~Bölüm Şarkıları~
Dedublüman~Cümlenin Sonu
Fatma Turgut~ İkimizden Biri
Yeni bölümden herkese merhabalar efenim!!
Nasılsınız??
“Yanıyor evim, seni çok özledim tamam, nefret ediyorum kendimden o zaman. Biliyorum eskisi gibi olamaz artık hiçbir zaman…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum…
İyi okumalar…
Seviliyorsununuzzzz
🦢☁️
~~~~~~~~~
Acı ne demekti? Ruhunun bile acıdığını hissedebilir miydi bir insan? Hissediyordum. Nefesim boğazımda yumru misali takılı kalırken zihnimde amansız bir çığlık can buluyordu. Bir gülümseme nasıl bu kadar canımı yakabilirdi?
Sensizlik her şeyden daha zordu Bulut adam…
Gözümün önünden gülen yüzü bir saniye bile olsa silinmezken adımlarım artık beni taşıyamaz hale gelmişti, yoktu… Sanki yer yarılıp içine girmişti ama yoktu. Canım her geçen gün ruhumun derinliklerine çekilirken ne yapacağımı bilmez bir şekilde onu arıyordum, geçen günleri bile sayamaz olmuştum ama yine de yoktu…
Gülüşü tekrardan zihnimde çınlarken bir ağacın kavuğuna yaslanmıştım, neden içimden bir ses bilerek yaptığını söylüyordu? Sanki beni yaşattığı için mutluymuş gibiydi.
Allah’ım lütfen bu sadece zihnimin bir oyunu olsun, yakalanmasının sebebi ben olmayayım…
“Komutanım…” diyen sesle bakışlarım karşımda dikilen Mecnun’u bulmuştu. “Burası da temiz.” derken bakışları yere odaklanmıştı. Mavi bakışları kıpkırmızı olmuştu onunda, hepimiz kahrolmuştuk.
Bir elimi yaslandığım ağaca yaslayarak doğrulduğumda ellerimin titrediğini farketmiştim, kaç gündür birkaç dakikalık bayılmalarla etrafta dolandığımı bilmiyordum. Tek isteğim onu bulmaktı, yaşama amacımı bulmaktı…
Bakışlarım ilerideki eve kaydığında nefes almaya çalışarak çevremi saran ekibe döndüm. Hepsinin bakışlarında ki endişeyi ve korkuyu görebiliyordum ama düşündükler gibi bir şey olmayacaktı. Biliyordum, o beni bırakmazdı. Ne olursa olsun onsuz yaşayamayacağımı bilirdi, yapmazdı.
“Aramaya devam ediyoruz.” dedim zor bela çıkan sesimle. İleri doğru birkaç adım attığım sırada koluma sarılan parmaklarla bakışlarım Cem’i bulmuştu.
“Komutanım dinlenmek zorundasınız.” dediği sırada kolumu sertçe kendime çekerek elinden kurtarmıştım.
“Kes sesini asker!” Sesim ormanın içinde yankılanırken sert bakışlarım Cem’in yüzündeydi. “Ne dinlenmesi asker? Ben yüreğimin acısından nefes alamıyorum, ne dinlenmesi?!” Cem hızla bakışlarını kaçırdığında gözlerinin dolduğunu görebilmiştim.
“Emredersiniz komutanım.” diye mırıldanmasını umursamadan önüme döndüm.
“Aramaya devam!” dedim hepsinde tek tek bakışlarımı gezdirerek. “Komutanımızı bulmadan durmak yok.”
Sözlerim birer birer kalbime saplanırken ileriye doğru adımlayarak evi ardımda bırakmıştım, ekip sessizce beni takip ederken bakışlarım tekrardan bulanık görmeye başlamıştı, bir yaş yanağıma doğru süzülürken yüzümü örten kumaşta yok olmuştu. Onu bulmak zorundaydım, yaşayabilmek için buna mecburdum.
Ne kadar yürüdüğümüzü kestiremesem de güneş batmaya başlayarak kızıllaşmıştı, köhne bir evin önünde duraksayarak siper almıştık. Gördüğüm kadarıyla içeride şerefsizler vardı. İçimdeki amansız umutla silahımı daha sıkı kavrayarak içeri bakındım, bakışlarım tek bir yüzü arıyordu. Günlerdir sadece onu arıyordu…
“Hazırlanın İnfirat, içeri gireceğiz.” diye mırıldanırken hala bir umut onu görmeyi bekliyordum ama yine yoktu, yine ondan hiçbir iz yoktu…
Avucumu biraz daha sıktığımda elimdeki yüzük derime geçmişti, özlem yüreğimi yakıp kavuruyordu…
***
Dizlerimin üstünde öylece gri bulutları izlerken ruhum acıyla haykırıyordu, öyle ki dünya bile sesimi duyup dönmeyi bırakmıştı sanki. Bulutlar hareket etmiyordu…
“Komutanım neler oluyor?” diyen Mecnun’un sesiyle ağlamam şiddetlenirken avuçlarım toprağı avuçlamıştı. Onları bu toprağıma gömmeden bırakmayacaktım, diri diri gebertecektim onları…
“Kartal…” diye mırıldanışım bir yalvarış gibi dökülmüştü dudaklarımdan. Bulmalıydı…
“Kartal dinlemede.” diyen sesi titrerken ne olduğunu anladığını fark etmiştim.
“Lütfen onu gördüğünü söyle kartal.” dediğimde kulaklıktan oluşan sessizlik yüksek bir çığlıktı aslında benim için. Görmüyordu, yoktu…
Hemen karşımızdaki koca ormana kaydı bakışlarım, uçağın görüşünü kapatacak ağaçlara…
“Komutanım…” diyen başka bir sese döndüğümde Barkın’ın elini bana uzattığını görmüştüm. Bakışlarım avucuna kaydığında ruhumdan derin bir çığlık tekrar yükselmişti, elinde gümüş bir alyans tutuyordu. Onun alyansı…
Titreyen ellerim havalanırken yüzüğe dokunduğum an sanki gök ruhumu duymuş gibi gürlemişti. Yüzüğü avucumun içine aldığımda içinde yazan isimlerimiz parıldamıştı sanki, bilerek yapmıştı. Adımı görmemeleri için yüzüğü bırakmıştı…
Beni korumak için Han bilerek yakalanmıştı…
***
Yüzüğü cebime koyarak gözlerimi kapatıp derince bir nefes almaya çalıştım, ardından silahımı alarak ayaklanmıştım. Eve doğru hızla adımladığımda Cem ve Mecnun arkama takılmış diğerleri ise evin çevresini sarmışlardı. Elimi kaldırarak sertçe kapıya vurduğumda beklemeye başlamıştık, içeriden gelen adım seslerini duyabiliyordum.
Yavaşça aralanan kapıyla elimdeki tüfeği kapıya nişan almıştım, açılan kapıyla namlu hemen şerefsizin alnına denk gelmişti. Gözleri irice açılırken elleri korkuyla havalandı.
“Sesini çıkartırsan beynini dağıtırım.” dememle hızla başını sallamıştı. İçeri doğru adım attığımda Cem hızla şerefsizi ensesinden yakalayarak kenara çekmişti.
“Kimdir gelen?!” diye haykıran sesle bakışlarım sağ tarafımda kalan odaya kaymıştı. Hızla oraya doğru adımladığım da içlerinden biri odanın kapısında durarak bize doğru bakmıştı, gözleri benimkilerde çakıştığında hızla geriye doğru kaçmaya başlamıştı. Bir saniye bile düşünmeden iki dizine birden sıktığımda acıyla haykırarak yere yapıştı.
Hızla odaya girdiğimde iki kişininde cama koştuğunu farketmiştim lakin camın ardında duran Nehir’i gördükleri an arkalarını dönmüşlerdi ki elimde ki tüfeğin namlusuyla karşılaşmışlardı.
“Otur.” dedim sert sesimle. İkisi de aynı anda ses etmeden oturduğunda Cem ve Mecnun diğer iki salağı da odaya getirip atmışlardı. “Tek bir soru soracağım ve cevap vermeyenler sikimde bile olmaz.” dediğimde korkuyla başlarını sallamışlardı.
“Bizım bir suçumuz yohtur asker, yahalayamazsınız!” diye haykıran şerefsizle bakışlarımı ona çevirmeden belimde ki silahlardan birini çıkartıp tüfeğimi omzuma astım. “Bu yaptıgınız canili…”
Sözü silahımdan çıkıp alnına saplanan kurşunla yarıda kesilmişti. Canım zaten burnumdayken boş laf çekecek havamda değildim.
“Lider nerede?” diye sorduğumda bakışlarını yerde yatan arkadaşlarından alarak bana dönmüşlerdi. Gözlerinde ki korku daha da artarken birbirlerine dönmüşlerdi ki hemen önümdekinin çenesini yakalayıp bana bakmasını sağladıktan sonra silahı şakağına yasladım. “Cevap yok mu?”
“Etma komitan, bizi yaşatmazlar.” demesiyle silahı ateşlemem bir olmuştu. İğrenç kanı yüzüme sıçrarken kaşım bile oynamamıştı.
Hızla yanında ki adama dönerken başının yarısı parçalanan cesedi geri ittim, silahı bu seferde ona çevirdiğimde ağlamaya başlamıştı. Korkak piç kuruları!
“Bilmiyem komitan. Vallah bize demazlar, üstler konişir onlarla.” diyen adamla eş zamanlı olarak yanında ki yaralı şerefsiz de haykırmaya başlamıştı.
“Ben biliyorum, söyleyecem.” demesiyle önümde ki adam şok içinde ona dönmüştü. Sanki yalan söylediği ortaya çıkarsa daha büyük canlarının yanacağını biliyordu gibiydi. Bakışlarım bildiğini iddia eden ite döndüğünde yüzümde mimik bile oynamamıştı. “Buraya iki kilometra kadar ileri de bir evdedir, orda saklanir.” dediğinde silahımı ona çevirerek hızla ateşlemiştim. Alnına saplanan mermiyle bedeni yere yapışırken gözleri açık bir şekilde gebermişti.
Günlerdir aramadığımız ev kalmamışken sözlerinin yalan olduğunu tabiki de biliyordum. Bakışlarım tekrardan önümde ki şerefsizi bulduğunda silahı çenesine yaslayıp başını kaldırdım.
“Bana bir cevap ver.” dediğimde başını olumsuz anlamda sallamıştı.
“Yemin ediyem bilmiyem komitan, bizimle sadece Şeref ağa konuşur. O da en son konişalı bir ay oldi, sonra ses seda yohtur.” diye ağlayarak kendini acındırmaya çalışan itle bir şey bilmediğini anlamıştım. Silahı çenesinden çekerek elimi çenesine sardım.
“Bir ay önce ne konuştunuz?” dedim silahı yüzüne doğrultarak.
“Üstlerden birinin idamı verilecegi söylendi komitan, lider birinin ölüm emrini vermiştir.” dediğinde çarklar dönmeye başlamıştı. Bu haberi Şeref’in verdiğine göre o olamazdı, bu demek oluyordu ki ya Baho ya da Rıfat’tı. Fakat yine de hikaye de açıklar vardı, ölüm emri verilen ve sırlarını bilen bir adam baygın bir şekilde neden askeriyenin önüne bırakılırdı ki? Ya da ölüm emri verilen birinin yakalanmasını ister miydi?
“Başka?” diye sorarken çenesinde ki parmaklarımı sıkılaştırdığımda gözleri daha çok açılmıştı.
“Bildigim her şeyi söylemişem komitan, köpegin olayım sal beni.” demesiyle parmaklarım yanaklarına baskı uyguladığında açılan ağzıyla silahımın namlusunu dudaklarından içeri ittirmiştim. Çırpınmasına izin vermeden silahı ateşlememle başı patlarken kanı her yanıma bulaşmıştı. Kolumu kaldırarak gözlerime sıçrayan şerefsiz kanını silerken odadan çıkmıştım.
Adımlarım karşıda ki bir odaya yöneldiğinde nefes almaya çalışarak duraksadım, ne yaparsam yapayım onu bulamıyordum. Neredeydi? Nasıldı? Hiçbir fikrim yokken burada elim kolum bağlı bir şekilde durmak canımı daha fazla yakıyordu.
Hem yerde hem de gökte aranmadık yer bırakmamıştık, Nalan uzun süreli uçağın içinde duramayacağı için kısa süreli aralarla karargaha iniş yapmak zorunda kalıyordu fakat onun dışında her dakika aramıştık. Yine de hiçbir ize ulaşamamıştık.
Zihnim çalışmaz olurken bir elim boynuma gitmişti, nefesim kesiliyordu. Onu bulduğumuzda geç kalmış olursak diye aklım çıkıyordu…
“İnfirat…” diyen sesle anlamaya çalışarak kulaklıktan gelen Melike albayın sesine odaklandım.
“İnfirat dinlemede.” dediğimde derin bir nefes almıştı albay.
“Üsteğmen Yalçıner, hemen karargaha dönün.” diyen Melike albayın sesiyle duvara yaslanarak derin bir nefes almaya çalışmıştım.
Üsteğmen Yalçıner…
“Hayır, hayır onu bulmadan dönemem.” derken bile bakışlarım etrafımda geziniyordu. Onu bulmalıydım, bulmak zorundaydım.
“Üsteğmen emrediyorum, derhal dönün!” diyen sesi zihnimde çınlarken yavaşça sırtımı duvara yaslayarak yere oturdum. Artık nefes almaya bile mecalim kalmamıştı.
“Yapamam komutanım, o olmadan dönemem.” dediğimde kulaklıktan Melike albayın tekrardan derin bir nefes aldığını işitmiştim.
“İki haftadır dağdasınız üsteğmen, dönüp dinlenmek zorundasın.” dediği sırada gözyaşım yanağıma doğru yol almıştı. Gerçekten o kadar olmuş muydu? Ben iki haftadır onsuz muydum?
“O yokken dinlenmenin bir anlamı yok komutanım.” dedim karşımda ki boş duvara bakmaya devam ederek.
“Kendini düşünmüyorsan artık komutanı olduğun timi düşün üsteğmen.” demesiyle kaşlarım çatılmıştı. Hayır, ben onun yerine alamazdım. “Yüzbaşı bulunana kadar İnfirat timinin emir komutası sende üsteğmen, toparlan ve timini alıp derhal buraya gel.”
İletişim hattından çıktığı belli olan sesle başımı sertçe duvara geçirmiştim, ben onun yerini nasıl alırdım? Yokluğunda aldığım nefes bile beni zehirlerken nasıl bir ekibi komuta ederdim? Yapamazdım. Şimdi daha iyi anlamıştım, ben onsuz sadece bir hiçtim.
***
“Aynı şey değil Han, sen timin komutanısın. Bana zarar gelmesiyle sana zarar gelmesi aynı şey değil.”
“Sana zarar gelirse timin bir komutanı kalır mı sanıyorsun?”
***
Sesi zihnimde çınlarken koluma takılı tüfeğim yanıma düşmüştü. Gözlerimden yaşlar hızla akarken başımı bir kez daha sertçe duvara çarpmıştım. Zihnimde ki amansız seslerin susmasını istiyordum, dayanamıyordum.
“Sen olmayınca da timin bir komutanı kalmadı Bulut adam.” Fısıltım dudaklarımdan dökülürken bakışlarım odanın kırık camından gözüken bulutlara kaymıştı yine. Gözleri, gülümseyişi, son kez bana mırıldanan seni… Her biri zihnimde yankılanırken kafamı tekrardan sertçe arkaya çarpmıştım ki hissettiğim yumuşaklıkla bakışlarım hızla sağ tarafıma dönmüştü.
Mecnun dizlerinin üzerine çökmüş bir şekilde yanımda dururken elini başımın arkasında duvara yaslamıştı. Mavilerinden birer damla yaş süzülürken eliyle başımı kendisine çekip göğsüme yasladı.
“Yapma Nüha, yıkılma.” demesiyle gözyaşlarım daha da şiddetlenmişti. “Onu bulacağız kardeşim.” derken geriye çekilerek ellerini yanaklarıma sardı. “Seni bulmak için senelerce uğraştı o salak herif, şimdi bulmuşken hiç bırakır mı seni?” Kollarını tekrardan bedenime sarılırken gözlerim kapanmıştı, zihnimde gözlerinin burnumda ise kokusunun dönmesine izin vermiştim. “Bırakmaz Nüha, o seni bırakmaz.”
“Gördüm Mecnun. Bana gülümseyişini gördüm, yetişemedim.” Titreyen sesimle konuşurken gözyaşlarım hızla akmaya devam ediyordu. “Yapma demiştim, beni kurtarmak için atlama demiştim Mecnun.”
Gözlerim aralanırken bakışlarım mavilerine tutunmuştu, şu anda grileri görmek için nelerimi vermezdim…
“Eğer…” derken duraksamıştı. “Eğer seni kurtarmak için şehit olursa gider…cesedinin bile alnını öperim.” demesiyle başımı hızla olumsuz anlamda sallarken ağlamaya devam ediyordum. “Onunla gurur duyarım Nüha.”
Şehit olursa…
“Hayır, hayır Mecnun. Şimdi değil. Yeni bulmuşken onu kaybedemem, şimdi değil.” Başımı deli gibi iki yana sallarken Mecnun ellerini tekrardan yanaklarıma sarmıştı.
“Her şeye hazırlıklı olmamız gerektiğini biliyorsun Nüha, lütfen böyle yapma.” demesiyle başımı sallamayı kessem de ağlamam daha da şiddetlenmişti. “Ne olursa olsun sen bana onun emanetisin, önce seni düşünmeliyim.”
Sözleriyle bakışlarım mavilerine kitlenirken ellerini sertçe yanaklarımdan ittirerek ayağa kalktım. Gözyaşlarım akmaya devam ederken içimde ki öfke hüznümü çepeçevre sarmıştı.
“Niye ölmüş gibi konuşuyorsun? O yaşıyor, yaşayacak. Bulacağız onu!” diye haykırmamla elim belimde ki silahıma gitmişti. “Bulacağım.” Mırıldanışımla birlikte hızla Mecnun’un yanından geçerek evden dışarı çıkıp koşmaya başlamıştım.
“Cem, yakala!” diye haykıran Mecnun’la iri kollar hızla bedenime sarılırken çırpınmaya başladım.
“Bırak! Bırak beni, bulacağım onu!” derken karın boşluğuna sertçe dirseğimi geçirmemle gevşeyen kollarının arasından çıkarak arkamı dönüp sertçe bir yumruğu yüzüne geçirmiştim. “ONU BULACAĞIM!”
Haykırışım etrafımızda çınlarken bakışlarımı teker teker timin üstünde gezdirmiştim, her birinin bakışlarındaki acımayı görebiliyordum. Bu halime acıyorlardı…
“O ölmedi, anladınız mı beni? Ölmedi!” dememle Nehir tam bana doğru bir adım atmıştı ki elimi kaldırarak onu durdurdum. “Hissederdim, bilirdim. Ölmedi o…ölmedi.” derken geriye doğru bir adım atmamla titreyen dizlerim bedenimi daha fazla taşıyamayarak dizlerimin üzerine yıkılmamı sağlamıştı. “Bulacağım onu.”
Fısıltım çığlık misali yankılanırken önümde diz çöken Nehir’e döndü bakışlarım, o da ağlıyordu.
“Bulacağız, sana yemin ediyorum bulacağız Nüha. Ne dirisini ne de…” derken duraksayarak bakışlarını kaçırmıştı. “Ölüsünü onlara bırakmayız.”
Nefes almaya çalışarak gözlerimi kapattığım sırada kulaklıktan gelen cızırtıyla bakışlarım tekrardan açılmıştı.
“Kartal dinlemede.” diyen Nalan’ın sesiyle bakışlarımı tekrardan ekibe çevirdiğimde herkesin bitik bir halde görmüştüm. Albay haklıydı, kendimi olmasa da onları düşünmek zorundaydım.
“İnfirat komutanı dinlemede Kartal, konuş.” derken titreyen sesimle gözlerimi sıkıca kapatmıştım.
İnfirat komutanı…
“Komutanım helikopterle sizleri almak için gelmekteyim, açık bir alanda bekleyin.” dediğinde gözlerim aralanırken başımı bulutlara kaldırdım.
“Tamamdır Kartal, geçiyoruz.” derken yaşlar süzülmeye devam ediyordu. “Geleceğim Bulut adam, seni bulmadan bırakmayacağım.” diye gökyüzüne bakarak mırıldandığımda Nehir’in eli elimi sıkı sıkıya sarmıştı.
“Bulacağız Nüha.” diyen Nehir’le bakışlarım ona kayarken tek kelime daha etmeden ayaklanarak ileri doğru bir adım atmıştım ki dönen başımla Nehir hızla koluma girmişti.
Ses etmeden evin arkasında ki açıklığa ilerlediğimizde bakışlarım ardımızdaki koca ormana kaymıştı, orada bir yerlerde olduğunu biliyordum. Hissediyordum ama neden bulamıyordum?
Gelen helikopter sesiyle bakışlarım önüme döndüğünde pervanenin rüzgarı yüzümüze çarpmıştı. Yerle temas eden helikopterle kapısı açılırken herkes içeri binmeye başlamıştı, son kez arkama bakarak bende helikoptere bindiğimde öncede ki Nalan’ın bakışları hızla beni olmuştu.
“Komutanım iyi misin?” diyen Nalan’la kafamı arkaya yasladım.
“Sür.” Tek sözüm bu olmuştu. Ardından hızla arkasını dönerek helikopteri kaldırdığında gözümde canlanan anılar birer birer dönüyordu.
***
"Oraya düşersen peşinden bende atlarım."
"Saçmalama! Benim gibi iğrenç biri için ölemezsin."
"ÇIK ŞU SİKTİĞİMİN YERİNDEN!"
***
Uçurumdan düşmek üzereyken geçmişti bu konuşma ve sonrasında yine bu helikoptere binmiştik. Nasıl da sinir etmişti beni o zamanlar…
Dudaklarım acıyla kıvrılırken gözyaşlarım akmaya devam ediyordu. Nefret ederken bile ölmesine izin vermemişken şimdi nasıl öylesine durabilirdim? Nasıl onsuz yaşayabilirdim?
Kimseden çıt çıkmazken sadece dönen pervanenin sesi yankılanıyordu, bakışlarım ise arasında süzüldüğümüz bulutlardaydı. Evren daha da çok ruhumun yanması için mi bugünü bulutlu yapmıştı? Ya da onun bakışları her yerde miydi?
İnişe geçen helikopterle bahçede bekleyen ikiliyi farketmiştim, Leyla ve Beril öylece bekliyorlardı. Duran helikopterle bakışlarım öndeki Nalan’a döndü.
“Biliyorlar mı?” dedim kısık çıkan sesimle.
“Hep gece döndüğüm için denk gelmedik komutanım.” dediğinde başımı olumlu anlamda sallayarak helikopterin kapısını açıp dışarı atladım. Beni gören Beril hızla bana koşarken yarı yolda adımları yavaşlayarak duraksamıştı, bakışları üstümde ki kana kaymıştı.
Peşimden ekibin tamamı inerken Leyla’da Beril’in yanına gelip bakışlarını bize çevirmişti. Başımı çevirerek karargaha doğru adımlamaya başladığımda duyduğum cümle duraksamamı sağlamıştı.
“Mirza abim nerede?”
Ciğerim alev alev yanarken nefes almaya çalıştıkça yangın daha çok artıyordu. Sanki urgan boynuma tekrar geçirilmişti ve ölmem için o sandalye itilmiş, bir mermi ise o ipi hiç kesmemişti. Boğuluyordum. Acı içinde onsuzlukla boğuluyordum.
“Cem, Mirza abim nerede?” dedi Beril tekrardan. Hiçbirimizden ses çıkmazken ellerim iki yanımda yumruk olmuştu.
“Mecnun neler oluyor? Mirza nerede?” diyen Leyla’nın korku dolu sesiyle daha fazla katlanamayarak hızla karargahın içine doğru koşmaya başladım. Dayanamıyordum, daha fazlasına mecalim kalmamıştı. Adımlarım askeriyenin altında ki hücrelere yönelirken aklımda tek bir isim vardı, o orospu çocuğu konuşmak zorundaydı.
“Üsteğmen.” diyen albayın sesini umursamadan yanından geçecekken parmaklarını sertçe koluma geçirerek beni durdurdu.
“Şimdi değil komutanım, o orospu çocuğu bana yer verecek. Ruhumun nerede olduğunu söyleyecek.” dediğimde dolan gözlerini çevirerek benden saklamaya çalışmıştı.
“Kendine gelmek zorundasın asker, kalbini bu işe karıştıramazsın.” diyen albayla yaşlar tekrardan yanaklarımı ıslatmaya başlamıştı. “Artık komutanı olduğun bir tim var, sağlıklı düşünmek zorundasın.”
Kolumu sertçe kendime çekerek elinden kurtardıktan sonra ona doğru dönerek karşısında dikildim.
“Bu timin tek bir komutanı var ve o da Mirza Han Yalçıner, ne olursa olsun onu bulacağım.” derken elimi kaldırıp sertçe gözyaşlarımı sildikten sonra yüzümdeki maskeyi indirdim. “Şimdi rahat bırakın beni.” diyerek hızla arkamı dönüp ilerlemeye devam ettiğimde tek kelime etmemişti.
Hücrelerin olduğu kata geldiğimde gözlerim tek bir kişiyi arıyordu. Bakışlarım hızla çevrede gezinirken bakışlarım nefretimle kesişmişti, oradaydı. Beni görür görmez yerinden dikleştiğinde omuzlarım daha çok gerilmişti.
“Aç şu kapıyı.” dedim ardımda ilerleyen askere.
“Ama albayın izni…”
“AÇ!” diye haykırarak askere döndüğümde hızla başını olumlu anlamda sallayarak demir parmaklıklara ilerleyip açmıştı. Askerin açtığı kapıdan içeri girdikten sonra bakışlarımı ondan bir saniye bile ayırmadan duraksadım. “Geri kilitle.” Emrimle birlikte asker tekrardan kapıyı kilitlediğinde Bahoz ise yattığı yerden doğrularak sırtını duvara yaslamıştı.
“Nujin…”
Sözünü bitirmesine izin vermeden yumruğumu sertçe yüzüne geçirdiğimde yana doğru devrilmişti. Bacaklarında ki sargıları umursamadan yakalarından tutarak yere savurduğumda acı içinde haykırışı yankılanmıştı.
“Nerde lan? NEREDE O SİKİK LİDERİN?!” Yanına yaklaşarak yakalarından tutup kaldırdıktan sonra diğer bir yumruğu da sertçe yüzüne geçirmiştim. “NERDE LAN?!”
“Nujin, dur…” demesiyle içimdeki sinir daha çok artarken yakalarında ki ellerimi çekerek karnına sertçe bir tekmeyi geçirmiştim.
“Nerede amına koduğumun lideri?!” Tekrardan tekmeyi geçirdiğimde inleyerek karnını tutmaya başlamıştı. Yakalarına tekrardan tutunarak iğrenç sıfatını görüş açıma çıkardığımda onu gebertmemek için kendimi zor tutuyordum. “Konuş Baho, nerede o?”
“Nujin, kızım…” bir yumruğu daha yüzüne geçirmiştim.
“BEN SENİN HİÇBİR ŞEYİN DEĞİLİM PİÇ HERİF!” Parmaklarım boğazına sarılırken başını sertçe arkasında ki duvara yasladım. “Bana bir daha o isimle seslenirsen soluğunu sikerim!” dememle başını hızla olumlu anlamda sallamıştı. “Cevap ver, nerde lan liderin?”
“Vallah bilmiyem, aramalarımı bayadır açmir.” demesiyle bir yumruk daha geçirmiştim iğrenç sıfatına.
“O zaman bana en çok saklandığı yeri ver lan şerefsiz!” Parmaklarım tekrardan boynuna sarılırken dizimi de bilerek bacağında kurşun yarasına bastırmıştım. “Seni acı çektire çektire sikerim Baho, öyle bir sikerim ki elimden hiçbir Allah’ın kulu alamaz.”
“Bi…bilmiyem.” demesiyle sertçe geri ittiğim bedeninin ardından ayaklanarak geriye çekilmiştim ki ardımdan izleyen Melike albay ve Mecnun’la karşılaşmıştım. Gelen patırtıyla arkamı döndüğümde Baho’nun acıdan bayıldığını farketmiştim.
“Allah kahretsin.” derken ellerim sertçe alnıma gittiğinde baş ağrım daha da şiddetlenmişti.
“Hadi, gel dinlen. Yarın tekrardan yola çıkacağız zaten.” Diyen Mecnun’u umursamadan askerin açtığı kapıyla çıkarak hızla yukarıya adımladım. Karşıdan gelen Özgür’ün bakışları beni bulurken elinde çalan telefonu bana uzatmıştı, onun telefonuydu.
“Koğuşta bırakmış komutanım, ısrarla çalınca bende size getirmek istedim.” dediğinde titreyen ellerim telefona uzanmıştı. Bahriye teyze diye biri arıyordu, hiç duymamıştım. Telefonu açarak yavaşça kulağıma yerleştirdim.
“Alo. Mirza oğlum biliyem arama dediydin emme bu sizin bicirik şu aralar hiç durmuyor, bir gel de bakıver.” diyen sesle anlamayarak kaşlarım çatılmıştı.
“Merhabalar, ben…karısıyım.” dediğimde yangın sanki tüm bedenimi sarmıştı.
“Ay kızım merhaba, ben yan komşunuz Bahriye teyze. Siz memlekete döneriken Mirza oğlum kuğuyu bize bıraktıydı, cadaloz şu aralar hiç durmuyor. Bir gelip bakıverseniz mi acaba? Özledi herhal sizi.” demesiyle nefes almaya çalışarak yandaki duvara yaslandım. “Bu arada Mirza oğlum iyi mi kızım?”
“Ben geliyorum birazdan.” diyerek hızla telefonu kapattığımda ekranda aydınlanan resim gözlerimin tekrardan dolmasını sağlamıştı. Gölün kenarında aniden çektiği resmimi duvar kağıdı yapmıştı.
“Komutanım, bu halde gitmeyin isterseniz.” diyen Özgür’le bakışlarım onu döndüğünde üstümü işaret etmesiyle ne demek istediğini anlamıştım. Her tarafım kan içindeydi. Yavaşça başımı olumlu anlamda salladıktan sonra koğuşa ilerledim, içeri girerek telefonumu yatağımın üstüne bıraktıktan sonra hiç beklemeden üstümü çıkartıp suyun altına girmiştim.
Omuzlarımdan akan soğuk suyu umursamadan kan lekelerini sertçe ovalayarak çıkardığımda tenim kıpkırmızı olmuştu. Umrumda olmadan devam ederken ellerimin üstünün hep yara olduğunu fark etmiştim, hafif kızarsa bile okşadığı ellerim yara bere içindeydi… Acaba şu an o ne haldeydi?…
Gözlerim tekrardan dolarken ağlamama izin vermeden hızla suyu kapatıp havluya sarındıktan sonra dışarı çıktığımda yatağımda oturan Beril’i görmüştüm, umursamadan dolabımın önüne giderek havluyu aşağıya indirdiğimde aynadaki yansımasının bakışları sırtıma kaymıştı. Küçükken o şerefsizin yaptığı ve sonrasında onun iyileştirdiği yaraların izleri hala bedenimdeydi esasında, onları görmüştü.
Hızla dolaptan çıkardığım iç çamaşırlarını giydikten sonra kamuflajımı da geçirmiştim, yarına hazır olmak istiyordum. Bakışlarım üniformanın üstündeki soyisme kaydığında boğazımdaki yumru daha derine batmaya başlamıştı, nefes almak her geçen saniye daha da zor oluyordu.
Üstümü giyindikleri sonra bakışlarım Beril’i bulduğunda eline aldığı pamukla ayaklandığını farketmiştim.
“Abim ellerinin yara olduğunu söyledi.” diyerek bana doğru adımlamıştı ki hızla geri çekildim.
“İstemez. İşim var.” diyerek kapıya yönelmiştim ki hızla önümde durduğunda adımlarım duraksamıştı.
“Onu bulacağına hiç şüphem yok abla ama bulduğunda sen tek parça olmazsan o çok üzülür, bunu bizim kadar sende iyi biliyorsun.” demesiyle ona doğru bir adım atmıştım.
“Ben ordan bakılınca tek parça mı duruyorum Beril?” dediğimde derince yutkunmuştu.
“Yenge…”
“Tek bir kelime daha duymak istemiyorum Beril, çekil karşımdan.” derken hafifçe yana ittiğimde bana karşı göstermeden çekilmişti. Hızla koğuştan çıkmadan son anda telefonu almayı akıl ederek karargahtan ayrılmıştım. Hemen çıkış kapısının yakınında duran motora bakışlarım kayarken nefes almaya çalışarak motora doğru ilerledim.
Hiç düşünmeden içinde ki gizli bölmeden kaskı alıp başıma geçirdikten sonra üzerine bindiğimde takılı olan anahtarına elim gitmişti, burada güvenli olacağını bildiği için çıkarmamıştı sanırım. Gaz vererek hareket etmesini sağladığımda hızla yola koyulmuştum. Zihnimde anılar peş peşe dönerken dolan gözlerimden tekrardan yaşlar süzülmeye başlamıştı, daha çok gaza yüklenirken boş yolda ilerliyordum.
***
"Motorla gidiyoruz."
"Motor kullandığını bilmiyordum."
"Bilmediğin daha ne çok şey olduğunu duysan şaşarsın."
"Bebek miyim ben Han?"
"Bebeğim olsan?"
***
Gaza daha fazla yüklenirken rüzgar sertçe açık kalan kaskın camından yüzüme çarpıyordu. Sesi zihnimde can bulurken ellerim daha fazla titriyor, boğazımdaki yumru canımı yakıyordu. İki hafta, onsuz geçen iki koca hafta… Artık mecalim kalmamıştı, sadece ona ihtiyacım vardı. Tıpkı bir uyuşturucu bağımlısı gibi onu istiyordum, onsuz yaşayamazdım. Bunu çok iyi biliyordum.
Evin önüne geldiğimde motoru yavaşlatarak duraksadım. Nefes almaya çalışarak kaskı başımdan çıkardığım sırada gözümdeki lensin gözüme battığını farketmiştim, yavaşça motordan indikten sonra lensi gözümden çıkartarak cebimdeki kutusuna bıraktım. Yavaş adımlarla eve ilerlerken hemen yandaki evimize bakmamaya çalışıyordum, anıları görmek istemiyordum.
Yavaşça kapıyı tıklattığımda yüksek sesle gıcırdayan kapının açılmasıyla yaşlı bir teyzeyle göz göze gelmiştik, bakışları gözlerimde gezinirken onunda gözleri dolmuştu. O esnada gelen miyavlama sesiyle bakışlarım yere kaydığında kuğuyla karşılaşmıştım, bacağıma sürtünüyordu.
“Sahibine bir zarar geldiğini anladı o da zağar.” derken geriye çekilmişti. “Gel kızım, biraz otur. Yorgun gözüküyorsun.”
“Yok, ben gitsem iyi…” derken kararan gözlerimle duvara tutunmak zorunda kalmıştım ki teyze hızla koluma sarılmıştı.
“Ebe kızım daha ayakta duramıyon, neydecen o gavurun yanında?” diyerek beni içeri çekiştirdikten sonra kapıyı kapatmıştı. Beni yavaşça koltuğa oturttuktan sonra kendisi içerde kaybolmuştu. Bir süre sonra elindeki bardakla geri döndüğünde yanıma oturarak bardağı bana uzattı. “Tuzlu ayran ettim sana, içte kendine gel.”
“Ben istemi…”
“İç dedim kız.” diyen teyze zorla elimi kaldırıp bardağı tutuşturduğunda ellerimin nasıl titrediğini fark etmişti. “Sana tek bir soru soracam, o yaşıyor mu?” dediğinde bakışlarımı kaçırmak zorunda kalmıştım.
“Bilmiyorum.” dediğimde ayranı tuttuğum elimi ittirerek bir yudum almamı sağlamıştı.
“O zaman yaşıyor demehtir evlat, o itler de yakaladıkları askeri öldürecek göt yoh.” demesiyle bakışlarım onu bulmuştu. “Şimdi dersin bu bunak nerden biliyor ki konuşuyor diye.” derken eliyle duvarı işaret ettiğinde bakışlarım gösterdiği yeri bulmuştu. Üzerinde yüzbaşı üniforması olan güzel bir kadının resmiydi. “Bir çatışmada ağır yaralanınca görevi bırakmak zorunda kaldım ama biz de biliriz neyin ne oldugunu.”
Sanırım normal bir zaman diliminde olsaydık buna şaşırabilirdim lakin şu an yüzümde mimik dahi oynamamıştı.
“İki hafta oldu yüzbaşım, aramadığım delik kalmadı. Sanki yok oldu bir anda.” dediğim de bakışları beni bulmuştu.
“Elinizde adamlarından biri var mı?” dediğinde başımı olumlu anlamda sallamıştım. “Hala ölüsü ulaşmadıysa evlat bil ki değiş tokuş isteyecekler, bu itler böyledir.” demesiyle sözleri her ne kadar kafama yatsa da içimdeki endişeyi soldurmamıştı. Onların saklandığı yerleri bilen birine ihtiyacım vardı, sebeplerini sonra öğrenirdim.
O esnada zihnimde çınlayan isimle kaşlarım yavaşça çatılmıştı. Hasan Aslanoğlu…
Onlarla iletişime geçen ve bana yardım edebilecek tek isimdi. Hızla elimde ki ayranı bırakarak teyzeye döndüm.
“Her şey için teşekkürler ama benim çıkmam gerekiyor komutanım.” dediğimde gülümseyerek başını sallamıştı.
“O keratayı bulduktan sonra yanıma uğrayın, canım sıkılıyor ya hu.” diyen Bahriye teyzeyle hafifçe tebessüm ettikten sonra hızla ayaklanarak dışarı çıkmıştım. Motora ilerlerken istikamet belliydi, Aslanoğlu konağı…
~~~~~~~~~~~~
Mirza Han Yalçıner…
Yüzüme çarpan soğuk suyla gözlerim hızla aralandığında öksürerek bir süre kendime gelmeye çalıştım. Bakışlarım çevrede gezerken yine aynı yerde olduğumu farketmiştim, güneş almayan bir sikik yerde zaman kavramını bile yitirmiştim.
“Günaydın komitan, bugün özel misafirin vardır ha.” diyen şerefsizle yerimden doğrulmaya çalıştığımda kollarımda ki zincirler şangırdamıştı. Bedenimin her yanı günlerdir yediğim dayaktan sızlarken ağzımı açıp tek kelime etmemiştim, bu salaklar umrumda değildi.
“Oo kimleri görüyorum.” diyen ses ve ardından gelen iğrenç tarçın kokusuyla sert bakışlarım hızla onu bulmuştu. Sikimin lideri! “Yazık, uf etmişler seni.” demesiyle hızla ona doğru atılmıştım ki el ve ayak bileklerimde sarılı olan zincirler beni engellemişti.
“Götün yiyorsa yaklaş da uf nasıl edilirmiş bakalım.” dediğimde kahkahası odayı doldurmuştu.
“Ah siz türkler, eliniz kolunuz bağlıyken bile çeneniz susmuyor.” diyerek önümde duran sandalyeye oturmuştu. Gözünde ki banta bakarken bir zamanlar nasıl söktüğüm gözümün önüne gelmişti, keşke o zaman gebertseydim.
“Türkler sikecek ebeni.” dediğimde dudakları kıvrılmıştı.
“Gebereceksin asker ama önce almam gereken birkaç intikam var, böyle kuru kuruya gidemezsin.” demesiyle boğazımdan gelen hırıltıyla hızla ona atıldığımda ellerim zincirli bile olsa sandalyesiyle geriye kaymıştı.
“Bir ölür bin diriliriz lan, hangimizden kaçacaksın puşt?!” diye haykırmamla gülen yüzü yavaşça solarken elinde ki tarçın çubuğunu dudaklarına götürdü.
“Komiksin asker.” derken bakışlarını üzerimde gezdirmişti.
Üstümdeki kamuflajlı çıkartmışlardı ve bedenim yara içindeydi, sürüsünde ki iki üç tane mal ara ara gelip birkaç tane vurup gitmişlerdi. Demek ki liderleri olacak sokuğu bekledikleri için çok yüklenmemişlerdi.
“Sana neden Alfa dediklerini anlayamıyorum. Sen kim kurtların lideri olmak kim asker? Aslında kendime bu lakabı verebilirmişim.” diyerek yalandan düşünmeye başladığında sinirle dudaklarım kıvrılmıştı.
“Sen kendini liderden mi sayıyorsun lan amın oğlu?” dediğimde yüzü daha çok düşerken tarçını dudaklarının arasından çekerek ayaklanıp yanda ki puşta elini uzattı.
“Buna ilacını vermiyor musunuz? Yine dili uzamış.” derken aldığı sopayla tarçın çubuğunu cebine atarak bana yaklaştı.
“Daha zamani gelmemiştir ağam.” diyen puştla karşıma dikildiğinde üstten ona bakmaya başlamıştım. Her defasında bana bir ilaç veriyorlardı, sakinleştirici gibi bir şeydi. Gücümü kullanmamı engelliyorlardı, beynimi uyuşturuyorlardı.
“Sikerim zamanı, getir şu ilacı lan!” diye bağıran itin bakışları tekrardan bana dönerken sertçe kafamı burnuna geçirmemle inleyerek geri çekilmişti. Fazla yaklaşmıştı, yapmamalıydı. “Seni orospu çocuğu!” diye haykıran sikik elindeki sopayı sertçe karnıma geçirmesiyle dişlerimi birbirine kenetleyerek inlememi engellemiştim.
Art ardına bedenime inen sopayla gözlerimi kapatarak değişken bakışları düşündüm. Bana nasıl güldüğünü, gülerken kısılan gözlerini, sesini, kokusunu… Benim asıl sakinleştiricim oydu, biriciğimdi…
Dudaklarım kıvrılırken duraksayan darbelerle gözlerimi açarak nefes nefese kalan şerefsize baktım, ağzımda biriken kanı yüzüne tükürdüğümde elindeki sopayı sertçe yere fırlatmıştı.
“Noldu lan amın oğlu? Yoruldun mu?” dememle sertçe yüzünü silerek karşıma geldi ama bu sefer temkinli olarak uzak durmuştu.
“Şimdi değil, karını altımda inletirken yorulacağım.” demesiyle dişlerimi öyle sertçe birbirine geçirmiştim ki çenem yediğim yumruklarla bile böyle ağrımamıştı. “Sanırım doğru noktaya parmak bastım ha asker, ne dersin?”
“Seni karım yapacağım sokuk puşt.” dediğimde gülerek boynunu esnetmişti.
“Konuyu saptırma asker, burada karın hakkında konuşuyoruz.” demesiyle damarlarımda akan kan bile fokurdamaya başlamıştı. “Şimdi arayıp seni vereceğimi söylesem karın bana tıpış tıpış gelmez mi sanıyorsun?” diyerek sırıttığı sırada kapıdan elinde bir tepsiyle şerefsizlerden biri girmişti. Sözlerinin haklılık payı canımı yakarken kalbim endişeyle kasıldı, gelmemeliydi…
“Karım yok benim.” dediğimde gülerek getirilen tepsinin üstünü açtığında çeşit çeşit bıçak ve yanan ateş olduğunu farketmiştim.
“Bana pek öyle söylenmedi ama.” derken eline bıçaklardan birini alıp bana döndü. “Şu deniz kenarında öpüştüğün hatun mu yoksa? Ağzının tadını biliyorsun Yalçıner.” demesiyle ellerim demirlere daha sert asılmıştı. Puşt herif bizi her an takip etmişti ve ben farkedememiştim bile, ya bu yüzden ona zarar gelseydi?
“Benim karım yok dedim, beynin basmıyor mu?” dediğim esnada ısıttığı bıçağı çıplak göğsüme yaslamasıyla acı beynime ulaşmış olsa da sesim çıkmamıştı. O zevki bu puştlara yaşatmayacaktım.
“Birbirimizi kandırmayalım asker, o hatuna nasıl baktığını gördüm.” derken bıçağı biraz daha bastırdığında bıçağın keskin tarafı tenimden içeri giriyordu. “Şu kız yoksa bana senin kulaklığından tehdit savuran asker mi?”
“Seni…sikeceğim lan!” diye haykırırken bıçağı göğsümden çekerek diğer bir ısıtılmış bıçağa uzandı. Nefes nefese kalmış bir şekilde başım önüme düşerken acıyı hissetmemeye çalışıyordum. “Buradan çıktığımda…seni elimden kimse…alamayacak.”
“Buradan çıkacağına hala inancın var mı?” derken bakışları beni bulmuştu. “İki koca hafta geçti asker ve seninkilerden hala ses seda yok, kurtuldukları için seviniyorlar bence.” demesiyle acı dahi çeksem dudaklarım yine de kıvrılmıştı.
“Götüne o tüfeği ben… sokacağım amın oğlu.” dediğimde gülerek bana yaklaşmıştı.
“Aslında bunun bir çıkar yolu var asker.” derken elindeki bıçakla bana doğru birkaç adım daha attı. “Bahoz ve Rıfat’ı bana verin, bende karını rahat bırakayım. Ne dersin?” demesiyle dudaklarım acıma rağmen kıvrılırken kahkaham odada yankılanmıştı.
“Rüyanda görürsün…piç herif.” dememle elindeki sıcak bıçağı tekrardan göğsüme yasladığında bakışlarımı gözlerinden bir saniye bile ayırmamıştım.
“Eninde sonunda pek edeceksin asker, ya seve seve ya sike sike.” derken bıçağı yavaşça ittirdiğinde demirlere biraz daha asılmıştım ki gelen çatırtıyla şerefsiz hızla geri çekilip tavana baktı. “Şu ilacı verin, bunun ayı gücüne beton bile dayanmıyor.”
Göğsümün acısını bile gölgeleyen bir korku ruhumu ele geçirirken aklımdan tek geçen isim kuğumdu, sahiden dediği gibi onu bulabilir miydi? Boynuma saplanan iğneyle gücüm azalırken başımı koluma yaslamıştım, şu anda onun kokusunu alabilmek için neyimi vermezdim.
“Ne beni ne de vatanımı yenemezsin, o yüzden sana bir tavsiye şerefsiz. Bir kurdu vurduğunda mutlaka öldüğüne emin olmalısın, yoksa gelir bulur seni.” dediğimde hızla belindeki silahını çıkartmıştı.
“Benim için bu kadar önemli olmasan saniye beklemem asker ama bu yavaş yavaş gebermeyeceğin anlamına gelmez.” diyerek bacağıma nişan aldığı silahı ateşleyecekken hareket ettirdiğim bacağımda mermi kemiğe saplanmak yerine derimi sıyırıp geçmişti. İnlememek için kendimle savaş verirken o ise sırıtarak peşindeki itleriyle dışarı çıkmıştı.
Gözlerim yaşadığım acılarla kararırken başım öne doğru düşmüştü, zihnimde ise parıldayan tek şey değişken bakışlardan ibaretti…
~~~~~~~~~~~
Nüha Yalçıner…
Hasan’ın yanına gidip olayı anlattığımda hızla yardım etmeyi kabul etmişti, şimdi ise karargahta bir çıkış yolu arıyorduk.
“Şeref iti telefonu açmıyor.” diyerek bize dönen Hasan’la saçımı başımı yolmak üzereydim. Aradığı hiçbir telefon cevaplamamıştı ve saatler geçmesine rağmen hala tek bir iz bulamamıştık. “Ormanı iyice kontrol ettiniz mi?”
“Ettik ama tek bir iz bile yok.” dediğimde Hasan volta atmaya devam ediyordu. Adamlarını aramaları için dağa yollamıştı fakat hala ses seda yoktu.
Ruhum öylesine sızlıyordu ki tek güvencem Bahriye teyzenin sözleriydi, ölmüş olsa şu ana kadar haberi gelirdi değil mi?
“Aramadığımız yer kalmadı ama yok amına koyim.” diyen Cem elini sertçe masaya çarparak ayaklandığında Mecnun ellerini saçlarından geçirerek çekiştirmişti.
“Senin bildiğin yok mu böyle gizli sığınak falan birader?” dedi Barkın Hasan’a ithafen.
“Onların bir ton sığınağı var ama çoğuna herkesi sokmazlar.” demesiyle Mecnun sertçe sandalyesini itip kalktıktan sonra Hasan’ın yakasına yapışmıştı.
“YERİN DİBİNE GİRMEDİLER YA AMINA KOYAYIM! NEREDE BU?!” diye haykıran Mecnun’la hızla ayaklanmıştım ki zihnimde Mecnun’un sesi yankılandı.
Yerin dibi…
“Mecnun bırak onu, bu şekilde bulamayız zaten.” diyen Nalan hızla Mecnun’la Hasan’ın arasına girdiğinde Hasan’ın kızarık bakışları onu bulmuştu.
“Yerin dibi.” diye mırıldanmamla herkesin bakışları beni bulurken hızla ayaklandım. “Yerin dibi lan.” dedim heyecanla.
“Ne alaka şimdi?” diyen Nehir’le bakışlarım Hasan’la kesişmişti. O ne demek istediğimi anlamıştı.
“Biz hep üstten baktık Nehir, ya yerin altındaysa?” dememle kaşları çatılırken beni anlamıştı.
“Verdiğiniz konumda ki ormanda bir yeraltı sığınağı var ama yerini bilmiyorum, fakat bulurum.” diyen Hasan’la başımı olumlu anlamda sallamıştım.
“Hazırlanın İnfirat, komutanımızı getirmeye gidiyoruz.” dememle herkes hazırola geçmişti.
“EMREDERSİNİZ KOMUTANIM!”
Onu bulmadan buraya dönmeyecektim…
~~~~~~~~~~~~~
Vee bölüm sonu…
Tahmin ettiğim kadar acıklı olmadı gibi ha ne dersiniz???
Dişi kurt gücü der susarım! Ortalığı ayağa kaldırdı.
Şu lider bozuntusuna nefretim hat safhada!!
Sizce bölüm nasıldı?
Hasan sizce güvenilir mi?
Peki Bahriye teyzeyi nasıl buldunuz?
Düşüncelerinizi merak ediyorum…
Beğeni ve yorumları da unutmayalım lütfen olur mu?
Yardımlarınıza ihtiyacım var…
TikTok: snurr003
Instagram: snurr_003
Takip edin bence, Tt hesabımdan çok tatlı videolar atıyorummm!!!
Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda Tt adresimden paylaşıyorum. (Henüz insta algoritmasını çözemediğim için orayı pek kullanamıyorum ama yine de orada da aktifim.)
Seviliyorsunuzzzzz
🦢☁️

