İçeriğe geç

İNFİRAT

Bölüm 28 · 29 dk okuma

İNFİRAT

Bölüm 28

27. KADER

~Bölüm Şarkıları~

Yüzyüzeyken Konuşuruz~Kazılı Kuyum

Serdar Ortaç~Ayrılmam

Yeni bir bölümden daha herkese merhabalar efenim!

Nasılsınız bakalım? Nasıl gidiyor okullar???

Yorum ve beğenileri unutmayalım lütfen!! Özellikle yorumları, hadi satırları yorumlarla dolduralım İnfirattt!!!

“Kalan olmadın, giden olmadın, bana bir kere gülen olmadın… Kalan öyle ben, giden öyle sen, bu gidişle ben biterim anladım…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum…

İyi okumalar efenim ;)

Seviliyorsunuzzzz

🦢☁️

~~~~~~~~

Şaşkınlık tüm damarlarımda zehir misali gezerken ona yandaşlık eden endişe aklımı karıştırıyordu. Nefes alış verişim sıklaşırken geçmiş birer birer zihnimde çınlıyor, bir kaçış yolu arıyordu. Yaşadığım durum hazır hissetmemek değildi, tam anlamıyla korkuydu. Geçmiş korkusu…

***

“Evlenecehtir.”

“Yapma, o daha küçük bir çocuk.”

“Kes sesini karı, kendini bilmiş kızın küçüh oldiği nerada görülmüştür.”

“Ölürümde onu benden almana izin vermem!”

***

Ölmüştü…

Kurtarmak için ölmüştü…

Her bir anı birbirine karışırken elim istemsizce boynuma dolanmıştı. O zamanları geride bırakmak oldukça zorken şimdi tekrardan hatırlamak kalbime onlarca okun aynı anda saplanmasını sağlıyordu, canımı yakıyordu.

Elim zor bela yanda ki sandalyeye tutunduğunda zihnimin içinde şimşekler çakmaya başlamıştı. Kasırga her yanı kasıp kavururken ne zaman kapandığını anlamadığım gözlerimi hızla açarak derin nefesler almaya başladım. Sanki suyun içinde boğulmaktan son anda kurtulmuşum gibi hissediyordum. Kulaklarım uğulduyor, gözlerim bulanık görüyordu.

“Han!” diye haykırarak yerimde doğrulduğumda neyi amaçladığımı bile bilmiyordum. Aralanan kapıdan içeri süzülen iri bedenle bakışlarım bulutlarına tutundu. Gözlerimi bulan bakışları kısılırken kaşları çatılmıştı, neden çağırdığımı anlamaya çalışıyordu sanki. “Bana sormadan nerden çıktı bu nikah?”

“Sen gitmek isterken bana danışmış mıydın?” diyerek bana doğru bir adım attığında yerimden kıpırdaman grilerine bakmaya devam ettim.

“Sana zarar gelmesinden korktuğum için gitmek istedim, neden anlamıyorsun?” diye çıkıştığımda sert sesim odada inlemişti, sözlerimin ardından kapıyı yavaşça kapatarak tekrardan bana döndü.

“Tam on beş yıl Nüha, on beş yıl boyunca kendime lanetler okudum ben. Senin gitmene izin verdiğim için nefret ettim kendimden.” Sertçe üstündeki ceketi çıkartıp yatağa fırlattığında ellerinin titrediğini fark etmiştim. “Her gece keşke dedim, keşke gitmesine izin vermektense ona daha fazla karşı çıkıp ölene kadar dayak yeseydim.”

Sol gözünden bir yaş yanağına doğru yol aldığında boğazıma kocaman bir yumru oturmuştu, kalbimi yakıyordu. Vicdanım deli gibi haykırıyordu zihnimde.

“Senelerce her lanet delikte seni aradım, tek bir ipucu bulabilmek için gerekirse canımı bile verirdim.” Titreyen eli yakasında ki birkaç düğmeyi açarak çekiştirdi. “Karşıma geçip onu bir kez göreceksin ama sonra gebereceksin deselerdi koşa koşa gelirdim Nüha.”

Gözlerimden yaşlar süzülürken sözleri kalbime işliyordu. Bakışlarında ki gerçekler geçmişimle bulanan aklımı bile sustururken öylece onu dinliyordum, yokluğumun ondaki acısını…

Bana doğru bir adım daha attığında gözleri sıkıca kapanırken elini sertçe saçlarının içinden geçirmişti.

“Sikeyim, yaşadığını bile bilmediğim on beş sene geçirdim sensiz Nüha. Şimdi söyle, ucunda ölüm olması sikimde mi?”

Haykırışı odanın duvarlarında yankılanırken aynı anda yanağımdan süzülen yaş da yerle buluşmuştu. Kızaran bakışları bana döndüğünde gözleri önce buruşturup masaya attığı kağıda ardından da bana kaymıştı. Derin bir nefes alırken yakasını tekrardan çekiştirdiğinde bakışları yere odaklandı.

“Ama haklısın, seni istemediğin hiçbir şeye zorlama hakkım yok.” Titreyen eli hızla kapıya uzanıp sonuna kadar açtıktan sonra yana çekildi. “Bir anlık gafletle imamı çağırdım, yapmamalıydım. Şimdi istediğin yere gidebilirsin.”

Bakışları hala yere odaklıyken öylece kapının yanında bekliyordu. Burdan bile fark edilir şekilde çenesi kasılmışken tüm bedeninin gergin olduğunu görebiliyordum. Korkuyordu… Benim geçmişten korktuğum gibi o da gitmemden korkuyordu…

Birkaç adımla karşısına geldiğimde bakışları hala yerdeydi. Az önceki fikrimin saçmalığı tekrar zihnimde çınlarken kasılmış yüzünde bakışlarımı gezdirdim, ben yanlarında olmadığımda onları korumuş olmayacaktım ki. O şerefsizlerin amacı sadece ortalığı karıştırmaktı ve öyle kötü bir ruh haline girmiştim ki bunu fark edememiştim bile. Ne kadar aptaldım…

Sol elim hızla açık kapıyı bulurken sertçe iterek kapattığımda ev sesle inlemişti. Bakışları yavaşça beni bulduğunda elimi aşağıya indirerek ona doğru bir adım attım. O an acı gerçek kasırga misali yüzüme çarpmıştı, benim ondan ayrı kalmaya gücüm yoktu.

“Gidemem, gelmeseydin de gidemezdim.” derken ona doğru bir adım daha atarak dibine geldiğimde yavaşça sağ yanağımı göğsüne yaslayıp kollarımı bedenine sardım. “Ben senden gidecek kadar güçlü değilim Bulut adam.”

Derince alıp verdiği nefesler saçlarıma çarparken başını başıma yaslamıştı ama kolları bana sarılmak yerine yanlarında kaskatı duruyorlardı. Kaşlarım yavaşça çatılırken kollarımı bedenine daha sıkı sardım.

“Ama güçlü olmayı istedin.” demesiyle gözlerim kapanırken burnumu o sakinleştirici kokusuna daha çok yaslayıp derince nefesler aldım.

“Hayatımda ilk kez gücü istemedim Han ve buradayım. Benden kurtulmak için son şansını da kaybettin.” diyerek gerginliği azaltmaya çalışırken bir yandan da kalp atışlarını dinliyordum. Benim en güzel ninnimdi.

“Hiçbir zaman o kadar güçlü olmamanı istemek beni kötü bir adam yapar mı?” dediğinde gözlerim açılırken kollarımı yavaşça ondan ayırarak geri çekilmeye çalışmıştım ki hızla bedenime sarılan kolları beni tekrardan bedenine yaslamıştı. “Kahrolası kötü bir adam olmaya razıyım ama lütfen gitme.”

Sözleri kalbimde yankılanırken belindeki ellerimi daha da sıkılaştırarak başımı boynuna gömdüm. Aldığım derin nefesler ciğerlerime bayram yaparken eli saçlarımın içine girerek yavaşça okşamaya başlamıştı.

“Seni asla bırakmayacağım Bulut adam.” derken belinde olan kollarımı çekerek boynuna sardığımda ona daha rahat erişebilmiştim. Bir elim saçlarına girerken diğer elim ise yakasından içeri girerek ensesine tutunmuştu.

Tek kelime etmezken öylece sarılıyorduk. Ne kadar sürdüğü hakkında en ufak bir fikrim yokken hafifçe geriye çekilmesiyle gözlerimi açarak grilerine baktım, kızarmışlardı.

“Şu imamı göndermem lazım, sende üstüne sıkı bir şeyler giy. Hava soğumuş. Sonrasında hastaneye geçeriz.” derken sesindeki soğukluk hissettiği hayal kırıklığını yansıtırken bedenimden ayrılan kollarla kapıya doğru yönelmişti ki parmaklarım hızla kolunu yakaladı.

“Söyle, biraz daha beklesin. Üstüme daha uygun bir şeyler giyip geliyorum.” dememle kaşları çatılırken bedeni tamamen bana döndü.

“Bu benim zorlamamla olacak bir konu de…”

“İstiyorum Han, senin zorlamanla değil benim istememle olacak.” diyerek hızla sözünü kestiğimde bakışlarının sakinleşmesi gözle görülür bir nitelikteydi. Onun konuşmasına izin vermeden etrafıma bakındığımda bu odada hiç kıyafetimin olmadığı zihnimde çınlamıştı, yan eve gitmeye de uğraşamazdım. Yatağın üstünde ki ceketine uzanarak üstüme geçirdikten sonra aynaya yöneldiğimde makyajı çok iyi sabitlediğim için kendimi küçük bir tebrik etmiştim, o kadar ağlamaya bile akmamıştı. Yanaklarımda ki ıslaklıkları hafifçe sildikten sonra arkamı döndüğümde pür dikkat beni izlediğini görmüştüm.

Hızla yanına doğru adımlayarak bir saniye bile düşünmeden elini avucumun içine hapsedip odadan çıktığımda salona yönelmeden son anda kapının yanında ki askıdan keşanı aldım, başıma attıktan sonra salona adımlarken hala sıkıca elini tutuyordum. Melek abla ve imam amca oturmuş sohbet ediyorlardı.

“Ula delü uşak, benu bir aceleylen çağurdun ha buraya ne gelun var ne damat. Noliy da?” diyen imamla hemen karşılarında ki koltuğa otururken bakışlarım yanımdaki adama döndüğünde ayakta bana baktığını fark etmiştim, hafifçe elinden çekiştirmemle o da yanıma oturduğunda bakışlarım imama döndü.

“Ufak bir konu vardı, onu hallettik imam efendi. Hazırız biz.” dememle eş zamanlı olarak evin içinden adım sesler gelmeye başlamıştı.

“Ula yettum mi?” diye koşarak salona giren Dursun’la tek kaşım havalanırken bakışlarım Han’a döndüğünde aynı ilgili bakışlarının bende olduğunu fark etmiştim. Bilerek ipleri elime veriyordu, ne yapacağımı görmek istiyordu.

“Yetiştin Dursun, geç otur.” derken tekrardan imama döndüm.

“Ne yapaysunuz bir poh anlamadum ama neysa.” diyerek ellerini açtığında Han’ın tuttuğum elini dizime çekerek avuç içini açıp elimin tersini avucuna yasladım. Diğer elimi de yanına getirerek dua pozisyonunda açtığımda hoca dualarını okumaya başlamıştı.

Yanımda ki adamın hareket ederek bana biraz daha yaklaşmasıyla bakışlarım ona kaydığında dudaklarında ki hafif gülümsemeyi fark etmiştim, tüm gerginlik uçup giderken bakışlarımı tekrardan imama çevirdim.

“Gelun kızumuzun şahüdüne soralum, mehir ne istiysunuz?” diyen imam Dursun’la Melek ablaya döndüğünde ikisininde bakışları bize dönmüştü. Tam hiçbir şey istemediğimi söylemek için ağzımı açacakken avucunun içinde avucum duran elini hafifçe sıkılaştırarak elimi kavradığında bakışlarım ona dönmüştü. Boşta kalan elini üzerimdeki ceketin cebine sokup bir kağıt çıkardığında kaşlarım hafifçe çatıldı.

“Gemim artık karıma aittir.” diyerek kağıdı açmasıyla gözlerim elindeki ruhsata kaymıştı. Üzerinde gördüğüm fotoğraf ve resimle dilim tutulurken bakışlarım yüzüne döndü. Manyak, gerçekten gemiyi üzerime yapmıştı!

Bunu şimdi yapmasının imkanı yoktu, çok önceden ayarlamış olmalıydı.

“Damat para sıçiy, sen mehir deysun Hulusi emice. Yapıştur geç nikahi da, ne bekletiysun?” diyen Dursun’la bakışlarım tekrardan imama dönerken sonradan bu konuyu açmayı aklımın bir köşesine not etmiştim.

“Ula poh yiyen neydem, usül he böyledur da. İşuma karişma.” Dursun’a kızan imam bize döndüğünde süt dökmüş kedi gibi ona bakıyordum. Asabi bir imamdı. “Estağfirullah Estağfirullah Estağfirullah el-azim…” diyen hocayla hepimiz dualarımızı okumaya başlamıştık. “Sen Tarık kızu Nüha, Halil oğlu Mirza’yi eş olarak kabul ettun mi?”

Babamın ismi ortamda yayılırken sanki varlıklarını omuzlarımda hissetmeye başlamıştım. Gözlerim istemsizce dolarken bakışlarım yanımda ki adama döndü, eminim ki ailemde onunla olmamı isterdi. Sol yanımdan hissettiğim rüzgarla irkildiğimde bakışlarım o yöne dönerken Halil albayın fotoğrafıyla karşılaşmıştım, sert bakışları tıpkı hatırladığım gibi çerçeveden bana bakıyordu.

Kavuşmamamız için onca çabaya girmesine rağmen şu anda burada olan bendim, kaderden kaçış yoktu…

“Kabul ettim.” Sesim odanın içinde çınlarken bakışlarım grilere tutunduğunda gözlerinin içindeki yansımamla karşılaşmıştım. İmam aynı soruyu iki kez daha tekrarlamıştı ve bende bakışlarımı ondan ayırmadan cevap vermiştim. Sanki gözlerimi çekersem zihninde ki o saklı yerden bir anda atılacakmışım gibi hissediyordum.

“Sen Halil oğlu Mirza, Tarık kızu Nüha’yı eş olarak kabul ettun mi?” diye soran imamla dudakları kıvrılırken bakışları tüm yüzümde gezindi.

“Bak bu son şansın, sonra gitmek istesen de bırakmam.” diye fısıldamasıyla dudaklarım kıvrılırken ona bakmaya devam ettim.

“Bekleme yapma Yüzbaşı.” Mırıldanışımla eş zamanlı olarak derin bir nefes alıp imama döndü.

“Kabul ettim.” Aynı bende olduğu gibi iki kez daha tekrar edildiğinde her şey sona ermişti. Artık dinin huzurunda evliydik. O benim gerçekten kocamdı…

“Siz da şahitluk ediy misunuz?” diyerek şahitlere döndü imam.

“Etmasak ha burada işumuz ne Hulusi emice? Ettuk da.” diyen Dursun’la her ne kadar dudaklarım kıvrılsa da yarım hissediyordum. Yanımda olması gereken kardeşlerim, arkadaşlarım, ailem yoktu ve bir anda kaçar gibi nikah kıymıştık. Nehir öğrenince ağzıma sıçacaktı!

İmam Dursun’u umursamadan duasına kaldığı yerden devam ettiğinde hepimiz ellerimizi açarak duaya katılmıştık. Esasında yapabileceğim en yanlış zamanda bu nikahı yapıyorduk lakin bir kez onun güvenini kırmıştım, tekrar kırmak istemiyordum. Gidebilme düşüncesinin bile onu nasıl yaraladığını görmüştüm, bir daha ona bunu yaşatamazdım.

“Haydi bakalum, bir yastukta kocayun.” diyerek duasını bitiren imam ayaklandığında bizde ayaklanmıştık. “Ha bu mal kaçurur gibun nikahlanmayi kimseye demiyecağum fakat sonra senunlen konuşacağuz bu koniyi uşağum, şimci laf etmeyrum.” dedikten sonra kapıya yönelmişti.

“Heç etmedun emice, sağolasun.” diyen Dursun imalı bir ifadeyle güldüğünde imam onu umursamadan evden çıkmıştı, ardından bakışları bize döndü. “Diğer turunci yenge hanum nasuldir abi? Eyi mi?”

“İyi.” diyerek kısa bir cevap verdiğinde Dursun’un bakışlar bu sefer bana dönmüştü ki önüme doğru adımlayıp görüş alanımı kısıtlaması bir olmuştu. “Biz yarın dönüyoruz, gemi sana emanet.”

“Bendedur kuzen, gözün arkaya kalmasun.” derken Han’ın omzuna iki kere vurduktan sonra bana baş selamı verip arkasını döndükten sonra evi terk etmişti, Temel’e göre daha mantıklı bir insandı sanki.

“Hüma nerede?” diyen Han Melek ablaya döndüğünde sessizce olan biteni izliyordum.

“Karşıdaki Hafize teyzenin torunuyla oynuyor, yaşananlardan sonra çok korktu.” Sözlerinin ardından ayaklanarak bize doğru bir adım attı. “Son durumları duydum, Allah yardımcısı olsun Leyla kızumun.” derken bakışlarını kaçırdığında benimde bakışlarım zemini bulmuştu. Ona gerçekleri nasıl söyleyecektik?..

“Araştırdım, bu tür durumlarda zamana bağlı olarak iyileşmeler mümkün olabiliyormuş. Her şeyin bir çaresi vardır.” diyen Han’la bakışlarım ona dönerken bakakalmıştım, hangi ara araştırmıştı? Bunca durumun arasında bir de benimle uğraştırmıştım onu, gözlerim dolarken bakışlarımı tekrar çevirdim.

“Oh, Allah’ıma bin şükür.” Eli göğsünü bulurken bakışları bana döndükten sonra yine Han’a çevirmişti. “Nüha kızımla biraz baş başa konuşabilir miyuz oğlum?”

Gözlerim grilerle buluştuğunda başımı sallayarak onaylamıştım, içinde bulunduğumuz karışık durumda konuşması en büyük hakkıydı.

“Tamam, bende sana kıyafet getireyim.” diyerek hızla dışarı çıktığında sesinde ki soğukluğu hala alabiliyordum, bana kırgındı.

“Kızum.” diye mırıldanarak bana doğru yaklaşan Melek ablayla bakışlarım onu bulduğunda koluma hafifçe elini koyup ikimizide arkadaki koltuğa oturtmuştu. “İyi misun?” Sözleriyle beraber gözlerim sanki bunu bekliyormuş gibi akmaya başladıklarında hızla başımı çevirmiştim.

“Her şeyi berbat ediyorum Melek abla, ne kalmayı becerebiliyorum ne de gitmeyi.” dediğimde eli omzumu bulmuştu, güç vermek istercesine sıkıyordu.

“Kolay mı kızum insanın kardeşinin ölümüyle burun buruna gelmesu? Aklınun karışması normaldir.” demesiyle bakışlarım onu bulduğunda hafifçe gülümsemişti.

“Bana çok kızgın.” diye mırıldandığımda eli bir kez daha sıktı omzumu.

“Gel hele benle, sana bir şey göstereceğum.” diyerek hızla ayaklandıktan sonra elimden çekiştirmesiyle peşine takıldığımda Han’ın odasına girmiştik. Elimi bırakıp yatağın yanına çöktükten sonra çıkardığı kutuyu zor bela yatağın üstüne bırakmasının ardından bana döndü. Yavaşça açılan kutunun kapağıyla içinde yığılı dosyalar olduğunu görmüştüm lakin hepsi bu değildi, içinde giderken burada bıraktığım ufak tefek eşyalarda vardı.

Yatağa doğru adımlayarak kendimi yatağa bıraktığımda ellerim kutunun içinde ki küçük kuğuya gitmişti, bana ilk kez Van kuğusu dedikten sonra peçeteden yapmıştı. Yanağımdan damlalar süzülürken bakışlarım papatya desenli tokama takılmıştı, kayboldu diye öyle çok üzülmüştüm ki gidip ikincisini de almıştı ve ikisi de buradaydı.

Elim dosyalara giderken kenarda parlayan bilekliği fark etmiştim, üzerinde şeffaf bir kalp ve beyaz bir kelebek vardı. Fuat amca’nın aldığını hatırlıyordum ama oyun oynarken kopmuştu, şimdi ise elimde sapasağlam bir bileklik vardı.

“Şimdi diyecesun bu kadın niye bunları gösteriy diye.” derken elinde ki açık dosyayı bana çevirmişti. Nujin adına kayıtlı olan kişilerin listesiydi. “O bir tek seni sevdu kızum, öyle doldurdu ki yüreğinu senla başka kimseye yer bırakmadu.”

Bakışlarım dosya da gezinirken üzerlerine çarpı atılmış resimlere bakıyordum. Teker teker hepsinde beni mi aramıştı?

“Her erkek çocuğunin ilk sevdiği annesiyken onunki sendin ve seni de annesi gibi bir kez kaybettuğunde uzunca bir süre kendune gelemedi.” Elinde ki dosyayı tekrar kutuya bıraktıktan sonra bakışları beni bulmuştu. “Hüma olana kadar bir kez bile güldüğunu görmemiştim biliy musun? Ta ki bu seneye kadar.”

“Ve bende yine annesi gibi onu bırakmayı istedim.” derken bakışlarımı yere sabitlemiştim. “Amacım terk etmek değildi. Ben…ben çok korktum abla, annem gibi onunda benim yüzümden ölmesinden çok korktum.” Gözyaşları yanaklarımdan süzülürken öylece elimde ki bilekliğe bakıyordum.

***

“Ne baktın şu bilekliğe kuğu, altı üstü kelebek işte.” diyen Han’ın kızgın sesine gülümseyerek ona döndüm.

“Ama çok tatlı değil mi? Baksana.” diyerek elimi ona uzattığımda bakışları bilekliğime inse de anında bana geri dönmüştü.

“Sana kuğu demekle hata mı ettik acaba? Van kelebeği mi deseydik?” dediğinde gözlerimi devirerek tekrardan önüme döndüm.

“Hayır, ben kuğuyu seviyorum ama bu da çok tatlı. Hem baksana minik kalp aynı senin gözlerine benziyor.” dememle kaşları biraz daha çatılmıştı.

“Benim gözlerim şeffaf mı kuğu?” demesiyle hafifçe sırıtarak işaret ve baş parmağımı birbirine yaklaştırdıktan sonra havaya kaldırdım.

“Azıcık.”

“Kuğu!” diye yükselmesiyle hemen elimi indirerek gülümsedim.

“Şaka yaptım yahu, hemen de alın. Hem sen niye sevmedin ki bilekliğimi? Baksana çok güzel.” diyerek ona döndüğümde asık suratını önüne çevirmişti.

“Bende alabilirdim sana, başkasına gerek yoktu.” demesiyle içim sıcacık olurken ona doğru biraz daha yaklaşarak dibine girmiştim.

“Ama yabancı almadı ki, Fuat amca aldı.” dememle omzunu silkmişti.

“Olsun.” Somurtkan suratına gülerken başımı yavaşça omzuna yasladığımda başı bana dönecekken kendini durdurmuştu.

“Bir dahakine de sen alırsın, olar mı?” diyerek bakışlarımı ona çevirdiğimde yan gözle beni izlediğini fark etmiştim.

“Ben daha güzelini alacağım.” demesiyle hafifçe kıkırdayarak onu onaylamıştım.

Onun aldığı her şey daha güzel geliyordu zaten, uğraşmasına gerek bile yoktu…

***

Bakışlarım bileklikte gezinirken zihnimde canlanan anıyla dudaklarım istemsizce kıvrılmıştı, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken kalbim acıyla kasıldı.

“Hiçbir şey senin suçun değildi kızum, ne bu olay ne de annen. Bak büyümüşsun, güçlü bir kız olmuşsun. Eminim ki öte taraftan annen bunları görüp seninle gurur duyuyordur.” dediği esnada çalan kapıyla hızla kutuyu toplayıp eski yerine geri koymuştu. Ayağa kalkarken eli hafifçe yanağımı buldu. “Yani uzun lafun kısasi senin haklı olduğun gibi o da kızmakta haklıdur kızum ama bunun uzun süreceğini sanmam. O koçari sağa kıyamaz.” diyerek güldüğünde bende hafifçe tebessüm etmiştim.

“Sağol Melek abla, bu konuşmaya gerçekten ihtiyacım varmış.” derken bende ayaklanmıştım.

“E bir Gülşen hanum olamasakta biz de fena değuluk.” diye gülerek kapıya ilerlediğinde hızlıca elimde ki bilekliği bileğime takmıştım. Bileğime tam olurken parmağım üstünde ki kalpte gezinmişti, hala onun gözlerine benziyordu.

“Biz geldik.” diye haykıran Hüma’nın sesiyle hızla gözlerimi silip kapıya dönmüştüm ki bakışlarımın grilerle kesişmesi bir olmuştu. “Nünü yengem.” diye haykırarak bana doğru atılan Hüma’yı hızla yakalayıp kucağıma çektiğimde yüzüme hafif bir gülümseme yerleştirmiştim. “Nünü yenge bugün düğünde noldu? Neden o pat sesinden sonra herkes çığlık atıp kaçtı?” diye soruları peş peşe sıralamasıyla derince bir nefes almam gerekmişti.

“Çizgi filmlerdeki kötü adamları bilir misin Hüma?” dediğimde başını hızla olumlu anlamda sallamıştı. “İşte aynı onlarda ki gibi bir kötü adam geldi ve herkes de bu yüzden korktu.” dememle gülmeye başladığında sebebini anlayamamıştım. Yanlışlıkla komik bir şey mi söylemiştim acaba? Bakışlarım Han’a ve yanında ki Melek ablaya kaydığında onlarında pür dikkat Hüma’yı izlediğini fark etmiştim.

“Ne kadar da acemi bir kötü adammış, hiç bu kadar çok süper kahramanın içine girilir mi?” demesiyle bakışlarım Han’la kesişmişti, burada ki süper kahramanlar biz mi oluyorduk?

“Süper kahramanlar kim güneşim?” diyen Han’la Hüma’nın bakışları ona döndü.

“Siz tabiki de, geçen gün televizyonda duydum. Askerlerin her biri kahramandır diyordu.” derken bakışları bana dönmüştü. “Senin özel gücün ne Nünü yenge?” Dudaklarım kıvrılırken masumluğuna bakakalmıştım. Öyle saf bir pencereden dünyaya bakıyordu ki onu sarıp sarmalan gelmişti içimden, keşke hep bu pencereden bakabilseydi…

“Kaçmak.” diyerek ağzının içinde soruyu cevaplayan Han’ı umursamadan bana kocaman mavi gözlerle bakan ufaklığa döndüm.

“Bizim birden fazla özel gücümüz var prenses ama en önemlisi sizi ve bu vatanı kötü adamlardan korumak.” dediğimde gözleri biraz daha açılmıştı.

“Vay be, çok havalı.” diye haykırmasıyla hafifçe gülmeden edememiştim.

“Hazır konusu açılmışken güneşim bu kahramanların yarın dönmesi gerek artık.” diyen Han’la Hüma’nın gülen yüzü solarken dudakları büzülmüştü.

“Gidiyor musunuz yani?” diyerek bana döndüğünde başımı olumlu anlamda sallamıştım. “Çünkü süper kahramanların çok işi olur dimi?” dediğinde onu tekrardan onaylamıştım.

“Merak etme, her izinde yanında olacağız prenses.” dediğimde gözleri dolsa da başını olumlu anlamda sallamıştı.

“Hadi annecim, biz mutfakta yemek hazırlayalım abla da giyinsin.” diyen Melek abla kollarını Hüma’ya uzattığında gitmeden son anda dudaklarını yanağıma bastırmasıyla nerdeyse benimde gözlerim dolmuştu.

“Hadi, git ve dünyayı kurtar süper kuğu.” diye haykırmasıyla bende dudaklarımı onun yanaklarına bastırmıştım.

“O iş bende prensesim.” diyerek göz kırptığımda o da yapmaya çalışmıştı lakin iki gözünü de kırpmasıyla sonuçlanmıştı. Annesinin kollarına geçtiğinde ikisi birlikte odadan ayrılırken mutfağa geçtiler, biz ise müstakbel kocamla! başbaşa kalmıştık.

“Bulmuşsun yine bilekliğini.” demesiyle bakışlarım ona döndüğünde bileğime baktığını fark etmiştim.

“Zulanı patlattım.” dediğimde bakışları bana döndü.

“Sorun değil, kıyafetlerin burada.” diyerek yatağın üstüne koyduğu yığını gösterdiğinde soğukluğu içime işliyordu.

“Tahmini ne zaman affedilirim?” dememle bakışları bana dönse de hızla gözlerini kaçırmıştı.

“Sinirim geçince.”

“Sinirin ne zaman geçer?” derken ceketini çıkarıp yatağa attığımda bakışlarının yandaki aynada olduğunu fark etmiştim, beni her halükarda görüyordu yani.

“Hızlı giyin, Leyla uyanmış ve seni istiyormuş.” diyerek hızla odadan çıkmasıyla kalbim binbir parçaya bölünmüştü sanki. Bana verebileceği en büyük cezayı veriyordu, onsuzluğu…

Hızla üzerimdeki elbiseden kurtulduktan sonra getirdiği pantolon ve ince uzun kollu kazağı üstüme geçirmiştim. Saçlarımı da at kuyruğu yaptıktan sonra yanda gördüğüm ıslak mendile uzanarak tüm yüzümü temizlemeye başlamıştım.

Leyla uyanmıştı fakat ona nasıl yaklaşmam gerektiğini bilmiyordum. En büyük hayali elinden alınmış birine ne denirdi ki? Geçecek mi demeliydim ya da ben her zaman yanındayım mı? Bunların herhangi birisi acısını keser miydi? Sanmıyordum…

Tek isteğim onu bu duruma düşüren şerefsizleri bulup gebertmekti ve bunu yaparken de kimseyi yarı yolda bırakmadığıma emin olacaktım. Benim gücümün kaynağı onlarken terk edip gidemezdim.

Son halime aynada bakarken değişken gözlerimde ki hüznün farkındaydım, hüzün ve intikam hırsı yanyana gelmişlerdi. Yandaki ellerim yumruk olurken şerefsizin yüzü zihnimde yankılanıyordu, o yüzünü darmaduman edecektim. Kardeşime bunları yapan acı çekmeden gebermeyecekti.

Hızla arkamı dönüp yatağın üstünde duran künyemi de boynuma geçirdikten sonra silahımı belime yerleştirip deri ceketimi üzerime giydim ve hazırdım. Hava çoktan kararmıştı ve yanılmıyorsam yarın sabah erkenden yola çıkmamız gerekiyordu, o şerefsizlere yapacaklarımı düşünürken bile avucumun kaşınmasına engel olamıyordum.

Odadan çıkarak salona ilerlediğimde Han’ı elindeki telefonla uğraşırken bulmuştum, birine mesaj yazıyordu sanırım. İçeri ilerlediğimde duyduğu adım seslerimle başını kaldırarak bana baktı.

“Sabah sekiz de uçağımız var.” diyerek ayaklandığında başımı olumlu anlamda sallamıştım. Sessizce arkamı dönüp kapıya ilerlediğimde ayakkabılarımı da getirdiğini fark etmiştim, esasında çok detaycı bir adamdı.

Ayakkabılarımı giyerek dışarı çıktığımda bir süre sonra ardımdan o da gelmişti, bakışlarım elinde ki torbaya kaysa da ses etmeden arabaya doğru ilerledik. Aramızda adeta soğuk rüzgarlar eserken sessizce kaderimi kabullenmiştim, çünkü haklıydı. Eğer bu durumu o bana yapmış olsaydı ciddi anlamda yıkılacağıma emindim.

Arabaya biner binmez hareket ettiğimizde kucağıma bırakılan torbayla bakışlarımı yola odaklanmış Han’a çevirdim.

“Sabahtan beri bir şey yemedin, peynirli poğaça var içinde. Aç ye.” demesiyle omuzlarıma vicdanın ağırlığı çökmüştü. Kızgınken bile nasıl beni düşünmeyi başarıyordu?

“Canım istemiyor.” diyerek paketi arkaya bırakacakken hızla elimden alıp tekrar kucağıma bırakmıştı.

“Rızanı istemedim, emir verdim. Aç ve ye.” dediğinde bakışlarım hafifçe sertleşse de kendime mukayyet olabilmiştim.

“Affedersen düşünürüz.” dememle gaza biraz daha yüklendiğinde direksiyonu tutan elleri sıkılaşmıştı.

“Beni daha çok sinirlendirmek istemezsin.” derken hızla bir virajı döndüğünde kemer takmadığımı öne savrulan bedenimle fark etmiştim ki önüme siper olan koluyla tekrardan yerime sabitlenmiştim. Bakışlarım koluna kaydığında vicdanım daha çok zihnimde çığlık atmaya başlamıştı, lanet girsin aklıma!

Elimdeki paketi sessizce açarken kolunu geri çektiğinde oluşan boşluğu yok saymaya çalışmıştım, ne zaman geçecekti bu tavırları?!

Elime aldığım bir poğaçadan ısırık aldığımda pakette ki diğer bir poğaçayı ise onun dudaklarına uzatmıştım. Biz yemediysek o da yememişti. Bakışları poğaçaya döndükten sonra tekrardan bana kaydığında diğer elimdeki ısırılmış poğaçaya kaymıştı bakışları. Başını geri çekerek elimi itmesiyle yüreğim sızladığında tam elimi geri çekmiştim ki bana doğru uzanan eli diğer elimi yakalayarak ısırdığım yerden kocaman bir ısırık almıştı.

Elinin sıcaklığı soğuk parmaklarımı ısıtırken dudaklarımın hafifçe kıvrılmasına engel olamamıştım, bu affettiği anlamına mı geliyordu? Serbest bıraktığı elimi kendime çekerek kalan küçük bir parçayı ağzıma attığımda yan gözle bana baksa da hızla önüne dönmüştü.

“Leyla iyi miymiş?” diye sorduğumda bu sefer daha yavaş bir şekilde virajdan dönmüştü.

“Mecnun bebeği söylenmesini istemiyor, zaten henüz çok küçükmüş. Büyük ihtimal Leyla’nın da haberi yoktu, daha çok yıkılmasın.” demesiyle başımı olumlu anlamda sallamıştım. Haklıydı, bunu duymak onu daha çok yıkardı.

“O iyi mi peki?” diyerek sorumu tekrarladığımda başını olumlu anlamda sallamıştı.

“Sağlık durumu iyiymiş ama asıl meseleyi öğrendikten sonra yanında seni istemiş.” derken bakışları beni bulmuştu. “Onu bu şekilde bırakacaktın yani?”

“Eğer sağlıklı bir şekilde düşünebiliyor olsaydım ilk başta seni bırakamayacağımı anlardım zaten.” diyerek önüme döndüğümde bakışları bir süre bende kaldıktan sonra o da önüne dönmüştü.

Öfkesinde haklıydı fakat benimde bir sabrım vardı, keyfimden gitmek istememiştim…

~~~~~~~~~~

Leyla Koç…

“Anne…”

Gelen sesle bakışlarım hızla çevreyi tararken kasılan kalbime elimi bastırmıştım, çevrede ki uzun ağaçlarda bakışlarımı gezdirerek hızla gelen sesi bulmaya çalışıyordum. Buraya nasıl gelmiştim ben?

“Anne…”

Ses bir kez daha haykırdığında gözlerimden yaşlar boşalmaya başlamıştı, bir erkek çocuğuna aitti ses ama bu kimdi? Annesi neden onu duymuyordu?

Çıplak ayaklarım yere daha sert basarken koşmaya başlamıştım, çocuğu bulmalıydım.Yüzüme çarpan dalları sertçe iterek ilerlemeye devam ettiğimde büyük bir açıklığa varmıştım.

“Anneciğim…”

“Nerdesin?!” diye çevreme bakınarak haykırdığımda karnıma aniden giren sancıyla iki büklüm olmuştum. Öyle ki bu acı nefesimi kesiyordu.

Dizlerim sertçe yere çarptığında bakışlarım karnıma kaymıştı ki gördüğüm kanla gözlerim dolmaya başlamıştı, bacaklarımın arasından kanlar akıyordu.

“Anne.”

Bu sefer oldukça yakınımdan gelen sesle başımı kaldırdığımda gözlerimden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Sapsarı saçları ve kocaman yeşil gözleriyle öyle çok bize benziyordu ki bu durum kalbimi yakmıştı.

Karnıma daha şiddetli bir ağrı girdiğinde onunda üzerinin kan olduğunu fark etmiştim, acıdan nefesim kesilirken öylece çocuğun yeşil gözlerini izliyordum.

“Korkma anne, ben buradayım.” diyen sesle eş zamanlı olarak küçük eli yanağımı sardığında acı aniden kesilirken görüş açım kararmaya başlamıştı.

***

Başımın içinde tepinen fillere rağmen gözlerim açılırken ışığa alışmaya çalışarak bakışlarımı etrafta gezdirdim, nerdeydim ben? O rüya da neyin nesiydi?

Gitgide ışığa alışan gözlerimle etrafa bakındığımda hastane de olduğumu anlamıştım, işte o an yaşanılanlar film şeridi misali gözümün önünden akmıştı. Ben vurulmuştum…

Hemen ileri de konuşan ikiliyi fark ettiğimde bunlardan birinin Mecnun olduğunu anlamıştım, diğeri ise üzerinde ki önlüğe bakılırsa doktor olmalıydı.

“Bunu ondan gizlemeyezsiniz beyefendi, rahminin durumunu öğrenmeli.” diyen doktorla kaşlarım çatılırken elim istemsizce karnımdaki sargıları bulmuştu. Rahmime yakın bir bölgedeydi.

“Biliyorum ama en azından biraz daha iyileştikten sonra öğrenmeli.” dedi Mecnun sessizce, oysaki ben hepsini duyuyordum. Gözlerimi tekrar kapatarak dinlemeye devam ettim, belli ki öğrenmemi istemediği bir durum vardı.

“Bir daha çocuğunun olmayacağını öğrenmek onun en büyük hakkı beyefendi…” diyen doktorla o an sağır olmayı tercih ederdim. Sesi plak misali beynimde dönerken gözlerim yavaşça açıldı.

“Bir daha çocuğunun olmayacağını öğrenmek onun en büyük hakkı beyefendi…”

Benim…çocuğum olmayacak mıydı?

Rüyam tekrardan gözümün önüne gelirken yaşların yanaklarımdan süzülmesine engel olamamıştım. Onun annesi bendim ve beni kaybetmişti…

“Ballim…” diyen sesle Mecnun hızla yanımda bitmişti lakin yüzüne bakamıyordum. Bu utanç değildi, sadece saf acıydı. Yüreğim aynı rüyamdaki gibi yanıyordu.

Aklımda tek bir isim yankılanırken derince bir nefes aldım.

“Nüha nerede Mecnun?” diye yavaşça mırıldandım.

Tek ihtiyacım kardeşimdi ve o ne olursa olsun güçlü kalmanın bir yolunu bulurdu. Ona ihtiyacım vardı…

~~~~~~~~~~

Nüha Ertunç…

Hastanenin koridorlarında hızla ilerlerken gerginlikten avuç içlerimin terlediğimi hissedebiliyordum. Hala zihnimin bir köşesinde kendimi suçlarken ona nasıl bakacaktım?

İleri de duran bizimkileri fark ettiğimde adımlarım yavaşlamaya başlamıştı. Nehir’in bakışları bana dönerken hızla bana doğru adımlamasıyla adımlarım duraksamıştı, haberi mi vardı? Kızacak mıydı gitmeyi düşündüm diye?

Aniden bedenime sarılan kollarla zihnimde ki sorular susarken öylece kalmıştım. Kolları bedenimi kavrarken bende yavaşça ona sarıldım.

“Bir an seni göremeyince çok korktum, başına bir şey geldi sandım lan.” demesiyle bakışlarım yanda duran Han’la çakıştığında soğuk bakışlarını hızla çevirerek ileri doğru adımladı.

“Üstümü değiştirmek istemiştim.” diye mırıldandığımda geriye çekilerek yüzüme baktı.

“Biliyorum, nineye söylemişsin ama işte Leyla da vurulunca ister istemez tedirgin oldum.” dediğinde gözlerim dolsa da ona farkettirmeden kendime gelmeye çalışmıştım.

“Leyla nasıl?” diye sorarken odaya doğru ilerlemeye başlamıştık.

“Bir tek seni istiyor yanında, hiçbirimizi içeri kabul etmedi.” demesiyle bakışlarım hemen kapının önünde dikilen Mecnun’u bulmuştu. Birkaç saat içinde sanki on yıl yaşlanmış gibiydi. Gözleri bana döndüğünde hızla yaslandığı duvardan doğrularak bana doğru adımladı.

“Nüha…” diyerek bana doğru attığı adımlarla gözlerinden yaşlar boşandığında hızla bende ona doğru adımlayarak kollarımı boynuna sardım. Belime sarılan kollarıyla ağlamaya başladığında benimde gözyaşlarım yanaklarıma süzülmüştü.

“Şhh! Geçecek, hem bak o iyileşti. Uyandı.” diye konuşmamla kolları daha çok sıkılaşırken gözyaşları boynuma damlıyordu. “O yaşıyor Mecnun, şu an önemli olan bu.”

“Söylemeyecektim ben ona durumu ama doktorla konuşurken uyanmış, farkedemedim Nüha.” derken hıçkırıkları yüreğime işliyordu. “Canımın canı yanıyor Nüha ve benim elimden hiçbir şey gelmiyor.” Sözleriyle gözlerim kapanırken derince bir nefes almaya çalışmıştım.

“Birlikte halledeceğiz Mecnun, ben buradayım.” dediğimde bakışlarım gri gözlerle çakıştığında aslında aynısını ona da söylediğimi anlamasını istemiştim, ben hep burada olacaktım.

Derince bir nefes alan Mecnun geri çekilirken gözlerini silmeye başlamıştı. Kızarmış mavi bakışları beni bulurken hafifçe gülümsedi.

“İyiki varsın kardeşim.” demesiyle omuzlarımda ki vicdanın ağırlığı katlanarak artmıştı. Hafifçe gülümseyerek başımı olumlu anlamda salladıktan sonra bakışlarımı kapıya çevirdim.

“Atın şu üzerinizde ki hüzün halini.” derken bakışlarım arkadaşlarımıza dönmüştü. Her biri asık suratla bana bakıyordu. “Yarın sabah yola çıkıyoruz asker, toparla kendini.” diye küçük çaplı haykırışımla bizimkiler kendilerini toparlayarak dikleştikten sonra hızla hazırola geçmişlerdi. Tek hareket etmeyen kişi Han’dı, o hala duvara yaslıydı.

“Emredersiniz komutanım!” diye haykıran bizimkilerle dudaklarım hafifçe kıvrılırken bakışlarım kalbimin tek sahibi olan gri gözleri bulmuştu.

“Emredersiniz komutanım.” diye gözlerimi ayırmadan mırıldandığımda her ne kadar gülmek istese de kendini tutmuştu, kasılan çenesinden anlaşılıyordu.

Arkamı dönerek kapının kolunu tuttuğumda derince bir nefes almam gerekmişti. Açılan kapıyla içeri yöneldiğimde ilk başta turuncu saçları görüş alanıma girmişti, ardından ise yeşil bakışları…

“Nünü…” diye titreyen sesiyle mırıldandığında hızla adımlarımı ona yönlendirmiştim.

“Buradayım bir tanem, geldim.” diyerek yanına oturduğumda elim hızla elini yakalamıştı. “Nasılsın? Ağrın sızın var mı?”

“Durumu anlat Nünü, neyim var benim?” demesiyle avucumun içindeki elini sıkıp ona yaklaştım.

“Kurşun rahmine isabet etmiş kızıl ve haliyle orayı biraz zedelemiş lakin sen benden daha iyi bilirsin ki bu geçmeyecek bir durum değil. Zamanla iyileşecek.” dediğimde az önceki hüzünlü ifadesi bir nebze de olsa azalırken düşünmeye başlamıştı.

“Az önce sonuçlarıma da baktım, kurşun sadece rahim duvarına zarar vermiş. İçeride bir hasar yok.” demesiyle kafamı olumlu anlamda sallamıştım. Hemşire olmanın yararlarıydı.

“O yüzden şimdi tek yapman gereken iyileşip yanımıza dönmek, revir sensiz yarım kalacak.” dememle kaşları çatılmıştı.

“Niye bensiz kalsın ki?”

“Biz yarın sabah dönüyoruz Leyla’m, Mecnun bir süre daha seninle kalır büyük ihtimal ama bizim dönmemiz gerek.” dediğimde kollarını göğsünde bağlamıştı. Hayır, bu duruşu biliyordum! Reddetme duruşu!

“Bende geliyorum, ayrıca eminim ki burada ki salak hemşirelerden daha iyi bakarım ben kendimi.” demesiyle kaşlarım havalanmıştı. Ne ara bilenmişti çalışanlara?

“Ne oldu? Hayırdır, niye bilendin millete?” dememle gözleri kısıldı.

“Kocama bakıp duruyorlar Nüha, hepsini eşşek sudan gelinceye kadar döverim.” demesiyle kaşlarım havalanırken gülüşümü saklayamamıştım.

“Kızım sen ölümden döndün, farkında mısın?” dediğimde tek kaşı havalanmıştı.

“Ama ölmedim sonuçta ve ben kocamu o kafullara yem etmam da.” dediğinde gülerek ona bakmayı sürmüştüm.

“Uiy! Ha bu da oldi başuma laz geluni da.” diyerek güldüğümde çapkınca göz kırpmaya çalışarak sırıtmıştı.

“Sanki sen başka bir haltsun elticiğum.” demesiyle derince bir nefes alarak ona döndüm. Varlığı bana tamamen bir hediyeyken yokluğunu düşünmek bile istemiyordum.

“Çok korktum lan sana bir şey olacak diye.” dememle onunda gülüşü hafiflerken diğer elini de elimin üstüne bırakmıştı.

“Ben iyiyim ve yaşıyorum Nünü, bundan sonrası sende.” dediğinde kastettiği şeyi anlamıştım. İntikam…

“Sen merak etme, her birini inim inim inletmeden bırakmayacağım.” dedim içimde ki sinire engel olamayarak. Onları gebertecektim!

“Yap ama kendine de dikkat et. Ne yalan söyleyim burada olmadığını duyunca bir an sinirle Hakkari’ye gittiğini bile düşünmüştüm.” demesiyle bakışlarımı kaçırdığımda başını hafifçe kaldırıp yüzüme baktı. “Lan, gidiyor muydun yoksa?”

“Gidip hepsinin ağzına sıçmak istedim ama bir küçük detayı unutmuşum.” derken bakışlarımı ona çevirdim. “Han öğrendi gideceğimi, tam ona not bırakacakken evi bastı.”

“Bu duruma şaşırmadım, kriz anlarını yönetmekte berbatsın.” dediğinde kaşlarım çatılmıştı.

“Sağol ya.” dememle dudakları kıvrılırken hafifçe gülümsedi. “Ağzıma sıçtı ama gideceğim diye, hatta…” derken duraksamıştım. Nikahı söylemeli miydim?

“E hakkı var adamın, ben seni tanıyorum diye sakinim ama o sevdiğin adam. Ayrıca hatta derken?” dediğinde tamamen ona döndüm. Bu şekilde aklını da dağıtıyordum.

“Bir daha gitmeyeyim diye eve gelirken bir de imamı çağırmış, tabi ben duyunca biraz kızdım. Sonra o da kalbinden geçenleri söyledi.” dediğimde zihnimde sözleri yankılanırken kalbim tekrar acıyla kasılmıştı. “Neyse işte sonra imam nikahı kıymış bulunduk.”

“NE!” diye haykırmasıyla Mecnun’un hızla içeri dalması bir olmuştu.

“Noldu? İyi misin? Bir şey mi oldu?” diyen Mecnun’la bakışlarım Leyla’ya dönerken kaşlarımı olumsuz anlamda indirip kaldırmıştım, Mecnun’a sonra söylerdik.

“Bir şey yok Mecnun’um, Nünü yarın gideceğimizi söyledi de ona şaşırdım.” demesiyle Mecnun’un kaşları çatılmıştı.

“Sen nereye güzel gözlüm?” dediğinde yavaşça ayağa kalkarak götün götün kapıya ilerlemeye başlamıştım.

“Burada bir dakika daha durursam kafayı yiyeceğim Mecnun, hemşirelerinin hepsi sana bakıyor.” demesiyle Mecnun’un dudakları hafifçe kıvrılırken elini Leyla’nın saçlarına atmıştı.

“Benim gönlümün nur tanesi uyanmış, tekrar bana dönmüş. Diğer salaklar umrumda mı be güzelim?” diyen Mecnun’la kapının yanındaki duvara yaslanıp izlemeye başlamıştım, çok tatlılardı.

“Yha! Korkma mavişim, iyiyim ben. Sonuçlarıma da baktım, doktorun abarttığı kadar bir şey yok.” dediğinde Mecnun’un omuzları gözle görülür bir derece de rahatlamıştı.

“Gizlice milleti mi izliyorsun?” diyen sesle bakışlarım hızla yanımda dikilen Han’ı bulduğunda sözler zihnimde dejavu etkisi yaratmıştı. Biz bu anı daha önce yaşamıştık.

"Ne izleyeceğim be!” diyerek hafifçe sırıttığımda onunda tek kaşı havalanmıştı. Bakışları hala soğuk olsa da en azından bir nebze de olsa da yakınlık kurması iyiye alametti.

Yavaşça içeri giren bizimkilerle derince bir nefes alarak onları izlemeye başlamıştık, hemen yanıma yaslandığında bakışlarını üzerimde hissetsem de ona dönmemiştim. Kızmakta haklıydı ve paşa paşa zamanımı bekleyecektim.

***

“İnat ettin illa bende geleceğim diye güzel gözlüm.” diyen Mecnun’la arkama daha çok yaslanırken camdan süzülen bulutları izliyordum. Uçak zamanı gelip çatmıştı ve hepimiz Hakkari’ye gitmek üzere yola koyulmuştuk. Leyla inat ettiği gibi uçağa binmişti ve Mecnun ise susmadan yargılamaya devam ediyordu.

Vedalaşma zamanında Gülşen hala gözyaşlarını tutamazken hepimize nasihatlar yağdırmıştı lakin garip olan kısmı kesinlikle bana sarılan Sultan nine olmuştu. Gider ayak barış ilan etmiştik kadınla!

Esasında geldiğimiz gibi geri dönüyorduk, tek fark artık yanımızda olan Beril’di.

“İyiyim diyorum işte Mecnun, bir anlayamadın.” diyen Leyla kızarak önüne döndüğünde Mecnun’da susmak zorunda kalmıştı.

“Ulan ne kadar ekşınlı iki gün geçirdik, özlemişim vallahi.” diyerek yanında ki Beril’in omzuna koluna atan Cem’le Mecnun’un kafası hızla ona dönmüştü.

“Ula çek o koluni, kırup sokmayayum bir tarafina.” diyen Mecnun’la dudaklarım kıvrılırken izlemeye devam etmiştim.

“Denemeni görmek isterim asker.” diyen Cem’de Mecnun’a döndüğünde ses tonundan bile rütbesiyle ezdiği anlaşılıyordu.

“Sıçarum rütbene şimdu da.” dedi Mecnun sinirli bir tonda.

“Allah’ıma bin şükür Mecoşum eski haline döndü, o neydi öyle gıy gıy be.” diyen Barkın arkadan kafasını uzattığında Nehir’de ayaklanmıştı.

“Ulan siz onu boşverin, bunlara noldu lan? Dünden beri aralarından tır geçer.” diyerek bizi gösteren Nehir’le sessiz kalmayı tercih etmiştim.

“Hepimuz gerulduk, sakin sakin oturiyler işta.” dedi Mecnun kendince açıklamaya çalışarak. “Ayruca bipletsun senu Mecoş.” diyen Mecnun etrafta çocuk vardır diye kendini sansürlemişti.

“Evet, Mecnun abi haklı. Genel bir yorgunluktan sadece.” diyen Özgür’de düşüncelerini belirtirken ikimizden hala ses çıkmıyordu.

“Lan bunları yorgunluk mu keser?” diyen Cem ön taraftan bize dönmüştü. “Noldu lan Mart kedileri, sesiniz de çıkmıyor?”

“Bir şey olduğu yok, dönün lan önünüze.” diyen Han’la herkes sessizleşip önüne dönerken bakışlarım onu bulduğunda bir şey dikkatimi çekmişti. Normalde sağ parmağında duran alyansını sol eline takmıştı. Nişanlıların sağ ele takılırdı ve eğer sola geçtiyse evli anlamına gelirdi, sola geçirmişti. Bu hareketle kalbim ısınırken bakışlarımı parmaklarıma çevirmiştim, alyans hala sağdaydı.

Hızla alyansı diğer elime geçirdikten sonra başımı geriye yasladığımda dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı. Sinirli bile olsa bu düşünceli hallerine bayılıyordum…

Sessiz geçen bir uçuşun ardından Hakkari’ye iniş yaptığımızda hızlıca valizleri ve Leyla’yla Beril’i eve bırakıp karargaha yönelmiştik. Melike albay yanına emretmişti ve göreve çıkmadan önce ne halde olduğumuzu anlamak için içtimaya çağırmıştı.

Hızla koğuşlara yöneldiğimizde yanımda ki Nehir’in sırıtarak etrafa baktığını görmüştüm. Üzerimdekileri çıkartırken ona döndüm.

“Hayırdır Aladağ, yuvanı mı özledin?” dememle bakışları bana dönerken o da üstünü çıkarmaya başlamıştı.

“Özlemek ne kelime yandım be, barut kokusu burnumda tüttü.” demesine gülerken hızla kamuflajı giyinmeye başlamıştım. Gönlüm huzurla dolarken ayaklarıma geçirdiğim postallarımla aynadan kendime baktım, işte gerçek ben tam olarak buradaydım. Saçlarımı sıkı bir topuz yaparak ensemde topladıktan sonra boynuma sıktığım birkaç fıs dalinle hazırdım.

Parmaklarımı üzerimdeki kamuflaj da gezdirirken sırıtmadan edemiyordum, çok özlemiştim keratayı! Hızla silahlarımı da yerleştirdikten sonra beremi de başıma geçirdiğimde aynadaki yansımam bana sırıtıyordu. Aslında her şey aynıydı parmağımdaki yüzükler dışında…

“Hazır mısın komutanım?” diyen Nehir’le bakışlarım onu bulduğunda başımı olumlu anlamda salladım.

“Hazırım asker.”

İkimizde koğuştan çıktığımız sırada karşıdan gelen ekiple kalbim teklemişti. Asıl özlediğim tam olarak bu manzaraydı, kamuflajın içinde ki Bulut adam… Gözlere şenlikti resmen!

Bakışlarımız çakışırken benim onu süzdüğüm gibi onunda beni süzdüğünü fark ettiğimde dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı, yeterdi bu kadar soğukluk artık! Yandan gelen ıslık sesiyle bakışlarım Barkın’ı bulmuştu.

“Bir kamuflaj insana bu kadar mı yakışır be hocam?” diyen Barkın elini Nehir’in beline attığında Nehir ise sırıtarak ona yaklaşmıştı.

“Sulanma be hemen.” diyordu lakin sesinden bile cilve akıyordu

“Ben neyin sulandığını biliyorum ama…”

“Sen yine çok konuşmaya başladın azgun teke.” diyen Nehir hızla Barkın’ın sözünü keserek dışarı ilerlediğinde Barkın da gülerek onu takip etmişti.

“Ben böyle aşkın ızdırabını sikeyim lan, hani benimki?!” diye haykıran Cem’le Mecnun’un arkadan ensesine geçirmesi bir olmuştu.

“Bir da hala benumki dey, çıldaracağum da!” diyerek hızla dışarı geçen Mecnun’la ardından kahkahalarla gülen Özgür onu takip etmişti.

“Çıldırırsan çıldır, çokta sikimde!” diyen Cem’de dışarı çıktığında Han’la yalnız kalmıştık.

Bakışlarım ona döndüğünde gözlerinin hala beni süzdüğünü fark etmiştim lakin dudaklarını bıçak açmıyordu.

“Biz de çıkalım komutanım.” dediğimde grileri gözlerime dönerken dudakları hafifçe kıvrılmıştı fakat yine tek kelime etmeden yanımdan geçip dışarı çıkmasıyla gözlerimi devirmeden edememiştim. İçtimadan sonra alırdım ben onun gazını! Uyuz komutan! Uyuz buz komutan!

Hızla dışarı adımlayarak Han’ın yanındaki yerimi aldıktan kısa bir süre sonra ise Melike albay arkasında ki iki askerle birlikte yanımıza gelmişti. Bir ay uzun bir süre olmasa da onu özlediğimi fark etmiştim, ben yuvamı özlemiştim.

“İNFİRAT EMİR VE GÖRÜŞLERİNİZE HAZIRDIR KOMUTANIM!” diyen Han’ın gür sesiyle hepimiz hazırolda beklemeye başlamıştık. Melike albayın dudakları kıvrılırken bakışlarını teker teker hepimizde gezdirmişti.

“Hoşgeldin İnfirat!” diye haykırmasıyla dudaklarım kıvrılırken hep bir ağızdan haykırmıştık.

“SAĞOL!”

İnfirat geri dönmüştü ve alması gereken intikamı varken asla durmayacaktı…

~~~~~~~~~~~~~

Ve bölüm sonuuu!!!

Son kısma çığlık attım! Asker hallerini yazmayı öyle çok özlemişim ki bir duygulandım…

Şu sıralar bir türlü zihnimi toparlayıp bölümleri yazamıyorum canlarım ve bu da biraz gecikmesini sağlıyor, özür dilerim sizlerden beklettiğim için…

Umarım beklemenize değecek bir bölüm olmuştur.

Sizce bölüm nasıldı???

Mirza’nın attığı tribi haklı buluyor musunuz?

Sizce Mirza mı daha çok haklıydı yoksa Nüha mı?

Düşülenelim tartışalım :))

Beğeni ve yorumları da unutmayalım lütfen olur mu? Yine şakır şakır yorumlarınızı istiyorum canlarım, onlar beni daha çok gazlıyor ve bende bu şekilde daha hızlı bölümler yazabiliyorum. Hadi göreyim sizi infirat, her satırı yorumlarla dolduralımmm!!!

Yardımlarınıza ihtiyacım var…

TikTok: snurr003

Instagram: snurr_003

Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda Tt adresimden paylaşıyorum. (Henüz insta algoritmasını çözemediğim için orayı pek kullanamıyorum ama yine de orada da aktifim.)

Seviliyorsunuzzzzz

🦢☁️

Bölüm sonu

2 yorum