İçeriğe geç

İNFİRAT

Bölüm 32 · 22 dk okuma

İNFİRAT

Bölüm 32

31. İHANET

~Bölüm Şarkıları~

Afra~Yasemen

Soydaner~Ben Bir Bordo Bereliyim

Yeni bir bölümden daha herkese merhabalar efenimmm!!

Nasılsınızzz???

Yine bol olaydı bir bölüm dahaaa, beğeni ve yorumları unutmayalımm!!!

“Ben bir bordo bereliyim, vatan için and içerim. Damla dahi kanım olsa bu bayrakta can veririm. Gözlerinde kan, içinde intikam var askerimin. Şehitlerimin intikamı alınacaktır, söz veririm…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.

İyi okumalar.

Seviliyorsunuzzzz

🦢☁️

~~~~~~

Yaşam… Hayatımda sadece nefes almaktan ibaret olan bu kavramı iliklerime kadar hissedebiliyordum. Bu zamana kadar yaşadığımı sanmanın aptallığını düşünürken dudaklarımın kıvrıldığını anımsıyordum, hala rüya da olabilir miydim? Çünkü yaşadıklarım tıpkı bir rüya sahnesi gibiydi.

Kafamı başımın altında ki yastığa biraz daha gömdüğümde burnuma ulaşan kokuyla bu sefer dudaklarımın gerçekten kıvrıldığına emin olmuştum. Gece kaç sefer birlikte olduğumuzu kestiremesem de en son zor bela duş aldığımızı hatırlayabiliyordum ve saçlarım onun gibi kokuyordu, mentollü şampuanı gibi…

Gözlerim yavaşça açılırken her ne kadar boş bir yatakla karşılaşmak beni üzse de aşağıdan gelen seslerle bunu umursamadan yatakta sırt üstü dönmüştüm. Karnımda hissettiğim ağrı hemen baş gösterirken elim refleksle çıplak karnıma gitmişti, biraz ağrıyordu ama dayanılmayacak kadar değildi. O sırada aklımda yankılanan durumla dirseklerimin üzerine doğrulmuştum. Olay esnasında umursamadığım durum şu an zihnimde yankılanıyordu, içime boşalmıştı. Nehir’den ilaç almayı unutmasam iyi olurdu, henüz lideri yakalamadan hamile kalamazdım.

Aklımdan hızla bu konuyu def ederek ayağa kalktığımda tamamen çıplak olduğumu bir kez daha fark etmiştim, kasıklarıma giren sızı ise işin cabasıydı. Bakışlarımı odada gezdirdiğimde gördüğüm manzarayla gülmeden edememiştim, gerçekten yatak başlığı duvara girmiş vaziyetteydi. Sanırım ikiye bölünmediğim için şükretmeliydim!

Hızla üzerime Han’ın tişörtlerinden birini geçirdiğimde aynadaki yansımamla göz göze gelmiştim. Boynumda ve göğsümün üstünde yer yer küçük morluklar olsa da onun dışında iyi gözüküyordum, hatta yüzüme renk geldiğini bile söyleyebilirdim. Üzerimdeki siyah tişörte bakışlarım kaydığında aklımda evine ilk geldiğim gün yankılanmıştı yine, Mecnun beni bu halde görüpte yanlış anlayacak diye nasıl da korkmuştum. Ve şimdi ise o yanlış şey gerçek olmuştu.

Kıvrılan dudaklarımla altıma kendi iç çamaşırlarımdan birini giydikten sonra odadan çıkarak yavaş adımlarla aşağıya inmeye başlamıştım, kasıklarımda ki sızıyı çok zorlamak istemiyordum. Sanırım o dördüncüyü yapmasak daha iyi olabilirdi!

Evi dolduran güzel kokularla karnım guruldarken adımlarım istemsizce mutfağa yönelmişti, efor sarfetmek acıktırmıştı! Mutfağın önüne geldiğimde gördüğüm manzarayla kaşlarım havalanırken kasıklarım sanki dün gece boyunca uyanık kalmamışız gibi tekrardan kasılmaya başlamıştı.

Altında bir tek baksırı ve üstünde ise sadece siyah bir mutfak önlüğüyle ocağın önünde duruyordu, kokuya bakılırsa patates kızartıyor olmalıydı. Gerçi bu görüntüyle daha çok beni kızartıyor gibiydi!

Adımlarım benden habersizce ona yönelirken her ne kadar beni duyduğuna emin olsamda bakışlarını bana çevirmek yerine önünde ki tavayla ilgileniyordu. Yanına yaklaştığım sırada bakışlarımın sırtına kaymasıyla kaşlarım havalanmıştı, sırtı tırnak izleriyle doluydu. Dudaklarım kıvrılırken çenemi omzuna yaslayarak yandan yüzüne baktım, grileri hızla beni bulurken kolunu belime sararak beni daha çok görüş açısına çekmişti.

“Günaydın.” dedim tatlı olduğunu düşündüğüm sesimle. Dudakları daha çok kıvrılırken bakışlarını benden ayırmadan ocağın altını kapatarak önüme doğru adımladı.

“Günaydın bebeğim.” derken dudaklarını yanağıma bastırdığında kalbim adeta ılık nefesiyle erimişti. “Niye erken uyandın? Çok mu ağrıyor?” Bakışlarında kol gezen telaşla gözlerimin içine bakarken konuşmam pek mümkün gözükmüyordu, başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. “Sesini kullan biriciğim.” diyerek kaşlarını hafifçe çattığında her ne kadar bu hareketine göz devirmek istesem de şu an ki tatlılığı bunun önüne geçmişti.

“Çok ağrımıyor hayatım, iyiyim ben.” dediğimde kısık çıkan sesimle bakışları dudaklarıma kayarken tekrardan bana dönmüştü. Çığlık atmaktan sesim bile kısılmıştı, aman ne hoş!

“Buradan pek öyle gözükmüyor.” dediğinde kaşlarım hafifçe çatılırken ona bakmayı sürdürmüştüm. Çirkin mi gözüküyordum acaba? Üstümü giyinirken de hiç o amaçla yüzüme bakmamıştım.

“Nasıl gözüküyor ki?” dedim tereddütlü bir sesle. Dudakları kıvrılırken yüzünü yüzüme yaklaştırdığında içimdeki alev tekrardan harlanmak üzereydi.

“Kendini kasıyorsun kuğum, ağrıdığı çok belli.” derken belimdeki parmaklarını tenime biraz daha bastırdığında kollarımı omuzlarına sararak ona bakmayı sürdürdüm. “Ayrıca yorgunken bile bu kadar güzel olmayı nasıl başarıyorsun?”

Sözleriyle çaktırmadan derince bir nefes almıştım, gözlerinde ki hayran bakışlar içime işlerken dudaklarımın kıvrılmasına engel olamıyordum. Gri bakışları yüzümü tararken belimdeki ellerinden birini çekerek saçlarıma getirdi.

“Demek ki bordo bereler de yorulurmuş.” diyerek sırıttığımda dudakları daha fazla kıvrılırken yüzüme düşen birkaç tutamı okşayarak kulağımın arkasına sıkıştırmıştı.

“Bu şekilde bakmaya devam edersen yorgunluk sikimde olmaz.” derken burnunu burnuma sürttüğünde eli ensemde ki saçları kavrayarak yüzümü daha çok kendisine yaklaştırmıştı.

“Sanırım ortadan ikiye ayrılmak istemiyorum.” dememle dudakları daha çok kıvrılırken geri çekilip kahkaha atmaya başlamıştı.

Kısılan gözleri ve yankılanan sesiyle öyle güzeldi ki sadece tezgaha yaslanarak bu an hiç bitmesin diye dua edebiliyordum. Gülüşü yavaşlarken bakışları beni bulduğunda yanağıma kayan eliyle yüzümü kendisine çekerek hala gülüşünün etkisini barındıran dudaklarını dudaklarıma bastırmıştı.

Sanki tadımı almak istercesine derince öperken bir yandanda derin derin nefesler alıyordu, ruhumu tamamen içine hapsetmeye çalışır gibiydi ve bunu başarıyordu. Ruhum ruhuna öyle bir karışmıştı ki ayrılmaları imkansız hale gelmişti.

Alt dudağımı son kez çekiştirerek bıraktığında alnını alnıma yaslayarak bir süre öylece durdu. Derin nefesler almaya devam ederken dudaklarında ki gülümsemesi hala bakiydi.

“Benim gibi kokuyorsun.” diyerek sırıttığında benimde dudaklarım kıvrılmıştı.

“Çilekli duş jelimi tercih edebilirdim ama elimizdekiyle yetineceğiz artık.” dediğimde hafifçe geri çekilirken muzip bakışları gözlerimi bulmuştu.

“O da vardı aslında ama bir süre kokumun sana sinmesini istedim.” demesiyle kaşlarım havalanırken anlam vermeye çalışmıştım ki zihnimde çınlayan sebeple gözlerim kısıldı. Onun gibi kokmamı istemişti çünkü yanlarına gittiğimiz herkesin anlamasını istiyordu ve içimden bir ses özellikle tek bir kişinin anlamasını istediği yönündeydi. Asaf’ın!

“Uyuz aynı zamanda da sapıksın komutan.” derken hızla kolunun altından geçerek masaya yöneldiğimde erkeksi kıkırtısı kulağımı doldurmuştu.

“Kuru iftira yavrum, ne sapıklığımı gördün?” diyerek arkadan kollarını belime sardıktan sonra dudaklarını sertçe yanağıma bastırmıştı.

“Uyuzluk konusunda hemfikiriz yani?” dedim sırıtarak. Bakışlarım omzuma dayalı yüzüne dönerken yanaklarının tatlılığı içimde ki ısırma dürtümü uyandırıyordu.

“Sanırım onu biraz kabul edebilirim.” diyerek dudaklarını büzdüğünde daha fazla dayanamayarak arkamı dönüp dudaklarımı sertçe dudaklarına bastırmıştım. Öpüşümle dudakları kıvrılırken bana doğru attığı bir adımla kalçam masaya yaslanmıştı.

“Uyuz ve çok tatlısın.” diye mırıldandığımda hafifçe geri çekilerek bakışlarını yüzüme çevirmişti. Kaşları çatılırken sanki kendini gülmemek için zor tutuyor gibiydi.

“Delikanlu adama tatlu mu denur da?” demesiyle dudaklarım daha çok kıvrılırken gülüşüm mutfakta yankılanmıştı. Elim istemsizce gülüşümü gizlemek için dudağıma giderken eli elimi havada yakalayarak durdurdu. “Bu huzuru benden gizleyemezsin.” Elimi yavaşça aşağıya indirirken diğer eli ise yanağımı bulmuştu. “Yaşarken cenneti hissettiriyorsun, bunu benden alma.”

Sözleri zihnimde çınlarken öylece gözlerine bakakalmıştım. Sanki zihnindeki o duvarı tamamen yok etmiş ve onu görmemi bekliyordu, görüyordum. Onu ilk kez gördüğüm zamanki bakışlarını, o masumluğunu ve acısını görebiliyordum. Zamanın oluşturduğu o duvar yok olmuştu ve ben öylece izliyordum.

“Burada cennet olacak biri varsa o da sensin.” dediğimde kaşları çatılırken tam konuşacaktı ki dudaklarına yasladığım parmaklarımla durmak zorunda kalmıştı. “Beni o cehennemden kurtaran sensin, sizsiniz. Yaralarımı iyileştiren, bana umut veren, hayata tutunmamı sağlayan sensin. Sen benim cennetimsin bulut adam.”

Açılan dudakları duraksarken bakışları öylece yüzümü izliyordu, grileri yumuşarken elimi tutan eli parmaklarımın arasından geçerek sıkıca elime kilitlendi.

“O kısacık zamanda beni nasıl kurtardığını bilmiyorsun.” derken yüzümü yanağımda duran eline yaslamıştım. “On iki senelik esaretten beni kurtarıp hayata döndürdün, ben seninle nefes aldım Han.” Tam konuşacakken parmaklarımı biraz daha bastırmamla durmuştu. “Dur, konuşabiliyorken zihnimden geçen her şeyi göstereyim. Tıpkı senin gibi.”

Sadece sessizce izlemeye devam ederek bir nevi beni onayladığında bakışlarım grilerine odaklanmıştı.

“Ayrı kalınan on beş sene boyunca yemin ederim ki seni düşünmediğim tek bir an bile olmadı. Her defasında senin kendine başka bir hayat kurduğunu ve sadece eski bir arkadaşım olduğunu hatırlattım kendime lakin hep yarımdım, sanki kısa süreliğine tamamlanan kalbim yokluğunda tekrardan bir karadeliğe dönüşmüştü.” Derince bir nefes alarak devam ettim. “Yurtta kaldığım ilk haftalar her defasında müdüre babanı arattırdığım için en sonunda kızmışlardı, sanırım baban onları da azarlamıştı.”

Dudaklarım hafifçe kıvrılırken gözümün önünde Halil albay canlanmıştı. O sert bakışları ve ürkütücü mizacı hala aynıydı.

“Sonra bir gün Melike albay ziyaretime geldi ve bana senin başka arkadaşlarının olduğunu, kendimi her defasında hatırlatırsam seni de üzeceğimi söyledi ve ben bıraktım Han. Ben o gün seni aramayı bıraktım ama düşünmeyi bırakamadım.” Kaşları çatılırken öylece beni izliyordu. Soğuyan patates ya da çay bile umrumuzda değildi, sadece geçmişe dalmıştık. “Belki de arasaydım bulabilirdim Han ama yapmadım, yapamadım.” dediğimde sesim aramızda çınlamıştı.

“Çünkü başka arkadaşlarımın olduğuna inandın.” dediğinde hareket eden dudakları parmaklarıma çarpmıştı. Sesinde ki hayal kırıklığı iliklerime işlerken bakışlarımı kaçırma dürtüme karşı çıkamadım.

“Zihnimdeki ihtimallerin gerçek oluşunu görmekten korktum.” derken boğazım eski acılarımla kurumuştu. “Hayatında başkası olabilirdi ve bu çok doğaldı ama bunu görmek istemedim. Bencilin tekiydim ama yapamadım, zihnimde ki anılarda yaşamana izin verdim.”

Yanağımda ki eli yüzümü kaldırırken bakışlarımın tekrar grilerine dönmesini sağlamıştı, bakışlarında ki hayal kırıklığı yok olurken sanki küçük bir ışıltı yer etmişti içlerinde.

“Bu sözlerinin bende bir etkisi olur mu sanıyorsun?” dediğinde anlamayarak bakmayı sürdürmüştüm. “Ben, senin beni aradığın düşüncesiyle seni aramadım kuğu. Sensiz nefes alamadığım için aradım, çünkü yaşam sendin. Kaybettiğim kalbimi bulmam gerekiyordu ve bir şekilde buldum, şu anda sen kollarımın arasındayken kimin aradığının ne önemi var?”

Gözlerim istemsizce sözleriyle dolarken konuştuğu için çenesine kayan parmaklarımı yanağına yasladım.

“Kalbinden öpsem ya seni?” dedim grilerinde ki o parıltıyı izlerken. Dudakları kıvrılırken eli yanağımı hafifçe okşamıştı.

“Öp, hepsi senin zaten.” Sözleri zihnimde çınlarken dudaklarım biraz daha kıvrılmıştı. Şu an gözümde öyle tatlı gözüküyordu ki her an yiyebilirdim. “Bu arada başka arkadaşım da hiçbir zaman olmadı, sanırım çekilmez biriydim.” diyerek sırıttığında ona doğru bir adım atarak dibine girip parmak uçlarıma yükselmiştim.

“Seni hayal eden onca kadın sayabilirim şu anda yüzbaşı.” dediğimde gözlerinde muzip bir ifade hızla parıldamıştı.

“Benim hayalim de tek bir kişi varken diğerleri kimin umrunda üsteğmen?” derken burnunu burnuma sürttüğünde hızla dudaklarına küçük bir öpücük bırakarak geri çekilmiştim.

“Seni çeken birini bulmuşsun işte, yat kalk dua et.” diyerek güldüğümde kaşları havalanırken bakışları gülen yüzüme odaklanmıştı.

“İyiki bulmuşum.” diye mırıldanışı kulağıma ulaşırken gülüşüm sakinleşmişti. O esnada bakışlarını kaçırarak çevreye bakmıştı ki ocağın üstünde duran ve yüksek ihtimal kaynamaktan suyu biten çayı görmüştü. “Sanırım artık küçük bir kuğuyu doyurma vakti, yoksa kurdun başka hain planları olabilir.”

Sözleriyle gözlerime yalandan bir korku ifadesi yerleştirerek hızla sandalyeme kaçtığımda kahkahası mutfakta yankılanmıştı. Üstündeki önlüğü çıkartıp yana koyduktan sonra ocağa doğru ilerlemişti. Kıvrılan dudaklarımla onu izlerken çayın dibinde az da olsa kalan suyu bardaklara boşaltmasına bakıyordum, bakışları ara sıra bana kayarken üstüme bakıp daha çok sırıtıyordu.

“Evde sadece benim kıyafetlerimi giymeni istesem yapar mıydın?” derken çayın üstüne su koyduktan sonra patates kızartmasını da masaya koyarak hemen karşıma oturmuştu.

“Çok rahatlar, o yüzden yüksek ihtimal zaten dediğini yapacağım.” dediğimde dudakları kıvrılırken tabağımı dolduruşunu izliyordum. Bebek gibi davranmasına sinir olmam gerekirken neden hoşuma gidiyordu ki?!

O sırada gelen bildirim sesiyle bakışlarım hemen yanındaki telefona kaydığında onunda bakışları ekranı bulmuştu. Kaşları hafifçe çatılırken elindeki zeytin tabağını bırakarak telefonuna uzanmıştı ki içim garip bir duyguyla dolmuştu, endişe ve heyecan arasında garip bir duyguydu bu. Dudakları gördüğü şey her neyse kıvrılırken tek kaşım anlam veremeyerek havalanmıştı.

“Kuğu’m, sanırım sana çok iyi bir haberim var.” dediğinde ona bakmayı sürdürmüştüm.

“Ne gibi?” dedim çayımdan bir yudum alırken.

“Leyla hamileymiş, bebek ölmemiş.” Sözleriyle gözlerim irileşirken Han’a bakakaldım. Bu nasıl olurdu?!

“Ne? Ama nasıl? Böyle bir şey mümkün olabilir mi?” diyerek heyecanla Han’a doğru eğildiğimde dudakları kıvrılmıştı.

“Kurşun bir şekilde rahmine zarar vermemiş.” demesiyle zihnimde tek bir soru çınlamıştı. O zaman doktor neden öldüğünü söylemişti? Masaya yaslı parmaklarıma dokunan elle bakışlarım tekrardan ona dönmüştü. “Bu işte bir bit yeniği var ve çözeceğim biriciğim, şimdilik sadece Leyla’ya odaklan.” Dudaklarım kıvrılırken başını olumlu anlamda sallamıştım.

“Teyze oluyorum.” diyerek elimin üstüne duran elini tuttuğumda gözlerinde tuhaf bir bakış oluşmuştu. Sanki bir şey konuşmak istiyor ama karar veremiyordu. Ona doğru eğilerek grilerine odaklandım. “Sesini kullan bebeğim.” Bana söylediği sözleri kullandığım için dudakları kıvrılırken o da bana doğru eğilmişti.

“Sadece teyze olmanı değil anne olmanı da istiyorum yavrum ama bu konu için seni zorlayamam.” demesiyle kasıklarıma bir sızı girmişti. Anne olmayı bende çok isterdim ama şu an ne yeri ne de zamanı değildi.

“Bunu bende çok istiyorum Han ama şu anda başka önceliklerimiz varken onu koruyamayız. Önce lideri içeri tıkıp dağları temizlememiz gerekir. Bizim yegane amacımız bu, biliyorsun.” derken gözümün önünde annem canlanmıştı. Çocuğumun da hayatının bana benzemesine izin vermeyecektim. “Annemin yaptığı hatayı yapmak istemiyorum Han.”

Sesim mutfağın duvarlarında yankılanırken bakışlarım grileri bulduğunda bana anlayışla baktığını farketmiştim.

Her ne kadar tıpkı onun gibi bir çocuğum olmasını istesem de korkmadan edemiyordum. Evet, belki bir asker olarak güçlüydük ama yeterli değildi. Babamın gücü bizi korumaya yetmemişti…

“O şerefsizleri gebertip intikamımızı alacağız biriciğim, sana söz veriyorum.” Parmakları elimi daha sıkı kavrarken dudakları hafifçe kıvrılmıştı. “Sonrasında ise hayallerimizi gerçektireceğiz. Ne sen annen gibi olacaksın ne ben babam gibi, zamanı geldiğinde onları çok güzel yetiştireceğiz.”

Sözleriyle istemsizce gülerken gözümden süzülen birkaç yaşı hızlıca silmiştim. Duygudan duyguya geçtiğim garip bir gün yaşanıyordu.

“Birden fazla olacağına da eminsin yani?” diyerek güldüğümde gözlerinde muzip bir ifade canlanmıştı.

“Futbol takımı kurmadan bırakmam.” diyerek göz kırpmasıyla kaşlarım havalanmıştı. Az önceki hüzün halinin dağılması içimi rahatlatmıştı.

“Sen beni gizliden ev hanımı yapmaya çalışıyor olabilir misin?” derken sağ elimle çatalı kavrayarak patates dilimlerinden birini ağzıma atmıştım.

“Öf! Planlarım açığa çıktı.” diyerek abartılı bir şekilde göz devirmeye çalıştığında gülüşümü tutamamıştım. Dudakları kıvrılırken bakışları bana odaklandığında gülüşümü durdurarak ona bakmıştım. “Çok uzakta oturuyorsun, yanıma gelsene.” demesiyle kaşlarım havalanırken çayımdan bir yudum aldım.

“Yemek yememiz lazım Han.” dedim imalı bir tonda. Genelde yanında durduğumda pek uslu durduğu söylenemezdi.

“Tamam, yanımdayken de yiyebilirsin.” derken yanındaki sandalyeyi geri çektiğinde bakışlarıyla işaret etmişti.

“Bebeğim yemek yiyip Leyla’nın yanına gitmemiz gerekiyor, zaten hemen yanındayım.” dememle dudaklarını büzmesi bir olmuştu.

“Buradan öpemiyorum.” demesiyle gözlerimi devirerek elimdeki çatalı bırakıp ona döndüm.

“Gelirsem susacak mısın?” dediğimde dudakları kıvrılırken hızla başını sallamıştı. Benim doğurmama gerek yoktu, bir koca bebeğe sahiptim zaten!

Sol elimi parmaklarının arasından sıyırarak ayağa kalktığım da hızla tabağıma uzanıp yanına koymuştu. Bu hareketiyle dudaklarım kıvrılırken yanına doğru adımladığımda bakışları aralıksız beni izliyordu, ne kadar tatlı gözüktüğünden bir haberi var mıydı? Tam yanından geçecekken daha fazla dayanamayarak çenesine sardığım parmaklarımla başını kaldırıp dudaklarımı dudaklarına yasladım.

Hızla belime sarılan elle kendimi kucağında bulduğumda umursamadan yerime daha çok yerleşmiştim, altımdaki baskıyı hissedebiliyordum. Dudaklarımın arasında ki dudaklarına dişlerimi geçirerek çekiştirdiğimde hırıltısı kulağıma ulaşmıştı.

“Hmm! Yemekten önce tatlıya bayılırım.” diye dudaklarıma doğru mırıldandığında her ne kadar sesi titrememi sağlasa da hafifçe geri çekilmiştim, henüz ağrım geçmiş sayılmazdı.

“Han, işimiz var.” dediğimde bakışları beni bulurken sandalye de arkasına yaslanmıştı. Belimde ki eliyle beni daha çok kendisine çekerek çatalına uzandığında ne yapmaya çalıştığını izliyordum.

“Ağrın olduğunu biliyorum yavrum, şimdi dokunmam.” derken çatalına batırdığı patatesi dudaklarıma getirdiğinde gülümseyerek hızla yemiştim.

Bir süre kucağında ki benle birlikte yemek yedikten sonra hazırlanarak Leyla’ya gelmiştik. Evden çıkmadan önce ağrı kesici ve Han’ın almış olduğu ilişki sonrası hapını aldığım için rahattım, detayları bu denli güzel bir şekilde düşünmesi çok hoşuma gidiyordu.

Eve girdiğimiz sırada herkesin burada olduğunu farketmiştim, bizimkiler toplanmışlardı lakin Nalan yoktu. Bu durum her ne kadar aklımı kurcalasa da Leyla’yı görmek için odaya doğru adımladım.

“Nüha komutanım, hayırlı işler.” diyen Cem’e bakışlarım kaydığında sırıtarak bize baktığını farketmiştim. On kilometre öteden belli oluyor olamazdı değil mi?!

“Sana da Türkoğlu.” diyerek yanında sarıldı Beril’i gösterdiğimde arkasına daha çok yaslanarak gülümsemişti. Onlarda garip ama tatlı bir çift olmuşlardı.

“Ooo! Nünü sen yaşıyor muydun?” diyen Nehir’le gözlerimi devirirken odaya girmiştim.

“Yaşıyorum Nehoş, şansına küs.” dediğimde gülen Nehir’le bende gülmüştüm.

“Öyle şansa can kurban ayol.” diyen Nehir’le gülerek bakışlarımı odada gezdirmiştim.

Yatakta sırıtarak yatan Leyla’yı farkettiğimde gözlerim istemsizce dolarken hızla yanına adımladım. Benim kardeşim anne olacaktı. Onunla olan anılarımız gözümün önünde sıralanırken duygulanmadan edememiştim, şimdi ben teyze mi oluyordum?!

“Yeni turuncu kafalar mı gelecek şimdi?” diyerek yanına oturduğumda gülerek başını sallamıştı.

“Yaşıyormuş Nüha, daha çok küçük olmasına rağmen tutunmuş bana biliyor musun?” derken gözleri dolunca elim yavaşça yanağını bulmuştu.

“Çünkü o da senin gibi çok güçlü Leyla’m, şimdiden kurşunlar isabet etmiyor kerataya.” dediğimde hafifçe gülerken gözünden damlayan bir yaşı hızla silmişti.

“Bence o da bizim gibi asker olacak, baksana eğitimlere şimdiden başlamış.” diyen Nehir de yanıma geldiğinde gülerek ona bakmıştım.

“Askerliğin ilk kuralı, kurşunlar yağsa da bedenine…” diyerek Nehir’e bakmıştım.

“İsabet ettirme kendine.” diye devam ettirdi Nehir.

“Şehit olup düşsende…” Han’ın sesi kulaklarıma ulaşırken şiirin devamını ben getirmiştim.

“Verme vatanını düşman eline.” dedim bakışlarımı grilerden ayırmadan. Ekibin geri kalanı da odaya girerken bakışlarım onlara dönmüştü.

“Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın.” diyen Cem İstiklal Marşımızdan bir dörtlüğü söylemeye başladığında dudaklarım kıvrılmıştı.

“Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.” dedi Özgür hemen ardından.

“Doğacaktır sana vadettiği günler hakkın.” dedi Barkın.

“Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.” diyen Mecnun cümlesini bitirirken Leyla’nın alnına dudaklarını bastırdığında yüzümde ki tebessümle ayağa kalkmıştım. Belime sarılan kollarla ardımda ki Han’a yaslandağımda şiirin ve ardından gelen marşımızın uyumuna mest olmuştum.

“Ulan ne güzel söyledik he, film sahnesi gibi oldu.” diyerek gülen Cem yanında ki Beril’e yaslandığında Mecnun sert bakışları üzerlerinde olsa da laf etmemişti. Sanırım artık o da alışmıştı.

“Tebrik ederim Leyla, Allah analı babalı büyütmeyi nasip etsin.” diyen Han’la Leyla’nın bakışları onu bulurken hafifçe gülümseyip başını sallamıştı.

“Amin Mirza.” derken bakışları bana dokunmuştu. “Darısı başınıza.” demesiyle gözlerim kısılırken ona imalı bir bakış atmıştım. Şimdi yeri miydi bunun?!

“Amin amin.” diyen Han’la bakışlarım onu bulduğunda sırıtarak bana baktığını farketmiştim. Tekrar önüme döndüğümde kulağıma çarpan nefesiyle her ne kadar titreşimde belli etmemeye çalışarak dinledim. “Geç olması bir şeyi değiştirmez yavrum, o futbol takımını kuracağım.”

Sözleriyle gözlerimi devirirken kıvrılan dudaklarımla dirseğimi hafifçe karnına geçirmiştim. Milletin içinde sapıklığı tutmuştu yine!

“Nalan nerede bu arada?” diyerek Nehir’e döndüğümde onunda bakışları beni bulmuştu.

“Fırtına timinin komutanı gelmiş, onun yanındaydı.” demesiyle kaşlarım hafifçe çatılmıştı. Elif yüzbaşının burada ne işi vardı ki?

“Elif yüzbaşı mı gelmiş? Bana niye haber etmediler acaba?” diye mırıldanarak önüme döndüğümde Han başını başıma yaslamıştı.

“Bir işi vardır belki yavrum, ararlar akşama.” dediğinde ona hak vererek fazla kafama takmamaya çalışmıştım lakin zihnimde hala bizi şikayet eden kişi dönüp duruyordu. Melike albaydan bir ses seda çıkmamıştı.

Üç aşağı beş yukarı sohbet ederek günü bitirmiştik. Evlere dağılmamızın üstünden tam iki gün geçerken tatilimiz sonlanmıştı ve karargaha geri dönmek üzere hazırlanmıştık. Üstümdeki kamuflajımı düzelterek kapıya yöneldiğimde Han’ın beni beklediğini farketmiştim, elimde ki beremle sırıtarak yanına yaklaştım.

“Üsteğmen Nüha Yalçıner emir ve komutanıza hazırdır komutanım!” diye haykırarak asker selamı verdiğimde dudakları daha çok kıvrılırken kaşlarını çatmaya çalışarak yanıma gelmişti. Sözde ciddi gözükmeye çalışıyordu!

“Bu ismi sevdim asker, artık hep bunu kullan.” demesiyle tek kaşım havalanırken gözlerinin içine bakmaya devam ediyordum.

“Emredersiniz komutanım.” diyerek cilveli bir tonda konuştuğumda hızla belimi saran parmaklarla beni kendine yaslamıştı.

“İş öncesi bulandırma aklımı kuğu, sonra akşam olmuyor bir türlü.” demesiyle gülmeye başladığımda onunda dudakları kıvrılmıştı.

“Senin aklının bulanmadığı zaman mı var?” dediğimde düşünür gibi yaparak yüzünü yüzüme yaklaştırdığında dudaklarını dudaklarıma hafifçe dokundurmuştu.

“Sen kollarımdayken mümkün mü?” Dudakları dudaklarımı örterken sırıtarak ona karşılık vermiştim.

Kapının önünde ki kısa süreli yakınlaşmamızın ardından sonunda dışarı çıkabildiğimizde motoruna yönelmiştik.

“Özlemişim motorumu.” diyerek sırıttığında bende gülümsemiştim. Siyah ve gri renklerinde güzel bir motordu.

“O zaman uçur bizi komutan, çünkü geç kalmak üzereyiz.” dediğimde gülümseyerek motora binmişti. Hemen arkasına geçtiğim de ikimizde kaskları takarak yola koyulmuştuk.

Askeriyeden içeri girdiğimizde herkesin bilmesinin rahatlığı üstümdeydi, kimseden saklanmak zorunda değildik. Başımda ki kaskı çıkartarak hemen önümde ki Han’a uzattığımda sırıtarak elimden alıp motora yerleştirmişti. Bakışlarım askeriyeye dönerken kapının ordan bizi izleyen Elif yüzbaşıyı farketmiştim, dudaklarım kıvrılırken hızla el salladığımda o da gülümseyerek karşılık vermişti.

İki gün boyunca burada olmasına rağmen beni bir kez bile aramamıştı, rahatsız etmek istemiyordu yüksek ihtimal ama yine de aklıma takılmıştı. Elimi tutan Han’la askeriyeye doğru adımlarken Elif yüzbaşının bakışları hala bizdeydi.

“Günaydın.” diyerek bize doğru yaklaştığında içimi garip bir his sarmıştı. Yersiz olduğunu biliyordum lakin sanki bakışlarında bir tuhaflık var gibiydi.

“Günaydın yüzbaşım.” diye resmi bir dille konuşan Han bakışlarını bana çevirmişti. “Ben içerdeyim.” diyerek dudaklarını saçıma bastırdıktan sonra elimi bırakıp içeri adımladığında bakışlarım Elif yüzbaşıyı bulmuştu.

“Hayırdır yüzbaşım, sizi hangi rüzgar attı buraya?” dediğimde birlikte eğitim alanına doğru adımlamaya başlamıştık. Hava sıcak olmasına rağmen arada esiyordu, ferahlatıcı bir hava vardı bugün.

“Sizi özledim asker.” diyerek gülümsediğinde bende gülümsemiştim. Elif yüzbaşı oldukça takıntılı bir insandı ve bu durum görevinde oldukça işe yarıyordu lakin bazı zamanlar sorun lanse edebiliyordu. Buraya gelmesinde ki durumunda bu olduğunu düşünüyordum, birisi aklına takılmış olmalıydı.

“Bu şansız kişiyi merak ettim komutanım.” dedim gülümseyerek. Bakışları beni bulurken gözleri bir süre yüzümde gezinmişti.

“Aşk olsun Nüha, ben özleyemez miyim?” dediğinde benimde bakışlarım gözlerine odaklanmıştı.

“Özlem sizin için ikinci sırada yer alır komutanım, ilkinde muhakkak bir amaç vardır.” dediğimde dudakları kıvrılırken sessizce önüne dönmüştü.

“Beni bu kadar iyi tanıdığın için korkmalı mıyım?” dediği sırada bakışlarım askeriyenin kapısına kayarken en önde Melike albay olmak üzere timin geri kalanının geldiğini farketmiştim lakin bir sorun vardı, Nalan’ın yüzü düşüktü. Bu pek rastlanılan bir durum değildi, Nalan genelde hiçbir şeyi kafasına takmazdı.

“Bana ve sevdiklerime zarar vermeyi düşünmediğiniz sürece hayır komutanım, korkmanıza gerek yok.” diye gülerek ona baktığımda o da hafifçe gülümsemişti. Sırada ki yerimi alırken bedenim istemsizce gerilmişti, neyim vardı benim böyle?

Han ve Nalan’ın arasına geçtiğimde Melike albayın bakışları üstümüzde gezinmişti. Elif yüzbaşı ise hemen Melike albayın arkasında durarak bizi izliyordu.

“Günaydın İnfirat!” diye haykıran Melike albayla hepimizin aynı anda haykırmıştık.

“SAĞOL!”

“Sizde sağolun İnfirat.” derken önümüzde adımlamaya başlamıştı. “Bugün biraz sınırlarınızı zorlamak istiyorum tim, bir özel kuvvetler askeri hiçbir zaman güçten düşmemeli.” Bakışları bize dönerken gözleri beni bulmuştu. “Üsteğmen, buraya gel.”

Sözleriyle birlikte hızla yanına adımladığım sırada tam önünden geçerken kısık sesi kulağıma ulaşmıştı.

“Yarbay Kemal izliyor, haberin olsun.”

Bedenim tamamen gerilirken belli etmemeye çalışarak hemen albayın karşısına geçmiştim. Son görevi başarıyla sonuçlandırmışken yarbayın yine burada ne işi vardı? İçimden bir ses birinin açığımızı aradığını söylüyordu.

“En fazla kaç kişiyle dövüşebilirsin asker?” diyen albayla mimiklerim değişmezken hazırolda durarak bakışlarımı ona çevirmiştim. Sağ tarafımda kalan askeriyeden izlendiğim hissiyatı zihnimde yankılanırken umursamamaya çalışmıştım.

“Kaç kişiyle gerekirse komutanım.” dediğimde başını ağır ağır sallayarak bir adım geriye çıkmıştı.

“10 kişi senin için fazla mı asker?” dediği sırada askeriyeden çıkan askerler yanımıza doğru gelmeye başlamışlardı.

“Değil komutanım!” diye haykırdığımda gelen askerler çevremi sarmaya başlamışlardı.

“Tam tamına çevreni saran 15 düşman var asker ve kurtulmak için ise sadece 10 dakikan var. Son nefesine kadar çırpınıp vatanın için şehit mi olacaksın? Yoksa mağlup olup gururunu ayaklar altına mı alacaksın asker?!” Haykırışı zihnimin içinde can bulurken kahkaham eğitim alanında yankılanmıştı.

“Geriye kalan beş dakika da kahvemi yudumlayacağım komutanım.” dediğimde bakışlarım yan gözle Han’ı bulduğunda gergin bir şekilde sırıttığını farketmiştim, engel olmamak için kendini kasıyordu.

“Göreceğiz üsteğmen. SALDIR!”

Emri alan askerler hızla bana doğru atıldıklarında derince bir nefes alarak bakışlarımı hepsinde gezdirdim. Çözmez olamayacak kadar bilgili duruyorlardı fakat bir özel kuvvetler askeri değillerdi…

Ellerim iki yanımda yumruk olurken hızla ilerden atılan yumruktan kaçınarak yan tarafımdan yaklaşana sertçe dirseğimi geçirmiştim. Tüm kaslarım hissettiğim güçle kasılırken yüzümde ki nefreti hissedebiliyordum. Güç mü görmek istiyorlardı? Göreceklerdi.

Ardımdan yaklaşan bir askere hızla arkamı dönerek yumruğumu geçirdikten sonra boynumu saran koldan destek alarak iki kişiyi daha geriye savurup arkamdaki askerin boynumu saran kolunu tutarak sertçe yere yapıştırmıştım. Zihnimin içinde çalan şarkıyla dudaklarım kıvrılırken bu tempoyu özlediğimi fark etmemek elde değildi, en yakın zamanda dağda ki yerimi almalıydım.

Yumruk atmaya çalışan bir askerden daha kaçarak karnına sertçe yumruğumu geçirdikten sonra eğilen bedeniyle başını dizime geçirmiştim. Sol tarafımdan kolumu tutmaya çalışan askerin yüzüne yumruğumu geçirirken karşıdan geleninde karnına tekme atarak geriye savrulmasını sağladım. Ardımdan gelen koşma sesiyle hızla arkamı dönüp zıplayarak çevremde döndükten sonra yüzüne tekmeyi geçirdiğimde büzüşen suratını umursamadan bana doğru koşan askeri farketmiştim.

Hızla bende ona doğru koşarak zıplayıp yumruğumu yüzüne geçirdiğimde dengesi şaşmıştı. Yan taraftan gelen tekmeden sıyrılmak için hızla önümde eğilen askerin sırtından yuvarlandığımda tekme bana değil de ona isabet etmişti.

“Ayağının bağını sikeyim Memoli.” diyen askere gülmemeye çalışarak ilerden bana koşan askerle geriye doğru takla atarak uzaklaşmıştım. Hemen ardından yerde kayarak çelme attığımda asker hızla dizlerinin üzerine kapaklanmıştı.

Tam çevremde bakışlarımı gezdirirken ensemde ki topuzumu sertçe tutan askerle dişlerim kamaşırken dirseğimi sertçe karnına geçirdikten sonra yumruğumun tersini yüzüne geçirmiştim. Burnundan gelen sesle eli gevşerken arkamı dönüp yumruğumu şakağına denk getirerek sertçe bir yumruk attığımda dengesini sağlayamadan yere kapaklanmıştı.

Çevreme bakındığımda bana doğru atılan askerlerle dudaklarım daha çok kıvrılırken bende onlara ilerlemeye başlamıştım. Tekmeler yumruklar havada uçuşurken en son yüzüme doğru gelen yumruğu tutarak karnına geçirdiğim dizimle yere kapaklanmasını sağlamıştım. Nefes nefese kalan bedenimle bakışlarım albaya döndüğünde elinde ki sayacı durdurarak bana baktı, dudaklarında gururlu bir gülümseme vardı.

“Tam 5 dakika.” Dudaklarımda ki gülümsemeyle çevremde yığılan askerle baktığımda hepsinin bir taraflarını tuttuğunu farketmiştim, genelde eğitimde elimin sert olduğunu söylerlerdi!

“Ben bir bordo bereliyim komutanım, damla dahi kanım olsa bu bayrak için feda ederim.” diyerek Melike albaya döndüğümde dudaklarında ki gülümsemesiyle başını sallamıştı.

“Aferin asker, yerine geçebilirsin.” dediğinde yerime geçerken bakışlarım Han’ı bulmuştu, gururlu bir edayla beni izliyordu. Yanındaki yerimi aldığımda parmakları elimi bulurken yavaşça okşamaya başlamıştı, vurduğum yerleri seviyordu. Dudaklarım kıvrılırken bu seferde ortaya çıkan Barkın’ı izlemeye başlamıştık, Nehir’in kasıldığını görebiliyordum. Sanki yarbay özel olarak bizi sınamak istiyormuş gibiydi ama neden?

Yanımdaki Nalan’ın kaçamak bakışları beni bulurken gözlerim ona dönmüştü. Yüzünde hala o garip ifadesi varken sanki tetikte gibi duruyordu, sorun neydi?

“İyi misin?” diye mırıldandığımda bakışları hızla beni bulurken başını olumlu anlamda sallamıştı.

“İyiyim.” diyerek önüne dönmüştü ama bunun bir yalan olduğunu anlayacak kadar onu tanıyordum. Ne olmuştu?

Sonradan öğrenmeyi aklıma not ederek dövüşleri izlemeye devam etmiştim. Aramızdan birkaç kişiyi daha aldıktan sonra biten eğitimle albay bize dönmüştü.

“Hala düşündüğüm gibi harikasınız İnfirat, bugünlük bu kadar yeter.” diyerek bakışlarını Han’a çevirmişti. “Sen benimle gel yüzbaşı.”

“Emredersiniz komutanım.” diyen Han ilerleyen albayı takip edecekken son anda dönerek yanağıma dudaklarını bastırdığında gülerek arkasından bakakalmıştım. Tatlı komutanım benim!

Melike albayın ve Han’ın ardından Elif yüzbaşı da içeri girdiğinde bakışlarım Nalan’ı bulmuştu.

“Neyin var Nalan?” diyerek yanına ilerlemiştim ki hızla içeriye doğru ilerlemesiyle peşine takıldım.

“Bir şeyim yok dedim Nüha.” demesiyle sinirlerim gerilirken adımlarım duraksamıştı.

“Asker!” Haykırışım askeriyenin koridorlarında yankılanırken hızla adımları duraksayan Nalan’ın bakışları beni bulmuştu. “Emre itaatsizlik mi yapıyorsun teğmen?”

“Hayır komutanım.” derken ürkek bakışları bana döndüğünde ne olduğunu anlayamıyordum.

“Sorun ne?” dedim sertliğimi korumaya çalışarak. Derin bir nefes alarak bakışlarını kaçırdığında bir sorun olduğuna daha çok emin olmuştum.

“Koğuşa gidelim, söyleyeceğim komutanım.” demesiyle başımı olumlu anlamda sallayarak onu takip ettim. Bizim koğuşa girdiğimizde hızla arkamda kapıyı kapatarak bana dönmüştü.

“Kızım patlatmada adamı söyle, birine bir şey mi oldu?” dediğim esnada bildirim gelen telefonumla kaşlarım çatılırken Nalan’a bakmayı sürdürdüm.

“Nüha özür dilerim daha önce haber edemediğim için.” demesiyle kaşlarım daha çok çatılırken anlamsız bakışlarım ona odaklıydı. “Başıma ne gelirse gelsin bunu senden saklayamam, kardeşime ihanet edemem.”

Telefonuma art arda gelen bildirimle sinirlerim bozulurken hızla cebimden çıkartıp kimin yazdığına baktım, gördüğüm isimle daha çok gerilmeden edememiştim. Mesajlar Asaf’tandı.

“Nüha…”

“Bir saniye.” diyerek hızla Nalan’ı susturarak mesajları açtığımda ekranı kaplayan resimle çevremdeki tüm sesler susmuştu. Zihnimin içinde sirenler çalarken gözlerim sadece resime odaklıydı. Kalbimin ağrısı nefesimi keserken öylece bakakaldım.

Elif yüzbaşıyla Han’ın neredeyse dudak dudağa oldukları resime…

Teğmen Asaf: Vatanım dediğin adamın gerçek yüzü (14.35)

Teğmen Asaf: Kimi sevdiğine dikkat et akıl kadın (14.35)

Teğmen Asaf: Sonra şimdiki gibi çok üzülürsün. (14.36)

~~~~~~~~~~~~~

Vee bölüm sonu…

Ah tüylerim diken diken oldu, o son neydi öyle??

Sizce bölüm nasıldı??

Sanırım kalbim acıdı son sahnede… 🥺

Sizce Han gerçekten öptü mü?

Peki Nüha’nın dövüşü? Bence olaydı!!!

Beğeni ve yorumları da unutmayalım lütfen olur mu?

Yardımlarınıza ihtiyacım var…

TikTok: snurr003

Instagram: snurr_003

Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda Tt adresimden paylaşıyorum. (Henüz insta algoritmasını çözemediğim için orayı pek kullanamıyorum ama yine de orada da aktifim.)

Seviliyorsunuzzzzz

🦢☁️

Bölüm sonu

2 yorum

  • Bence Han öpmemiştir Elif denen yılan yapıştı, Han'a tuzak kurdular. Nalan da bunları duydu ve Nüha'ya söylicekti söylemeye zaman kalmadan mesaj geldi.