İçeriğe geç

İNFİRAT

Bölüm 24 · 23 dk okuma

İNFİRAT

Bölüm 24

23. MUTLU ANLAR

~Bölüm Şarkıları~

Pinhani~Beni Sen İnandır

Mavi Gri~Benimle Evlenir misin?

Yeni bir bölümden daha herkese merhabalar efenim!!

Nasılsınız bakalım??

Bu bölümde yine çok şeker oldu yahu! :)))

“Benimle evlenir misin? Benim olmazsan ölecekmişim... Seni anlatmaya sevgilim, kelimeler cümleler yetmez... Kahramanım sen olunca, çok güçlüyüz el ele tutuşunca. Seninle bir ömür boyunca, bize günler haftalar yetmez…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum. :))

İyi okumalar.

Seviliyorsunuzzzz

🦢☁️

~~~~~~~~~~~

Yıllar Önce…

İki genç önlerinde ki uçsuz bucaksız Karadeniz’i izlerken sessizce geçmekte olan hayatlarını düşünüyorlardı. Harp okulundan mezun olalı birkaç sene olmuştu ve Mirza seneler sonra ilk kez memleketine döndüğünde içindeki burukluk tekrardan gün yüzüne çıktı, gerçi pek kaybolduğu da yoktu. Onu bulamamak her geçen gün daha çok yıkıyordu sanki benliğini…

“Hiçbir yer bu Karadeniz’imin yerini tutmuyor be.” diyen Mecnun derince iç çekti. Bir gözünün nasıl da denizi andırdığını zihninde canlandır Mirza, acaba unutmuş muydu onu?

“Doğru.” diye mırıldandı sadece Mirza, aklı konuşamayacak kadar dağınıktı.

“Yine onu mu düşünüyorsun?” dediğinde Mirza’nın bakışları yavaşça Mecnun’a dönmüştü.

“Aklımdan çıktığı yok ki.” dedi Mirza sakince. Ruhu sanki ayrı kaldığı diğer parçası için sızlanıyordu.

“Kaç sene geçti be tertip, kız senin adını bile hatırlamıyordur.” demesiyle Mirza’nın bakışları tekrar önüne dönmüştü, sessiz kalmayı seçti. Çünkü içten içe o da bunun doğru olduğunu biliyordu, kim senelerce bir ay gördüğü bir çocukluk aşkını hatırlardı ki? “Hem Nujin’i her yerde aradın, yok işte. Belli ki adını değiştirmiş ya da yurt dışına gitmiş, unut artık.”

“Babam gibi bir de sen başlama Mecnun, yapabilsem bir saniye beklemeden atardım zihnimden ama olmuyor. Ne onu bulabiliyorum ne de ondan başkasına gidebiliyorum, arada takılıp kaldım.” diyerek çıkıştığında Mecnun içten içe onu anlıyordu. Nujin bir diğer adıyla kuğu onunda kardeşi gibiydi, özlüyordu fakat elden bir şey gelmiyordu. Ne yaptılarsa bulamamışlardı.

Bu durumda Halil dayısının sinirine dokunuyordu ve geçen gün haykırarak attığı tokat Mecnun’un bile içini acıtmıştı, artık ne olursa olsun biraz da olsa kendisine gelmeliydi.

“Aslında şu İrem’i bir düşünsen, belki sana iyi gelir.” diyen Mecnun’la Mirza duraksamıştı. İrem teğmen okuldan arkadaşıydı daha doğrusu ona hisleri olan bir arkadaştı ama Mirza kibarca reddederek onu uzaklaştırmıştı.

“İstemiyorum oğlum, hiçbir şey hissetmediğim biriyle olup onunda mı hayatını karartayım? Yapamam.” diyen Mirza’yla Mecnun’un kaşları çatıldı.

“O zaman niye zırlıyorsun sikik? Otur burada deli gibi derdine yan seni çoktan unutan bir kız için.” dediğinde Mirza onu umursamadan arkasına yaslandı.

“Ben özel kuvvetlere gireceğim.” diyerek aniden söylediği sözlerle Mecnun birkaç saniye duraksamıştı. Esasında dayısı yani Mirza’nın babası onun özel kuvvetlere girmesini pek istemezdi ama aklına koyduğu da her halinden belliydi. Mecnun hiç düşünmeden cevap verdi.

“Gireriz tertip.” diyen Mecnun’la Mirza’nın bakışlar tekrardan ona döndü.

“Sen nereye lan? Otur oturduğun yere.”

“Anca beraber kanca beraber kardeşim, benim ailemi yalnız bıraktığımı nerde gördün?.” dediğinde Mirza’nın zihninde tek bir ses çınlamıştı. Aile…

Hiçbir zaman tam olarak bir aile bulamamıştı Mirza, o hep yarımdı. Küçükken buna çok içerlerdi ama sonrasında annesinden yediği birkaç tokatla kendisine hızla gelirdi, aile yasaktı ona. Sevilmek yasaktı, sevmek yasaktı; her şey yasaktı. Öylesine yasaktı ki kuğusunu bile elinde tutamamıştı…

“Senin sevenlerin var Meco, benim ise kocaman bir yalnızlığım.” dedi Mirza sessize.

“Yalnızsakta beraber yalnız oluruz ama yine de senden ayrılmam Mirza. Ne düğününde ne de şehitliğinde, ben hep bir adım arkanda olacağım.” diyerek kolunu Mirza’nın omzuna sardığında Mirza ise sessiz kalarak kolunu Mecnun’un omzuna dolamıştı, bu onun dilinde kısaca iyiki varsın demenin bir yoluydu.

O gün o gece iki kuzen yemin etti her daim yan yana olmaya; mutlulukta da ölümde de…

~~~~~~~~~~

Nüha Ertunç…

Bazı anlar gelirdi, hayatı sorgulardınız. Nerelerde hata yaptığınızı veyahut neler de yanlış kadar verdiğinizi, hatta öylesine kaptırırdınız ki kendinizi içinizden doluca sövmek gelirdi. Heh! İşte şu an öyle bir andaydım.

Ben yan eve gittiğimizi sanarken o evi geçip köyün içine doğru girmeye başlamıştı, omzunda ki benle! Un çuvalı gibi hiç zorlanmadan taşıyordu. İçimden öyle yaratıcı küfürler geçiriyordum ki biraz daha böyle durursam daha fazla içimde kalamayacaklardı. Bacaklarımı tekrardan hareket ettirdiğimde iki kolu birden daha sıkı tutarak hareket alanımı kısıtlamıştı.

“Han! İndir çabuk beni! Rezil olacağız, lütfen.” derken bir yandan da elimde yüzümü kapatıyordum, yavaş yavaş teyzelerin seslerini duyuyordum. “Mirza Han! Kime diyorum ben?!”

“Bana.” demesiyle sinirlerim daha çok tepeme çıkmıştı. Uyuzdu işte, uyuz!

“Eğer beni indirmezsen bir daha bana dokunmana izin vermem Han.” dediğimde bağırmalara özen göstermiştim. Her ne kadar çevreme bakmaya korksamda seslerinden anladığım kadarıyla yalnız değildik.

“İzin almam bende.” dediğinde sabır çekmeye başlamıştım. Şaka gibi, köyün içinde omzunda ki benle geziniyordu!

“Han midem bulanmaya başladı.” dememi bile umursamadan devam ettiğinde içimdeki sinirle elimi sertçe götüne geçirdim. Çıkan sesle dudaklarım istemsizce kıvrılmıştı, götü cidden güzeldi.

“Sen az önce götüme mi vurdun?” demesiyle gülmemek için kendimi kasmıştım. Bunu öyle bir tonda söylemişti ki sanki ne diyeceğini bilememiş gibiydi.

“İndirmezsen ısırırım da.” derken bakışlarım benden izinsizce çevreye kaydığında tüm köyün hem dışarıya hem de pencerelere bizi izlemek için koştuğunu fark etmiştim. Cidden harika!

“Ula ha bu rahmetli Halil’un uşağu değul mudur?” dedi tonton bir teyze yanında ki aynı onun gibi başka bir teyzeye.

“Uiy! Onun uşağurdur he mi? Ne kada da büyümüş da, babasi gibun olmuş ayni.” diyerek cevap verdi teyze.

“Ha oni boşver da ha bu omzinda ki mısir çuvalı gibun taşuduğu kız kimdur da? Azdu mu ne ettu ha bu uşak?” diyen teyzeyle başımı tamamen kuma gömmek istiyordum. Hızla adımlamaya devam ettiği için teyzeler arkada kalırken ellerimi tekrardan yüzüme kapattığım sırada bacağımı tutan elinin yavaşça yukarıya doğru ilerlediğini fark etmiştim. Gözlerim irice açılırken hızla belinden tutup doğrulmaya çalıştım ama tekrardan izin vermeyerek düşmemi sağlamıştı.

“Han, sakın.” dediğimde eli duraksarken yürümeye devam ediyordu.

“Bir daha yalan söyleyip sonra aklımı kendinle bulandıracak mısın?” dediğinde gözlerimi devirmeden edememiştim. Bütün bu tantana küçük, minik, mini minnacık yalan için miydi yani?

“Önce kendi aklıma sonra da o Cem salağının verdiği akla sıçayım.” diye kendi kendime mırıldanırken derince bir nefes aldım, artık sahiden başım dönmeye başlamıştı. “Yapmayacağım, hadi indir beni.”

“Bir daha benden bir şey gizleyecek misin?” demesiyle sabrım tükenmek üzereydi. Esasında buradan kolayca kurtulabilirdim ama canını acıtmam gerekirdi, kıyamıyordum.

“Tamam dedik ya Han.” dedim sinirle.

“O teğmeni her yerden engelleyeceksin misin?” dediğinde bir süre teğmen diyerek kimi kastettiğini düşündükten sonra sonunda Asaf’ı kastettiğini anlamıştım.

“Taktın sende Asaf’a, aramızda bir şey olma…”

“Şu yarrağımın adını bir kez daha ağzına alırsan köyün ortasında daha farklı aktiviteler yaparız kuğu.” diyerek sözümü kesmesiyle sadece bir an sözleri zihnimde can bulmuştu. Her sözünden etkilenmem de ayrı bir ironiydi benim için!

“Tamam bebeğim, hadi indir beni ama artık.” derken dişlerimin arasında konuştuğumda adımları duraksamıştı. Sözlerim yüzünden durduğunu hiç sanmıyordum, niye durmuştu ki?

“Kaptanum hallettuk.” diyen sesi tanımıştım. Limanda ki adamlardan biriydi, sanırım adı Dursun’du.

“Eyvallah Dursun.” dediğinde ise kendimi içimden tebrik etmiştim, neyse ki hafızam kuvvetliydi.

Tekrardan adımlamaya başladığında ellerim yine yüzümde, öylece indirmesini bekliyordum. At kuyruğu olan saçım yandan sarkarken parmaklarımın arasından gördüğüm kadarıyla köyden ayrılarak patika bir yola giriyorduk. Bir insan hiç mi yorulmazdı ya?! Uyuz işte!

“Ne oldu? Bir sustun.” dediğinde yine konuşmamıştım. Trip silahını kullanma vakti gelmişti anlaşılan. “Kuğu’m.” Yine ses etmemiştim. Tam o esnada kıçıma inen şaplakla dudaklarımdan küçük bir çığlık kaçmıştı.

“Uyuz!” diye haykırdığımda sallanan omzundan güldüğünü anlamıştım. “Kıçımdan uzak dur, kutup ayısı.”

“Sözümden çıkmazsan belki.” derken durduğunda hafifçe eğilerek beni yere bırakmasıyla yüzüne tokatı yapıştırmam bir olmuştu. Hızla sağa dönen yüzüyle kaşları çatılırken bakışlarında ki kıvılcımın yavaş yavaş ateşlendiğini görebiliyordum.

“Tüm köye rezil etmende ki amaç neydi Mirza Han? Sözünden çıkmam mı?” derken ona doğru bir adım attığımda bakışları beni bulmuştu. “Gel kuğu, git kuğu, pati de versin mi kuğu?” Sözlerimin ardından bana doğru bir adım attığında aynı şekilde durarak ona bakmaya devam ediyordum.

“Çok mu kızdın sen bana?” diyerek hafifçe sırıttığında kaşlarım çatıldı. Tokatin etkileri tamamen silinmiş gibiydi.

“Defol Han.” diye söylenerek arkamı döndüğümde gördüğüm manzarayla duraksamam gerekmişti. Küçükken geldiğimiz o göletin yanındaydık ve hemen yanında ki çimenlikte yere bir örtü açılmıştı, üstü yemeklerle doluydu. Bakışlarım gölün içinde gezen kuğularda gezinirken ne diyeceğimi bilemiyordum, duygudan duyguya geçiş yapıp duruyordum sadece.

“Biraz da olsa sakinleştin mi?” derken kulağıma çarpan nefesi tüylerimin diken diken olmasını sağlamıştı.

“Burası kurumuştu.” dedim gölü göstererek. Birkaç hafta öncesinde buraya geldiğimde kuru bir toprak yığınıyla karşılaşmıştım sadece ve şimdi capcanlı bir göletti.

“Varlığın her yeri canlandırıyor.” diye mırıldanırken dudaklarını boynuma bastırdığında içimdeki sinirin buhar olup uçtuğunu neredeyse görebiliyordum.

“Sana hala sinirliyim.” derken omzuna doğru yaslanmam her ne kadar sözlerime uymasa da umursamamıştım.

“Özür dilememi bekliyorsan çok beklersin.” demesiyle sırıtan yüzüm düşerken sert bakışlarım hızla omzumun üzerinden onu bulmuştu.

“Öküzsün Han, öküz!” diye haykırarak hızla ondan uzaklaşmaya çalışmıştım ki elini belime dolayıp beni kendisine çevirdikten sonra sırtımı sertçe hemen ilerimizde ki ağaca yasladı. Bir eli belimde diğeri ise başımın üstünden ağaca yaslanırken bana doğru eğilen yüzüne bakıyordum.

“Birkaç tane eceline susayan puştlar sana görücüye gelmek istemişler, bende kısa yoldan kime ait olduğunu gösterdim.” dediğinde gözlerimi devirmeden edememiştim.

“Bunun için elimden tutup yürüyebilirdin Han ya da en kötü normal bir şekilde kucağına alırdın, omzuna atmak ne be?” derken son sözlerimde tabiri caizse cırladığımda gözleri hafifçe kısılmıştı.

“O şekilde alsaydım senin kucağıma geldiğini düşünürlerdi, şimdi ise tüm sorumluluk bende. Herkes seni kaçırdığımı düşünüyor.” dediğinde sözlerinde haklı olduğunu fark etmiştim. Sahiden düz bir şekilde kucağına alsaydı dedikodular benim yollu olduğuma kadar gidebilirdi. Köy yeriydi burası, insanlar konuşmayı severdi.

“Hadi omzuna atmayı böyle açıkladın, lan gider ayak Mecnun’u niye kışkırtıyorsun?” dediğimde tek kaşı tehlikeli bir edayla havalanmıştı.

“Lan?” dedi soran bir sesle.

“Gelmişine geçmişine sövmediğime dua et.” dedim sinirle.

“Gelmişimde geçmişimde sensin, istersen söv.” dediğinde kalbimin sertçe göğsümün duvarına çarptığını hissedebiliyordum. Hep böyle yapıyordu işte, sinirimi kursağımda bırakıyordu.

“Uyuzun tekisin.” derken gülmemek için kendimi kasmam gerekmişti. Grileri böylesine yakından beni izlerken sırıtmamak bir hayli zordu.

“Sanırım bunu kabul edebilirim.” diyerek güldüğünde gözlerimi devirirken daha fazla kendimi tutamayarak bende gülmüştüm. “Ayrıca o teğmen sikini de unutmadım.”

“Boş yere kafaya takıyorsun şu an Han, Van’da kalan biri o zaten.” dedim sakinleştirmeye çalışarak. Geçen gün sırf ona birisi kocam dediği için kızı halay etmiştim, pek laf söylemeye hakkım yoktu.

“Hangi sikimde olursa olsun kuğu, zihninde bile yaşatamaz seni.” dediğinde dudaklarım kıvrılırken suyuna gitmeye karar vermiştim, trip işini sonraya atsam iyi olacaktı. Kollarımı boynuna dolayarak parmak ucuna kalktığımda artık yüzüne daha yakın bir konumdaydım.

“Tamam bebeğim, yaşatmasın.” diye mırıldandığımda dudakları kıvrılırken bakışları dudaklarıma düştü.

“Dört etti.” demesiyle anlamayarak ona bakmayı sürdürmüştüm. “Bir kez daha öyle seslenirsen gerçekten bebeğinmişim gibi davranmanı isterim.” Gözlerim hafifçe irileşirken boğazım kurumuştu.

“Ne istersin mesela?” diye sorduğumda kaşındığımın farkındaydım ama yakınımdaki griler çoktan aklımı bulandırmıştı.

“Hmm!” diye mırıldanırken bakışları göğüslerime kaydığında derince yutkunduğunu hareket eden adem elmasından anlamıştım. “Beni kışkırtma kuğu.”

“Yemekler…” diyerek konuyu başka bir yere çekmeye çalıştım hızla, kalbim öylesine hızlı atıyordu ki şu an buna hazır mıydım emin değildim.

“Doğru, yemek…” derken onunda benim gibi nefes nefese kaldığını fark etmiştim, onu etkilemek oldukça hoşuma gidiyordu.

Bedenimden ayrılan elleriyle bedenim boşluğa çakılırken neden uzaklaştığına anlam vermeye çalışıyordum. Bakışları yere odaklıyken gözlerini sıkıca kapatıp açtığında gözlerim kıyafetlerine takılmıştı. Beyaz gömlek ve siyah kumaş pantolon mu? Niye bu kadar resmi giyinmişti?

Onu ilk kez bu kadar resmi görüyordum ve bir hayli yakıştığını da söylemeden geçemezdim. İri omuzları gömleğin içini tamamen doldururken sanki biraz daha kasılsa patlayacakmış gibi duran düğmeleri aklımda ki farklı bir bölgeyi uyandırıyordu. Aklımda gezen düşünceler tüm bedenimin gerilmesini sağlarken kasıklarıma ulaşan ağrıyla bakışlarımı hızla kaçırıp kuğulara bakmıştım. Arsızın teki olmuştum bu adam yüzünden!

“Sikeyim, ne kadar zormuş bunu söylemek.” diyen sesle bakışlarım yine ona döndüğünde daha çok kendi kendine söylediğini fark etmiştim. Neyi söylemek zordu?

Bana dokunan grilerle bir adım atarak yaklaştığında bakışları sadece gözlerimdeydi.

“Yıllarım deli divane seni aramakla geçmişken şimdi tekrardan kaybedebilme düşüncesi bedenime binlerce bıçak saplıyor biriciğim.” derken elimi tuttuğunda hala anlamayarak gözlerini izliyordum. “Her an ensemizde olan bir ölüm varken senden daha fazla ayrı kalamam.”

“Han…”

“Uzunca bir süre hayatında birinin olabileceğini düşündüm, seni bulmak için ne kadar uğraşırsam uğraşıyım bir şekilde hep duvara tosluyordum. En sonunda unutmak için yeni bir hayatın olduğunu düşündüm, hayallerinde ki gibi bir öğretmen olduğunu ve sana iyi davranan bir adamla evlen…” derken duraksayarak gözlerini sıkıca kapatmıştı. “Ama bunlar bile seni unutmamı sağlayamadı. Sadece bir süre sonra artık aklıma daha az gelir olmuştun, hatta sırf bu yüzden o kadar fazla yoğun çalışmaya başlamıştım ki yorgunluktan hiçbir şey düşünmeye vaktim kalmıyordu.”

Dudaklarımı açıp tek kelime söylemiyordum, grilerinde ki hisler öyle yoğundu ki yanaklarımdan birer damla yaşın süzülmesine engel olamamıştım.

“Sonra tam umudumu tamamen kaybetmişken sen geldin. Davranışların, bakışların hatta gülüşün bile o kadar kuğuma benziyordu ki ilk başta senden nefret etmiştim, asla bulamayacağım birini bana hatırlattığın için.” Bir eli yanağıma uzanırken yaşları yavaşça sildi. “O gün kolyeni getirdiğim zamana kadar o olman benim için imkansızdı, sadece benzediğini düşünüyordum. Ta ki gözlerini görene kadar…” derken bakışları değişken gözlerimde gezindi.

“Kuğu’m yıllar sonra bana geri dönmüştü ve beklediğimin aksine güçlü bir askerdi. Hayatımın şokunu yaşamıştım.” diyerek hafifçe güldüğünde bende gülümsemiştim. “Seni bir kez kaybettim ve o boktan hissi bir daha yaşamamak için elimden gelen her şeyi yapacağım.”

Sözlerinin ardından yanağımda ki elini çekerek cebine götürdüğünde çıkan kutuyla gözlerim büyümüştü. Yavaşça tek dizinin üstüne çökerken açılan kutuyla bakışları gözlerimi buldu. Gerçekten koca bir hassiktir!

“Hayatım senle başladı, senle devam etsin biriciğim. Benimle evlenir misin?”

Kelimeler can bulup etrafımda dönebilseydi eğer her biri kalbimde ki kelebeklerle birleşip ışıldayabilirdi. Gözlerim şaşkınlığımın etkisiyle irileşirken bakışlarında ki gerginliği bile sezebiliyordum. Sorunun cevabını düşünmeme gerek bile yoktu, yıllardır sadece o vardı zaten benim için.

Başımı olumlu anlamda salladığımda tek kaşı havanlanmıştı. ‘Sesini kullan.’ demek istediğini anladığımda hafifçe gülmüştüm. Bakışlarının bile sesi vardı.

“Evet…” diye mırıldandığımda her ne kadar neden ağladığımı bilemesem de ağlıyordum işte, içimde duygu kasırgası oluşmuştu. Sözümle derin bir nefes aldığında bu hali daha çok komiğime gitmişti, sahiden hayır diyebileceğime mi inanmıştı?

Yavaşça ayaklanarak karşımda durduğunda bakışlarım hala gözlerindeyken aynı yavaşlıkla kutudan yüzüğü çıkarttı, gözlerim yüzüğe kaydığında ellerinin belirgin bir şekilde titrediğini fark etmiştim. O kadar şerefsiz avlarken bir kez bile titremeyen eli şu anda titriyordu, bu durum kalbimin daha çok ısınmasını sağlamıştı.

Parmağıma takılan baget yüzükle kaşlarımın havalanmasına engel olamamıştım, pahalı bir şeye benziyordu. Aşırı büyük değildi, bu yüzden parmağımda zarif duruyordu.

“Artık hiç kurtuluşun kalmadı.” diyerek gülen yüzüne baktığımda benimde dudaklarım kıvrılmıştı.

“Kurtulmak isteyen kim bebeğim?” diye güldüğümde kaşları havalanırken elleri sıkıca belimi sardı.

“Az önce cevabı net duyamadım, bir yanlışlık olmasın.” dediğinde kahkaha atmaya başlamıştım.

“EVET, EVET, EVET!” diye haykırdığımda belimde ki elleriyle beni hızla kaldırarak döndürmeye başladığında kollarım sıkıca boynuna sarılmıştı.

Huzurlu kollarında hayatımın en mutlu anlarını yaşıyordum, daha ne isterdim ki hayattan…

~~~~~~~~~

Zeynep Beril Koç…

Dudaklarımda ki deli sırıtışımla odamda deli gibi dans ederken içim içime sığmıyordu. O beni seviyordu… iki yıldır uzaktan sevdiğim adam da beni seviyordu! Kalbim hala göğsümü döverken kahkaha atmaya başlamıştım, beni seviyordu.

“Beni seviyor.” diye mırıldandığımda parmaklarım dudaklarımı bulmuştu. Sanki dudaklarının sıcaklığı hala oradaymış gibiydi, hissedebiliyordum. Kendimi sevinçle yatağa attığım sırada elime çarpan telefonla dudaklarım daha da kıvrılırken telefonu elime aldım, burada unutmuştu. Aklını o kadar mı dağıtmıştım? Bu düşünceyle sırıtmaya devam ederken bakışlarım camın önünde ki mermerle çakıştığında gözlerim açılırken gülüşüm yüzümde donmuştu. Tam vurduğu yer çatlamıştı, gücünü göz ardı etmek imkansızdı.

O esnada çalan telefonla adeta yerimden sıçradığımda elimde titreyen telefona bakışlarım değmişti. Ekranda gördüğüm isimle hızla ayağa kalkarak kapıya koşmuştum, arayan annesiydi. Yani müstakbel kayınvalidem! Tabiki henüz açmaya canım götüm yemiyordu, o yüzden hızla merdivenleri inerek aşağıya koştuğumda dışarı çıkmak üzere olduğunu fark etmiştim.

“CEM A…!” derken hızla bana dönen bakışlarla susmak zorunda kalmıştım. Şu lanet kelimeyi tüm lügatımdan silmeme az kalmıştı. “Annen arıyor, telefonunu yukarda unutmuşsun.” dediğimde içeri doğru adımlarken dudakları kıvrılmıştı.

“E açsaydın.” demesiyle gözlerim büyürken başımı hızla iki yana sallamıştım.

“Yok artık Cem, hadi aç artık. Kadın ağaç oldu.” dediğimde bana bir adım daha yaklaşmasıyla zihnimde her ne kadar hemen bahçede oturan abim yankılansa da iri cüssesinden gözükmediğim için sorun etmemiştim. Umarım az önce çığırdığımı duymamışlardır!

“Şükür.” demesiyle anlamayarak ona baktım.

“Hı?” nidası dudaklarımdan istemsizce dökülürken elimdeki telefon çoktan kapanmıştı.

“Bir kez daha abi deseydin çok daha farklı şekillerde anlatmak zorunda kalacaktım.” dediğinde hala anlamamıştım.

“Nasıl yani?” dediğimde dudakları hafifçe kıvrılırken adem elması yavaşça hareket etti.

“Tekrar söylersen anlarsın.” derken boğuk çıkan sesi içten içe titrememi sağlarken kahvelerinden aldığım cesaret kanıma karışmıştı.

“A…” dediğim esnada eli hızlı dudaklarıma kapanırken gözlerimi kırpıştırarak ona bakmayı sürdürdüm.

“Şimdi değil, sarı şeker.” demesiyle gülmeye başladığımda elini hızla dudaklarımdan çekmişti.

“Anneni aramalısın diyecektim.” dememle tek kaşı havalanırken ben ise gülmeye başlamıştım. Yaptığı imayı biraz geç olsa da anlamıştım ama onunla eğlenmek çok komikti.

“Bak sen, demek benimle dalga geçtin?” diyerek bana doğru bir adım atmasıyla iyice dibime girerken zihnimde yankılanan abimin sesiyle yutkunmuştum. Bir saniye, bu ses pek zihnimden geliyor gibi değildi.

“Ula Türkoğlu, gel ha buraya!” diye haykıran abimle gözlerim irice açılırken hızla bir adım geriye kaçtığım sırada ne zaman örtüldüğünü fark edemediğim kapı açıldı. Sahi dış kapıyı ne ara örtmüştü?!

“Oğlum ha bu hamsi kafa seni çağriy, bir bak hele.” diyen annem içeri girdiğinde peşinden babam da girmişti. Kombo basılma!

“Tamamdır Gülşen anne.” derken bana son kez bir bakış attıktan sonra hızla dışarı çıktığında arkasında dili tutulan bir adet beni bırakmıştı. Anne mi dedi o?

“Anne mi dedu o bağa?” diyen annemle hızla gülerek yanına adımladım.

“Abimin arkadaşı ya anne sonuçta, o yüzden annesi gibi görüyordur seni.” dedim hafifçe gülümseyerek. Bana sırıtarak bir bakış atarken elinde ki poşeti tezgaha bıraktığında bakışlarım onu izliyordu.

“Ha senunla bir alakasi yok yanü?” dediğinde gözlerim istemsizce açılmıştı. Bir şeyi de anlamasan şaşarım be Gülşen queen!

“Yoo.” diye ağzımın içinde gevelerken annem tekrar yandan bir bakış atmıştı.

“E eyi o zaman, akşama Nermin teyzenla oğli Toprak bize geleceklar.” demesiyle anlam verememiştim. Bana neydi bundan?!

“Toprak Muğla’dan dönmüş mü?” dedim konuyu Cem’den uzaklaştırmaya çalışarak.

“He gız dönmüş, pek de yakuşukli olmuş doktor bey.” diyerek sırıtmaya devam ettiğinde gözlerimi devirmiştim. Toprak daha çok küçükken bana aşık olduğunu söyleyip dururdu ve benim bu bezlerde hiç işim olmadığı için hep şakaya vururdum. Özünde iyi çocuktu o zamanlar ama sonra Tıp’ı kazandığı için Muğla’ya gitmişti, bizde daha hiç görüşmemiştik.

“Bana ne peki bundan annecim?” dedim sinirle karışık bir sesle.

“Bellu mi olur kızum, belku bir şeyler hissedersun. Okulun da bittu, e yaşunda geldu.” demesiyle hızla kaşlarım çatıldı.

“Ben kimseyi istemiyorum anne, hele ki o yılışık Toprak’ı asla.” dediğimde annem’in tek kaşı havalanmıştı.

“Hiç kimseyu öyle mu? Anne diyen uşağı da mu?” demesiyle bakışlarımı kaçırmak zorunda kalmıştım. Anlamıştı işte, daha fazla yalanın bir mantığı yoktu. “Kızum ben anlamaz miyum doğurduğumi? Bakarken mavişlerunun içi cüliy da.”

“Ama anne lütfen kimseye söyleme, daha çok yeni.” diye fısıldadığımda gülerek başını salladı.

“Hemen anne de dedu, içim bir hoş oldi.” dediğinde bende gülmüştüm.

“Tamam anne, şimdi söyle gelmesin şu Toprak’lar.”

“Ha oni edemem, hem gız işta bilema kıskansun. Azcuk anana çekeydun nolirdi? Gittun geldun saftiruk halana çektun.” demesi biraz mantıklı gelse de ne yapacağımı bilememiştim. Sanırım biraz kıskanabilirdi.

Dudaklarım yavaşça kıvrılırken neler olacağını düşündükçe içimden kahkaha atmaya başlamıştım, acaba kıskanır mıydı?

~~~~~~~~~~

Cem Türkoğlu…

Kapıdan dışarı çıktığımda dudaklarımda bir sırıtış vardı. Gül kokusunu hala yanımda hissedebiliyordum ve durum garip bir şekilde aşırı hoşuma gitmişti. Sanırım artık hiçbir güle sıradan bakamayacaktım. Başımı kaldırdığım sırada Mecnun’un bana attığı sert bakışları fark etmiştim. Siktir! Duymuş muydu lan acaba camdan bağırdığımı?

Neyse amına koyim, duyarsa duysun. Dayak elbet ki yenecekti zaten, ha erken ha geç. Yanına doğru adımlarken Leyla’nın Mecnun’un kolunu sıkıca tuttuğunu görmüştüm. Tek kaşım havalanırken yan yana oturan üçlüye takıldı bakışlarım; Nehir, Barkın ve Özgür. Gülmemek için kendilerini tutuyor gibiydiler, her an patlayabilirlerdi.

“Ne sikim oluyor lan burada?” dediğimde Mecnun tam bana doğru bir adım atacaktı ki kolunda ki Leyla onu hızla durdurmuştu.

“Bir şey etmiyceğum da ballim.” diyerek yanındaki karısına dönen Mecnun’u umursamadan çevreye bakınmaya başladım. Annesine anne demem başını yakmış mıdır acaba? Aslında sadece yüzünde ki şaşırmış ifadeyi görüp onu mutlu etmek istemiştim ama laflar ağzımdan çıktıktan sonra sakladığımız fikri zihnimde çınlamıştı.

“Yav yenge bırak konuşsun işte.” diyen Barkın pişmiş kelle gibi sırıtıyordu. “Aşk aptallıktır ya zaten, bir şey olmaz.” demesiyle kaşlarım çatılmıştı. Çük kadar beyniyle bana laf mı çarpmıştı o? Ne yazık ki doğru yerden sokmuştu göt, haklıydı. Hay ben boş boğazımı!

“Ne ediydun ula kardeşumla yalnuz?” diyen Mecnun’la beni duymadığını anlamıştım. Sadece tahmin etmişti sanırım.

“Sohbet.” dediğimde elini sinirle sarı kafasından geçirerek bana atılmıştı.

“Sıçacağum sohbetinuze, herkes buni dey. Senun benum kardeşumla ne gibu bir sohbetun olabilur?” demesiyle odadaki halini hatırladığımda dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı. “La bir da güliy, sikerim oğlum seni.” derken sona doğru Karadeniz ağzını bırakmasıyla öksürerek kendime gelmeye çalıştım.

“Abartma amına koyim, iki konuştuk sadece. Ne bu yatakta basmış gibi lan?” dediğimde zihnim yine harikalar yaratmaya başlamıştı. Gözleri kapalı bir şekilde her sözümü yapması, dolgun ve kızarmış dudakları…. Sikeyim! O dudaklarının kesinlikle tadına bakmam gerekiyordu ama çekinir ya da sonra pişman olur diye bunu yapamamıştım. Henüz her şey çok yeniydi.

“Yok birde olsaydı.” demesiyle ona doğru bir adım atarak hemen önünde durup üsten ona baktım.

“Boş yapma Koç, daha fazla sinirlerimi bozmadan kapa o siktiğimin çeneni.” diye sinirle dediğimde hızla kolunu karısının ellerinden kurtarırken yakalarımı tuttu.

“Lan öyle bir şey yokta demiyorsun, ne işin var senin benim kardeşimle?” dediğinde bakışlarım gözlerinde gezinmişti. Yalan mı söylemeliydim yoksa doğruyu mu? Kararsız kalmıştım.

“Niye soruyorsun?” dediğimde yakalarımdaki ellerini sıkılaştırmıştı.

“Seni öyle bir sikerim ki Türkoğlu, yürüyebilmen bile aylarını alır. KONUŞ LAN!” dediği sırada açılan kapıyla kalbimi ısıtan ses yankılanmıştı.

“Abi! Ne yapıyorsun? Bırak onu!” demesiyle Mecnun’un bakışları mimiklerimi kontrol ediyordu, bir cevap bekliyordu. Yavaşça başımı aşağı yukarı salladığımda gözleri kısılırken yakamı sertçe bırakıp geriye çekildi. Anlamıştı ve daha fazla kaçarak yalan söyleyemezdim. Delikanlı gibi dayağımı yiyecektim.

O sırada bakışlarım küçücük bedeniyle önüme geçip bana siper olan Güneş’ime kaydığında dudaklarım kıvrılmıştı. Korkusuz miniğim benim…

“Ne oluyor burada?” diyerek çevreye baktığında ellerim beline sarılmak için kamaşmışlardı. İnce beli öylesine elime oturuyordu ki tenim ondan hiç ayrılmasın istiyordum. Gül kokusu ciğerlerime dolarken kasılan ellerimi belimde bağlayarak sakladım, yoksa her an ona dokunabilirdim.

“Bir şey yok Berilcim, Mirza Nüha’yı sırtlanmış götürürken sizinde sohbet ettiğinizi söyledi. Abinde yanlış anladı.” diyen Leyla’yla tek kaşım havalanmıştı. Nüha yine götümü kurtarmaya çalışırken yakalanmıştı anlaşılan, Hakkari’ye geri döndüğümüzde ona kocaman bir pasta alıp teşekkür edecektim.

“Mirza abim Nüha yengemi mi kaçırdı? Neden?” diyen sarı şekerle tatlılığını yiyesim gelmişti. Nasıl da konuyu değiştirmeye çalışıyordu.

“Aha! Dedikodu.” diyen Nehir’de gelince bakışlarım hala beni izleyen Mecnun’a kaydı. Gözlerinde sinir bakiyken donuk bakışlarla bende ona baktım, yanlış yaptığımız bir şey yoktu. Elimde olan bir durum olmasaydı sevmemeyi seçerdim ama başaramamıştım, tertibimin kardeşinden uzak duramamıştım.

“Bizde anlamadık ki niye götürdüğünü, sadece Nüha Mecnun’u sakinleştirmem için bağırdı. O kadar.” dedi Leyla.

“Bugün güldüğüm kadar hiçbir zaman gülmedim herhalde lan, Nünü’nün tipini görmen lazımdı. Çığlık çığlığa bağırıyordu Mirza’nın omzunda.” dedi Nehir gülerek. Barkın’la birlikte olduğundan beri yüzü daha çok güler olmuştu sanki, bizim azgun teke kedi olalı bir fare yakalamıştı.

O sırada içeri giren iki kişiyle bakışlarım oraya kayarken kaşlarım derinden çatılmıştı. Bir kadın ve yanında tahminimce sarı şekerin yaşında bir erkek vardı. Sorun da tam olarak buradaydı, hemen önümde ki benim miniğime gülerek bakıyordu. Benim miniğime? Gülerek? Sikerim ben bunu!

“Aa Nermin teyze!” diye bağıran miniğim el salldığında Gülşen teyze de evden çıkmıştı. Anne demek daha hoşuma gidiyordu ama onu yakalatmamak için teyze desem daha iyi olacaktı sanırım. Anne demişken kendi annemi de aramayı unutmuştum amına koyim, neyse bir ara dönerdim ona. Tatilim bitmeden birkaç günlüğüne de olsa Ankara’ya, yanlarına gitmemi istiyorlardı. Zamanım kalırsa bir aklımdaydı.

“Zeyno!” diyerek bize gelen eceline susamış bok yuvasıyla tüm bedenim gerilmişti. İlk ismiyle seslenecek kadar mı yakındı? Kim lan bu dalyarak?

“Toprak, hoşgeldin.” diyen miniğim tam ileriye doğru adım atmıştım ki arkada bağlı olan ellerim benim iznim dışında ayrılarak elbisesinin arkasını yakalamıştı. Ona doğru çaktırmadan bir adım attığımda hemen arkasında durmuştum.

“Aklından bile geçirme.” diye sessizce mırıldandığımda bakışları bana kaymasa da başı hafifçe yana doğru meyletmişti.

“Hoşbulduk Zeyno, sen baya…” derken gözleri onu süzmeye başladığında yandaki elim hızla yumruk olmuştu. O süzen gözlerini oyup her an itlere yem edebilirdim.

“Evet, aynen. Şey… içeri geç istersen, bende birazdan gelirim.” dediğinde bakışlarım hemen önümde ki sarı tutumlara kaymıştı. Pardon o nereye?

“Aa! Olur mi? Sarulsana çocuklik aşkuna.” diyen Mecnun’la sert bakışlarım ona kayarken sırıttığını fark etmiştim. Anlamıştı ve intikam alıyordu aklınca göt herif.

“Yuh abi! Ne aşkı? Yok öyle bir şey.” dedi sarı şeker hızlıca.

“Aslında aşık olan bendim Mecnun abi ve sen bu yüzden beni kovalayıp dururdun. Şaşırdım bu tavrına.” demesiyle sert bakışlarım ona döndü. Yan tarafımdan gelen kıkırtıyla oraya döndüğümde Özgür’ün gülmemek için eliyle ağzını kapattığını fark etmiştim. Yumruk olan elim hızla Özgür’ün omzuna sarılırken kulağına döndüm.

“İliğini sikerim Özgür.” dememle öksürerek kendine gelmeye çalıştı.

“İşte dün yediğin hurmalar bugün…”

“Özgür.” diyerek sertçe sözünü kestiğimde tekrardan gülmüşt.

“Tamam abi.” dediğinde kolumu çekerek tekrardan önüme döndüm. Göte bak, hurmaymış!

“Ee o zaman küçüktinuz abicum, şimdi koca insan oldinuz.” derken bakışları bana dönen Mecnun’la benimde sert bakışlarım onu buldu. “Hem bak ne güzel, yaşu yaşuna.”

Sözde bana laf çarpıyordu kıçımın kenarı, haklı da sayılırdı ama ben bu konuyu çoktan aşmıştım. Arada sevgi olduğu sürece umrumda değildi.

“İçimi rahatlattın şu an Mecnun abi, en çok senden çekinmiştim gelirken.” derken bakışlarını bana dokunduğunda gözlerimde gördükleriyle hafifçe yutkunmuştu. Acaba rahatlayan içini sike sike dışına çıkartmak istediğimi gözlerimden görmüş müydü?

“Abi ne diyorsun sen? Ateşin falan mı çıktı senin?” diyen miniğimi umursamadan hala göt lalesine bakıyordum. Siktirip gitmek için neyi bekliyordu acaba hala?

“Niye abicum? Senunda evluluk yaşun geldu artuk, bak hem doktor adam. Öldü mü diye arkasunu beklemek yok, her an elun kalbunde yaşamak yok. Ne güzel işta.” dediğinde sözlerinde ki haklılık canımı yakmıştı. Yaş sorun değildi belki ama mesleğim…

“O zaman sende evlenmeseydin abi, yengemin bunları çekmesini mi reva gördün?” diyen miniğimle şaşırmadan edememiştim.

“İkisu ayni şey değul Beril.” dedi Mecnun sert sesiyle. “Hadi gidun konuşun tanışun.”

“Beril’le yalnız konuşup tanışabilir miyiz yani Mecnun abi?” diye elemanla sağ gözüm artık seğirmeye başlamıştı. Sikerim sessizliğini la!

“Selam birader.” diyerek miniğimin önüne geçtiğimde bakışları önce bana sonra kaldırdığım elime dokunmuştu. “Cem ben, Mecnun’un askeriyeden arkadaşı.” dediğimde dudakları kıvrılırken hızla elimi tutmuştu.

“Memnun oldum efendim, bende Toprak.” demesiyle elim yavaşça elini kavradı.

“Memnun oldum Çamur.” diyerek sırıttığımda bok birikintisinin suratı düşmüştü. “Demek doktorsun.” derken elini sıkmaya başladığımda gözleri irice açılmıştı.

“E…evet efendim, ayrıca adım Toprak.” dediğinde tek kaşım tehlikeli bir edayla kıvrıldı.

“Salak, kendi topuğuna sıktı şu an.” dedi Barkın arkamdan gülerek. Umursamadan elini biraz daha sıktığımda elini kurtarmak için hızla diğer elini devreye sokmuştu.

“Sana bir sorum var Çamur, Toprak kanla birleşirse ne olur?” dediğimde korku dolu gözleri bana dönmüştü.

“Ça…çamur mu?” demesiyle hafifçe ona doğru yaklaşarak üstten bakmaya devam ettim.

“Doğru, doktor. Şimdi ben senin kanını akıtarak çamura dönmeni sağlamadan siktir git buradan.” dememle gözleri irileşirken hızla başını sallayarak beni onayladığında elini bıraktım ama içimde ki öfke öylesine büyüktü ki hala geçmek bilmemişti.

Elini tutarak gerisin geri yavaşça ilerlediğinde gözlerimi kapatıp kendime gelmeye çalıştım. Benim miniğimle tanışmak istemişti lan, benim olanla! Gözlerim hızla açılırken arkasını dönen bedene baktım.

“Dur.” dememle adımları anında duraksarken bakışları yavaşça bana döndüğü sırada hızla ona doğru birkaç adım atarak yumruğumu suratına geçirmemle bedeni sertçe yere yapıştı. “Tanışacakmış, sikimle tanış. Amcık.”

Arkamı hızla dönerek bakışlarımı miniğime çevirdiğimde korkmak yerine sırıtarak beni izlediğini fark etmiştim. Yanına doğru adımlarken Mecnun itini umursamadan hızla elini tutarak kendime çektiğimde öne doğru atılan Mecnun’a döndüm sertçe.

“Ağzını açarsan cesedini zeminden kazırlar.” dememle kaşları daha derinden çatılırken tam konuşacaktı ki onu umursamadan hızla elinden tuttuğum gibi eve doğru yöneldim.

Sikerdim böyle işi, kim öğrenirse öğrensindi artık. Ben bu aşkı gizli yaşayamazdım…

~~~~~~~~~~~

Vee bölüm sonu…

Ay sonunda evlilik teklifi geldiii!!!! (Çığlık atıyor :))

Şu aralar hep farklı bakış açılarını da okuyoruz, bu şekli hoşunuza gidiyor mu???

Peki Cem’in kıskançlığı? Ah dev adam, sadece Beril’i değil bizi de mest ettin… :)

Sizce bölüm nasıldııı???

Diğer bölüm nişanımız var a dostlar, haber verin konu komşuya! ;))))

Beğeni ve yorumları da unutmayalım lütfen olur mu?

Ayrıca sizden küçük bir ricam var. TikTok da yada instagram da kitap editleri yapan sayfalar aramızda varsa eğer kitabı beğenirseniz paylaşır mısınız???

Yardımlarınıza ihtiyacım var…

TikTok: snurr003

Instagram: snurr_003

Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda Tt adresimden paylaşıyorum. (Henüz insta algoritmasını çözemediğim için orayı pek kullanamıyorum ama yine de orada da aktifim.)

Seviliyorsunuzzzzz

🦢☁️

Bölüm sonu

2 yorum