın kanla kaplı olduğunu bir kez daha farketmiştim, beni böyle görmesini istemiyordum. Gözlerim çevremde gezinirken tam ilerideki tuvaletlere doğru ilerleyecekken dönen başımla duraksamak zorunda kalmıştım. Biraz su ve dün içtiğim ayran başka bedenime pek fazla bir şey girdiği söylenemezdi, bu durumda bedenimi biraz sarsmıştı sanırım.
“Komutanım iyi misiniz?” diyen Özgür’le başımı olumlu anlamda sallayarak kolumda ki elini itip başımı kaldırdım.
“Böyle olmaz, bir serum da sana vurduralım Nüha yenge.” diyen Beril’le başımı olumsuz anlamda salladım.
“Seruma değil onun gri korkunç bakışlara ihtiyacı var güneşim.” diyen Cem’le bakışlarım onu bulurken tek kelime etmeden arkamı dönüp tuvaletlere doğru ilerlemeye başladım. Her ne kadar omuzlarım hala dik dursa da bayılmamak için kendimi zor tutuyordum.
“İyisin dimi dev adam?” diyen Beril’in korku dolu sesini işitmiştim.
“İyiyim sarı şeker, hasar bile almadım. Korkma artık yavrum.” dedi Cem naif bir sesle.
“Peki o iyi mi?” dedi Beril. “Onu ilk kez bu denli ruhsuz bakarken gördüm Cem.”
“Sevdiğini kaybetme korkusu kolay değildir sarı şeker, Rabbim hiçbirimize yaşatmasın.” dedi Cem. Benim hakkımda konuştuklarını anlamıştım. Umursamadan tuvalete girerek hızla suya yöneldim.
Suyu açarak ellerimi yıkamaya başladığımda bakışlarım aynadaki yansımamla çakışmıştı, gerçekten berbat gözüküyordum. Zombi filminden fırlamış gibiydim. Beril’in sesi zihnimde çınlarken bakışlarıma odaklandım, dediği gibi gerçekten ruhsuz bakıyordum. Gözlerimi kapatarak kendime bakmayı kesip başımda ki ve yüzümde ki bandanaları çıkartarak hızla yüzümü yıkmaya başladım.
Gözlerimin önünde onu bulduğum hali dönerken ellerimin titremeye başladığını hissediyordum, yüzüme sertçe soğuk suyu çarpmaya devam ederken bana kayan baygın bakışları gözümün önünde dönüp duruyordu. Göğsünde ki yaraları zihnimde dönerken nefesimin kesildiğini hissediyordum.
Ellerim bir hışımla lavabonun kenarlarına tutunurken gözlerimi hızla açmıştım, bakışlarım tekrardan aynaya dönerken gözyaşlarım yüzümden akan sulara karışarak yanaklarımdan akmaya başlamıştı.
“Sana yaslandım diye mi yaralarım göğsüne ilişti bulut adam…” derken nefes almaya çalışmıştım.
“Bu halde olması senin suçun değil.” diyen Nehir’in sesiyle ne zaman içeri girdiğini anlamasam da bakışlarımı ona çevirdim. Yerimden doğrularak suyu kapatırken dudaklarımda imalı bir gülüş olmuştu.
“Peki ya kimin suçu?” dediğimde tam konuşacakken ona izin vermeden devam etmiştim. “Eğer ben olmasaydım o cehenneme götürebilecekler miydi? Onu yakalamalarına izin verecek miydi Nehir?” derken ona doğru birkaç adım attım. “Şimdi söyle bana, bu halde olması kimin suçu?”
“Orada sen değil de herhangi bir insan olsaydı da Mirza öldürülmesine izin vermemek için her şeyi yapardı Nüha, kendini suçlamaktan vazgeç artık.” derken ellerini omuzlara sarmıştı. “Yakalanmasının değil tam tersine kurtulmasının sebebisin Nüha, onu sen kurtardın.”
“Bilmiyorum Nehir, ben artık hiçbir şey bilmiyorum.” diyerek geriye çekildiğimde omuzlarımda ki elleri aşağıya düşmüştü. “Bir şekilde olayların ucu her defasında bana dokunurken kendimi suçlamaktan başka ne yapacağımı bilmiyorum Nehir. Kahretsin ki hiçbir sikik şeyi bilmiyorum!” Son cümlede haykırmamla ellerim saçlarıma tutarak sertçe çekiştirmişti. Hızla bana doğru adımlayan Nehir’in elleri tekrardan omuzlarımı bulurken beni sertçe çevirerek aynadaki yansımama bakabilmem için bir elini çeneme sarmıştı.
“Bak, kim olduğuna bak Nüha Yalçıner.” derken sert bakışları aynadaydı. “Ne küçükken o şerefsizlerin elinde eziyet görmeyi ne de bu durumları sen istemedin, hiçbir sorunun sebebi de sen değilsin.” Buğulu gören bakışlarım aynada ki yansımam da gezinirken elini çenemden çekerek göğsümde ki hafifçe vurdu. “Üzerinde bu şanlı üniforma varken kendini suçlamana izin vermem, sen hiçbir zaman onlardan biri olmadın ve olmayacaksın da. Şimdi kendine gel Üsteğmen Nüha Yalçıner yoksa uyandığı ilk anda kocana seni şikayet ederim.”
Son dediğiyle dudaklarım kıvrılırken arkamı dönerek kollarımı bedenine sardım, hızla sarılışıma karşılık verirken o da bana sıkı sıkıya sarılmıştı.
“İyi ki varsın Nehoş.” dediğimde başıma dudaklarını bastırmıştı.
“Biliyorum canım.” demesiyle gülerek geri çekildiğimde o da benim gibi gülmüştü. “Sende iyi ki varsın Nünü.” derken omzuma hafifçe vurmuştu. “Seninki uyandı bu arada.” demesiyle gözlerim irileşmişti.
“Nasıl? Doktor daha birkaç saati var demişti.” diyerek hızla tuvaletten çıktığımda Nehir gülerek peşime takılmıştı.
“Adam hasretine dayanamamış işte kızım, üzümünü ye bağını sorma.” dediğinde benimde dudaklarım kıvrılırken hızla odaya yönelmiştim. Yavaşça açtığım kapıyla bizimkilerin içerde olduğunu görmüştüm.
“Sikeceğim şimdi iyiliğini lan, Nüha nerede diyorum?” diyen Han’ın gür sesiyle içeri girdiğimde bakışları beni bulmuştu, sesi iyi geliyordu.
Göz altı morluklarla süslüydü, yüzü haddinden fazla beyazken yanaklarında da şiddetin etkisiyle çürükler vardı. Bakışlarım göğsüne kaydığında çiziklerin ve yanıkların kapatıldığını farketmiştim, her yanı yara bere içindeydi.
“Maşallah da, sesunden hiçbir şey kaybetmey got kafali.” diyen Mecnun’u umursamadan bakışlarımı grilerden ayırmadan yanına doğru adımladım.
“Kuğum…” diye mırıldanmasıyla gözlerim dolarken hızla başımı çevirerek ondan saklamıştım. Bakışlarım tekrardan ona dönerken aramızda ki birkaç adımı daha kapatarak yanı başına ilerledim.
“Bizi ne kadar korkuttuğundan haberin var mı yüzbaşı?” derken titreyen sesimle susmak zorunda kalmıştım.
“Özür dilerim yavrum ama başka çarem yoktu.” diyerek elini hafifçe kaldırdığında hiç düşünmeden avucumu elinin içine bırakmıştım.
“Her zaman bir çare vardır komutan, kendini ölüme atmak zorunda değildin.”
“Kurtarıcı meleğim varken ölmeyeceğimi biliyordum.” demesiyle gözlerim daha fazla dolarken kendimi zor bela tutmaya çalışmıştım.
“Ov, bir sıcak mı oldu buralar ne?” diyerek gülen Cem’le gözlerimi devirmeden edememiştim.
“Nenem ha buraya olaydı bu da oldi karu delisi derdu.” diyen Mecnun’la Han’ım sert bakışları ona dönmüştü.
“Merak etme Meco, çenen ninenin yerini hiç aratmıyor.” demesiyle benimde dudaklarım kıvrılmıştı. Bakışları odada ki diğer herkesin üstünde gezinirken baş parmağı elimin üstünde ki yaralarda gezinmeye başlamıştı. Bu hissi ne kadar çok özlediğimi anlatmaya kelimelerim bile yetersiz kalırdı. “De hayde, ziyaretin kısası makbuldür.”
“Lan seni bulacağız diye o kadar götümüz yırtıldı, valla ayağa kalkıp tavşan gibi sektiğini görene dek gitmem.” diyen Cem’le Han’ın kaşları daha çok çatılırken ona dönmüştü.
“Ayağa kalkarsam görürsün sekmeyi Türkoğlu, haydi sektir git.” demesiyle dudaklarım daha çok kıvrılırken Cem bile gülmüştü.
“Ulan sonda küfür de etmedi ama çok küfür gibi hissettirdi namussuz, bir tırstım.” diyerek geriye doğru adım atan Cem’le Han’ında hafiften dudakları kıvrılmıştı fakat hemen dudaklarının köşesindeki yara acımış olacak ki yüzünü buruşturarak gülümsemeyi kesmişti.
Ruhum onun acısıyla sızlarken bu sefer ben hafifçe elini okşamıştım, bakışları beni bulurken grilerinin parıldayışını izledim bir süre.
“Komutanım biz çıkalım en iyisi, yoksa Mirza komutanım kalkıp zorla çıkartacak.” diyen Özgür Cem’in omzuna hafifçe vurarak kapıya yönelmişti.
“Çıkalım Özgür’ü…” diyen Cem son anda susarak Beril’e bakmıştı. Bu haline gülmeden edememiştim, Beril gözlerini kısmış bir şekilde Cem’e bakıyordu.
“Biz yine geliriz komutanım, siz hiç merak etmeyin.” diyerek sırıtan Barkın da kapıya ilerlemişti. “Gelmeden kapıyı da çalarız hani, korkmayın siz.”
“Sussan iyi olacak ela gözlüm yoksa ikisi birlik olup oyacaklar seni.” dedi Nehir gülerken. Hepimizin aniden modu yerine gelmişti fakat Nalan yanımızda değildi, Hasan’ın yanında olmalıydı.
“Bizde gelmişken doktora gidelum ballim, bu hengâme de onu da atladuk.” diyen Mecnun da Leyla’nın beline sarılarak kapıya yönelmişti.
“Tamam hayatım.” derken bakışlarını bize çevirmişti Leyla. “Tekrardan çok geçmiş olsun Mirza.”
“Sağol Leyla, ufaklığın haberlerini bize de verin.” diyerek hafifçe gülümseyen Han’la bakışlarım yüzünde gezinmişti. Elimi sıkı sıkıya tutarken sanki bir daha bırakmaktan korkuyormuş gibiydi. Aynı şekilde bende parmaklarımı sıkı sıkıya eline sardım, korkum hala ruhumu sararken onu bir daha asla bırakmayacaktım.
~~~~~~~~~~~
Özgür Yıldırım…
İçimdeki mutluluk odadan çıkarken bütün ruhumu sarmıştı. Mirza komutanım sonunda bulunmuştu ve her ne kadar hasarlar olsa da kendinde olması hepimizi mutlu etmişti.
“Hadi kardeşim, iyi akşamlar.” diyerek yanımdan geçen Cem komutanımla baş selamı verdiğimde Beril yengede elini sallayarak uzaklaşmıştı ki arkadan gelen sesle duraksadılar.
“Ula poh yiyen neraya gidiysun? Çek o kolini, kırmayayum.” diyen Mecnun komutanımla Cem komutanım yavaşça arkasını dönerek imalı bir bakış atmıştı.
“Bir denese.” demesiyle Mecnun komutanım geliyordu ki Leyla yengem hızla kolundan tutmuştu.
“Mecnun dikişlerim acıyor.” diyerek karnını tuttuğunda rol yaptığını hepimiz anlamıştım, yüzünden belli oluyordu.
“Söz veriyrum bir kolini kıracağum ballim.” derken kolunu kurtarmaya çalışsa da Leyla yengem bırakmamıştı.
“Yine mi başladınız lan siz? Affedersin kardeşim ama ben sizin derdinizi sikeyim.” diyerek kolunun altında ki Nehir komutanımla birlikte Barkın komutanım gülerek yanımızdan geçmişti.
“Gerçekten abi, fazla uzamadı mı bu konu?” dedim Mecnun komutanıma bakarak.
“Siz karuşmayun ula, beni anlamazsunuz siz. Kardeşunuz olaydı görürdüm sizu de.” diyerek tekrardan Cem komutanıma dönmüştü. “Sağa da eyvallah, Nüha’yı korudun orada da bu gadar yeterlu. Bacımu seviysan gelur adabunla istersun, ha böyle kaçak köçek olmaz da bu işler.” demesiyle Cem komutanımın bakışları Beril yengeye kaymıştı.
“Siz iki sene yengemle gezerken bir sorun yoktu abi, biz niye hemen evlenecekmişiz?” diyen Beril yengeyle kaşlarım havalanırken duvara yaslanarak Mecnun komutanıma döndüm. Hayatımda birinin olmayışının yalnızlığı illaki hissediyordum ama onları izlemekte oldukça keyifliydi.
“Lafı duydun kayınço, bana kalsa hemen yarın basayım nikahı ama sevgilim erken diyor.” diyerek sırıtan Cem komutanımla Mecnun komutanım iyice sinirden kızarmaya başlamıştı.
“Ula tutmayun benü, sikecağum bunun belasini.” derken Leyla yengenin elinden kurtularak koşmaya başladığında Cem komutanım ise hızla Beril yengenin elinden tutarak koşmaya başlamıştı.
Gülüşümü daha fazla tutamazken kahkaha atmaya başlamıştım ki çalan telefonumla derin nefesler alarak elimi cebime attım. Normalde göreve giderken yanımıza telefon almazdık ama ben bu seferlik telefonumu araba da bırakmıştım, bu yüzden şu anda yanımdaydı. Ekranda gördüğüm isimle gülüşüm hızla solarken kaşlarım çatılmıştı, şimdi neden beni arıyorlardı ki?
Arayan kişi Filiz’di, Ece’nin en yakın arkadaşıydı. Bir zamanlar deli gibi aşık olduğum kadındı Ece, şimdi ise sadece kalp yarası olmuştu. Yaslandığım duvardan doğrulurken telefonu açıp açmamak arasında kalmıştım, şimdi benimle ne işi olurdu ki?
“Yakalayamadum ula, kaçtular.” diyerek yanımdan geçen Mecnun komutanımı umursamadan çalan telefonuma bakıyordum.
“Kaçarlar tabi Mecnun, sal artık şu çocukları.” dedi Leyla yengem.
“Çocuk mi? Ula o poh yiyen benden büyük.” diyen Mecnun komutanımla derin bir nefes alarak aramayı cevaplayıp kulağıma götürdüm.
“Alo. Özgür müsait miydin?” diyen Filiz’in sesiyle tekrardan derin bir nefes almam gerekmişti. Neden bunca olaya rağmen hala ona bir şey olmasından korkuyordum? Neden hala onu seviyordum?
“Müsaitim Filiz, bir sorun mu var?” dedim içimdeki endişemi bastıramayarak. Her ne kadar çocuğumu aldırmış olsa da mantıklı bir sebebi olduğuna hep inanmıştım. Ben bir askerdim ve o da bu yüzden korkmakta çok haklıydı, yargılayamazdım.
“Ben sana bir şey açıklamak için aramıştım Özgür. Vicdanım boynuma sarılıp nefesimi kesiyor geceleri, rahat edemiyorum.” demesiyle anlam verememiştim. Sahiden neler oluyordu?
“Dinliyorum Filiz.” dedim istemsizce sert çıkan sesimle.
“Özgür, Ece’nin aldırdığı bebek senden değildi.”
Birkaç kelime ve sonrasında hissettirdiği koca bir yıkımdı benim için…
Bakışlarım karşımdaki koridora öylesine odaklanırken boğazımdan aşağıya asit dökmüşlerdi sanki, ciğerim yanıyordu. Aşkından deli olduğum kadındı Ece, onun için her şeyi yapardım ama o beni…
“Sen göreve çıktığında geceleri başkalarıyla takılırdı, eve gelmezdi. En sonunda da senden sıkılıp ayrılmıştı zaten, o seni birçok kez aldattı Özgür.”
Aldattı…
Oysaki ben hala bebeği aldırdığı için mantıklı sebepler arıyordum kendimce, hala ona hak veriyordum. Bu muydu benim ederim?
“Bana inanmazsın diye elimde kanıtlarımda var Özgür. Ben senin ne kadar iyi kalpli olduğunu ve onu da ne kadar çok sevdiğini biliyorum, artık her ne kadar acı da olsa gerçekleri görmen gerekiyor. Ece seni hiçbir zaman sevmedi.”
Ece seni hiçbir zaman sevmedi…
“Hiç mi?” diye sorarken gözlerimden süzülen yaşlarla acizliğim daha çok canımı yakıyordu.
“Maalesef Özgür, özür dilerim.” dediği esnada telefonuma gelen bildirimlerle onun attığını anlamıştım ama bakmaya cesaretim yoktu. “Ben kanıtları sana yolladım. İnanıp inanmamak artık sana kalmış ama lütfen artık kendi hayatına bak, Ece hiçbir zaman seni haketmemişti zaten.”
Kapanan telefonla öylece kalakalmıştım yerimde, günlerce çocuğumu kaybetmenin acısı göğsümü dağlarken aslında bir yalana üzüldüğümü anlamam canımı daha çok yakıyordu. Beni aldatmıştı hemde öyle fazlaydı ki kimden hamile kaldığını bile bilmiyordu ve büyük ihtimal ben seçenekler arasında bile yoktum.
Telefonu kulağımdan ayırarak atılan resimlere baktığımda hızla ekranı kapatıp telefonu indirdim. Filiz haklıydı ve bunu kendi gözlerimle görmek kalbimi hiç olmadığı kadar yakıyordu. Ben onun aşkıyla yanarken onun için ben hiç var olmamıştım bile, ne kadar da acınasıydı.
“İnat etme işte Bahriye sultan, adam daha uyanmamıştır bile.” diyerek yanımdan konuşarak geçen iki kişiyi bile umursamadan öylece duruyordum.
“Bağa haber geldi dedim ya kız, sus da götür beni. Asker oğlana bakacağım, iyi mi değil mi diye.” diyen teyzeyle yanında ki derin bir nefes almıştı.
“Of nine, bazen gerçekten yanına gelirken başıma bela aldığımı düşünüyorum.” dedi sesinden genç olduğunu düşündüğüm kız.
“Yollar orda, bildiğin yere gidesin.” diyen nineyle daha fazla seslere katlanamayarak yerimden doğrulduğum anda birkaç adım atmıştım ki dalgınlıktan az önce ninesiyle konuşan kıza çarpmıştım.
“Dikkat etsene be.” diyen kızla gözlerimi kırpıştırarak kendime gelmeye çalıştım.
“Affedersiniz, ben…” derken bakışlarımı kıza çevirdiğimde beni izleyen bir çift denizi farketmiştim, gözler hiç bu kadar berrak bir deniz olur muydu? “Görmedim, kusura bakmayın.” dedim hızla girdiğim transtan çıkarak.
“Önemli değil ama dikkatli olursanız sevinirim.” diyen narin sesiyle başımı sallayarak hızla arkamı dönüp ilerlemeye başlamıştım. Şu anda hiçbir şey umrumda değildi sadece yalnız kalmak istiyordum.
“Berrak, sanırım kızın dediği oda burası.” diyen teyzenin sesini son anda işitsem de umursamadan çıkışa ilerlemiştim…
~~~~~~~
Nüha Yalçıner…
Bakışlarım grilerini bulurken gözlerimin tekrardan dolmasına engel olamamıştım, istemsizce her şeyin suçlusu olarak kendimi görüyordum.
“Bedenimde ki yaralar değil ama bu dökülen inciler çok canımı yakar kuğum.” demesiyle bakışlarım onu bulmuştu.
“Sana yapma demiştim, beni korumak için atlama demiştim Han.” derken yaşlar yanaklarıma doğru yol almaya başlamışlardı.
“Tek hedef sen değildin, ellerinde bomba atar vardı ama tek hedef sen olsaydın da aynısını yapardım.” dediğinde kaşlarım daha çok çatılırken elimi elinden sertçe çekerek arkamı döndüm.
“Yapardın tabi, arkada kim kalmış kimin umrunda ki?” derken sertçe akan yaşları silerek tekrardan ona döndüm. “Bana demiştin ya, sen ölürsen timin bir komutanı kalır mı sanıyorsun diye. Timin iki koca haftadır komutanı yok Mirza Han.”
Bakışları yüzümden ayrılmazken yanağını daha çok yastığa yaslamıştı.
“Sen nefes alıyorsan gerisinin bir önemi yoktur.” demesiyle sinirlerim daha çok gerilmişti.
“Sen yokken benim nefes aldığımı mı sanıyorsun? Ben günlerdir yaşamıyorum Mirza Han.” dediğimde elini hafifçe kaldırarak bana doğru uzatmıştı.
“Ben yaşıyorum ama biriciğim, bak yanındayım.” dediğinde elim yandaki masaya tutunurken gözlerimden hızla yaşlar süzülmeye başlamıştı.
“Ya yetişemeseydim ya sen…” Sözümü tamamlamaya bile gönlüm el vermezken yerinden kalkmaya çalışmasıyla hızla yanına giderken omuzlarından geri ittim. “Aklından bile geçirme yüzbaşı.”
“O zaman sende bana ceza vermek için uzakta durma.” derken parmakları elimi yakalamıştı. Çatılan kaşlarıyla yüzümü izlerken derince bir nefes aldı. “Canının yandığını biliyorum ama emin ol ki elim kolum bağlıyken de sensizlik hiç kolay değildi.” demesiyle öylece onu dinlemeye devam etmiştim. “Karşıma geçip karın varmış deyip ileri geri konuştuklarında içim yana yana sevgimi inkar etmek hiç kolay değildi Nüha.”
Duyduklarımla kalbim daha çok sızlarken tek kelime edememiştim, bir anlık sinirle ona patlamıştım ama o benden daha da zor bir haldeydi. Bunu atlamıştım.
“Yaptığım şeyden de pişman değilim, tekrar olsun tekrar yaparım. Senin ölüşünü izlemektense kendimi canlı canlı mezara koyarım daha iyi Nüha.” dediğinde burnumu çekerek doğrulmuştum ama bu sefer elini bırakmamıştım.
“Tövbe de.” dememle derin bir nefes alırken parmakları elimi okşamıştı.
“Bedenime aldığım hiçbir yara sensizlik kadar ağır değil. Orada canım yandıysa bu izler yüzünden değil, senin yokluğundan.” demesiyle gözlerim daha çok dolarken grilerine bakacakmıştım. “Şimdi gelde iyileşsin yaralar.” diyerek boşta ki kolunu açmasıyla bir saniye bile beklemeden hızla başımı boynuna gömmüştüm.
“Tövbe de uyuz.” dememle hafif gülüşüyle omuzları sarsılmıştı. Boştaki eli yavaşça havalanarak saçlarımı bulurken aldığı derin nefesler duyabiliyordum.
“Tövbe, oldu mu?”
“Olmadı ama neyse idare ederiz.” dediğimde gülerek başımı yavaşça okşamaya başlamıştı.
“Öyle çok özledim ki seni biriciğim.” demesiyle dudaklarımı boynuna bastırarak derin bir nefes aldım. Orada durduğu süre boyunca sakalları da uzamıştı, dudaklarıma batıyorlardı ama umrumda bile değildi.
“Sen gel bir de bana sor.” derken tekrardan dudaklarımı bastırdığım sırada dışardan gelen seslerle hızla geriye çekilerek gözlerimi sildim.
“Niye uzaklaştın?” diyen sesiyle bakışlarımı ona çevirdiğimde dudaklarım kıvrılmıştı.
“Ziyaretçin var Han, ayrıca uzaklaşmadım.” derken yatağın dibinde ki sandalyeye oturdum. “Buradayım.” dedim elini sıkı sıkıya tutarken.
“Tamam ama uyuduğumda da gitme olur mu? Hep yanımda kal.” demesiyle gözlerim tekrardan dolarken başımı hızla olumlu anlamda sallayarak tuttuğum eline dudaklarımı bastırdım.
“Hep yanındayım uyuz komutan, korkma.” dememle eş zamanlı olarak kapı açıldığında Bahriye teyzeyi görmüştüm.
“Of nine, bari kapıyı tıklatsaydın.” diyen arkasında ki kızla hafifçe gülümsedim.
“Sorun değil, buyrun.” dediğimde kızda gülümseyerek içeri girmişti.
“Çok durmayacam zaten, merak ettim bizim oğlanla bizim kızı.” derken bakışları beni süzmüştü. “Bu ne kız, katliamdan mı çıktın? Umarım katliamı sen yaratmışsındır.” demesiyle bende gülmüştüm.
“Aksi mümkün mü komutanım?” dememle Bahriye teyze de gülerken Han’a dönmüştü.
“İyi bulmuşsun bu deliyi ha, hoşuma gitti.” dediğinde bakışlarım Han’ı bulmuştu.
“Ee deliye deli lazımdı Bahriye sultan.” diyen Han’la tek kaşım havalanırken sırıtmadan edememiştim.
“Ninem deli sever bilirsiniz ki.” diyen arkada ki kızla bakışlarım onu bulmuştu. “Bende Berrak bu arada, Bahriye sultanın torunuyum.” demesiyle başımı sallayarak selam vermiştim.
“He benim torun, küçüklerin müzik öğretmenliğini yapıyor burda.” demesiyle dudaklarım biraz daha kıvrılmıştı. Mavi gözleri oldukça dikkat çekici gözüküyordu, açık bir mavi gibiydi.
“Tanıştığıma memnun oldum Berrak, bende Nüha Yalçıner.” diyerek üstüme küçük bir bakış atmıştım. “Asker olduğumu söylememe gerek yok sanırım.”
“Bende memnun oldum.” diyerek gülen Berrak bu seferde Han’a dönmüştü. “Geçmiş olsun Mirza abi.”
“Sağolun.” dedi Han kısaca. O sırada dışardan gelen seslerle kaşlarım çatılırken elim hızla belimde ki silahıma gitmişti. Parmaklarımı Han’ın elinden çekmeye çalıştığımda daha da sıkmasıyla bakışlarım onu buldu.
“Sadece bakacağım hayatım, şarjörüm dolu zaten.” dediğimde parmakları yavaşça açılsa da endişeli bakışları bendeydi. Hızla arkamı dönerek kapıdan çıktığımda arkasında ki koruma yığınıyla birlikte bizim olduğumuz tarafa gelen bir kadın farketmiştim, sarı tutamları ve şık giyinimiyle oldukça güzel birine benziyordu.
“Hasan Aslanoğlu nerde?” diyerek yanında ki hemşireye soran kadınla kaşlarım havalanmıştı.
“Hassiktir.” diyen arkamdaki Mecnun’la bakışlarım onu bulmuştu. Şaşkın ve öfkeli bakışları kadındaydı.
“Ne oluyor Mecnun? Kim bu kadın?” dememle bakışları beni buldu.
“Hümeyra.” demesiyle anlamayarak bakmaya devam etmiştim. “Mirza’nın annesi.”
Şok içindeki bakışlarım kadını bulurken onun ise bakışları asla bana dokunmadan Hasan’ın odasına girmişti…
~~~~~~~~~~
Vee bölüm sonuuu!!!
Ay özleştik biraz ama değil mi???
Biz sizi çok özledik canlarım, yandık tutuştuk adeta.
Birde şu bölüm atma sorunlarımı çözebilsem benden mutlusu yok, en sonunda gidip bende kendi sayfamı açıp oradan atacağım. Vallahi gına geldi!!!!
Neyse geçelim bölüme…
Sizce bölüm nasıldı??
Berrak hakkında ki düşünceleriniz nedir??
Hasan ve Nalan sizce nasıl oldular??
Mirza’mız da kurtulduğuna göre sizce Alfanın bundan sonra ki planları ne olacak???
Düşüncelerinizi merak ediyorum…
Beğeni ve yorumları da unutmayalım lütfen olur mu?
Yardımlarınıza ihtiyacım var…
TikTok: snurr003
Instagram: snurr_003
Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda Tt adresimden paylaşıyorum. (Henüz insta algoritmasını çözemediğim için orayı pek kullanamıyorum ama yine de orada da aktifim.)
Ayrıca sizi wp kanalıma da beklerim, şu aralar orada oldukça aktifim. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum…
Seviliyorsunuzzzzz
🦢☁️
