İçeriğe geç

İNFİRAT

Bölüm 27 · 22 dk okuma

İNFİRAT

Bölüm 27

26. KASVET

~Bölüm Şarkıları~

Sezen Aksu~Biliyorsun

Dedublüman~Bunca Yıl

Yeni bir bölümden herkese merhabalar efenim!!

Şu aralar okuldur carttır curttur bölümler biraz aksayabiliyor, TikTok kanalımdan genelde duyuru yapıyorum. Takip ederseniz sevinirim :)

Yorum ve beğenileri de unutmayalım lütfen!!

“Yaprak gibi dökül kadehe, uyku gibi dökül gözümden… Su gibi yaşa, kar gibi yağ, dağ gibi kaç benden…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.

İyi okumalar.

Seviliyorsunuzzzz

🦢☁️

~~~~~~~~

Ölüm.

Dört harften oluşan lanet bir kelime ve hayatı sonlandıran o sözcük. Nasıl da böylesine insanları yerle bir edebilirdi ki? Ruhunu yakıp kavurabilir, kendinden geçirebilirdi? Yüreğini yayılan acı tüm bedenini ateş misali yakarken çaresizce nefes almaya çalışırdınız. Ölüm, herkes için zor zanaatti.

Üzerimize dehşetin kasveti çökerken insanların kaçışırken çıkardığı çığlıklar bile bana ulaşmadan hava da yok oluyorlardı. Bedenimi sarsan güçlü kolları hissedebiliyordum, her ne kadar adımı haykıran sesi kulağıma uğultu olarak ulaşsa da beni uyandırmaya çalıştığının farkındaydım. Ölümün ruhundan kurtulmam için uğraşıyordu.

Gelinliği kana bulanmış kardeşim hemen karşımda yerde yatarken sesim yok olmuştu sanki, zihnim bana lanet bir oyun oynarcasına kardeşimin yüzüyle annemin yüzünü değiştirirken dolan gözlerime inat bakmaya devam ettim. Annem onu son hatırladığım gibi boşluğa bakan gözleriyle bana bakıyordu, kızmış mıydı bana? Kardeşimi de onun gibi koruyamadığım için çok öfkeli miydi?

“Nüha’m kendine gel!” diye haykıran sesle derince bir nefes aldığımda aslında Leyla’ya değil de onun gri gözlerine baktığımı fark etmiştim. Az önceki annemin yüzü ise sadece zihnimin bana bir oyunuydu.

“Han…” diye mırıldanırken gözlerimden tutmaya çalıştığım yaşlar ardı ardına dökülmeye başlamıştı. “Benim suçum.” Yanaklarımda ki elleri yaşları silerken kafasını hızlıca olumsuz anlamda salladı.

“Senin hiçbir suçun yok, bilemezdin. Hem bak, ambulans da birazdan gelmek üzere. O kurtulacak, sadece küçük bir kurşun.”

Bazı küçük yaralar bile ölümcül olurdu, kurşun hiçbir zaman küçük olmamıştı.

“Benim suçum.” diye tekrardan mırıldandığımda duyulan ambulans sirenleriyle başımı hızlıca göğsüne yasladı.

“Siktiğimin yerinde tek bir suçlu var, o da yürek yiyen o orospu çocuğu.” dediğinde başımı geriye çekmeye çalışmıştım ki buna izin vermeyerek daha sıkı tutmuştu. “Merak etme, sırf senin sorgulatabilmen için öldürmedim.” dediği sırada bedenimi gizleyen bedeninin ardından gelinliği seçebilmiştim. Tam önümden geçerken kanlı eli yana düştüğünde parmağında ki alyansı yere yuvarlanarak kulakları sağır edecek bir sesle dönmeye başladı.

Heyacandan yemek yiyemediği için şu aralar oldukça zayıflamıştı, bu yüzden yüzüğü artık bol gelmeye başlamıştı. Hemen ardından koşan Mecnun yüzüğün üstüne basarak ilerlemişti ama benim bakışlarım sadece o kanlı alyanstaydı.

***

“Buranın insanını çok seviyorum ya.” diyen Leyla’yla elimde ki simiti kemirmeye bırakıp ona dönmüştüm. Simitçi amca ona gülümsedi diye az önceden net sırıtıyordu.

“İyi, sana ilerde bir Laz uşağı buluruz artık.” diyerek güldüğümde omzunu omzuma çarpıp o da gülmüştü.

“Olur valla, bağa uyar. Şöyle sarışun, yiğit mi yiğit bir dalikanlu bulayum, hemen koşacağum ona.” diye ağız yapmaya başlayan Leyla’yla daha çok gülmeye başladığımda omzundan hafifçe ittirmiştim.

“İlahi Leyla, Titanik’i fazla kaçırdın yine. Nerden bulalım biz sana Leonardo Dicaprio gibi adamı?.” dedim ilerlemeye devam ederek.

“Ahh! Jack.” derken elini kalbine koyarak hüzünlü bir nefes almıştı, filmlere kesinlikle kendini çok kaptırıyordu. “Görürsün kızım, aynı ona benzeyen bir adamla evleneceğim ve Rose gibi de asla onu yarı yolda bırakmayacağım.”

“Aynen, bak şimdi buldun.” diyerek dalga geçtiğimde yüzü asılsa da birkaç gülüşmeye tekrardan düzelmişti. Filmleri kesinlikle azaltmalıydık…

***

Gözlerimden yaşlar süzülürken ambulansa bindirilen sedyeyle etrafıma sarılı kollarda gevşemişti. Hızla uzanarak yüzüğü elime aldığımda kanı parmaklarıma bulanırken avucumu sıkıca kapatıp yüzüğü yumruğumun içine hapsettim, kağıdın hemen yanına…

Benim yüzümdendi, ne korumayı becerebilmiştim ne de geçmişimden kurtulmayı…

“Güzelim yapma böyle, senin onun için güçlü durman gerekiyor.” Elleri hala yanaklarımı okşarken gözyaşlarım ellerine akmaya devam ediyorlardı. Yumruk olan elim daha da sıkılaşırken bakışlarımı grilerine çevirdim. Endişe ve korku gözlerinde kol gezerken tıpkı benim gibi dizlerinin üzerine çökmüş beni sakinleştirmeye çalışıyordu.

Ya bir sonraki hedefleri o olursa…

Ben…ben yaşayamam…

“Nüha…” diyen Nehir’le bakışlarım onu bulduğunda benim gibi karşımda diz çökmüştü. “Kendine gelmek zorundasın, duydun mu beni? O yaşayacak!” Gözlerinden hızla yaşlar süzülürken elleri sıkıca omuzlarımı kavrayıp sarsıyordu. “Lütfen…” diye mırıldanırken başı göğsüme düştüğünde hıçkırarak ağlamaya başlamıştı. Gözlerimden yaşlar süzülürken hareket dahi etmeden öylece duruyordum. Sanki zihnim ve ruhum amansız bir savaşın içindeydi, ben ise ikisinin arasında sıkışmış acılar silsilesinden ibarettim.

Çevrede konuşan herkesin sesleri kulağıma ulaşırken hala hareketsizce öylesine ağlıyordum.

“Hastaneye gitmeliyiz.” dedi Barkın.

“Destek ekip çağrıldı mı?” diye sordu Özgür.

“Çağrıldı, birazdan burada olurlar.” dedi Cem.

“Yavrum…” diyen sesle bakışlarım tekrardan grilerle buluşurken göğsüme yaslı Nehir Barkın’a tutunarak ayaklanmıştı. “Hastaneye gitmeliyiz.” Tek yapabildiğim başımı olumlu anlamda sallamak olmuştu.

Kolumdan destek vererek ayağa kalkmama yardım ettiğinde parmaklarımı sıkıca tutan elle bakışlarım Nehir’i buldu. Eli sanki gitmemden korkarcasına beni sıkı sıkıya tutuyordu. Koluma tamamen sarılarak başını omzuma yasladığında diğer kolumda ki Han yürümeye başlamıştı. Salondan çıkarken zihnimin içinde ki sesler hala çığlık çığlığa bağırıyorlardı. Han’ın tuttuğu taraftaki elimi biraz daha sıktığımda kanlı yüzük avucumun içine batmıştı, acı belki zihnimi ayık tutabilirdi.

Arabaya doğru adımlarken bakışlarımı yerden kaldıramıyordum, kimseye bakmaya yüzüm yoktu. Avucumun içinde ki not zihnimin duvarlarına çarparken sanki tüm yaşam enerjimi sömürüyor gibiydi. Benim Leyla’m ölmeyi hak etmemişti…

~~~~~~~

Yazarın anlatımından…

Ortalık mahşer yerine dönmüştü, o ise bundan sadece zevk alabiliyordu. Bakışları önünde ki düğün salonunda gezindi, herkes çığlık çığlığa bağırırken etrafa kaçışma derdindeydiler. Derin bir nefes alarak sırıttığında yüzünü buruşturmadan edememişti, yeşilden nefret ederdi.

“Eğer kız ölmezse kendi cenazeni hazırlamaya bak.” dedi hemen yanındaki adamına.

“Yok ağam, tam on ikiden vurmuştur ha. Eyi adam seçmişem.” demesiyle liderin bakışları adama döndü.

“Umarım öyledir Haso.” diye mırıldanışı bile adamın korkmasını sağlarken lider tekrardan önüne döndü.

İntikam…

Senelerini bu intikam ateşiyle yanarak geçirmişti, şimdi yanma sırası onlardaydı. Tek gözünü ondan alan o askerin hayatını mahvetmeden durmayacaktı ve onu yok etmenin yolu da şansa bakın ki Baho’nun biricik kızından geçiyordu.

“Bir kurşunla iki kuş Haso.” dedi lider sırıtarak. Elinde çevirdiği tarçın çubuğunu dudaklarının arasına sıkıştırarak manzarayı izlemeye devam etti.

“Ağam artık gitsek mi? Bawer’i da yakalamışlardır zate.” diyen Haso’yla ambulans sesi duyulmaya başladığında liderin bakışlar tekrardan ona döndü.

“Neden? Türk askerinden mi korkar oldun yoksa Haso?” dediğinde Haso kafasını olumsuz anlamda sallasa da etrafa endişeli bakışlar atmaktan kendini alıkoyamıyordu. Türk askerinden ziyade Alfa’nın nâmını duymayan kalmamıştı ve hemen birkaç metre ilerde olması tüylerini diken diken yapıyordu.

“Hayır ağam, ne haddime.” dedi Haso kısık sesle. Salondan çıkartılan sedyeyle bakışlar oraya döndüğünde liderin kaşları çatılmıştı.

“Bu mu on ikiden vuruldu Haso?!” diye dişlerinin arasında adeta tısladığında Haso derince yutkunmuştu.

“Ağam…”

“Kes sesini, aptal! Dua et de o kız yaşamasın, yoksa kendine ölümlerden ölüm beğenirsin.” derken hızla üstünde ki sarı yağmurluğu çıkartıp yere fırlatarak arkasını dönüp ilerlediği sırada gelen seslerle duraksayarak tekrardan arkasını döndü.

Alfa…

Dağdakilerin korkulu rüyası ve liderin intikam ateşini körükleyen adam kolunda ki sevdiği kadınla dışarı çıkmıştı. Öfkeyle kaşları çatılan lider dudaklarının arasında ki tarçın çubuğuna sertçe dişlerini geçirdi. O esnada arabaya binmek üzere olan kızın bakışları ona dönse de umursamamıştı, acısı vardı küçük veledin!

Önce gözünün ardından da ailesinin intikamını alacaktı, ölmek için yalvartana kadar durmayacaktı…

~~~~~~~~~~~

Mecnun Koç…

Ellerim sıkı sıkıya elini tutarken meleğimin kapalı gözlerini izliyordum. Ambulans hızla hastaneye yetişmeye çalışırken gözlerimden yaşlar sicimle dökülüyordu. Yapamazdım, ben onsuz yaşayamazdım.

Elini dudaklarıma yaslayarak derince nefesler alırken yeşillerini görmek için tüm hayatımı teslim edebilirdim. Duran ambulansla hızla dışarıya çıktığımızda elini tutmaya devam ederek yanında koşuyordum.

Bakışlarım kana bulanan gelinliğine çarptığında nefesim adeta kesilmişti sanki, oysaki daha bu sabah güzelliğiyle kesmişti nefesimi. Hep öyle olmalıydı, acısı değil güzelliği kesmeliydi. Koşmaya devam ederken etrafta ki sesleri duymuyordum bile, tek düşündüğün iyileşmesiydi. Ne olursa olsun iyileşmeliydi.

“Beyefendi siz buraya giremezsiniz.” diyen sesle kendime geldiğimde ameliyathanenin önüne geldiğimizi fark etmiştim. Parmaklarım turuncu tutamlarına dokunurken hafifçe okşadım.

“İyileşeceksin ballim, her şey çok güzel olacak.” Sedye hızla ameliyathaneye götürülürken parmaklarımız yavaşça birbirinden ayrıldı. Kapı kapanırken bacaklarım daha fazla bedenimi taşımadığında dizlerimin üstüne devrilmiştim.

Ellerim tutmaz olurken aynı bir aciz gibi hıçkırarak ağlamaya devam ediyordum.

“Oğlim…” diyen sese dönmeye bile mecalim yoktu. “İyi olacak da, güçlidur benum gelunum.” derken sesi titreyen babamla gözlerim kapanmıştı. Güçlüydü benim meleğim. “O kurşundan daha güçlidur kızum, korkmayasun. Heç bir şey olmayacak.”

“Baba…” diye mırıldanırken başım omzuna yaslandığında eli düzenli saçlarımı bulmuştu. Ne heyecanlarla hazırlanmıştık… “Ben onsuz yapamam baba, yapamam.”

“Dema öyle, Allah’un gücuna gidar da. O bilur hayirlusunu, korur kizumu da.” derken omzuma hafifçe vurarak ayağa kalktı. “Tobarla kenduni, kızum seği ha böyle görürse yıkılur.” Burnunu çekerek sesini toparlamaya çalıştığında arkamda ki duvara yaslandım. “Ben bir anana bakayim.” Hızla adımlama sesi gelirken yerini başka ağlama sesleri doldurduğunda gözlerimi yavaşça açarak gelenlere baktım.

Nüha… hep omuzları dik olan asker tam anlamıyla yıkılmıştı. Onu nasıl sevdiğini biliyordum, belki de benden bile fazlaydı.

Duvardan destek alarak zorla ayağa kalktığımda Özgür hızla koluma sarılmaya çalışmıştı ki elimi kaldırıp onu durdurdum, adımlarımı Nüha’ya doğru attığımda bakışları beni bulmuştu. Ağlamaktan gözleri kıpkırmızı olurken avucunu sıkıca kapatmıştı. Yaklaşmamla kolunda ki Mirza hafifçe kenara çekildiğinde kollarımı sıkıca Nüha’ya sarıp hıçkırarak ağlamaya başladım.

“Nüha…yaşasın. Lütfen yaşasın.” diye haykırdığım hayal meyal zihnime ulaşmıştı. Nüha sessizce ve kıpırdaman öylece ağlarken ben kendimi tutamıyordum. Hafifçe geri çekilerek yüzüne baktığım sırada elini önüme uzattığında gördüğüm kanlı alyansla gözlerim sıkıca kapanırken elimi sertçe göğsüme çarptım. Nefes alamıyordum.

Yüreğim içerde can çekişirken nefes alamıyordum…

Yavaşça aralanan bakışlarımla yüzüğe ulaştığımda elllerimin zangır zangır titrediğini fark etmiştim. Umursamadan yüzüğü avucumun içine aldım, ruhum ateş misali avucumda yanarken omzuma dokunan parmaklarla Mirza’ya döndüm.

“Yaşayacak kardeşim.” diye mırıldanmasıyla sadece başımı olumlu anlamda sallayabilmiştim. Biz askerdik, yıkılmamamız gerekirdi ama yapamıyordum. Bedenim cayır cayır yanarken sakin kalamıyordum.

Yavaşça arkamı dönüp oturaklara yöneldim, kendimi bir çuval misali bırakırken gözümün önünde ki sureti gitmiyordu. Işıldayan yeşil gözleri, batan bir güneşi andıran saçları, yıldız serpiştirilmiş yanakları, gülünce ısınan kalbimi…

Nefes almak öylesine zordu ki, Karadeniz şahidim olsun en çok ölmek istediğin an hangisi diye sorsalar şimdiyi söylerdim. Onun bir daha olmayacak olması düşüncesi bile beynimden vurulmuşa dönmem için yeterliydi, yokluğu ciğerimi yakıp kül ediyordu.

“Mecnun…” diyerek yanıma oturan Barkın’la hareket dahi edememiştim, sadece dümdüz çıkacak herhangi bir haber için kapıya bakıyordum. “Sana susmak hiç yakışmıyormuş be Laz uşağı.” Titreyen sesini düzene sokmaya çalıştığını anlayabiliyordum. “O ne seni ne de kızları bırakmaz, bak görürsün. Barkın demişti dersin.”

Dudaklarım aralanmazken konuşmayacağımı anlayan Barkın’da susmuştu. Bakışlarım tekrardan Nüha’ya döndüğünde Mirza’nın yardımıyla karşımda ki oturaklara oturduğunu görmüştüm. Konuşmuyordu, haykırmıyordu; sadece sessizce ağlıyordu. Nehir ve Beril’in hıçkırıklarını duyumsayabiliyordum ama o sadece sessizdi. Fırtına öncesi sessizlik gibi…

Bakışları beni bulduğunda kafamı yavaşça olumlu anlamda salladım, aynı şekilde karşılık verdiğinde gözlerinden birer damla yaş daha süzülmüştü.

Sessizce intikam için sözleşmiştik…

Sevdama, ciğerime, canpareme bunları yapanın eceli biz olacaktık. Ölüm gibi üstlerine çökmeden bundan gayrı bana huzur yoktu…

~~~~~~~

Nüha Ertunç…

Tam tamına 2 saat 4 dakika 12 saniye…

Tüm hayatımın gözlerimin önünden akıp geçtiği dakikalar silsilesi…

Hastane de beklemeye başladığımız süre boyunca sadece susmuştum. Başka herhangi bir şey için bile ne mecalim ne de gücüm yoktu. Birkaç dakika önce Mirza Gülşen halaya kahve getirmek için kalkmıştı, hepimiz gerçekten kötü bir haldeydik.

Hayat, göz açıp kapayıncaya kadar değişen bir olguydu. Daha dün gece nelerin hayalini kurarken şimdi ise kardeşimin yaşaması için dualar ediyordum. Zihnim durmadan beni suçlarken hemen karşımda oturan Mecnun’un bile suratına bakamıyordum, ona destek olamıyordum. Avucumda ki kağıt parçasının ağırlığı yüreğime çökerken nasıl hiçbir şey olmamış gibi davranırdım ki?

“İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.” diyen sesle hemen yanıma döndüğümde Sultan nineyle karşılaşmıştım. Bacağıma yasladığı elini hafifçe sıkarak bana bakıyordu.

“Biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz ona döneceğiz.” diyerek sözlerini çevirdiğimde hafifçe gülümseyerek başını salladı.

“Sen hiç şehüt olmaktan korktun mi?” demesiyle başımı olumsuz anlamda sallamıştım. “Pekü şimdu niye onun olmasundan korkaysun?” Bakışlarım önüme düşerken bacağımı bir kez daha sıktı. “Gelun kiz güçlü duray, Allah’un izniyle kalkacak da o masadan. Ettun eyüce kenduni harap kızum, etma da ha böyle.”

“Yüreğim acıyor nine.” diye mırıldanmamla eli omuzlarımı sararken beni göğsüne çekti. Eli yavaşça saçlarımda gezinirken fısıltıları kulağıma ulaşmıştı, dua okuyordu…

“Göriyrum, yüreğinun acisu gözleruna ateş sıçratmuş. Sırası değuldur, söndür o yanguni kızum.” demesiyle başımı biraz daha göğsüne gizledim.

“Yapmak zorundayım.” Fısıldayışım kulağına ulaştığında saçlarımda ki elide duraksamıştı. Anlamıştı.

“Bu koçariyi üzecak bir şey midur?” dediğinde gözlerimden yaşlar hızla süzülmeye başlamıştı.

Dudaklarımdan tek bir kelime dökülebilmişti. “Evet.”

Bir süre sessizlik bir çığlık misali etrafımızda inlediğinde kalbimin acısı git gide artmıştı.

“Etma kızum, yureğu bir kez yanar ise daha söndüremezsun.” demesiyle gözlerim kapanırken başımı yavaşça geri çektim.

“Özür dilerim nine, sen haklıydın. Benden ona yar olmazmış.” derken gözlerim açıldığında onunda ağladığını fark etmiştim.

“Ben fışku yemişum, sen ne bakaysun bağa?” diyerek göz yaşlarımı silmeye çalışmıştı lakin yerlerine gelen yenileri yanaklarımı ıslatmaya devam ediyordu. “Bunca yıl boyunca oni ilk kaz senun yanunda gülerken gördüm, o uşak bir tek senunla tamamlandu. Oğa bitek sen layuksun.”

“Yapamam nine.” derken ağlamaya devam ettiğimde bakışlarını kaçırmıştım.

“Özür diliyrum, sağa ettuklarım içun. Heç birisinu haketmeydun.” demesiyle dudaklarım hafifçe kıvrılırken başımı olumlu anlamda salladım.

“Hakkını helal et nine.” dediğimde gözlerimden yaşlar süzülmüştü.

“Bir deliluk etmeyecesun. Senda artuk benim kızumsun, bağa evlat acisu yaşatma.” dediğinde sadece bakışlarımı kaçırabilmiştim. Ne yazık ki verecek bir sözüm yoktu.

İleriden gelen Han’la bakışlarım ona kaydığında kahveyi Gülşen halaya verip hızla yanıma oturdu. Bakışlarım hala ondayken elindeki su şişesinin kapağını hızla açıp bana dönmesiyle grilerini görebilmiştim. Kızarmıştı gözleri, onunda canı yanıyordu ama yine de benimle ilgilenmeye çalışıyordu. Şişeyi dudaklarıma yasladığında küçük bir yudum alarak geri çekildim.

“Biraz daha iyi misin?” diye sorduğunda başımı olumlu anlamda sallamıştım. Ne yapacağıma artık emindim ve buna mecburdum. Parmakları yanağımda dolaşarak yaşları sildiğinde yüzümü eline yaslayıp öylece onu izledim. Hafifçe çıkan sakallarını, uzayan saçlarını, kavisli kaşlarını, kısık gözlerini… sevdiğim adamı…

En çokta senden özür dilerim sevgilim…

O esnada açılan kapıyla hepimiz ayağa fırladığımızda Mecnun ön sırada doktora koşmuştu. Doktorun bakışları hepimizde gezinirken derince yutkunarak nefes aldı ve ardından dudaklarında ki maskeyi çıkardı.

“Leyla Koç’un ailesi siz misiniz?” dediğinde Mecnun hızla kafasını sallamıştı.

“Evet, ben Mecnun Koç. Eşiyim.” derken derin bir nefes aldı. “Durumu ne doktor?”

“Merak etmeyin, eşiniz ölüm tehlikesini atlattı. Gayet iyi fakat…” diyerek duraksadığında kaşlarım çatılmıştı.

“Fakat ne doktor? Ne oluyor?” dedi Mecnun sertçe.

“Bebeği kurtaramadık.” demesiyle adeta beynimden vurulmuşa dönmüştüm.

‘Bebeği kurtaramadık’

‘Bu nasıl bir soru Nünü? Tabiki de istiyorum, hatta en çok istediğim şeylerden biri bu.’

‘Aynı ona benzeyen bir oğlum olsun istiyorum, böyle bana maviş maviş baktığında tüm dünyaları kaldırabilecek gücü hissetmek istiyorum.’

‘En çokta neyi biliyor musun? Yaşayamadığım anne duygusunu ondan asla esirgememek istiyorum.’

Gözlerimden yaşlar süzülürken sendeleyen bedenimle yanımda ki Han’a tutunmak zorunda kalmıştım. Zihnim uğuldarken yaşadığı düşüncesi bile ruhuma ulaşamamıştı. Ben o bebeğin katiliydim…

“Ha…hamiley miymiş?” diyen Mecnun’un sesi kulağıma zar zor ulaşsa da duymuştum, sesi titriyordu.

“Maalesef ki karınız üç haftalık hamileymiş lakin kurşun hemen rahmine isabet ettiği için kurtaramadık. Ayrıca bilmeniz gereken bir durum daha var.” Bakışlarım doktoru bulurken yerimden hafifçe doğruldum. “Rahmi gelen kurşunla büyük ölçüde zarar görmüş, bir daha hamile kalabilmesi neredeyse imkansız.”

Mecnun’un omuzları acı içinde düşerken sözlerin bittiği yerdeydim. Benim yüzümden… bir daha anne olamayacaktı. Tüm hayallerini yok eden o katildim ben, benim yüzümdendi.

“Onu…onu görebilmem mümkün mü?” dedi Mecnun.

“Çok kısa süreliğine ziyaret edebilirsiniz fakat hastayı yormamaya çalışın lütfen.” demesiyle Mecnun’un bakışları hızla bana dönmüştü. Yüreğim dağlanırken nasıl onun yüzüne bakardım?

“Hepimiz aynı anda girmeyelim, önce siz geçin.” dememle hızla başını sallayan Mecnun arkasında ki arkadaşlarımız ve ailesiyle içeri girmişti. Cem, Barkın ve Özgür ise diğer posta da girmek için geri çekilerek kantine indiklerinde Han’la yalnız kalmıştık.

“Bak, yaşıyor işte yavrum. Harap etme artık kendini.” diyen Han’la ona döndüğümde hafifçe gülümsedim.

“Yaşıyor değil mi? Geçti.” diye mırıldandığımda onunda dudakları kıvrılırken elleri iki yanağımı sarmıştı.

“Evet kuğu’m, geçti. Rahmi içinde eminim ki bir çözüm yolu vardır, her şeyi halledeceğiz.” demesiyle ona doğru bir adım attım. Ellerim yanaklarını sararken dudaklarım dudaklarının üzerine kapandığında gözlerimden birer damla yaş süzülmüştü. Geriye çekildiğimde bakışları yavaşça yüzümde gezindi. “Bu ne içindi?”

“Yanımda olduğun için teşekkür ederim.” diye mırıldanmamla dudaklarını alnıma yaslamıştı.

“Her zaman biriciğim, her zaman yanında olacağım.” Gözlerimden yaşlar süzülmeye devam ederken geri çekilip hafifçe gülümsedim.

“Bana kantinden bir tane kahve getirir misin? İçeri girmeden önce sanırım biraz toparlanmam lazım, baya dağıldım.” dediğimde o da gülümseyerek başını hızla olumlu anlamda sallamıştı. Bakışları bedenime kaydığında kaşları hafifçe çatılırken hızla üzerinde ki ceketini bırakıp omuzlarıma bıraktı.

“Titriyorsun yavrum, akşam oldu tabi. Üşüdün. Melek abladan kıyafet isteyelim de gelirken sana da getirsin.” demesiyle başımı olumlu anlamda salladım. Dudakları dudaklarıma küçük bir öpücük bırakıp geri çekildi. “Ben hemen kahveni getiriyorum.”

Hızla birkaç dakikalık uzaklıkta ki kantine koşmasıyla üzerimdeki ceketin cebinden arabanın anahtarını alıp ceketi kenara bıraktıktan sonra çıkışa doğru koşmaya başladım. Gözlerimden akan yaşlar yüzünden görüşüm bulanıklaşsa da hedefim belliydi. İntikam almadan geri dönmeyecektim.

Bahçeye çıktığımda nefes nefese kalmış bir şekilde arkama baktım. Bunu ona yapmaya gönlüm razı gelir miydi?

Asla… ama başka çarem yoktu. Onunda gözümün önünde acı çekmesine belki de ölmesine izin veremezdim. Benim yüzümden bir yakınım daha acı çekmeyecekti.

“Umarım beni affedersin bulut adam.” diye mırıldandıktan sonra hızla arkamı dönerek arabaya doğru koşmaya devam ettim. Elimdeki anahtarı sıkıca tutup koşarken bir yandan da gözlerimde ki yaşları umursamamaya çalışıyordum, içimdeki acımı dışarı atıyorlardı. Anahtara bastığımda gelen sesle kapılar açıldığında hızla sürücü koltuğuna geçip kapıyı kapattım.

Çalıştırdığım arabayla son kez hastaneye kayan bakışlarıma aldırmadan gaza yüklendim. Biliyordum, onu bir kez bile görürsem gidemezdim. Bakışlarımı yola çevirirken hastaneden ayrılıp ana yola çıkmıştım, son hız eve giderken gözlerimden yaşlar sicim gibi akıyordu.

Araba aynı onun gibi kokuyordu…

Kırmızı ışıkta durduğumda bakışlarım parmağımda ki yüzüklere kaymıştı, kalbime bağlı yüzüklere… kalbimi de onlarla beraber bırakacaktım.

Benim yüzümden kardeşimin en büyük hayali yıkılmıştı, zarar görmüştü; ya o da zarar görürse? O zaman nasıl yaşardım ben? Gri bakışları zihnimde şimşek misali çakarken ellerim direksiyonu daha sıkı kavradı. Benden nefret edecekti ama en azından yaşayacaktı.

Yanan yeşil ışıkla hareket etmeye devam ettiğimde kokusunu derince ciğerime doldurdum, bakışlarım göğe takıldığında gri bulutlarla yaşlar yavaşça süzüldü.

Gök yine ona bürünmüştü…

Gaza biraz daha yüklendiğimde titreyen ellerim gerginlikten kasılmıştı. Kimseyi tehlikeye atmadan onları mahvetmemin tek yolu sessiz sedasız gitmekti. Çok sinirlenir miydi bana? Üzülür müydü?

Dudaklarım sinirle kıvrıldı, kahrolurdu. Bunca yıl onsuz kaldıktan sonra varlığına alışıp bırakmak yüreğimi dağlıyordu. Kardeşlerimi, ekibimi, en önemlisi de sevdiğim adamı geri de bırakıp gitmek zorundaydım.

Evin önüne geldiğim zaman duran arabayla yavaşça inip yan eve doğru adımladım. Gök yarılırcasına gürlerken omuzlarıma çarpan rüzgarı bile umursamıyordum, tek düşündüğüm grilerdi. Eve adımımı atar atmaz odasına yöneldiğim de yüzüme çarpan kokuyla kendimi zor bela yatağa bırakabilmiştim. Bir daha bu kokuyu alamayacak olmak hiç olmadığı kadar zor gelirken yandaki çekmecesine uzanarak bir kağıt ve kalem aldım.

Gözlerimden yaşlar boşalırken tüm geçmişimiz gözümün önünden akıp gidiyordu.

***

“Kuğular en çok ne sever bulut adam?” diye sorduğumda bakışları bana dönerken düşünmeye başlamıştı.

“Bilmem, ekmek mi?” dediğinde hafifçe güldüm.

“Onlar sen mi de ekmek sevsin bulut adam? Gerçi onları bile alıştırmışsın.” dediğimde bakışları kısılmıştı.

“O zaman ne severlermiş?” demesiyle yanaklarım ısınmıştı.

“Bulutları.” dememle onunda yanakları kızarırken dudakları kıvrıldı.

“Hmm! Sana öyle mi söylediler?” dediğinde başımı olumlu anlamda sallamıştım. “Ama sende bir kuğusun.” demesiyle tekrardan başımı sallamıştım. “Sesini kullan kuğu.” Sözleriyle gözlerimi devirerek önüme döndüm. Hep sesimi kullanmamı istiyordu ama ben sesimden nefret ediyordum. Annemi öldüren katil sesimi sevmezdi, ağlayınca susmam için bazen dudaklarımı bantlardı. Bu yüzden çok konuşmazdım.

“Bende bulutları seviyorum.” diye mırıldandığımda eli yavaşça çeneme tutunurken bakışlarımı tekrar kendisine çevirmişti.

“Bulut da kuğuları izlemeyi çok severmiş, öyle söyledi.” dediğinde sırıtmadan edememiştim.

“Bulutlar ve kuğular hep yanyana olur dimi Han?” dediğimde suratı hafifçe düşse de başını olumlu anlamda sallamıştı.

“Olurlar Van kuğusu, kuğular gitmek zorunda olsa bile bulutlar ne yapar eder onu bulur.” demesiyle kırkırdamadan edememiştim.

“Kuğu asla bulutu bırakmaz ki.”

***

Hıçkırarak ağlamaya başladığımda evde birinin olmadığını bildiğim için kendimi rahat bırakmıştım. Gözyaşları elimdeki kağıda damlarken hareketlenip masaya geçtim. Titreyen elim kalemi tutarken bile sakinleşmezken bakışlarımı odada gezdirdim.

‘Hep yanımda kal olur mu? Sensizlikle bir daha nasıl baş ederim bilmiyorum.’

Derince bir nefes almaya çalışarak kalemi kağıda yönelttim.

Özür dilerim bulut adam ama başka bir çarem yok…

Lütfen sadece beni unut ve hayatına bak, ben bizden olmayacağını anladım. Sende anla…

Hayatına geçmişi yaralı olmayan bir kadın al, benimki bize sadece acı verir.

Kendine çok iyi bak…

Gözyaşlarım kağıdı ıslatırken geri çekilip yüzüklere uzandım, bakışlarım alyansıma dokunduğunda gözlerimin önünde tekrardan grileri çınlamıştı.

“Aklından bile geçirme.” diyen sesle hızla arkamı döndüğümde kalbim göğsümü dövmeye başlamıştı.

“Han…” diye mırıldanarak ayağa kalktığımda çatık kaşlarıyla bana doğru adımladı.

“Hayırdır, yolculuk nereye?” demesiyle gözlerim sıkıca kapanırken nasıl haberi olduğunu anlamıştım. Nine!

“Böyle olmak zorunda, mecburum.” dememle bana doğru attığı adımlar sayesinde nefesi yüzüme çarpmaya başlamıştı, kalçam arkamda ki masaya çarparken gözlerimi sıkı sıkıya kapalı tuttum. Gözlerinde ki öfkeyi görmeye hazır değildim.

“Neye mecbursun? Beni ardında bırakıp gitmeye mi?” dediğinde sesinden bile sinir akıyordu.

“Benim yüzümden…”

“SİKTİĞİMİN HİÇBİR OLAYI SENİN YÜZÜNDEN DEĞİL!” diye haykırarak sözümü kestiğinde gözlerim hızla açılmıştı. Kaşlarım tıpkı onunkiler gibi çatılırken hala elimde sımsıkı tuttuğum notu sertçe göğsüne vurdum.

“Al, oku. Leyla vurulmadan saniyeler önce önüme atıldı, ben suçlusu değilsem kim?!” dediğimde bakışları kağıtta kısa bir süre gezindikten sonra umursamadan arkamda ki masaya atmıştı.

“Bu mu gitme sebebin? Küçük bir tehdit notu?” demesiyle sinirlerim daha çok tepeme çıkmıştı.

“Küçük dediğin not yüzünden kardeşim ölüyordu benim, o not yüzünden en büyük hayalini elinden aldılar.” dediğimde yüzünde mimik dahi oynamamıştı.

“Ve sende kaçmayı seçtin.” derken yalancı bir gülüş dudaklarını süslemişti. “Bakın siz şu Türk askerine, bir korkak gibi kaçmayı seçti.”

“Kes sesini Han, amacımın kaçmak olmadığını biliyorsun.” dememle alaycı gülüşü hızla silinirken kaşları tekrar çatıldı.

“Benim bildiğim tek şey, öleceğimi bile bile kuğumun beni bırakıp gitmeyeceğiydi.” demesiyle gözlerim dönerken bu sefer ona doğru bir adım atan taraf ben olmuştum.

“ÖLME DİYE GİTMEK İSTEDİM! ÇEVREMDEKİ HERKESİ ONLAR AVLAMADAN BEN GİDİP ONLARI AVLAMAK İSTEDİM!” Haykırışım odanın duvarlarında yankılanırken o da bana doğru bir adım attığında dip dibe gelmiştik.

“KOMUTANIN BENİM ASKER! BİRİ AVLANACAKSA O EMRİ YALNIZ BEN VERİRİM!” diye haykırışı yüzüme çarparken geri durmam gerektiğini biliyordum ama zihnim idrak edemiyordu.

“BURASI KARARGAH DEĞİL YÜZBAŞI!” dememle eli çenemi bulurken yüzünü yüzüme doğru eğdi.

“Benim var olduğum her yer karargah asker, emrime itaatsizlikten yargı başlatmamı istemiyorsan kapa çeneni.” dediğinde kaşlarım daha derinden çatılmıştı.

“Sıkıyorsa başlat yüzbaşı, en fazla Fırtına timine geri tayinimi aldırırım.” diyerek tek kaşımı kaldırdığımda üzerime doğru attığı bir adımla kalçam sertçe masaya çarpmıştı.

“Sana çeneni kapatmanı söyledim üsteğmen.” dediğinde gözlerinde az öncesinden farklı bir ateş yanmaya başlamıştı. Kıskançlık!

“Noldu? Sadece askerin değil sevgilinde olduğumu mu hatırladın?” dememle gözleri gözlerimde gezindi.

“Kolumu kanadımı kıracağını bile bile gitmek isteyen sen değil miydin? Demek ki sadece askerimmişsin.” demesiyle derince bir nefes alıp grilerine bakmaya devam ettim.

“Korktum, anlamıyor musun? Sana da bir zarar gelir diye deli gibi korktum.” dediğimde bakışları masada ki kağıda takılmıştı. Hızla eline aldığında okurken kaşları biraz daha çatılmıştı.

“Hayatıma başka bir kadın alsam bunu izleyebilecek misin?” derken kağıdı avucunun içinde top haline getirdikten sonra tekrardan masaya attı. Sözleri beynimdeki sinirlere çarparken bakışlarımı kaçırmaya çalışmıştım ki çenemde ki eli buna izin vermemişti.

“O görmeyeceğim zamanlar için geçerliydi.” diye ağzımın içinde mırıldanırken bakışlarımı gözlerine çevirmiştim.

“Ben öyle bir not görmedim.” derken ellerini tamamen benden çekip geriye doğru bir adım attı. “Belki de haklısın, şansımı bir kez de Burçin’le denemeliyim…” Sözünü bitirmesine bile izin vermeden elim sertçe yakasını bulurken kendime çektim.

“Seni gebertirim.” diye tısladığımda dudakları hafifçe kıvrılmıştı.

“Geçmişi daha düzgün olan birini seçmemi istediğini sanıyordum.” dediğinde sinirden ellerim bile titremeye başlamıştı.

“O gitseydim geçerli olacaktı ama bak burdayım.”

“Gelmeseydim gitmek üzereydin.” diyerek tek kaşını kaldırdığında her ne kadar suratının ortasına bir tane geçirmek istesemde kendimi tutmaya çalışmıştım.

“Sikeyim! Tamam, gitmiyorum.” dediğimde dudakları biraz daha kıvrılırken üzerime doğru bir adım atmıştı ki eski yerimizi geri almıştım, masanın hemen önü!

“Bir daha değil gitme fikri benden habersiz nefes bile almayacaksın, anlaşıldı mı?” dediğinde kaşlarım çatılmıştı, inadına nefesimi yüzüne üflediğimde gözleri kapanırken derince bir nefes aldı. “Bunu sevdim. Yaşam rüzgarı…”

“Uyuz.” diye mırıldanmamla gözleri açılırken beni hızlıca ters çevirip masaya dayaması bir olmuştu. Gözlerim irice açılırken duygudan duyguya geçme hızına yetişmeye çalışıyordum. O esnada aniden kalçama inen şaplakla çığlığım dudaklarımdan firar etmişti. “Han, şu an hiç sırası değil…” dediğim sırada ikinci bir şaplak sertçe kalçama çarptığında yerinde ufak bir sızı bırakıyordu.

“Bir daha gitmeyi düşünecek misin?” derken parmaklarını etime geçirdiğinde hormonlar delirmeye başlamıştı.

“Hayır dedim ya zaten…” derken tekrar bir şaplak indiğinde elimi sertçe masaya çarpmıştım. “Han, konuşmamız gereken daha önemli konular…” Bir şaplak daha!

“Evet ve sen benim yaramaz kızım olmasaydın Melike albayla konuyu konuştuğumu ve yarın itibariyle yola çıkacağımızı öğrenirdin.” ve sözlerinin ardından eli tekrar kalçama çarptığında tenim artık yanmaya başlamıştı lakin tuhaf olan bir durum vardı. Acı değil şehvet hissediyordum. Bir üzülüp bir sinirlenmek bana hiç iyi gelmemişti!

“Vuran şerefsizi nerede tutuyorsunuz?” dediğim sırada eli elbisenin altına girdiğinde istemsizce kalçamı ona bastırmaya başlamıştım.

“Ahırda.” derken boştaki eli saçlarıma sarılarak bedenimi bedenine yapıştırırken eli kadınlığımı bulduğunda inleyerek omzuna yaslandım.

“Tarçın kokulu, sarı yağmurluklu ve tek gözü olmayan bir adam.” dediğim sırada eli duraksarken konuşmamı beklemişti. “O gün rıhtımda da o vardı ve biz ambulansa giderken de oradaydı.” diyerek nefes nefes kalmış bir şekilde konuştuğumda bedenimi tekrardan kendisine çevirip elini kadınlığımdan çekmişti.

“Tarçın mı?” dediğinde başımı olumlu anlamda salladım. Dudakları kıvrılırken gözlerinde hınzır parıltılar kol gezmeye başlamıştı. “Şimdi siktim belanı koduğumun lideri.” demesiyle anlamayarak ona baktım.

“Ne lideri?”

“Baho’nun lideri, Korsan Necmi diye anılır artık. Sayemde.” derken sırıtmaya devam ettiğinde tek kaşım havalanmıştı.

“Gözünü sen mi oydun?” dediğimde başıyla onaylarken geriye doğru bir adım atıp telefonunu çıkardıktan sonra hızla hareket eden parmaklarıyla mesaj attığını anlamıştım.

“Esasında intikam alınan sen değildin yani, bendim.” demesiyle kaşlarım tekrardan çatılmıştı ama sözlerinde haklılık payı da olabilirdi.

“Ne yaptıysan haketmiştir.” dediğim sırada telefonu masaya fırlattığında ona bakmayı sürdürmüştüm. Elleri ceplerine girerken beni boydan boya süzmeye başlamıştı.

“Şimdi konumuz o değil.” derken bakışları tekrardan yüzüme çıkmıştı. “Birinin dudakları terbiye edilmeli ki bir daha beni kendisinden başkasıyla düşünmesin.” demesiyle gözlerimi devirmeden edememiştim.

“Düşünmedim, sadece öneri…”

“Dizlerinin üzerine çök.” diyerek sözümü hızla kesmesiyle kaşlarım istemsizce havalanmıştı. Doğru mu anlamıştım ben? Çök derken? Leyla o haldeyken?

“Han, Leyla…”

“Leyla hala uyuyor ve birkaç saat daha uyumaya devam edecek.” derken bakışları hemen önünde ki yeri işaret etmişti.

“Ne bu? Kavga sonrası fantezisi mi?” dediğimde dudakları kıvrılmıştı.

“Birazdan sana yapacağım şeylere bu isim mi veriliyormuş? Güzelmiş.” derken geriye doğru bir adım daha atarak beni süzmeye devam etmişti. “Yine de ben önce dudaklarının sonra ise gitmeyi düşünen tüm hüclerinin terapi görmesi olarak anılmasını düşünüyorum, oldukça etik bence.”

Sözleriyle derince yutkunurken bakışlarım istemsizce önündeki şişliğe kaymıştı. Dudaklarım düşündüklerimle kururken zihnimde ki sapkın fikirleri atmaya çalışıyordum.

“Olmaz.” dedim aniden. Tek kaşı havalanırken soran bir ifadeyle bakmayı sürdürmüştü. “Zina çok böyük günah.” dememle kaşları havalanmıştı. E be Nüha! Sormazlar mı adama, önceden üzerine atladığında günah değil miydi diye?!

“Böyük günah, öyle mi?” diyerek gülmeye devam ettiğinde başımı hızla olumlu anlamda salladım. O esnada açılan dış kapıyla bakışlarım oraya dönerken kaşlarım hafifçe çatılmıştı.

“Mirza! İmam bey geldi, seni soruyor.” diyen Melek ablayla gözlerim irice açılırken sırıtan Han’a bakakalmıştım. Yapmazdı dimi? Yapmamıştır…

“O zaman bizde sevap hale getiririz yavrum, sen sıkıntı etme.” diyerek odadan hızla çıkmasıyla arkasından şok içinde kalan bir adet beni bırakmıştı.

Ne oluyor lan bu aşağılık yerde?!

~~~~~~~~~~

Vee bölüm sonuuu…

Ağlamalı başlayıp ihtirasla bitiren değişik bir yazarınız var…

Esasında bu bölümün sonu bambaşkaydı fakat ben size kıyamadığım için bölümün yarısını silip tekrar yazdım. Önceki halinde Nüha gitmiş olacaktı canlarım.

Görün işte, sizi ne kadar çok seviyorum. :)))

Şimdi gelelim bölüme…

Sizce bölüm nasıldı?

Leyla’ya her ne kadar üzülsekte sonu bir şoka uğrattı sanki?

Ağlamakla gülmek arasında bir yerde kaldım yahu!

Beğeni ve yorumları da unutmayalım lütfen olur mu? Bir önceki bölüm ne güzel şakır şakır yorum yaptınız. Yine istiyorum 🥺🥺

Yardımlarınıza ihtiyacım var…

TikTok: snurr003

Instagram: snurr_003

Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda Tt adresimden paylaşıyorum. (Henüz insta algoritmasını çözemediğim için orayı pek kullanamıyorum ama yine de orada da aktifim.)

Seviliyorsunuzzzzz

🦢☁️

Bölüm sonu

4 yorum