İçeriğe geç

İNFİRAT

Bölüm 29 · 23 dk okuma

İNFİRAT

Bölüm 29

28. İTAAT

~Bölüm Şarkıları~

Duman~Senden Daha Güzel

Yaşlı Amca~Ve Ben

Yeni bir bölümden herkese merhabalar efenimm!!

Nasılsınız bakalım???

Aşırı İnfirat bir bölümle karşınızdayım. :)))

“Ve ben senin gibi gülen biri tanımadım ve sen gibi bakan. Bir polen gibisin, hafif ama acımasız. Ve her gülüşün yeni bir bahar…” diyerek sizi yeni bölüme uğurluyorum…

İyi okumalar :)

Seviliyorsunuzzzzz

🦢☁️

~~~~~~~~~~~~

Bir yanımda içimi sızlatan özlem diğer yanda ise beynimi uyuşturan bir intikam vardı ve ben ikisi arasında sıkışmış duvar misali duruyordum. Mesleğim, benim yegane hedefimdi ve ona ulaşmak için tüm o badireleri aşıp gelmiştim, şimdi ise bana yardımcı olacak en nadide sebepti.

Bu tatil her ne kadar hepimize iyi gelmiş olsa da alınması gereken intikamımız hepimizin içinde kor bir ateş misali yanıyordu, buna emindim. Öyle ki mesleğimize duyduğumuz özlemi bile geri planda bırakabiliyordu. Gözlerimizde öfke, zihnimizde nefret varken öylece albayın dudaklarından dökülecek herhangi bir görevi bekliyorduk.

Bize bunları yaşatanlar gebermeden İnfirat’a huzur yoktu…

“Öncelikle hepinize geçmiş olsun İnfirat, Allah bir daha yaşatmasın.” diyen albayla bakışlarım yere odaklanırken yandaki ellerim yumruk olmuştu. Benim hayatımı berbat ettiği yetmezmiş gibi bir de kardeşimi almak istemişti şerefsiz, kanında boğulmasını zevkle izleyecektim.

“SAĞOL!” diye hep bir ağızdan haykırırken sol yanımdaki elime temas eden sıcak parmakları hissetmiştim. Yavaşça elimin üzerinde gezinen parmaklarıyla sakinleşirken yumruk yaptığım ellerim açılmıştı, parmaklarım hafifçe parmaklarına dolanırken dudaklarımda küçük bir tebessüm oluşmuştu. Detaycılığına hastaydım!

Bu hareketi istemsizce gerilen bedenimi gevşetirken bakışlarımı tekrardan Melike albaya çıkarttım, sert bakışları üzerimizde geziniyordu.

“Size üzerinizde ki tatil halini atmanız için iki gün mühlet asker, sonrasında görev sizi bekler.” derken birkaç adım geriye çekilmişti. “Şimdi ne kadar paslandığınızı bir görelim, dövüş için pozisyon al!” diye haykırdığı esnada askeriyeye giriş yapan arabayla bakışlarımız oraya dönerken kaşlarım hafifçe çatılmıştı. Bu araba bir yerden tanıdık geliyordu.

Tam önümüzde duran arabadan inen iki askerle gözlerim açılırken ne olduğunu anlamaya çalışıyordum, Fırtına timinin burada ne işi vardı?

“Tam zamanında.” diye mırıldanan albay bize döndü. “Önünüzde ki bu zorlu görevde Fırtına timi size yardımcı olmayı kabul ettiler, Asaf Teğmen ve hava harpten Nalan teğmen kısa süreliğine bizimle olacaklar.”

Hassiktir!

Yanımdaki bedenin gerginliğini buradan bile hissedebiliyorken doğruyu söylemek gerekirse bakmaya tırsıyordum, Asaf ne alakaydı şimdi?! Bakışlarım Nalan’a kaydığında gözlerinin Han ve benim üzerimde gezdiğini fark etmiştim, dudaklarında piçimsi bir sırıtış oluşurken siyah bakışları gözlerime tutunmuştu.

“Buna ihtiyacımız olduğunu sanmıyorum komutanım.” diyen Han’la bakışlarım istemsizce ona kaydığında bu hareketimden hemen pişman olmuştum. Grileri yalnızca Asaf’a odaklıyken bakışlarından bile ölüm akıyordu.

“Bu zamana kadar değil lideri, Baho’yu bile yakalayamadınız Yüzbaşı. Bırakta devamına ben karar vereyim.” dedi Melike albay sert sesiyle. Hepimizin bakışları yeri bulurken sesimiz çıkmamıştı, çünkü haklıydı. Bunca zaman yakalayamamak bizim suçumuzdu.

“Emredersiniz komutanım.” diyen sesi kısıktı. Gergin omuzlarından ve çatık kaşlarından ne denli sinirli olduğu anlaşılıyordu. Peki ekipte o kadar insan varken Asaf’ın gelmesi normal miydi? Nedense içimden bir ses bunda bir bit yeniği olduğunu söylüyordu.

“Şimdi pozisyon alın tim, bakalım hala gücünüz yerinde mi?!” diye haykırarak geriye çekilen Melike albayla bakışlarım eskaza Asaf’ı bulmuştu, gözleri elime kitlenmiş öylece bakıyordu. Ona baktığımı fark ettiğinde bakışları beni bulurken hafifçe gülümseyip baş selamı vermesiyle hızla bakışlarımı kaçırmıştım, buraya gelmesi hiç iyi olmamıştı…

Nalan gülerek Melike albayın yanına geçtiğinde bizimde bakışlarımız albaya dönmüştü. Nalan hava harpte olduğu için yakın dövüşe ihtiyacı yoktu, bu yüzden şu anlık sadece izleyecekti.

“Mirza Cem’le, Mecnun Barkın’la, Nehir Özgür’le olacak.” derken bakışları beni buldu. “Nüha da Asaf teğmenle, pozisyon alın.”

Hoşgeldiniz cenaze namazına!

Albayın sözleriyle gözlerim büyürken Nalan gülüşünü saklamak için hızla arkasına dönmüştü. Yanımda ki gerginliği hissetmek için bakmama gerek bile yoktu artık, enerjisi oldukça yeterdi.

“Üsteğmen benimle olacak.” diyen Han’ın eli kolumu bulurken beni hafifçe yanına doğru çekmişti. Ortam öyle gergindi ki sesime bile ulaşamıyordum!

“Emir ağızdan bir kez çıkar yüzbaşı. İtaatsizliğe devam edersen farklı şekillerde ilgilenmek zorunda kalırım.” diyerek sert bakışlarını Han’a çeviren albayla benimde parmaklarım kolumda ki eline tutunmuştu.

“Sadece bir dövüş Han, sakin ol.” diye mırıldanmamla grileri beni bulurken parmakları daha da sıkılaşmıştı.

“Hayır. Dedim.” diyerek kelimeleri vurguladığında bakışlarında ki öfkeye odaklanmamaya çalışıyordum.

“Emre itaatsizlik yapıyorsun Han, görevden men edilirsen daha mı iyi olacak?” dememle gözleri kapanırken parmaklarını zor bela tenimden çekerek geriye doğru bir adım atmıştı, sözlerimde haklı olduğumun o da farkındaydı.

“Komutanım bari benim canımı düşünün.” diyen Cem’le bakışlarım onu buldu. “Şehitlik başımla beraber ama bok yoluna da gitmeyelim yani.” demesiyle gözlerimi devirerek önüme dönmüştüm. Koyun can derdinde kasap et derdindeydi!

Melike albayın sert bakışları bu sefer de Cem’i bulduğunda herkes sessizce pozisyon almaya başlamıştı. Karşıma geçen Asaf’la bakışlarım gözlerini bulduğunda derince bir nefes aldım, hala niye onun geldiğini çözememiştim. Han’ı sinir etmek mi istemişti? Ya da birlikteliğimizi mi test ediyorlardı? Anlamıyordum…

“Bir hoşgeldin yok mu akıl kadın?” diyen Asaf’ın sesi sessiz ortamda çınlarken sol tarafımdan gelen küçük çaplı hırıldamayı işitmiştim, her an saldırabilirdi!

“Laubaliliği kes asker, pozisyon al.” diyerek sert sesimle konuştuğumda dudakları hafifçe kıvrılırken ellerini yumruk yapıp havaya kaldırarak pozisyon aldı, bende aynı şekilde pozisyon aldığımda hazırdık.

Gelen düdük sesiyle yüzüme savrulan yumruktan hızla kaçınarak arkasına geçtim. Hemen solumuzda Mecnun ve Barkın, onların solunda ise Han ve Cem vardı; sağımızda ise Nehir ve Özgür dövüşüyordu. Bakışlarım tüm gücüyle Cem’e yumruğunu geçiren Han’a kaydığı sırada karnıma yediğim tekmeyle geriye doğru savrulmuştum. Nüha odağın kayıyor, kendine gel!

“Aşk seni güçsüzleştirmiş akıl kadın, yoksa artık vatanın umrunda değil mi?” diyerek sırıtan Asaf’la zihnimde geçmişten bir kapı aralanmıştı.

***

“Neden bize bir şans vermiyorsun? Yemin ederim seni mutlu etmek için elimden gelen her şeyi yaparım Nüha, sadece bir şans istiyorum.” diyen Asaf’la derince bir nefes alarak bakışlarımı kaçırmıştım.

“Yapamam Asaf, kalbimde vatan sevgisinden başka hiçbir sevgiye yer yokken sana umut veremem.” dememle yüzü tamamen düşerken gözlerinden bir damla yaş süzülmüştü.

“Hiç mi şansım yok?” diyerek kızarmış gözlerini bana çevirdiğinde başımı olumsuz anlamda sallamıştım.

“Hiç yok Asaf ve bir daha bu konuyu açmamak üzere kapatalım. Aynı timde birliktelik olmaz. Bizim tek aşkımız da sevgimiz de vatanadır, sende bunu öğren artık.” dedikten sonra hızla arkamı dönüp onu o kafe de yalnız bıraktım…

***

Kaşlarım çatılırken bakışlarım gözleriyle buluştu, sözde beni kendi kelimelerimle vurmaya çalışıyordu. Ne büyük eziklikti! Tekrardan yüzümü doğru savurduğu yumruğundan kaçınarak yumruğumu karnına geçirdikten sonra hızla geriye doğru adımlayıp tekmemi çenesine geçirdim, savrulan bedenini umursamadan etrafımda dönerek ikinci bir tekmeyi de kafasına geçirdiğimde yana doğru sendelemişti.

“Kalbim hala vatanımla dolu asker. Benim vatanım da o yurdum da.” derken geriye doğru birkaç adım attığımda çenesini tutarak tam doğrulmuştu ki hızla üzerine koşup zıplayarak sağ yumruğumu sertçe yüzüne geçirdim. Savrulan bedeni sertçe dizlerinin üzerine düştüğünde duyduğum düdük sesiyle duraksamıştım. Bakışlarım albayı bulurken onay veren bir ifadeyle başını sallamasıyla hızla geriye çekildim, ben kazanmıştım.

“Ben böyle aşkın ızdırabınının yolunu yordamını sikeyim.” diyerek ağzının içinde mırıldanan Cem çenesini tutarak geriye çekiliyordu. “Revire gitmem gerekiyor sanırım albayım, çenem kırılmış olabilir.” dediğinde Melike albay gülmemeye çalışarak onaylayıp bakışlarını bize çevirmişti. Onayı alan Cem hızla askeriyeye girdiğinde şaşırmadan edememiştim, nerden gelmişti bu revir aşkı?

“Ula bu niye ceylan gibun sekerek revüre gidiy?” dedi Mecnun şüpheli bir sesle.

“Noldu Laz uşağı? Bir an kendini mi gördün yoksa?” diyerek gülen Barkın’la Mecnun’un sert bakışları onu buldu.

“Şimdu senunda sıçarum bacağina, zate aklum evda kaldi.” derken suratı düşmüştü.

“Aman be Laz uşağı, evde yatıyor işte kız. Bir sorun yok, rahatla.” dedi Barkın sakin bir sesle.

“Formunuzda bir sorun gözükmüyor asker, yarın dinlenin. Ertesi gün dağlar sizi bekler.” diyerek arkasını dönüp ilerleyen Melike albayla bakışlarım grilerle çakışmıştı. Dudakları hafifçe kıvrılmış, gözlerinde ise hınzır parıltılar kol geziyordu. Bir saniye, biz az önceki konuşmayı çok mu sesli yapmıştık lan?!

“Demek vatanını buldun ha dişi kurt?” diye gülerek yanıma gelen Nalan’la az önceki sorumun cevabını almıştım.

“Sen hiç konuşma Nalan.” diyerek sertçe ona döndüğümde geriye doğru bir adım atmıştı. “Ben sana orda sus diyorum susmuyorsun, dur diyorum durmuyorsun. Al şimdi boku yedik mi?” dememle bakışlarını kaçırarak hafifçe güldüğünde sinirlerim daha çok gerilmişti.

“Lan ben ne bileyim aynı ortama gireceklerini? İki eğlence olsun diye söyledik.” demesiyle ona doğru bir adım atmıştım ki aynı hızla o da geriye çekilmişti.

“Eğlenceni sikeyim Nalan, şimdi izle bakalım önce kim kimi öldürüyor? Ayrıca niye bu geldi, onca adam içinde Asaf mı kalmıştı yardıma gelecek?” dediğimde omuzlarını silkerek bana masum bakışlar atmaya başlamıştı.

“Yemin ederim gelmesin diye götümü yırttım ama Elif yüzbaşı inatla onu yolladı.” dediğinde kaşlarım çatılmıştı. Niye inat etmişti ki?

“O niyeymiş?” dememle Nalan’ın bakışları arkama kaydığında benimde bakışlarım oraya dönmüştü. Han Asaf’a doğru ilerliyordu. Siktir!

“Onu boşver de önce git kurdunu tut dişi kurt, sikecek şimdi çocuğu.” diyen Nalan’ı umursamadan hızla Han’ın yanına adımladığımda Nehir’in bakışları beni bulmuştu.

“Ulan bu Asaf o Asaf mı?” diyen Nehir’le sert bakışlarım ona dönmüştü.

“Nehir zaten sinirlerim tepemde.” dememle dudaklarına hayali bir fermuar çekerek geriye çekilmişti.

“Yüzbaşı Mirza Han Yalçıner.” diyerek elini Asaf’a uzatan Han’ın gözlerinden bir lazer çıkarmadığı kalmıştı, her an boğacak gibi bakıyordu.

“Teğmen Asaf Akyürek.” diyen Asaf da elini uzatıp sıktığında karşılıklı birbirlerine bakmaya başlamışlardı.

“Kısa süreliğine de olsa timime hoşgeldin asker.” derken elini biraz daha sıkılaştıran Han’la Asaf’ın sağ gözü hafifçe kısılsa da çok fazla tepki vermemişti. Her ne kadar bana yenilmiş olsa da esasında güçlü bir askerdi. Han’dan 5-6 santim kısaydı ve ona kıyasla daha az kalıplıydı ama vurduğunu devirmesini bilirdi. Tekmesinin acısını hala hissediyordum!

“Hoşbulduk.” diyen Asaf’ın bakışları beni bulduğunda Han elini öyle bir sıkmıştı ki Asaf öne doğru hafifçe eğilmek zorunda kalmıştı.

“Yeni geldiğin için sana küçük bir uyarı asker. Baktığın kişi benim karım ve ben bir başka erkeğin, özellikle de karımın öncesinde reddettiği bir lavuğun ona bakmasından hiç hoşlanmam.” diye boğuk ve sert sesiyle konuşurken kolumdan çekip arkasına alması bir olmuştu. Esasında buna karşı çıkıp dellenebilirdim lakin şu anda suyuna gitmekte fayda vardı, zaten dünkü olay yüzünden bana hala sinirliyken bir de şimdi tuzu biberi olmasındı.

“Emredersiniz yüzbaşım.” diyen Asaf zorla çıkan sesiyle konuştuğunda Han hızla elini bırakarak omzuna hafifçe vurdu.

“Aferin asker, doğru karar.” diyerek arkasını döndüğünde dibinde duran beni fark etmişti. Şu anda geçenki gibi dizlerinin üzerine çök dese bile yapabilirdim, o denli ürkütücü bakıyordu. Ya da yapmazdım, emin değildim. Başbaşa kaldığımızda düşünebilirdim belki! “Sende odama üsteğmen, derhal.” dedikten sonra hızla askeriyeye yöneldiğinde derince bir yutkunmam gerekmişti, boku yemezdim umarım!

Bakışlarım Nehir’le kol kola vererek bizi izleyen Nalan’a kaydığında kaşlarım tekrardan çatılmıştı.

“Git şu Asaf’ı uyar, sesi soluğu çıkmasın. Yoksa ben ikinizinde soluğunu keserim.” diye mırıldandıktan sonra hızla askeriyeye yöneldiğimde içimden bildiğim tüm duaları etmeye başlamıştım.

Umarım sakinleştirebilirdim…

~~~~~~~~~

Cem Türkoğlu…

Hızlı adımlarım revire doğru ilerlerken dudaklarımda ki aptal gülümsemeye engel olamıyordum. Ne hallere düştük amına koyim! Mecnun salağı gibi revir yolu gözlemekte varmış demek ki…

Tam dövüş sırasında içeri girdiğini fark etmiştim, yumruğu yememin sebebi de oydu aslında. Yoksa oldukça engin bilgilerime dayanarak güzelce kaçıyordum ama işte aklım sarı şekerime kayınca kaçmak mümkün olmadı. Dudaklarım biraz daha kıvrılırken hızla yakalarımı düzeltip bordo beremi başıma geçirdim, ulan önce koğuşa mı gitseydim acaba? Bir üstüme başıma bakardım.

Arkamı dönüp koğuşa gidecekken duraksamıştım, o puşt Laz uşağı kesin hisseder damlardı şimdi. Zaman kaybetmeye gerek yoktu. Tekrardan revir yönüne dönerken aklıma gelen düşünceyle durmak zorunda kalmıştım, ya ter kokuyorsam?! Kaçarken terlemiştim biraz, düşünceyle yüzüm büzüşürken kendi kendime gözlerimi devirmeden edememiştim. Zaten abisi birazdan damlardı, çok yanına yaklaşmazdım.

Derin bir nefes alarak tekrardan adımlamaya başladım. Revirin önüne geldiğimde açık olan kapıdan dolayı bakışlarım rahatça içerde gezinmişti ama kimse yoktu. Kaşlarım çatılırken bir adım daha atıp içeri daha detaylıca baktım ama yine de kimse yoktu. Özlemden kafayı yemiş de halüsinasyon mu görmüştüm acaba lan? Olur mu olurdu, özlemiştim miniğimi…

“Komutanım.” diyen tatlı sesle kalbim hızlanırken duyumsadığım gül kokusuyla gözlerim istemsizce kapanmıştı. Başımı sesin geldiği yöne çevirirken gözlerimi açtığımda kalbim bir kez daha teklemişti. Üstünde ki beyaz önlüğüyle öyle güzel gözüküyordu ki bir an nerede olduğumu bile unutmuştum, cennete olabilir miydik?

Bakışlarım onu süzmeye devam ederken içine giydiği beyaz tişörtünü ve kot pantolonunu fark etmiştim, onu ilk kez elbise dışında bir kıyafetle görüyordum ve her şeyde olduğu gibi bu da çok yakışmıştı. Bakışlarım yavaşça gözleriyle buluştuğunda mavilerinin kocaman parıldayarak bana baktığını görmüştüm, lanet olsun ki çok güzeldi…

“Hemşire hanım, müsait miydiniz?” diye mırıldanırken dudaklarıma küçük bir gülümseme yerleştirmeyi de ihmal etmemiştim, gerçi o gülümseme onu düşündüğüm anda kendisi otomatik gerçekleşiyordu ama neyse!

“Size her zaman müsaitim komutanım.” diyerek bana doğru bir adım atan miniğimle hızla ona doğru uzanıp ikimize de revire soktum, uzak falan kalamazdım ben bu tatlılıktan. “Cem, biri görecek şimdi.” derken etrafına bakındığında beline doladığım elimle onu kendime çekerek revirin kapısını kapattım.

“Artık göremezler.” diye mırıldanarak onu kapıya yasladığımda minik elleri omuzlarıma sarılırken yine nefes almayı kesmişti. Bir elim yanağını bulurken gözlerim bayram edercesine güzel yüzünde geziniyordu, ne sevap işlemiştim acaba onu kazanmak için?!

~~~~~~~~

Zeynep Beril Koç…

Gözlerimi adeta ondan alamıyordum, bir üniforma bir insana ancak bu kadar yakışırdı sanırım. Kalp krizi geçirmeme ramak kalmıştı!

Hemen dibimdeki suretine bakarken bir kez daha yutkundum, sakaldan arınmış kemikli yüzü ve kahvelerini ön plana çıkaran bordo beresiyle her an düşüp bayılmamı sağlayabilirdi. Çığlık çığlığa bağırabileceğim kadar yakışıklı olmuştu ve kahretsin ki buradaki tüm kadın askerler de bunu görüyorlardı. Hemde her an!

İçim kıskançlıkla dolarken yanağıma temas eden sıcak dudaklarıyla hızla daldığım düşüncelerden kopabilmiştim, o huzur kokusu her yanımı sararken kıvrılan dudaklarımla boynuna daha sıkı sarıldım. Onun her detayına hayrandım…

Dudakları yavaşça boynuma kayarken başımı kapıya yaslayarak derin bir nefes daha aldım, kalbim kesinlikle bu gidişle duracaktı.

“Önlük haddinden fazla yakışmış sanki miniğim, niye giydiğini sorabilir miyim?” diye mırıldanmasıyla nefesi boynuma çarparken tüm hücrelerimin titremesini sağlamıştı.

“Artık burada çalışıyorum.” dememle duraksarken başını yavaşça geri çektiğinde gözlerim kahveleriyle çakıştı. “Melike komutanla konuştum, zaten aklımda bu fikir vardı. Yengemin durumundan sonra da kesinleşti.” dediğimde kaşları çatılırken bakışları beni bir kez daha süzdü.

“Hep burdasın yani artık?” dediğinde gülüşüm büyürken hızla başımı olumlu anlamda salladım. “Bu yavşaklar seni hep görecekler yani?” demesiyle kaşlarım havalanırken kasılan suratına gülmeden edememiştim, ikimizinde aynı noktalara takılması bence çok tatlıydı.

“Ona bakılırsa kadınlarda seni hep görüyor, ben laf ediyor muyum?” dediğimde ağzı açılacak gibi oldu ki dudaklarıma kayan bakışlarıyla tekrar kapanmıştı. Gözleri bir süre gülüşümde takılı kalırken onunda hafifçe sırıtmaya başladığını fark etmiştim.

“Şöyle gülme be zalımın kızı, bu da kalp yani.” demesiyle gülüşüm biraz daha büyürken ısınan yanaklarımla bakışlarımı kaçırmıştım. Domatese dönmeme son üç saniye falan kaldığına emindim!

“Bir şey yapmadım ki.” diye mırıldandığım sırada yanağımda ki eli çenemi bulurken başımı kaldırıp tekrardan ona bakmamı sağladı.

“Bu bir şey yapmamış halinse ben boku yedim demektir.” derken burnunu hafifçe burnuma sürttüğünde bakışlarım istemsizce dudaklarına kaymıştı. Kaç gündür abim götümüzden ayrılmadığı için hep uzak durmak zorunda kalmıştık, öyle ki uçakta bile Cem eğer bileti yan koltuğuna almamış olsaydı orada bile sorun çıkartabilirdi.

Bakışlarım tekrardan üstünde ki yeşil üniformasına kaydığında yutkunmadan edememiştim. Geniş omuzlarını saran kamuflajı öyle yakışmıştı ki nefes kesici gözüküyordu, takım elbise bunun yanında solda sıfır kalırdı. Gerçi düğünde onunla da nefes kesiciydi, bence onun her hali nefes kesiciydi ama neyse.

“Kamuflaj çok yakışmış.” diye mırıldanarak bakışlarımı gözlerine çıkardığımda hınzır parıltılar kol gezmeye başlamışlardı.

“Hmm! Ama sen böyle konuşursan ben yer ve zamanı unuturum sarı şeker.” derken yavaşça dudaklarını dudaklarıma sürttüğünde nefes almayı kesmiştim bile. “Sanada zevkle unuttururum.”

“Ula ha bu ırz düşmani niye revüre koşti bir anda?” diyen abimin sesiyle gözlerim hızla açılırken geriye çekilmiştim ki Cem’in sinirle verdiği nefesi yüzüme çarpmıştı.

“En mutlu olduğum anların katili olarak abini seçiyorum.” demesine gülerken dışarıyı dinlemeye başlamıştım.

“La yoksa bu benum kardeşumu aldatiy mi? Onun var ya beynunu ikiye ayurur mermi manyaği yaparum.” diyen abimle gözlerimi her ne kadar devirsem de bana olan sevgisiyle içim ısınmıştı. Arkamda dağ gibi abim varken hiçbir şeyden korkmama gerek yoktu…

“Laz uşağı bir dur sende, yetmişlik nineler gibi kurmaya başladın yine o sarı kafanda.” dedi Barkın abi, haklıydı.

“Yok, ben bu abini sikeceğim.” diyen Cem hızla yana doğru atılmıştı ki önüne geçip onu durdurdum.

“O da abim olarak tedirgin işte aşkım, senlik bir durum değil yani.” dememle bakışları hızla yumuşarken gözleri yüzümde gezindi.

“Sen ne dedin bana?” demesiyle kaşlarım havalanırken ne dediğimi düşünmeye başlamıştım. Zihnimde çınlayan sesimle gözlerim büyürken bakışlarımı hızla kaçırdım. Siktir! Ben ona aşkım mı demiştim?! Tamamen ağzımdan kaçmıştı!

“Oyleysa buranin niye kapısu kapali?” diyen abim kapıya vurduğunda yerimden zıplayarak bir kapıya bir ona bakmıştım. “Kim var ula orada?”

“Bu meseleyi daha sonra konuşacağız.” dedi sırıtarak.

Gözlerim daha çok açılırken kolumdan hızla çekilmemin ardından kapının açılması bir olmuştu. Gözlerim hızla kapanırken başımı Cem’in koluna gömdüm, rezilliğin daniskasını yaşıyorduk yine!

“Buyur kayınço, bir sıkıntı mı var?” diyen Cem’le çaktırmadan kolunu cimciklemeye çalıştım ama kas yığınını aşmayı becerebildiğimi sanmıyordum. Hissetmediğine emindim.

“Tüh! Şansimu sikeyum. Aldattun sanmişdum da nasi sevinmiştum.” diyen abimle hızla başımı kaldırarak ona baktığımda gözlerim irice açılmıştı. Bende bana olan sevgisinden kızdı sanmıştım!

“Hayallerini yıkmak istemezdim kayınço ama miğimden başkasına bakmam.” diyen Cem’le kalbim yumuşacık olurken bakışlarım ona döndüğünde sırıtan yüzüyle karşılaşmıştım.

“Ula bir de gözümün içine baka baka minuğum dey, çidiracağum da!” diyerek bize doğru atılan abimle tam önüne geçmek üzereyken tuttuğu kolumla beni hızla arkasına alması bir olmuştu.

“Senden gizleyen yok kayınço, haddini bil yoksa…” derken duraksadığında abim ona doğru bir adım atarak yaklaştı.

“Yoksa ne?”

“Anında yıldırım nikahı kıymayanın ebesinin amına koysunlar Laz uşağı.” demesiyle bakışlarım hızla omzunun üzerinden ona kaymıştı. Nikah mı demişti o? Sanırım bu sefer sahiden kalpten gitmek üzereydim!

“Vermeyrum ula, sağa kız mız vermeyrum!” diye bağıran abimle Cem’de ona doğru bir adım atmıştı.

“İsteyen kim Koç? Ben tamamım o tamam, sana anca bok yemek düşer.” demesiyle ikisinin arasına girerek bakışlarımı abime diktim.

“Yeter da, bu ne böyle kedi köpek gibi!” diye haykırmamla ikisininde gözleri beni bulmuştu. “Ben onu seviyorum abi, sen istesen de istemesen de gerçek bu. Kes artık şu kavgayı.”

“Ben seni korumak istediğim için diyorum Beril.” dediğinde yok olan ağızla ciddiliğini anlamıştım.

“Kimden abi? Neyden korumak istiyorsun? Onun bir kez bile bir yamuğunu gördün mü?” dememle bakışları kısa süreliğine Cem’i bulurken başını olumsuz anlamda sallamıştı. “O zaman gerginlik çıkartmak yerine arkamızda dur. Çünkü ancak böyle iyi bir abi olursun, hır gür çıkartarak değil.”

Sözlerimin ardından bakışları yumuşarken gözlerini ikimizin arasında gezdirdi. Derin bir nefes alırken bakışlarını kaçırdığında boğazındaki yumruyu yok etmek istercesine yutkunmuştu.

“Öyle olsun bakalum abicum, arkandayum.” demesiyle hızla ona atılıp kollarımı beline sardım. Onunda kolları belime sarılırken tüm o kargaşaların gerginliği sanki üzerimden gitmişti. Bu uzlaşmanın çok uzun sürmeyeceğini biliyordum ama yine de her şekilde karlıydık. “Ama bu onu hemen kabul edeceğum anlamına gelmiy.”

“Abi!” diye uyarı tonlu bir sesle konuşmamla güldüğünü hareket eden göğsünden anlamıştım.

En azından bunu da halletmiştik…

~~~~~~~~~~

Nüha Ertunç…

Yüreğimde ki gerginlikle askeriyenin içinde ilerlerken derince bir nefes daha aldım. Esasında şu anda gerilmem çok yersizdi fakat zaten sinirliyken bir de bu olayın olması pek iyi olmamıştı. Gönlünü almam gerekiyordu, onunla bu denli uzak olmak yüreğimi paramparça ediyordu. Uzamasını istemiyordum, özellikle de o haklıyken…

Kapısının önüne geldiğimde duraksayan adımlarımla tekrardan nefes aldıktan sonra elimi kaldırıp yavaşça kapıya vurdum.

“Gir.” diyen boğuk sesiyle bedenimden bir titreme dalgası geçerken dişlerimi dudaklarıma geçirerek kapıyı araladım. Sahiden affetmesi için ne isterse yapar mıydım?

İçeri doğru adımladıktan sonra kapıyı arkamdan kapatıp bakışlarımı ona çevirdim, arkası dönük bir şekilde camdan dışarı bakıyordu. Elinde çevirdiği siyah taşlı tespihine bakışlarım kayarken beyazlaşan parmak boğumlarını fark etmiştim, tespihi öyle bir sıkıyordu ki her an koparabilirdi.

Gergin omuzları ve yüksek ihtimal keskin bakışlarının odağında dışarda duran Asaf olmalıydı. Kesinlikle suyuna gitmem gereken bir zamandaydık ve evet, ne isterse yapardım.

“Komutanım.” diye mırıldandığım esnada tespihi öyle bir sıkmıştı ki daha fazla dayanamayan iple boncuklar hızla yere dökülmeye başlamışlardı. Zemine çarpan siyah boncuklar sekerek bana doğru gelip postallarımın dibinde durduklarında bakışlarımı onlardan ayırıp tekrardan ona çevirdim.

“Niye gelmiş o lavuk?” diye sert sesiyle sormasıyla sesim iyice götüme kaçmıştı. Doğruyu söylemek gerekirse Alfa’nın neden dilden dile yayıldığı belliydi, adam gerçekten ürkütücüydü.

“Bilmiyorum, Elif yüzbaşı öyle istemiş.” dediğimde bedeni yavaşça bana dönerken grileri gözlerimle buluştu.

“Niye göndermiş olabilir peki?” diyerek bana doğru bir adım attığında adımının gücüyle boncuklar yuvarlanmaya başlamışlardı. Bakışlarım tüm bedeninde gezinirken sessizce bana doğru yaklaşmasını izliyordum.

“Bilmiyorum, boşta olan bir tek A…” derken aniden boğazıma sarılan parmakları beni kendisine çekerken sözümü bitirmeme izin vermemişti.

“Sakın! Sakın onun adını anmaya kalkma.” diye sert sesiyle konuştuğunda bakışlarım yakınımdaki grilere tutunmuştu.

“Tamam, anmam.” diye mırıldandığımda yüzündeki afallamış şaşkınlığı görebiliyordum. Hemen kabul etmeme alışkın değildi tabi.

“Şimdi lafını tamamla.” demesiyle ona doğru bir adım attığımda iyice dibine girmiştim.

“Boşta olan bir tek o vardır belki de, bilemiyorum Han.” dediğimde boğazımı saran elinin baş parmağı tenimi yavaşça okşamaya başlamasıyla nefes nefese kalmıştım.

“Evet, bir tek o isim dökülecek dudaklarından.” derken bakışları dudaklarıma kaydığında bilerek dilimi hafifçe çıkartıp dudaklarımı yaladım. Boğazımda ki eli sıkılaşırken çenesini kastığını görebiliyordum.

“Mirza Han Yalçıner.” diye yavaşça mırıldandığımda biraz daha yüzüme doğru yaklaşmasıyla ılık nefesi yüzümü yalamaya başlamıştı.

“Aferin, çabuk öğreniyorsun Nüha Yalçıner.” demesiyle kaşlarım havalanırken kalbim sertçe göğsümü dövmeye başlamıştı.

Nüha Yalçıner…

“Bu affedildiğim anlamına mı geliyor?” dememle dudakları kıvrılırken burnunu burnuma sürttü.

“Bu artık karım olduğun anlamına geliyor.” Dudaklarım sözleriyle kıvrılırken ellerimi boynuna dolamak için parmak ucuna yükseldim.

“Yani affedildim?” diye tatlı bulduğum bir sesle sorduğumda boynumda ki eli yanağıma kayarak hafifçe okşadı.

“E üç günden fazlası böyük günah.” diyerek geçen ki sözlerimi taklit ettiğinde aklıma gelen fikirle dudaklarım kıvrılmıştı. En fazla ne olabilirdi ki? Bedenim istekle kasılırken boğazım düşüncelerimin etkisiyle kurmuştu.

“Özür dilerim bulut adam, sadece o an aklım çok dağınıktı ve sağlıklı düşüneme…”

“Biliyorum.” diyerek hızla sözümü kestiğinde zihnimde hala az önceki fikir dönüyordu. Acaba yapabilir miydim ki? “Bir an yetişememekten ve seni tekrar kaybetmekten öyle çok korktum ki sebeplerini bende düşünemedim.” Parmakları hafifçe yanağımı okşarken diğer eli de belimi bulmuştu. “Bir daha yapma ama, lütfen.”

“Ben boyumun ölçüsünü aldım zaten, sağol.” derken alttan yukarı tatlı bir ifadeyle ona baktığımda dudakları biraz daha kıvrılmıştı. Zihnimde ki plan iyice can bulurken derince bir nefes aldım. Hadi kızım, şimdi tam sırası! “Hem belki sana bir özür hediyesi de verebilirim.” Geriye doğru bir adım atarak ellerinden kurtulduğumda havaya kalkan tek kaşıyla beni izliyordu.

Yavaşça beremi çıkartıp kenara bıraktıktan sonra üstümdeki kamuflajın gömleğini de çıkartıp sadece yeşil tişörtümle kalmıştım. İçim öyle kıpır kıpırdı ki ellerim heyecandan buz kesmişti, kalbimi anlatmaya gerek bile yoktu. Bakışlarım onu süzerken bir adım atarak tekrardan yaklaştığımda boğazım hissettiğim arzudan kurumuştu.

Gözlerim grileriyle kesişirken bakışlarımı ondan ayırmadan önünde diz çöktüm, ellerimi kucağıma bırakarak dizlerimin üzerinde ona baktığımda gözlerinin irileştiğini fark etmiştim. Bunu beklemiyordu! Hareket eden adem elmasıyla eli çenemi bulduğunda bakışlarım hemen göz hizamda ki varlığına kaymıştı ki çenemde ki parmakları hızla başımı kaldırıp gözlerine bakmamı sağladı.

“Ne yapıyorsun kuğu?” derken çıkan boğuk sesi kasıklarıma ulaşırken nefesimi kesmeye yeterliydi.

“Hediye.” diyebildim sadece kısık çıkan sesimle.

“Askeriyedeyiz.” diyerek bakışlarını kaçırdığında sanki daha çok kendine hatırlatmaya çalışıyor gibiydi.

“Ve senin odandayız.” dememle bakışları beni bulurken adem elması tekrardan derince hareket etmişti. Göz bebeklerinin büyüyerek grilerini çepeçevre sardığını burdan bile görebiliyordum.

“Bana aklımı kaybettirmek mi istiyorsun?” derken kısılan gözleriyle daha da seksi gözükmüştü.

“Sadece özür.” diye mırıldanırken ellerim havalanmıştı ki çalan kapıyla duraksadım. Kaşlarım çatılırken bakışlarım hızla kapıya döndü.

“Komutanım.” diyen bir ses tekrar kapıya vurduğunda çömezlerden biri olduğunu anlamıştım.

“Rahat yok ki amına koyayım.” diye sertçe mırıldanarak hızla ayağa kalkıp kapıya yöneldikten sonra sertçe açtığımda tekrardan kapıya vurmak için hazırlanan asker yerinden sıçramıştı. “Ne var lan?!”

“Şey…komutanım, Melike albayım İnfirat’ı çağırdılar.” dediğinde derince bir nefes alarak sakinleşmeye çalıştım, ne de eğlenceli planlarım vardı oysaki!

“Tamam asker, geliyoruz biz.” diyerek askere döndüğümde onayladıktan sonra geri çekilmişti. Kapıyı kapatıp düşen suratımla arkama döndüğümde kollarını göğsünde bağlayarak kalçasını masaya yaslamış Han’la karşılaşmıştım, dudaklarında ki sırıtış da işin cabasıydı tabiki de! “Bu konu burda kapanmadı Yüzbaşı, haberin ola.” derken parmağımı tehditkar bir ifadeyle ona salladığımda yaslandığı yerden doğrulmadan aynı ifadesiyle bakmaya devam ediyordu.

“Canıma minnet dişi kurt.” dediğinde Nalan’ı duyduğunu anlamıştım. Yaslandığı yerden doğrulduğunda bakışlarım kendini belli eden varlığına kaydığı sırada kolumdan hızla çekilmemle bedenine çarparak duran bedenimin ardından dudakları sertçe dudaklarımı buldu.

Alt dudağımı sertçe emerek bıraktıktan sonra boynuma kayan dudaklarıyla derince bir nefes alarak kendime gelmeye çalışıyordum, iki saniye de aklımı almıştı. Sözde ben alacaktım onun aklını!

“Şu görevden bir dönelim, söz veriyorum nefes alırken bile beni içinde hissetmeni sağlayacağım biriciğim.”

Sözleri boğuk sesiyle birleşirken başımı döndürmek için yeterli bir sebep oluşturmuştu. Boynumdan derince bir nefes aldıktan sonra geri çekildiğinde bakışlarım koyulaşan grileriyle çakışmıştı, asla ayrılmak istemediğim o konumdaydım. Hemen yanı başında…

“Albay çağırmış.” diye mırıldandığımda az önceki aslanlığımın nereye gittiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu, yine yavru kediye dönmüştüm.

“Duydum güzelim.” derken dudakları yanağımı bulduğunda derince bir nefes daha alarak dudaklarını yanağıma bastırdı. “Ama çok özlemişim, bırakamıyorum.” Dudaklarını bu sefer de diğer yanağıma bastırdığında elleri başımın iki yanını sarmıştı. “Terapi alamadığım her an ölüyorum sanki terapist hanım, ne önerirsiniz?” Dudaklarım kıvrılırken elim yakalarını bulduğunda yüzüme küçük öpücükler bırakmaya devam ediyordu.

“Daha çok terapi.” dememle onunda dudakları kıvrılırken dudaklarımın önünde duraksayan dudaklarına baktım.

“Bende öyle düşünmüştüm.” diye mırıldanmasının ardından dudakları tam dudaklarıma kapanmıştı ki aniden açılan kapıyla hızla geri çekildiğimde ikimizinde bakışları kapıyı bulmuştu.

“Ula sıçacağum şimdu babanizun şarap çanağina. Bu nedur ula? Elumu neraya çevirsem sevişen çifte çarpiy, yeter da.” diyen Mecnun’la kaşlarım havalanırken sinirli suratına gülmemek için kendimi tutuyordum, çok komik duruyordu. “Ula askeriye askeriye değul, oldi eyice aşk-u memnu. Poh yiyesiciler yav.” derken tekrardan dışarı çıktığında söylenmeye devam ediyordu. “Heh! Oldik eyice Aşk-u İnfirat, yakunda sinemalarda.”

“Bunun tribi kimeydi şimdi?” diyen Han’la gülerek ona döndüm.

“Boşver şimdi onu da gidelim hadi, belli ki bir sorun var.” dediğimde beni onaylamasıyla hızla arkamı dönüp gömleğimi üzerime geçirdikten sonra önünü ilikleyip beremi taktım. Bakışlarım tekrardan grilerle buluştuğunda sırıtarak bana baktığını fark etmiştim, soğuk bakan grilerdense sırıtmasını tercih ederdim.

“Kamuflajlı halini de ayrı bir özlemişim.” diyerek elini elime sardığında albayın odasına doğru ilerlemeye başlamıştık. Dudaklarım sözleriyle kıvrılırken sessiz kalmayı tercih etmiştim.

Albayın odasının önüne geldiğimizde kapının önünde bekleyen bizimkilerinin yanı sıra Asaf’a kaymıştı bakışlarım, onun ise gözleri ellerimizdeydi. Ona hiçbir zaman umut vermemiştim ama inatla vazgeçmiyordu, ne olsun istiyordu anlamıyordum.

“Oo dişi kurt, almışsın Alfa’nın gazını.” diyen Nalan’la sert bakışlarım ona döndüğünde hızla bakışlarını önüne çevirerek yana doğru bir adım atıp benden uzaklaştı.

“Ben sevdim bu kızı, tam benlik.” diyen Nehir Nalan’a göz kırptığında Nalan ise öpücük atmıştı. Gerçekten kafa yapıları çok benzerdi.

Han kapıya doğru yönelerek tıklattığında gelen sesle hızla açarak içeri girmişti, tabi elimi hala sıkı sıkıya tuttuğu için bende peşinden girmek durumunda kalmıştım. Elimi zor bela parmaklarından kurtardığımda sert bakışları beni bulurken kaşlarımla sessizce albayı gösterdim, karşısında öyle duramazdık. Düşen suratıyla tekrar önüne döndüğünde hemen dibimde durmaya devam ediyordu, öyle ki omzu omzumla hala temas halindeydi.

Yanıma gelen Nalan’la ve onun hemen yanında duran Asaf’la rütbelere göre sıralanmıştık. Neyse ki Nalan vardı, yoksa ikisi arasında fiziken kalmak ölüm gibi bir şey olurdu. Bakışlarımı albaya çevirdiğimde derin bir nefes alarak zihnimi susturdum, şu an ona gerek yoktu.

“Bu akşam göreve çıkabilecek bir halde misiniz İnfirat, gücünüz ne durumda?” diyen albayla ne olduğunu anlamıştım, görev vardı ve şimdiden tüm hücrelerim haykırmaya başlamışlardı bile.

“Biz her daim hazırız komutanım.” diyerek cevap verdiğimde Melike albayın bakışları beni bulurken hafifçe başını sallayarak onayladı.

Önünde ki kağıt destesini masaya dizmeye başladığında bunların bir mekan resmi olduğunu anlamıştım, diğer karelerde ise sıfatında bile meymenet olmayan bir adam vardı.

“Sadık Uzun, Bahoz’dan sonra liderin en yakın adamı.” derken resimde ki adamı göstermişti. “Bu gece merkezde üniversitenin yakınlarında ki bir kulüpte hem haraç almaya hemde gençleri zehirlemeye gidecekmiş, onu bana getirmenizi istiyorum İnfirat.” diyen Melike albayla kaşlarım çatılırken sessiz kalarak dinlemeye devam ettik. “Gelen istihbarata göre sadece gençlerin alındığı bir mekanmış, bu gece hepiniz birer genç olacaksınız.” derken bakışları hepimizin üzerinde gezinmişti. “Asaf ve Özgür, sizi garson olarak içeri aldırdık. Mirza ve geri kalanlar ise şarkıcı olarak içeri sızacaklar.”

Kaşlarım şaşkınlıkla çatılırken sanki atlanılan bir nokta olduğunu hissetmiştim, ayrıca bizi belirtmemişti.

“Peki biz?” diye sormamla bakışları bana dönerken yerinden dikleşti.

“Kızlar benimle birlikte dışardan izleyecekler.” demesiyle kaşlarım daha da fazla çatılmıştı. “Yardıma ihtiyaç duyularsa geçersiniz ama onun dışında içerisi yeteri kadar kalabalık olacak.”

“Bizde birer askeriz albayım, her türlü koşullarda savaşmak bizimde görevimiz.” diyen Nehir’le albaya bakmayı sürdürmüştüm. Bizi neden görevin dışında tuttuğunu anlamıştım tabiki de ama Nehir’in de dediği gibi biz bir askerdik, her türlü görevi yapmamız gerekirdi. Erkeklerin aklını karıştırabileceğimiz ihtimaliyle tabiki de görev dışı kalmayacaktık.

“Nehir haklı albayım, dışarda kukla gibi beklemek için asker olmadık biz. Bu görev İnfirat’a verilmişse hepimiz dahiliz demektir.” dememle herkesin bakışları bana dönerken dudakları kıvrılan Melike albayla esasında bu planın onun olmadığını anlamıştım ama umrumda değildi, o görevde olacaktık. Benimde dudaklarım kıvrılırken bakışlarım kızlara dönmüştü.

Zorlu bir görev bizi bekliyordu ve içimden bir ses eğlenceli olacağını söylüyordu. İnfirat’ın kim olduğunu herkese hatırlatma vaktiydi…

~~~~~~~~~~~

Veee bölüm sonu…

Hala aşk-u İnfirat kısmına gülüyorum, ulan Mecnun ya!

Sizce bölüm nasıldı bakalım???

Nalan ve Asaf hakkında neler düşünüyorsunuz??

Peki ya Mirza’mın tatlılığı?

Babam böyle pasta yapmayı nerden ö… tamam tamam sustum :))

Bu bölüme rekor bir yorum bekliyorum haberiniz olaaaa!!!

Beğeni ve yorumları da unutmayalım lütfen olur mu?

Yardımlarınıza ihtiyacım var…

TikTok: snurr003

Instagram: snurr_003

Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda Tt adresimden paylaşıyorum. (Henüz insta algoritmasını çözemediğim için orayı pek kullanamıyorum ama yine de orada da aktifim.)

Seviliyorsunuzzzzz

🦢☁️

Bölüm sonu

3 yorum