İçeriğe geç

İNFİRAT

Bölüm 38 · 22 dk okuma

İNFİRAT

Bölüm 38

37. HAYAL

~Bölüm Şarkıları~

Dedublüman~Çözemezsin

Şahin Kendirci~İçim Yanar

Yeni bir bölümden herkese merhabalar efenim!!!

Nasılsınız???

Önemli Dipnot!!!!!!!

Canlarım önümüzdeki iki hafta boyunca finallerim olduğu için ne yazık ki bölüm gelmeyecektir, bilginizeeee. Bizi çok çok özleyin olur muuuu???

“Ölüm bir gün dudağımda zehir gibi… Füsun değil mi bu? Başka türlü mümkün değil. Ah! Hayır, bu defa başka…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum…

İyi okumalar…

Seviliyorsununuzzzz

🦢☁️

~~~~~~~~

Yazarın anlatımından…

Bu amansız yaşam döngüsü nereye kadar sürerdi? Ölüm sizce bir kurtuluş muydu? Ya da gerçek hayatın asıl başlangıcı mıydı?

Mirza’nın ışık görmeyen o odada bunları düşünmek için oldukça vakti olmuştu, hatta yer yer düşünmekten kafayı yemiş dahi olabilirdi. Her defasında odanın leş kokusuna rağmen burnundan silinmeyen bebek kokusu onu tekrardan hayata döndürürken dudaklarına bir gülümseme konduruyordu, hayali bile mutluluk sebebiydi onun için. Zaten senelerce hayaliyle yaşamamış mıydı? Alışkındı Mirza bu duruma…

Bir duvarın dibinde ve elleri iki yandan zincirlenmiş bir şekilde otururken ne bacağında ki kurşun yarası ne de bedeninde ki şiddetin acısı umrunda değildi, sevdiği kadını korumak için gerekirse hiç düşünmeden kendi kafasına bile sıkardı. Ve o da öyle yapmıştı, hiç düşünmemişti…

Önüne düşmüş kafasını kaldırmaya çalışan Mirza zor bela bulanık bakışlarının ardından bir çift ayakkabıyı görebilmişti, yine o şerefsiz geldi diye düşünmeden edemedi. Bir süre önce gelen liderin adamlarından biri bugün tam bu odaya geleli iki hafta olduğunu söylemişti Mirza’ya ve eğer zamanı doğru kavrayabildiyse vurulmasının üstünden iki gün kadar geçtiğine emindi. Odaya giren adamların sayısına göre gündüz ve geceyi anlamaya başlamıştı, bu işini daha çok kolaylaştırıyordu.

“Ah! Asker, zaman seni bir hayli yaşlandırmış sanki. İki hafta da çökmüşsün.” diyerek gülen liderle Mirza göz ucuyla önünde oturan adama baktı.

“Bu iki hafta…” derken Mirza’nın duraksaması gerekmişti. Konuştukça göğsünde ki çürükler ve yanık izleri daha çok sızlıyordu. “Bir türlü…geçmek bilmedi.”

“İki hafta, iki ay ya da iki yıl, ne fark eder? Seni her halükarda bulamayacaklar asker.” dedi lider gülmeye devam ederek. Tek gözünü gizleyen siyah göz bandıyla gülmeye devam ederken öne doğru eğildi. “Bugün keyfim oldukça yerinde.” dedikten sonra duraksadığında Mirza’dan herhangi bir tepki beklemişti.

Başını zor bela geriye yaslayan Mirza’nın bayık bakışları her ne kadar liderde olsa da kulakları uğuldamaya başlamıştı. Başı delicesine zonkluyordu.

“Aşk olsun, ne oldu diye sormayacak mısın?” diyen liderle Mirza kalkıp geberene kadar kafasını duvara vurmak istemişti ama yapamıyordu. Verdikleri ilaç yüzünden kolu bile kalkmıyordu yerinden. “Neyse, sordun sayıyorum.” diye gülerek arkasına yaslandı. “Dişi kurt diye biri varmış askerlerin içinde.” derken kafasını duvara yaslayarak ellerini sanki hayali bir pankart açar gibi havaya kaldırmıştı. “Alfa’nın biricik dişi kurdu, çok yakında sizlerle.”

Mirza’nın tüm benliğini amansız bir korku sarmıştı, kuğusunun kendi içlerinde ki lakabını nerden öğrenmişti ki? Ya onu bulursa diye düşünmeden edemedi Mirza, zihni allak bullak olurken mantıklı olmaya çalışıyordu fakat telaşı içten içe onu yiyip bitiriyordu.

“Aslında sizi öldürmeye çalışarak boşa zaman harcıyoruz, kendi içinizde birbirinizi gebertiyorsunuz zaten.” diyen liderle Mirza’nın zihninde birkaç parça yerine oturmaya başlamıştı.

“Hain…” diye mırıldandı sessizce Mirza fakat bu liderden kaçmamıştı.

“En kötüler her zaman en yakınında olanlardır asker, bunu unutmamalısın.” diyerek tekrardan öne doğru eğildi. “Gerçi artık bu bilginin senin için bir yararı yok. Tüh, heba oldu güzelim tavsiye.”

“Hala…ölmedim amın oğlu.” diye mırıldanan Mirza’yla liderin suratı yavaşça düşerken oturduğu sandalyesinden kalkarak Mirza’nın karşısına dikilmişti.

‘Hala ölmedim ve arkada beni bekleyen kuğum varken de ölmeyi düşünmüyorum.’ diye geçirdi içinden ama bu sözler dudaklarından dökülmemişti.

“Yeteri kadar terbiye edilmemişsin anlaşılan, iş başa düştü.” demesinin ardından sağ yumruğunu sertçe Mirza’ya geçirdiğinde Mirza vuruşun etkisiyle hızla savrulmuştu.

Bedeni adeta çığlık atarcasına haykırsa da dudaklarından tek bir inilti bile dökülmüyordu. Bir Türk askeri ne olursa olsun bir şerefsizin önünde acısını belli etmezdi ona göre, hep bu kurala göre yaşardı Mirza ve yaşamaya da devam edecekti.

Birkaç yumruğun ardından lider nefeslenerek duraksamıştı.

“Şimdi seninle adam akıllı konuşalım asker, sözümü dinlersen belki şu dişi kurdu rahat bırakırım.” demesiyle Mirza’nın kanlı dudakları kıvrılmıştı. Başını hareket ettirebildiği kadar ettirerek olumsuz anlamda salladığında liderin kaşlarının çatıldığını fark edebilmişti.

“Sen… adam değilsin.” demesiyle tekrar bir yumruk yüzüne sertçe inmişti.

“Bu durumda beni sinir etmemelisin komutan, sonun hiç iyi olmaz.” dediğinde Mirza ağzında biriken kanı yere tükürerek derince bir nefes almaya çalışmıştı fakat yaraları izin vermiyordu. “İçeri de kameradan bir düzenek kuruldu asker, oraya çıkıp Türkleri temsil ederek tüm halkımdan özür diledikten sonra KCK’nın üstünlüğünü kabul edeceksin ve bende biricik karını rahat bırakacağım.”

Mirza’nın gri bakışları önünde ki şerefsizi bulurken kafasını yavaşça doğrultmuştu. Dudakları tekrardan kıvrılırken sanki oldukça komik bir şaka duymuş gibi gülmeye başlamıştı. Liderin kaşları daha fazla çatılırken hafifçe geri çekilip izlemeye devam etti.

“Önce sen… milletimin adını o boktan ağzına aldığın için… özür dileyeceksin.” diyen Mirza’yla liderin eli sertçe Mirza’nın çenesini bulmuştu.

“Türkler de sende sikimde değilsiniz asker, hepiniz geberip gideceksiniz.” dediğinde Mirza’nın dudaklarında ki gülümse hala yerli yerindeydi. “O kameraya çıkıp konuşacaksın, yoksa yemin ederim karını getirip gözlerinin önünde sikerim.”

Korku… Amansız bir telaş ve bunların yanı sıra ruhunu yakıp kavuran bir endişe…

Mirza’nın zihninde sorular dönüp dururken gözlerinden adeta nefretini kusuyordu. Ne olursa olsun vatanını satmazdı, peki ya canından çok sevdiği kadın ne olacaktı? Sadece blöf yapıyor diye geçirdi içinden, öyle olmasını umut etti. Aksi halde ne yapardı bilmiyordu.

“Siktir git.” diye mırıldanan Mirza’yla lider onun başını sertçe arkasında ki duvara çarpmıştı. Mirza’nın gözleri kararmaya başlarken karnına inen tekmeyle başı tamamen önüne düşmüştü, içinde ki korkusuyla beraber gözleri kararırken kendini uçsuz bucaksız karanlığa bıraktı…

Aradan ne kadar süre geçti bilinmezdi lakin Mirza duyduğu naif sesle gözlerini aralamıştı, susuzluktan kuruyan boğazı her yutkunuşunda kendisine eziyet ederken başını hafifçe geriye atarak duyduğu sese döndü.

“Bulut adam…” diye mırıldanan sesle Mirza’nın dudakları kıvrılırken özleminden yandığı kadına baktı. Sahiden hemen karşısında mıydı?

“Kuğu…” diye fısıldadı Mirza, günlerdir dudaklarından hiç silinmemişti bu isim. Parıldayarak bakan değişken gözlerinde gezdirdi bakışlarını Mirza, kalbi sanki heyecandan ağzında atıyor gibiydi. Onu öyle çok özlemişti ki…

Bakışlarını yüzünün her santiminde gezdirdi, her bir detayı zihninin derinliklerine kaydetmek istiyordu. Burada yaşadığı eziyetlerden daha çok onsuzluk canını yakıyordu, ne denli bu kadar alışmıştı bilmiyordu ama o olmadan nefes bile aldığını hissetmiyordu.

O esnada zihninde bir gerçek yankılandı, kuğunun burada ne işi vardı? Buraya nasıl girebilmişti? Bakışlarını gülümseyen yüzünden alarak üzerine indirdiğinde beyaz bir elbiseyle karşılaşmıştı. Bu lanet yerde neden üstünde beyaz bir elbise vardı? Kamuflajı nerdeydi? Endişe damarlarını zehir misali sararken yerinden doğrulmaya çalıştı ama bedeni ona ihanet edercesine ayaklanmayı reddediyordu.

“Kuğu, burada ne işin var? Birisi görmeden hemen çık.” dedi Mirza telaşlı bir sesle. Nüha hala gülümsemeye devam ederken elini ona doğru uzattığında yanağına dokunan parmaklarla Mirza’nın bedeni aniden gevşemişti. Sıcak teni sakinleşmesini sağlarken bir melek kadar özgür olduğunu hissedebiliyordu.

“Sakin ol bebeğim, yanındayım.” diyerek yanağını okşamaya devam eden Nüha’yla Mirza yüzünü daha çok eline yaslamıştı.

“Burada olmamalısın kuğu. Seni arıyor…lütfen git.” derken gözleri yavaşça kapanmaya başlayan Mirza’yla Nüha dudaklarını alnına bastırmıştı.

“Senin yanındayken bana kim zarar verebilir ki uyuz komutan?” diyen sesiyle Mirza’nın gözlerinden burada durduğu süre boyunca ilk kezler yaşlar dökülmüştü.

“Koruyamam seni kuğum, nolur git.” diye mırıldanırken kapanan gözleriyle kendisini hayalinin bebek kokusuna bırakmıştı…

Sevdiği kadının hayaliyle bedeninde ki yaraları dahi unutarak uyuyakalmıştı Mirza, içindeki özlem bir nebze de olsa azalmazken kendisini endişe dolu bir karanlığa bıraktı…

~~~~~~~~~~~

Nüha Yalçıner…

Bakışlarımı kararmış duvarlarda gezdirdim, onu bulmaya yakın olduğumu hissedebiliyordum. Tüfeğime daha sıkı sarılırken ileri doğru adımlamaya başladım, ev neden bu kadar sessizdi? İçeride adam kaynıyor olması gerekmez miydi?

Boğazım hissettiğim korkuyla kururken bakışlarım hızla çevrede geziniyordu, eski püskü bir evin içindeydim. Haykırmak istiyordum, ismini bağırarak bana bir ipucu vermesini istiyordum ama dudaklarımı aralamaya cesaretim yoktu. Bununda bir pusu olmasından için için korkuyordum, ona zarar gelmesine izin veremezdim.

Karşımda kapısı kapalı olan odayı farkettiğimde gözlerimi etrafımda gezdirmeye devam ederek hızla kapıya doğru adımladım. Sebepsizce biliyordum, burada olduğunu hissediyordum. Aksini düşünmek bile göğsümü dağlarken nefes almaya çalışarak kapının önünde duraksadım.

Titreyen elim yavaşça kapıya uzanırken nefesimi tutarak kapıyı araladım. Yavaşça gıcırdayarak açılan kapıyla görüş açım netleşmeye başlamıştı, oradaydı…

“Şükürler olsun.” diye mırıldanırken elimdeki silah yeri boylamıştı. Bir sandalyeye bağlıydı ve bakışları bendeydi, özlediğim grileri hemen bendeydi. Yaşıyordu…

İçeri doğru bir adım attığım sırada başını hızla iki yana sallamasıyla duraksamıştım, neden grilerinde korku vardı? Etrafta kimse yokken neyden korkuyordu?

O esnada başımın arkasında hissettiğim soğuk metalle bakışlarım sadece grilerdeydi, korku tüm göz bebeklerini sarmıştı sanki. Yan tarafımdan gelen gıcırtıyla bakışlarım hızla oraya dönerken gördüğüm suretle içimde ki öfke yükselmeye başlamıştı.

“Hoşgeldin, bizde seni bekliyorduk komutan.” diyen lider elinde ki silahı Han’a doğrultarak ilerlemeye başladığında ellerim hızla belimdeki silahlara gitmişti fakat bir terslik vardı, silahlarım yoktu.

Tek gözlü şerefsiz silahı Han’ın başına yaslarken dudaklarındaki gülümsemeyle yüzünü bana çevirdi. İçimdeki lanet korku nefesimi keserken ona doğru hızla bir adım atmıştım ki kollarıma sarılan adamlar beni olduğum yere sabitlemişlerdi.

“Bırak onu şerefsiz, bırak!” diye haykırarak ellerinden kurtulmaya çalışırcasına çırpınmaya başlamıştım. Bakışlarım grilerle silah arasında gidip gelirken Han’ın ise dudaklarında aynı gülümseme vardı.

“Seni hep seveceğim kuğum.” diye mırıldanan Han’la başımı hızla olumsuz anlamda sallayarak daha sert çırpınmaya başlamıştım. Kollarıma sarılan eller her defasında daha çok artarken gözlerimden yaşlar hızla boşanıyordu.

“Hayır, ne istersen yaparım. Lütfen bırak onu!” Haykırışım kulağımda çınlarken liderin iğrenç suratında bir gülümseme oluşmuştu. Silahı kafasına biraz daha bastırdığında hızla ellerinden kurtulmaya çalışıyordum. Diğerleri nerdeydi? İnfirat neredeydi? Neden sesimi duymuyorlardı?

Bakışlarım tekrardan grilere kayarken çıkan yüksek sesli patlamayla gözlerim irice açılmıştı. Başına saplanan mermiyle bedeni hızla yere çakılırken kanının sıcaklığını yüzümde hissediyordum. Açık kalan grileri bana bakmaya devam ederken dudaklarında hala aynı gülümseme vardı.

Dudaklarım yaşadığım şokla aralanırken yüreğimin acısından nefes alamıyordum. Eller sonunda kollarımdan ayrılırken bedenimi taşımayan bacaklarım sertçe yere çakılmıştı. Titreyen ellerim ona uzanmak istercesine havalanırken sıcak kanı dizlerime doğru süzülmeye başlamıştı.

“HAYIR! HAN!”

Çığlığım zihnimde yankılanırken bana bakan cansız gözlerinden gözlerimi alamıyordum. Hıçkırıklarımla omuzlarım şiddetle sallanırken kanı tüm çevremi sarmıştı.

“Han….ölme…”

Ağlamalarım şiddetlenirken omzumun şiddetle sarsıldığını hissediyordum.

Hızla açılan gözlerimle derin nefesler almaya çalışarak etrafıma bakındım. Gözlerimden hala yaşlar akarken zihnimin içinde donuk griler dönüp duruyordu. Beni izleyen ekiple bakışlarımı onlarda gezdirdiğimde elim hızla kalbimi bulmuştu, sadece kabustu. Çok gerçekçi olan bir kabus…

İlerlemeye devam eden arabayla anılar zihnime birer birer akın etmişti, ormana gitmek için hazırlanıp arabaya geçmiştik ve uzun süredir uykusuz olduğum için yine bayılmış olmalıydım. Gözlerimden hala yaşlar akmaya devam ederken omuzlarıma sarılan kol beni hızla göğsüne çekmişti.

“Geçti kardeşim, sadece rüyaydı.” diyen Cem’le başımı biraz daha göğsüne gömmüştüm. Donuk griler gözümün önünden gitmezken kendime gelemiyordum.

Sadece rüyası bile bu kadar etkiliyorsa gerçeğine nasıl dayanırdım? Nasıl yaşardım?…

“Onu bulmamıza az kaldı komutanım, sık dişini.” diyen Nehir’in sesi bana ulaşsa da tepki veremeyecek bir haldeydim. Arabadaydık, Hasan arkamızdan başka bir araçla bizi takip ederken Nalan ise bu sefer yanımızdaydı. Uçaktayken ağaçlar görüş alanını kısıtladığı için yanımızda yer almıştı.

Bir süre sonra göz yaşlarım dururken zihnim sonunda kendine gelebilmişti, kimseden çıt bile çıkmazken öylece bekliyorlardı. Neyi beklediklerini bilmeden bekliyorlardı. Belki de şu anda ölüme gidiyorduk ya da çok daha kötüsüne fakat bu kimsenin umrunda değildi, korkumuz yoktu ölümden.

Duran arabayla kendime gelmek için derince bir nefes almaya çalışarak silahıma sıkıca tutunup kapıyı açtım, ardımdan herkes indiğinde bakışlarım hemen ilerimizde gözünen ormana kaymıştı.

“İnfirat…” diyerek bakışlarımı time çevirdim. “Ölmek var dönmek yok. Bu yolda benimle olmak zorunda değilsiniz, isteyen hemen şimdi geri dönebilir.” dediğimde hepsi sanki anlaşmış gibi silahlarını kavrayarak hazırola geçmişti.

“ÖLMEK VAR, DÖNMEK YOK KOMUTANIM!” diye haykıran timle dudaklarım hafifçe kıvrılsa da bakışlarım hala sertti.

“Sağolun İnfirat.”

“EMREDERSİNİZ KOMUTANIM!” diye tekrardan haykırdıkları sırada arkada duran arabadan Hasan inerek yanımıza gelmişti, telefonla konuşuyordu.

Kısa bir süre ardından aramayı sonlandırdığında bakışları beni bulmuştu. Kimle konuştuğunu bilmiyordum lakin gözlerinde ki umut ışığı oldukça barizdi.

“Benim adamlar Şeref’in itlerinden birini bulup konuşturmuşlar, sığınak ormanın sağ tarafında kalıyormuş.” dediğinde başımı yavaşça olumlu anlamda sallamıştım. Gördüğüm kabus istemsizce gözümün önüne gelirken sevincim bile ruhumun derinliklerine saklanmıştı, bulamıyordum. Korku amansızca yüreğimi kemirirken bakışlarımı time çevirdim, bakışlarım her birinin gözlerinde gezinmişti.

Cem’in korkusuzca bakan gözleri, Barkın’ın sert bakışları, Mecnun’un hissettiği acıya rağmen dik duruşu, Özgür’ün yumruk olmuş elleri, Nalan’ın silahına sıkıca sarılması ve Nehir’in benden bir emir bekleyen cesur bakışları…

İnfirat timi tüm öfkesiyle hazırdı…

Bakışlarım tekrardan Hasan’ı bulduğunda siyah harelerinin çevresinde ki kızarıklık barizdi, ağlamıştı ama gizlemeye çalışıyordu. Birkaç saat içinde korkusunu ve yıkılışını izlemiştim, o gerçekten Han’ı seviyordu…

“Gidiyoruz İnfirat.” diyerek yavaşça arkamı dönüp ormana doğru ilerlemeye başladığımda adımlarımı olabildiğince sert atmaya çalışıyordum. Yorgun ve onsuz bedenim yıkılmak için yol arasa da ona izin veremezdim, önce nefesimi bulmalıydım.

Arkamdan ilerleyen timin adım seslerini duyabiliyordum fakat zihnimde hala onun sesi yankılanıyordu.

***

“Seni hep seveceğim kuğum.”

***

Ne sesi ne de görüntüsü zihnimden bir an olsun çıkmıyordu. Gözlerim tekrardan dolarken yanağıma doğru süzülen damlayı hızla silerek gözlerimi kırpıştırıp görüşümü düzelttim, şu an olmazdı. Şimdi yıkılamazdım.

“O kolay kolay ölmez komutan.” diyen yanımda ki Hasan’la bakışlarım onu bulmuştu.

“Niye? Çok mu denedin?” dedim sinirle. Bu kadar içlerinde olması onunda bir şerefsiz olduğu anlamına gelmez miydi? Bunca zaman Han ona güvenmiyorsa mutlaka vardı bir bildiği.

“Ben onun düşmanı değilim.” dediğinde dudaklarımdan histerik bir gülüş dökülmüştü. Sırf ona inat dudaklarıma yapışmaya çalıştığı anlar hala zihnimde canlılığını koruyordu oysaki.

“O zaman neden ondan nefret ediyorsun?” diyerek ona döndükten sonra tam dudaklarını aralamıştı ki ondan önce davranarak düzelttim. “Pardon, ediyordun.”

Dudakları kapanırken kömür karası bakışlarını yeni yeni aydınlanan gökyüzüne çevirmişti.

“Onun bir suçu yoktu aslında, sadece ben annesinin kötü biri olacağına inanmak istemeyen bir çocuktum.” demesiyle kaşlarım çatılsa da dinlemeye devam etmiştim. “En çok anneye muhtaç olduğum zamanlar da onun beni başka bir çocuğu için terk ettiği masallarıyla büyüdüm komutan, yerimde sen olsan ne yapardın?” derken bakışları beni bulmuştu.

“Şimdi ne değişti peki?” dedim onun sorusunu görmezden gelerek.

“Onunda çocukluğunun benden aşağı kalır yanı olmadığını öğrendim, meğerse annemi çalan hiçbir zaman o değilmiş. Sadece birkaç kuruş paraymış.” dediğinde acısını anlayabilmiştim, hem onun hemde sevdiğim adamın…

“Bunu nasıl öğrendin?” diye sorduğumda dudakları hafifçe kıvrılırken önüne dönmüştü tekrardan.

“Meslek sırrı.” demesiyle kaşlarım biraz daha çatılmıştı.

“Terörist sırrı yani.” dememle sert bakışları hızla beni buldu.

“Beni o şerefsizlerle bir tutma, ben vatanıma ihanet etmem.” dediğinde tek kaşım imalı bir tavırla havalanmıştı.

“Nasıl bu kadar içlerindesin o zaman? Nasıl bu denli söz sahibisin Aslanoğlu?” dediğimde adımlarını durdurmasıyla ben de duraksamıştım.

“Öz babasını kendi elleriyle öldürmüş birinden herkes korkar komutan.” demesiyle bedenimi tamamen ona çevirmiştim.

“Yani onlara hizmet ettiğin için değil de senden korktukları için sana yardım ediyorlar öyle mi?” dediğimde ellerini üstünde ki kumaş pantolonun cebine sokarak omuzlarını dikleştirdi.

“Onların yardımına ihtiyacım yok ama gerektiğinde hepsini kullanmasını bilirim.” derken bana doğru bir adım attığında sert bakışlarım gözlerinden asla ayrılmamıştı. “Beni her şeyle suçlayabilirsin ama vatan haini olmakla asla.”

“Söz veremem.” diye mırıldanarak hızla yola dönüp yürümeye devam ettiğimde Hasan tekrardan peşime takılmıştı.

“Neden seni sevdiğini şimdi daha iyi anlıyorum.” dediğinde bakışlarımı ona çevirmemiştim ama yüreğimde ki bir nokta alev almıştı sanki. “Ona çok benziyorsun.”

Seven sevdiğine benzerdi değil mi? Bir elmanın iki yarısı olarak tasvir edilirdi aşk, birbirini tamamlamaktı. Bir olmaktı. Peki ya aşk aynı anda ölmek istemeyi de kapsar mıydı? Ruhum onsuzlukta yanıp kavrulurken yokluğu her geçen gün yüreğimdeki yangını körüklüyordu. Zihnimde her geçen saniye dönen amansız sorular artıyordu.

O iyi miydi? Çok canını yakmışlar mıydı? En önemlisi de o yaşıyor muydu?…

Soruların cevaplarını vermek istemiyordum, çünkü içten içe biliyordum. Bir asker en büyük düşmanlarının eline düşerse yaşamaktan çok ölmeyi dilerdi, biliyordum…

“Bir sorun yok değil mi komutanım?” diyerek diğer yanıma gelen Cem’le bakışlarım onu bulduğunda onun ise sert bakışları Hasan’daydı. Her an saldırmak üzere omuzları gerilmişti.

“Sorun yok Türkoğlu.” dediğimde bakışları beni bulurken kafasını bir kez sallayarak beni onaylayıp hemen ardımdan ilerlemeye başlamıştı.

Tam adımımı attığım sırada toprak sesinin yanı sıra hafif bir gıcırdama kulağımı doldurduğunda aniden duraksamıştım. Hızla elimi kaldırdığımda arkamdakilerde duraksarken ayağımı tekrardan hareket ettirdiğimde aynı gıcırtı tekrar duyulmuştu, görünüşte sadece çimenlik alan gözükse de burada başka bir şey olduğuna emindim.

Geriye doğru yavaşça çekilirken bakışlarım Hasan’ı bulduğunda onun hemen önümüzde ki ağaca kitlendiğini farketmiştim, bakışlarını takip ederek ağaca dönmüştüm ki zaten bir hayli gergin olan bedenim biraz daha gerilmişti. Bayrakları ağacın dalına bağlanmıştı, yeri bulmuştuk.

Bakışlarımı arkamda ki time çevirdiğimde elimle hızla hemen yanı başımda ki yeri işaret ettim, Mecnun’un dudakları kıvrılırken hızla bana doğru birkaç adım atmıştı ki elimi kaldırarak onu durdurdum. Parmağımı önce onlarda ardından da çevrede gezdirdiğimde hepsi ne demek istediğimi anlayarak çevredeki ağaçların arkasına siper almışlardı.

Onu sahiden bulmuş muyduk? Buradan da elimiz boş çıkarsa nasıl kendimi ayakta tutardım bilmiyordum. Ellerim tekrardan titremeye başlarken dalında bayrak asılı olan ağacın arkasına Hasan’la birlikte saklandık. İçeride kaç adam olduğunu bilmeden timi ölüme yollayamazdım, herhangi bir ipucuna ihtiyacımız vardı.

Bir süre orada beklememizin ardından kapı gıcırdamaya başladığında ağacın arkasına biraz daha sinmiştik. Hasan’ın iri cüssesi ne kadar görünmez oluyordu bilmiyordum ama bakışları temkinli bir ifadeyle çevrede geziniyordu. Zemindeki tahta kapı yavaşça açılırken içerden çıkan şerefsiz bakışlarını önce etrafta gezdirmiş, bir tehlike hissetmeyince de tamamen dışarı çıkmıştı.

“Geri dönişte parolayı unutmayasın ha, etraf asker kaynır.” dedi sadece kafasını görünen başka bir şerefsiz.

“Yav alti üstü üç tıh tıh yaptıyiz parolayı Şevko, askerler mal degildir. Atsalar tutacah yav.” diyen şerefsiz ayaklanarak üstünü düzeltti.

“Senin sıgır beyninde başka şey durmir, biz neydeh. De hayde get, asabımı bozmayasın.” diyerek kapıyı sertçe kapatan diğer şerefsiz içeri girerken dışardaki aylak aylak çevresine bakınıyordu ki Barkın arkasında saklandığı ağaçtan dışarı çıkarak adamın hemen ardında durdu. Arkasını döndüğü an Barkın öyle hızlıca hareket ederek şerefsizin boynunu kırmıştı ki itin bağırmaya bile zamanı olmamıştı.

Cem ise hem yandaki ağaçtan çıkarak yere yığılan cesede ilerleyip tek hamlede omzuna attıktan sonra bize doğru yönelerek arkamızda ki boşluğa atmıştı. Başımda ki kaskımı çıkartarak cesede yöneldiğimde koluma sarılan parmaklarla bakışlarım Mecnun’a dönmüştü.

“Oraya sen inmeyeceksin komutanım.” diyen Mecnun’la yüzümde mimik dahi oynamazken kolumu sertçe kendime çekerek elinden kurtardım.

“Geri de durmanızı emrediyorum İnfirat, aşağıya ben ineceğim.” diye kısık sesle konuştuğumda hepsinin gözlerinde ki red cevabını görebiliyordum.

“Buna izin veremeyiz komutanım.” diyen Cem’le sert bakışlarım onu bulmuştu.

“Emre itaatsizlik mi yapıyorsunuz İnfirat?” derken bakışlarımı Cem’den alarak hepsinde gezdirdim. “Komutanın olduğumu hatırlatmamı istemezsiniz.”

Sözlerimin ardından hızla yerde ki cesede ilerleyerek üstümdeki kamuflajın ceketini çıkartıp şerefsizin üzerinde ki gömleği giydim, hareketlerimi biraz daha hızlandırarak altındaki şalvarı çekiştirdiğimde Cem hızla yanıma gelerek yardım etmişti. Onu da kamuflaj pantolonumun üstüne geçirdiğimde nerdeyse hazırdım. Başındaki puşiyi çıkartıp başıma sarmaya başlayarak son kısmını da yüzüme sarıp kendimi gizlemiştim. Bıçaklarım ve silahlarım hala yerli yerindeyken ayaklanarak kendime baktım, hazırdım.

Son hamle olarak parmağımdaki yüzüklerimi çıkartıp boynumda ki künyeme, onun yüzüğünün hemen yanına, geçirdikten sonra tekrardan içime saklamıştım. Buraya gelmeden önce yenilediğim lenslerimde gözlerimde olduğu için tamamen kendimi gizleyebilmiştim.

“Oraya tek başına girmeyeceksin.” diyen Hasan’la sert bakışlarım hızla onu bulmuştu.

“Sana karışman için izin veren kim?” dediğimde burnundan aldığı soluğuyla kaşları biraz daha çatılmıştı.

“İçerisi adam kaynıyordur Nüha. Ölüme mi koşuyorsun?” demesiyle dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı.

“Bir şey değişmez, onsuz zaten yaşamıyorum.” diyerek arkamı dönüp sığınağın girişine ilerledim.

Onsuz yaşamaktansa onunla ölmeyi tercih ederdim…

Kapıya yaklaşarak elimi kaldırıp üç kez vurdum, geriye çekildiğimde bir süre sonra kapı gıcırdayarak açılmıştı. Açılan kapıdan hızla içeri girdiğimde kapıyı açan şerefsiz omzuma dostane bir şekilde vurmuştu.

“Tam zamanında geldin ha, şölen başluyurdu.” diyen şerefsizle kaşlarım çatılırken bakışlarımı çevrede gezdirdim, içerisi gerçekten adam kaynıyordu. Sadece şu anda bile altı adam saymıştım. “Lider emir verdi, askerle oynayacahmışız.” derken kolunu omzuma atıp beni ilerletmeye başlamıştı. Eğer konuşursam erkek olmadığım anlaşılırdı, bu yüzden sessizce takip ettim. “Geçen sen gördün? Askere bir vuriyem, fenaydı.” demesiyle gözlerimi kapatıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım.

Bu kişi Han olmasa bile benim vatanımın askeri için kimse böyle konuşamazdı, yaşatmazdım. Zamanı vardı.

Gözlerimi açarak durduğumuz odanın kapısına baktığımda gördüğüm kabus birer birer zihnimde canlanmıştı, nefes almaya çalışarak açılan kapıyla bakışlarımı içeriye çevirdiğimde ellerim iki yanımda sıkıca yumruk olmuştu.

Oradaydı…

Ellerinden duvara zincirlenmiş bir şekilde yerde oturuyordu, yüzü nerdeyse tanınmayacak haldeydi. Bakışlarım bedeninde gezinirken karşılaştığım kesik ve yanık izleriyle nefesim boğazıma düğümleniyordu. Bakışlarım biraz daha aşağıya indiğinde bacağına sarılı bezi farketmiştim, bacağının durduğu yerde küçük bir kan gölü olmuştu. O…o vurulmuş muydu? Ona ne yapmışlardı böyle?…

“La dogri, seni kan tutardı. Ben hepten unutmişam onu, sıfatın oldi bembeyaz.” diyerek beni hızla odadan çıkartan şerefsizle Han son anda gözlerini aralamaya çalışarak bize doğru bakmış ve ardından kapı kapanmıştı. “Bende diyem bu niye konuşmir, gel he böyle.”

O esnada ilerdeki odadan elinde bir tepsiyle sırıtarak bize doğru gelen şerefsizi farketmiştim. Bakışlarım tepsiye kayarken çeşit çeşit bıçakları görmüştüm, çoğu kanlıydı. Onun kanı…

“Lider bu sefer büyük oynir, teklifi kabul edene deh oyun gözlerini dedi.”

Sesi zihnimde yankılanırken bakışlarım az önce çıktığı odaya kaydı, şerefsiz orada mıydı? Tarçın çubuklarını götüne sokarak sikecektim iti!

“La emi bizde izleyeh ha. Seviyem, biliyin.” diyen yanımda ki itle elinde tepsi tutan başını olumlu anlamda sallayarak yanımdan geçip kapıyı açtıktan sonra içeri girdi. “Sende gelesin, alışman lazımdır artıh bunlara.” diyerek beni de kendisiyle çekiştirdiğinde odaya tekrardan girmiştik.

“Şhh! Komitan, uyanasın artıh. Canımız sıkıldı.” diyen it sertçe Han’ın başını ittirdiğinde dudaklarından kaçan hırıltıyla beraber gözleri hafifçe açılmıştı. Yüzünün her yanı yara içinde olduğu için gözlerini tam açamıyordu. Yüreğim göğsümde çığlık atarcasına yanarken geriye doğru bir adım atarak aralık kalan kapıyı kapattım, öfkemi daha fazla saklı tutamazdım.

“Lider özel ilgi emretmiştir ha, tadını çıkarasın.” diyen elinde tepsi olan it gülmeye başladığında nefes alarak başını duvara yaslayan Han’ın kaşları hızla çatılmıştı. Kısık bakan gözleri hızla beni bulurken yavaşça süzmüştü, tanımış olması imkansızdı değil mi? Bu mümkün olamazdı. “Gözüne karşılıh göz istedigini söyledi. E bizde emir guluyuh, biliysen.” diyerek gülen adam yandaki sandalyenin üstüne koyduğu tepsiden ince bir bıçak alarak Han’a döndü.

Avucumda ki içeri girmeden önce çaktırmadan aldığım kapının üstünde duran anahtarı aynı sessizlikle kapattığım kapıya taktım, yavaşça çevirdiğimde gelen sesle kapının kilitlendiği belli olmuştu. Han’ın baygın bakışları benden ayrılmazken diğer ikili de bana dönmüştü.

“Mantıhlı ettin o işi cano, sonra dalıp duriyirler ha.” diyen itle bakışlarım onu bulduğunda yavaşça yaslandığım kapıdan ayrılarak yanlarına ilerledim.

Elinde bıçak olan it beni hiç umursamadan Han’a yürüyerek çenesini kavradıktan sonra sağ gözüne bıçağı yaklaştırmaya başlamıştı ki hızla alttan eline attığım tekmeyle inleyerek elindeki bıçağı düşürdü. Bakışları hızla beni bulduğu sırada göğsüne geçirdiğim tekmeyle geriye savrulmuştu.

“Cano sen ne ettin?” diyen it de bana doğru atıldığında tavanda takılı olan zincirden tutunarak bacaklarımı boğazına sarıp sert yönde çevirdim. Çıkan yüksek sesle boynu kırılırken bacaklarımı açarak cesedin yere düşmesini sağladıktan sonra elindeki bıçakla üzerime koşan şerefsizden kaçarak hızla yere atladım, bıçağı tekrardan bana doğru salladığında bıçak olan elini tutarak arkamı dönüp omzumun üzerinden takla atarak yere düşmesini sağladım.

Kolunu bırakmadan bir dizimi boğazına yaslayarak ses çıkarmasını önledikten sonra yandaki tepsiye uzanıp bıçağı elime almıştım.

“Söyle o liderine, göz öyle değil böyle çıkarılır.” dedikten sonra hiç düşünmeden elimdeki bıçağı sertçe sağ gözüne geçirmiştim, kesilen nefesi yüzünden haykıramazken elimin altında çırpınmaya başlamıştı. Bıçağı soktuğum yerinden çıkardıktan sonra dizimi çekerek bu seferde boğazına sapladığımda son kez nefes almaya çalışarak gebermişti.

Üstünden kalkarken kan olan ellerimi üzerime sildiğimde bakışlarım arkamda ki kapıya kaymıştı, gelen giden yoktu. Hızla ona döndüğümde baygın bakışlarına rağmen dudaklarının kıvrılmış olduğunu görmüştüm. Hızlıca ona doğru adımlayarak önünde diz çöktükten sonra kollarımı yavaşça omuzlarına sarıp başımı boynuna gömdüm. Allah’ıma şükürler olsun ki yaşıyordu…

“Yaşıyorsun, yaşıyorsun, yaşıyorsun.” diye mırıldanırken geri çekilerek ellerimi yanaklarına yaslamıştım. Baygın bakan grileri dolarken başını yavaşça olumsuz anlamda salladı.

“Git.” diye fısıldamasıyla kaşlarım çatılırken alnımı alnına yasladım.

“Seni almadan hiçbir sikik yere gitmiyorum yüzbaşı.” dediğimde başını tekrardan yavaşça olumsuz anlamda sallamıştı.

“Seni…arıyor. Git.” dediğinde geri çekilerek yüzümdeki puşiyi açtım.

“İyi, belasını bulur o zaman.” diyerek gözlerine bakmaya devam ettiğimde yanda zincirlenmiş olan elinin kıpırdadığını farketmiştim.

“Sen…hayal…sin.” demesiyle yüreğim binbir parçaya bölünmüştü. Ne denli eziyet görmüştü ki gerçekle hayali ayırt edemiyordu artık?

Ona yaklaşarak kanlı dudaklarına hafifçe dudaklarımı bastırdığım da uzun süredir ilk defa derin bir nefes alabilmiştim.

“Benden esir düşerek kurtulamazsın uyuz komutan, o kadar kolay değil.” derken yaşlar hızla yanaklarımı ıslatıyordu. Ağzı kan içindeydi, göğsü yaralardan ve yanıklardan neredeyse görünmez haldeydi, gözlerini yüzünde ki yaralardan açamıyordu bile ama yine de yaşıyordu. Ne olursa olsun yaşıyordu… O gerçekten beni bırakmamıştı…

“Kuğum…” diye zor bela mırıldanışıyla gözyaşlarım artarken tekrardan nefes alarak geriye çekilip gözlerimi sertçe sildim. Onu buradan sağ salim çıkarmadan kendimi bırakamazdım.

Kulaklığa hafifçe dokunarak aktif ettikten ayaklandığımda diğer elim belimdeki silahıma gitmişti.

“İnfirat, saldırı serbest.” dediğim an az önce sığınağa girdiğim kapıya üç kere sertçe vuruldu. Adım sesleri işitmemin ardından acı içinde haykırışın yanı sıra silah sesleri duyulmaya başlamıştı.

“Komutanım nerdesiniz?” diyen Cem’le elimdeki silahı zincire nişan aldım.

“Biz yüzbaşıyla odadayız, gördüğünüzü indirin.” dememle alınan derin nefesleri işitmiştim, yaşadığını anlamışlardı.

“İşte aradığım cevap.” diyen Nehir’le silah sesleri artmaya başlamıştı.

“Ula o iti gördüğüm an pompaliyi götüne sokacağum, yüreğume iniydi.” diyen Mecnun’la bakışlarım grileri bulurken silahı ateşleyerek birinci zincirin parçalanmasını sağladım, ardından hızla diğer elinin bağlı olduğu zincire nişan alarak ateşlediğimde kolları iki yanına düşerken tam bedeni devriliyordu ki hızla yanına giderek yere düşmesine engel oldum.

Silah sesleri bir süre sonra susarken kapının önüne gelen iri postalları farketmiştim.

“Türkoğlu, gel.” dediğim anda hiç zorlanmadan kapıyı kırıp içeri girdiğinde bakışları göğsüme düşen Han’a kaymıştı. Bakışlarını kaçırarak derin bir nefes aldıktan sonra bize doğru ilerledi, yaralı haline bakamamıştı.

“Lider olacak puşt yoktu ama şerefsizlerden biri gebermeden önce birini arayıp haber verdi, hemen çıksak iyi olacak komutanım.” dediğinde başımı olumlu anlamda sallayarak Han’ı işaret ettim.

“Çok yarası var, dikkatli götürmemiz gerek.” dediğimde başını sallayarak beni onaylayıp Han’a yönelmişti ki hızla içeri dalan Hasan’la bakışlarım onu buldu. Adımları duraksarken gözleri Han’daydı.

“Kardeşim…” diye mırıldanarak bize doğru yaklaştığında gözünden düşen damlayı görebilmiştim. Hızla Cem’e yardım ederek diğer koluna girdiğinde yavaşça ayaklanabilmişlerdi.

“Kuğu…” diye mırıldanan Han’la parmaklarım hızla Hasan’ın boynuna sarılı eline tutundu.

“Buradayım komutanım, yanındaydım.” dediğimde parmakları zor bela hareket ederek elimi tutmaya çalışmıştı.

Cem ve Hasan ellerinden geldiğince hızlı olmaya çalışarak çıkışa yöneldiklerinde Nehir önden davranarak çıkıp kapıyı açmıştı. Özgür’le Barkın ise yukardan uzanarak Han’ı yukarı çektiklerinde tamamen dışarı çıkabilmiştik ama bir sorun vardı, araba yakında değildi. Han bu şekilde yürüyemezdi.

“Demiroğlu, Aladağ.” diyerek Barkın ve Nehir’e seslendiğimde ikiside bana dönmüştü. “Arabayı yakına getirin, hızlı olun.” dediğimde ikiside başlarını olumlu anlamda sallayarak koşmaya başlamışlardı.

“Kuğu…” diye mırıldanan Han’la tekrardan eline uzandığımda bu sefer Cem’in tarafında ki elini tutmuştum.

“Ulan bok herif, madem bu kadar seviyordun niye ateşe attın kendini?” diyen Cem’le Han bu haline rağmen bakışlarını hafifçe Cem’e çevirmişti. “Sus. Tek kelime etme, inanırım.” diyen Cem’le dudaklarım hafifçe kıvrılırken tam ilerlemeye devam ettiğimiz anda kulağımı bir silah sesi doldurmuştu. Adımlarım hızla kesilirken korku tüm bedenimi sardı, kurşun kime saplanmıştı?

“İhanetin affi yohtur.” diyen sesle bakışlarım arkaya dönerken hızla belime yerleştirdiğim silahımı çıkartıp hemen ardımızda bize silah doğrultan Şeref itine nişan aldım, hiç düşünmeden ateşlediğim silahla mermi alnını delerken onun silahından çıkan ikinci kurşun ise tekrardan birine saplanmıştı.

“Abi…”

Han’ın mırıldanışıyla bakışlarım onları bulduğunda Hasan’ın Nalan’ın kucağına yığıldığını görmüştüm, göğsünde ki iki kurşun yarasıyla…

~~~~~~~~~~

Vee bölüm sonu…

O nasıl sondu öyle!!

Birini aldık derken biri gidiyor, ay noluyor burada?!!!

Sizce bölüm nasıldı??

Sizce Hasan neden vuruldu??

Han’ı kurtardık ama… neyse burası bende kalsın. :)

Önemli Dipnot!!!!!!!

Canlarım önümüzdeki iki hafta boyunca finallerim olduğu için ne yazık ki bölüm gelmeyecektir, bilginizeeee. Bizi çok çok özleyin olur muuuu???

Düşüncelerinizi merak ediyorum…

Beğeni ve yorumları da unutmayalım lütfen olur mu?

Yardımlarınıza ihtiyacım var…

TikTok: snurr003

Instagram: snurr_003

Takip edin bence, Tt hesabımdan çok tatlı videolar atıyorummm!!!

Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda Tt adresimden paylaşıyorum. (Henüz insta algoritmasını çözemediğim için orayı pek kullanamıyorum ama yine de orada da aktifim.)

Seviliyorsunuzzzzz

🦢☁️

Bölüm sonu

3 yorum