~Bölüm Şarkıları~
Gripin~Aşk Nerden Nereye
Cimilli İbo~Öp Beni
Yüksek Sadakat~Kafile
Yeni bölümden herkese merhabalar efenimmm!
Nasılsınız??
Umarım çok iyisinizdir, eğer değilseniz de unutmayın ki hayat üzülmeye değer bir yer pekte değil. O yüzden gelişine yaşamalı…
“Beni yanlış anlama, şikayet yok ama ben aşkı böyle bildim. Gel merhem ol yarama… Ben hem kalp hem bedenim, nefestir ruhum benim. Aşk şarabı içelim, tez gelse de ecelim…” diyerek sizi bölüme uğurluyorummm.
Satır arası yorumlarda buluşalım olur mu???
İyi okumalar.
Seviliyorsunuzzz
🦢☁️
~~~~~~~~~~~~~~~
Özlemek bu denli aklı bulandıran bir olgu muydu her zaman? Yoksa kalbimi amansızca kaptırdığım için bu kadar özlüyordum anlam veremiyordum. Çevremde ki binbir farklı sese rağmen ben sessizce bir köşede oturarak gri bakışları düşünüyordum, sanırım iyice delirmiştim.
Odada ki kısa süreli yakınlaşmamızın ardından Fuat amca beni çağırdığı için hızla odadan çıkarak aşağıya inmek zorunda kalmıştım ve Han’ın bu duruma daha ne kadar tahammül edeceğini bilmiyordum. Her an kafası atacak gibi duruyordu. Ben aşağıya indikten sonra o da hemen yanda ki kendi evlerine geçmişti.
“Noldu Nüha abla, hasret gideremedin mi? Suratın sirke satıyor.” diyen yan tarafta ki sesle bakışlarım oraya döndüğünde beni sırıtarak izleyen Beril’le karşılaşmıştım. Kaşlarım yavaşça çatılırken Beril’in ise gülen yüzü aynı yavaşlıkta solmuştu. “Aynı Mirza abim gibi bakıyorsun Nüha abla, neden birlikte olduğunuzu çok iyi anladım.”
“Beril, ablacım bence fiziki sağlığın için susmalısın. Bu seksi askerin Mirza’ya benzediği tek yer mimikleri değil.” diyerek diğer yanımdan kafasını uzatan Nehir’le Beril’in derince yutkunduğunu görmüştüm.
“Ay, aman be! Askerlerle de eğlenilmiyor ki.” derken kafasını yanında ki Leyla’ya çevirmişti. “Canım yengem bana yeter.”
“Yeterim tabi ki.” dedi Leyla hafifçe gülümseyerek. Tatlı bir gelin görümce olmuşlardı.
Bakışlarım tekrardan önüme döndüğü sırada kapıdan giren kadın ve kucağında ki Hüma’yla istemsizce kalbim hızlanmıştı, bu kadın üvey annesi olmalıydı. Teknik olarak annesi sayılırdı ve çevreden duyduğum kadarıyla Han’a annesinden bile daha çok annelik yapmıştı.
“Nünü yenge!” diye haykırarak annesinin kucağından atlayıp yanıma koşan Hüma’yla bakışlarım hafifçe irileşmişti. Ulan Han, alacağın olsun!
“Demek meşhur Nünü yenge sensin.” diyen kadınla gülümseyerek sakince ayağa kalkmıştım. Henüz kırklarının sonunda gibi görünen ve ela gözleriyle sahiden güzel olan bir kadındı. Bana doğru kollarını kaldıran Hüma’yı kucağıma alırken kadına doğru yaklaştım.
“Memnun oldum efendim.” diyerek eline uzanmıştım ki hızla omuzlarımdan yakalayarak kollarını bedenime sardığında şaşkınlıktan bir süre duraksasamda hemen ardından bende boşta olan kolumu ona sarmıştım.
“Bende Melek kızım, hoşgeldin.” dedi geri çekilirken. Yüzünde ki sıcaklığı oldukça içtendi.
“Ula ne bu resmüyet, gelunundur o senun.” diyen Gülşen ablayla dişlerim gerginlikle dudağıma geçmişti. Dur Gülşen abla zaten ortalık karışık!
“Ne yapayum Gülşen? Senunki gibun kızi sopayla mu kovalayayum?” diyerek elini omzuma sararak Gülşen ablaya dönen Melek ablayla onları izlemeye başlamıştım. Bu sırada Hüma ise kucağımdan atlayarak bahçeye doğru koşturmuştu.
“Uiy Allah korusun.” derken ellerini açıp dua etmeye başladığında odada ki herkes gülmeye başlamıştı. Esasında oda çok kalabalık sayılmazdı, birkaç tane komşu teyze gelmişti. Onlarda daha çok kendi aralarında sohbet ediyorlardı, sanırım biz onları yeteri kadar sarmamıştık.
Ben kızdıktan sonra da sanırım nine gurur yaparak kendisini odasına kapatmıştı, esasında hiçbir büyüğüme saygısızlık yapmazdım ama o kadın raddeyi oldukça aşmıştı.
“ULA NOLDİ SİZE?!” diye haykıran Fuat amcanın sesiyle bakışlarımız bahçeye dönerken içimde ki korkuyla hızla kapıya koşarak ayakkabılarımı giyip bahçeye çıktım. Gördüğüm manzarayla kaşlarım havalanırken ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. “Kim haşat ettu da sizu?” diyen Fuat amcanın gülmemek için kendini tuttuğu belli oluyordu.
Buraya geldiğimiz sırada silahla korkuttuğum üç dingil feci derece dövülmüşlerdi. Bakışlarım hemen yan tarafta ki masa da çay içen beşliye kaydığında biri hariç diğer hepsi bakışlarını hızla kaçırarak gökyüzüne bakmaya başlamışlardı. Griler gözlerimin ta içene bakarken tek kaşımı hafifçe kaldırarak bakmayı sürdürdüm, o dövmüştü.
“Bir şey olmadu emmi, ha uradaki tepadan yuvarlanduk.” diyen sesi umursamadan bakmayı sürdürmüştüm. Eminim tepeden yuvarlanmışlardır, Han tepesi!
“Seninki yapmadıysa bende hiçbir şey bilmiyorum.” diyerek omzumdan kafasını çıkartan Beril’le hala ona bakıyordum. Eline aldığı çayı sakince dudaklarına yaklaştırarak büyükçe bir yudum aldığında sırıtan ifadesini saklamaya çalıştığını fark etmiştim.
“Ellerine sağlık Mirza komutanımın valla, aşırı sinirdi bunlar.” dedi Nehir.
“Cidden aferin, iyi yapmış.” derken koluma sarılan Leyla ile bakışlarımı grilerden zor bela ayırarak üç dingile baktım. Sahiden bana kafa tuttukları için mi dövmüştü hepsini? Aynı eskiden olduğu gibi…
***
Karşımda gülenleri izlerken göz yaşlarım istemsizce yanaklarımdan dökülüyordu. Bir elim sıkıca kolyeme tutunurken bakışlarım sadece onlardaydı, ne bulut adam ne de Meco yanımda değildi. Onlar yokken kendimi güçlü hissedemiyordum.
“Şuna baksanıza, zırlak yine ağlamaya başladı.” dedi en önde ki Suat, sözde en büyükleri oydu ama beyninin daha küçük olduğuna emindim. “Hep böyle bebek gibi zırlayacak mısın sen? Hiç eğlenceli değilsin.”
“Iyh ağlayınca daha da çirkin oluyor.” dedi hemen yanında ki Emir.
“O iğrenç gözleriyle de bakıp duruyor. Ucube!” derken üzerime doğru yürüyen Buğra’yla hızla geriye doğru kaçmıştım. Onları sevmiyordum, özellikle de bana dokunulması midemi bulandırıyordu. Tam ayağa kalkacakken arkada gördüğüm bedenle içime huzur yayılmıştı.
“Bir dön bakalım bana da kimin ucube olduğunu öğreteyeyim.” diyen sesiyle buğulu gözlerimin ardından Buğra ve Suat’ın ensesinden tutarak geriye doğru çevirdiğini görmüştüm.
O benim her zaman kahramanım olarak kalacaktı…
***
Zihnimde yankılanan görüntülerle gözlerimi ondan ayırmadan kıvrılan dudaklarımla izlemeye devam ettim. Haklıydım, o benim hep kahramanım olmuştu.
“Boşuna dememuşlar da can çıkar huy çikmaz diye.” diyen Gülşen abla da gülerek tekrar içeri girdiğinde her ne kadar gitmek istediğim yer kesinlikle başka olsa da mecburen biz de içeri geçmiştik. Hava kararmıştı ve sofra hazırlığına yardım etmemiz gerekiyordu. Leyla’nın beni çekiştirmesiyle bakışlarımı zor bela grilerden ayırarak tekrardan eve girdik, son anda hala sırıttığını görebilmiştim.
O üç dingili bende haşat edebilirdim tabiki ama uğraşmak istememiştim lakin ne yalan söyleyeyim içimde kalmadı desem yalan olurdu, sahiden iyi yapmıştı bulut adamım…
“O seslar nedur ula?” diyen nineyle içimden tekrardan sabır çekmiştim, bizim mesai yine başlıyordu.
“Boşver ana, bir şey yok.” dedi Gülşen abla. Ardından evde ki kadın kalabalığının yanımızda toplandığını fark etmiştim.
“Biz gidiyruk Sultan nine, de hayde sağa tekrardan bol bol hayurlu olsun.” diyen içlerinden bir tanesinin bakışları ara ara bana dokunurken gözlerini devirmeyi de ihmal etmiyordu, sanırım nineye sert çıkışmam pek hoşlarına gitmemişti. Aman çokta umrumda!
“Sağolasun Düriye, yine bekleruk.” demişti nine fakat yüzünden bile tiksinti akıyordu kadına karşı, belli ki pek sevilmiyordu.
“Yine geleceğuk bellu ki Sultan nine, bizum kiz Mirza’yı göreceğum dedi da tutturdi.” diyerek yan gözle bana baktığında kaşlarım hızla çatılmıştı. Mirza mı dedi o?
“Düriye boş konuşma da hayde get. Karşunda koçarinin yavuklusu vardur, sen deysun kizum? Neydem ben senun kartlaşmiş kizunu da.” demesiyle istemsizce gözlerim büyürken birkaç dakika içinde duygudan duyguya geçmiştim.
“Uiyy! Sen benum kizuma kurban olasun da, o delu geturmuş aynı kendi gibun bir delu daha. Otur derdüne yan artuk Sultan hanum, ha bu saatten sonra sen istasan da ben vermam.” dediğinde yanımda ki Nehir’in ayaklanması bir olmuştu, elim hızla bileğine sarılırken bakışları bana dönmek yerine sertçe kadına odaklanmışlardı.
“Eh yeter be! Sabahtan beri bir susmadınız. Kendiniz defolup gider misiniz yoksa ben size asıl delinin kim olduğunu göstereyim mi?” derken üstlerine yürümeye çalıştığında bileğinden çekerek onu sabitlemeyi başarmıştım. Birkaç tane mahalle karısına saldırmak hiçbir işimize yaramazdı, o Han’ı görmek isteyen kızı hariç. Yiyorsa bir gelsindi!
“Kapıyı açması benden atması senden Nehir abla.” diyerek bu sefer de Beril ayağa kalktığında elimi sertçe alnıma çarptım. Birilerinin beni koruması pek hoşuma gitmiyordu. Üzerinde ki açık mavi ve papatyalı yazlık elbisesiyle her ne kadar şirin gözükse de gözlerinde ki ifade bir o kadar korkutucuydu, esasında sevmiştim bu kızı.
“Ula koviyler mi bizi bunlar Düriye?” dedi Düriye teyzenin yanında ki başka bir kadın.
“Ninemin de dediği gibi Mirza abim sahiplidir, hayde şimdi defolun. Biz bilmiyoruz sanki saatlerdir niye burada durduklarını.” diyerek kadınların arkasından sıyrılarak kapıya giden Beril sertçe açarak tekrardan teyzelere dönmüştü. “Ayrıca senin şarküteri reyonu kızını biz ne yapalım be. Git başka yamayacak insan bul, hayde!”
Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken bu durumdan yararlanan Nehir hızla bileğini elimden kurtararak teyzelerin arkasına geçti.
“Hadi hadi!” derken sırtlarından ittiğinde teyzeler şok içinde çıkmaya başlamışlardı.
“Bunu unutmayacağum Sultan hanum.” derken çoktan evden atıldığı için sesi uzaktan geliyordu. Leyla ve Gülşen teyze de gülerek arkalarından gittiğinde onlara katılmak yerine sandalyeye oturdum, hiç biriyle işim olmazdı. Ayrıca delilik bence en harika şeydi, ne güzel her gün bayram! Sırıtarak arkama yaslandığımda Sultan ninenin sert bakışlarıyla karşılaşmıştım.
“Onlari kovdim amma deduklerunde bilema yalan var ise ne olayum. Senun gibi delüyü gelin alıp başuma dert edemam ben.” dediğinde az önceki keyfim buhar olup uçmuştu bile.
“Neyse ki siz değül ben alacağum.” diyen arkamda ki sesle Melek ablanın varlığını yeni fark etmiştim. “Ve bence tam bağa layuk gelun Sultan hanum.” diyerek ellerini omuzlarıma koyduğunda bakışlarım arkaya döndü.
“Senü de Halil’e alan bendum Melek, bunu unutmayasun.” demesiyle omzumda ki ellerin kasıldığını hissetmiştim. Halil albayın başkasını sevdiğini bildiği halde onunla evlenmişti, ne kadar da acı bir durumdu.
“Hayatımı tamamen mahvettiğini unutmam Sultan hanum, merak etmeyesun.” derken omzuma bir kez vurarak geri çekildiğinde bakışlarım tekrardan ona dönmüştü. “Hayde sofrayı kuralum kızım.”
Sözlerinin ardından tezgahın önüne geçtiğinde bende hızla kalkmıştım ki bakışlarım tekrardan nineye odaklandı. Her ne olursa olsun birisini yarasından vuran insanları hiç sevmezdim.
“Ha bu arada Sultan nine, çoktan başına dert ettin bile.” diyerek şirince bulduğum bir şekilde gülümsediğimde kaşları çatılan taraf nine olmuştu. Alan almış satan satmıştı, nine hala gelin derdindeydi!
Kızlar da tekrardan içeri girdiklerinde adımlarımı tezgaha yönlendirmiştim. Yemeklere göz gezdirdiğim de gördüğüm ciğer kavurmasıyla dudaklarım kıvrılmıştı, ben sevmezdim ama Han bayılırdı. Bahçede ki büyük ve az önce bizimkilerin çay içtikleri masa hazırlanmıştı, tabaklar oraya taşınacaktı.
Elime aldığım tabakların bulunduğu tepsiyle arkamı döndüğüm sıra da Leyla da yanıma gelerek salatanın bulunduğu büyük kaseyi eline almıştı.
“Sen iyi misin Nünü? Boş boş konuşuyorlar işte, takma olur mu?” diyen Leyla’yla dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı.
“Beni üzmek o kadar kolay mı be Leyloş.” diyerek hafifçe kalçamla yandan ona vurduğumda o da gülerek bana omuz atmıştı. İçerisi sıcak olduğu için saçlarımı topuz yapmıştım ama karanlık çökmeye başladığı için ensem ve kollarım üşümeye başlamışlardı bile. Hızla ayağıma bir terlik geçirerek dışarı çıktığım sırada masayı ortaya aldıklarını fark etmiştim.
Bakışlarım anında grilere tutunurken diğer üç dingilinde burada olmadığını görmüştüm, sadece biz bize kalmıştık. Masaya doğru adımlayarak elimde ki tabakları bıraktığım sıra da yandan omzumun dürtülmesiyle başımı sağa çevirerek dokunan kişiye baktım. Gülşen ablaydı.
“Kizum al ha bu sarmayi masanun ortasuna koy ki herkes yetuşsun.” derken koca tabağı elime tutuşturarak geri çekilmişti. Yüzünde ki muzip ifadeyi anlamayarak önüme döndüğümde jeton yeni düşmüştü. Han hemen orta da oturuyordu ve masaya koyabilmek için yanına gitmem gerekiyordu, ulan Gülşen abla! Sende az değilsin ha!
Bakışlarımı gözlerine çevirmeden adımlayarak yanına ulaştıktan sonra elimde tabağı masaya bırakmak için kollarımı onun iki yanından uzatıp masaya eğilmiştim. Yandan koyamaz mıydım? Evet, koyabilirdim ama biraz cilvenin zararı olmazdı.
Tabağı bıraktığım sırada başını çevirerek boynuma gömdüğünde ileri de Hüma’yla oynayan Fuat amcaya gözlerim kaymıştı, arkası dönüktü.
“Hala gitme teklifim geçerli.” diye fısıldadığında tenime çarpan nefesi hafifçe titrememi sağlamıştı.
“Burada kalacağız Han, çok ayıp.” dediğimde çatılan kaşlarıyla eş zamanlı olarak elleri kollarıma sarıldığında beni daha çok kendisine çekmişti. Mentol kokusu ciğerlerime dolarken bir yandan da Fuat amcaya bakıyordum, pozisyonumuz çok yanlıştı. Arkasını döndüğü an rezilliğin zirvesini yaşardım.
“O zaman tek çare var.” Bu sefer kaşları çatılan taraf ben olduğumda hafifçe geri çekilerek bakışlarımı yüzüne çevirdim.
“Neymiş o?”
“İmam nikahı.” diyerek gayet ciddi bir ifadeyle cevap verdiğinde gözlerim istemsizce irileşmişti. Nikah mı demişti o?
“Yok artık Han, sen iyice kafayı yedin.” derken kollarımı hızla geriye çekmeye çalıştığımda bileğimde ki elleri sıkılaşmıştı.
“Sensiz 5 dakika nefes alamıyorum kuğu, bir ay ne bok yiyeceğim?” dediğinde bakışlarım daha da sertleşmişti.
“Sadece bir ay uzak kalmamak için mi imam nikahı istiyorsun Han? Sonrası ne olacak peki?” dememle onunda kaşları çatılmıştı. Tam ağzı açılmıştı elimi kaldırarak onu susturdum. “Sakın tek kelime etme, sevgili olalı şurada daha kaç gün olmuş? Ne nikahı?”
“Niye, benden şüphen mi var?” diyerek kollarımda ki ellerini çektiğinde gözlerimi devirerek derince bir nefes aldım.
“Sence öyle bir şey olsa bana yaklaşmana izin verir miydim Han?”
Sözlerimi umursamadan asılan yüzüyle önüne döndüğünde şaşkınca ona bakıyordum. Şaka gibiydi, imam nikahını kabul etmediğim için trip atıyordu! Parmağımın ucuyla hafifçe omzuna dokunduğumda hiçbir tepki vermeden masaya bakmaya devam ediyordu, garip bir şekilde de bu hali gözüme tatlı gelmişti.
“İnanmıyorum, koskoca yüzbaşı trip mi atıyor?” derken kollarımı tekrar etrafına sararak yanağımı yanağına yapıştırdığımda bakışlarım gülerek bizi izleyen ekibe kaymıştı, umrumda bile değildi. “Sahiden imam nikahına şu anlık hayır dediğim için mi trip atıyorsun?”
“Bir saniye Mirza komutan trip mi atıyor?” diyerek ayaklanıp bize bakan Cem’le dudaklarım kıvrılırken başımı olumlu anlamda salladım.
“Türkoğlu otur yerine, sikmeyeyim belanı.” diyen kollarımda ki adamla bakışlarım tekrardan ona döndüğünde sert bakışlarının Cem’de olduğunu görmüştüm.
“Oy çen trip mi atıyorçun çen!” diye kahkahayı basan Cem’le hepimiz gülmeye başlarken kollarımda ki bedenin kasıldığını hissedebiliyordum.
“Sıçtım bacağına Türkoğlu.” derken ayağa kalkmaya çalıştığında kollarımı ona daha sıkı sararak buna izin vermemiştim ama Cem ne olur ne olmaz diye ayaklanmıştı bile, kaçmaya hazır duruyordu.
“Önce bana hesap ver komutan.” dedim kulağına doğru fısıldarken.
“Çekil kuğu.” dediğinde umursamadan sarılmaya devam ettim.
“Daha çok erken bulut adam, ondan öyle dedim.” dediğimde niye böyle saçma bir konu için açıklama yaptığımı bile anlamamıştım. Nikah için tabiki de çok erkendi!
“Tahmini daha ne kadar beklemem gerek? Canavar sadece seni istiyor.” demesiyle dudaklarım kıvrılmıştı. Evlenmek istemesi hoştu ama erkendi. Eğer şimdi tamam dersem çevreyi susturmamız imkansız olurdu, millet geri de kalan 15 yılı anlamazdı. Yüksek ihtimal hamile olduğumu düşünürlerdi. Evet, insanlar zerre umrumda değildi ama sağlıklı bir evlilik dururken sıkıntıya girmenin de bir yararı yoktu.
“Mecnun ne kadar beklediyse.” diyerek sırıttığımda kafası öyle hızla bana dönmüştü ki kafamı son anda geri çekerek yüzüne bakabilmiştim.
“Siksen o kadar beklemem.” dediğinde tam cevap verecekken gelen sesle bakışlarım yukarı kalkmıştı.
“Ula noliy ha urada? La poh yiyen birak kızi!” diyerek bize doğru gelen Fuat amcayla hızla geriye çekildiğimde Han hala istifini bozmadan çatık kaşlarla beni izliyordu.
“Uiy Fuat efendi akşam kaçay da neydiysun ha burada?” diye yanımıza gelen Gülşen abla bir kurtarıcı edasıyla Fuat amcanın koluna girerek içeri doğru sürüklemeye başlamıştı.
“Gülşen bir durasun da, yiyecek ha bunlar kizlarımi.” derken kolunu geri çekmeye çalışmıştı ama Gülşen abla izin vermiyordu.
“Yav usli usli oturiylar da işte, ne işun var çocuklarla? De hayde get içeri kil namazıni, benum sabrumu sınama.”
“Ama Gülşen’um iki keyfum var, içina ediysun şu an.” dediğinde hepimiz şaşkınca bakakalmıştık. “Ha bunun babasi.” derken eliyle Han’ı göstermişti. “Az siçmadu senü alurkan ağzuma, azcuk da ben tadunu çıkarmayayum mi?”
“Ben niye ha bu eziyeti çekiyrum o zaman?!” diye bağıran Mecnun’la Fuat amcanın sert bakışları hızla ona dönmüştü.
“Afkurma ula bağa!” dediğinde Mecnun’da kaşları çatık bir şekilde babasını izliyordu. “Ben direk sağa güvenmiyrum, ondan.”
Sözlerinin ardından Barkın’ın kendini tutmaya çalıştığını görmüştüm, gülmemek için zor duruyordu.
“Bu hikaye de yanan ben oldum.” diyen Barkın hala gülmeye devam ederken arkasında ki Nehir’e yaslanmıştı. Fuat amca onlara çokta ses etmiyor gibiydi, sorunu tamamen bizdik.
“Ula ben ne ettum?!” dedi Mecnun hızla ayağa kalkarak.
“Gözlerin felfecir bakiy da.” dediğinde kafamı çevirerek gülüşümü saklamaya çalıştım. Mecnun sinirden kudururken yanında ki Leyla ise omzuna elini koyarak sakinleştirmeye çalışıyordu.
“Yarun imami getürüp basayrum nikahı, bakalum sonra da laf edebilecek misun?” demesiyle Fuat amcanında kaşları çatılmıştı.
“Tamam ula, kıyin nikahlarunizi. Ses edarsam mezarda ki ölmüş babam gelüp siksun belami.” dedikten sonra hızla başını çevirmişti. “Tövbe Estağfirullah! Kizlarun arasunda beni ne biçum koniştiriysinuz?”
Sözlerinin ardından Han’ın bakışları hızla bana döndüğünde gülen ifadem hızla düşmüştü. Konuşmanın ardından Fuat amca içeri geçerken benim bakışlarım hala grilerdeydi.
“Aklından bile geçirme.” diyerek Nehir’le ikimiz aynı anda konuştuğumuz da bakışlarım eskaza ona dönmüştü. Onunda gözleri bana dönerken aramızda sözsüz bir iletişim geçmeye başlamıştı. Tek gözünü kırptığında gözlerimi devirerek ona cevap verdim.
‘Sen ne diyeceksin?’ demek istemişti göz kırparak.
‘Tabiki de Hayır!’ demiştim bende gözlerimi devirerek. Daha birkaç hafta da ne nikahı yahu!
“İyi, kaç bakalım şimdi kuğu ama iki seneyi unut. Tamamen benim olman için sana 5 ay süre.” derken oturduğu yerden kalkarak karşıma dikildiğinde gözlerine bakabilmek için başımı kaldırmam gerekmişti. “O zaman kadar ya kendini bu fikre alıştırırsın ya da yapacak bir şey kalmaz.”
“Alıştırmazsam ne olurmuş?”
“Ya seve seve kuğu ya da…” diyerek başını boynuma doğru yaklaştırdığında nefesi kulağıma çarpmaya başlamıştı. “İkinci bir seçeneğe gerek yok biriciğim, sen zaten benimsin. Sadece bu fikre alışman için sana bir süre veriyorum, aksini sakın düşünme.”
Geri çekilmeden kulağımın altına hafifçe dudaklarını bastırdığında eşzamanlı olarak dişlerimi dudaklarıma geçirdim, bedenimde ki etkisi her geçen gün sinirime dokunuyordu. Geriye doğru bir adım atarak benden uzaklaştığında kıvrılan dudaklarıyla tekrardan masaya oturmuştu, yanında ki boş sandalyeyi de geriye doğru çekerek bakışlarını bana çevirdiğinde bir süre öylece izledim. Daha az önce Fuat amca resti çekmişken şimdi yanına mı oturma mı istiyordu?
“Fuat amcanın dediklerini dinlemedin herhalde.” derken masanın etrafından dolanmak için adım atmıştım ki eli bileğimi yakalayarak hızla kendine çektiğinde düşmemek için sandalyesinin arkasına tutundum. Sözleri ve hareketleri beni öylesine sersemletmişti ki tutuşundan kaçamamıştım bile, onca senelik eğitimimi tek lafıyla bertaraf edebiliyordu.
“Şu an burada değil.” diyerek beni tekrar çektiğinde bakışlarım kapının önünde dikilen Melek ablaya kaymıştı. Dudaklarında ki sırıtışıyla kafasını hafifçe olumlu anlamda salladığında derince bir nefes alarak bende ona gülümsemiştim. Bakışlarımı ondan ayırarak sakince sandalyeye oturdum.
“Peki, sen kaşındın. Geldiğinde sana bir dayak atsın da gör gününü.” dedim arkama yaslanırken.
“Sen yanımda olduğun sürece her türlü cezayı çekmeye hazırım.” derken tabağıma uzanıp yemeklerden biraz biraz doldurmaya başladığında bende onun tabağına uzanmıştım, ileride ki tencereye uzanarak içine kavurma koyduktan sonra tekrardan önüne bıraktım.
“Ee siz zaten evli gibisiniz komutanım.” diye bizi sırıtarak izleyen Özgür’le bakışlarım ona dönerken yanaklarımın hafifçe kızardığını hissediyordum. Sahiden öyle miydik?
“Evet Özgür’üm ama bu ilişkinin hanımı Mirza komutan, trip bile atıyor.” diyerek kahkaha atan Cem’in kaşındığı her halinden belli oluyordu. Önüme konulan tabakla eş zamanlı olarak kolumda hissettiğim küçük ellerle yanımda ki Hüma’yı fark etmiştim. Gülümseyerek uzattığı kollarıyla onu kucağıma alıp güzelce yerleştirdim.
“Anne beni Nünü yenge yedirse olar mı?” dediğinde Melek abla ise hemen karşıma oturmuştu.
“Ablayı rahat bırakalum da yemeğini yesun kızım.”
“Benim için sorun yok, kalabilir.” dedim hızla konuya dahil olarak. Melek abla da gülümseyerek başını salladığında elime çatalımı alarak bir sarmaya batırıp Hüma’ya uzattım.
“Unutmamışsın.” diyen Han’la bakışlarım ona döndüğünde grilerinin parıltısını gecenin karanlığına rağmen görebiliyordum. Önünde ki kavurmayı kastettiğini anlamıştım. Unutmam imkansızdı, her seferinde Mecnun’la bir tabak daha için kavga edip dururlardı.
“Seninle alakalı olan şeyleri unutmak konusunda iyi değilim.” dedim hafifçe mırıldanarak. Dudakları kıvrılırken bakışları yüzümün her çizgisinde geziniyordu.
“Güneşim seni anne yedirsin ki abla da yiyebilsin, tamam mı?” Bakışlarını benden bir an olsun ayrılmadan konuşmasıyla kaşlarım çatılmıştı, böyle rahattım.
“Kalsın işte çocuk Han, ne güzel uslu uslu oturuyor minnoş.” derken sarı tutamlarını hafifçe okşayarak bebek kokusunu içime çekmiştim.
“Heh! Şimdude oldilar evlu mutli çocukli.” diyerek gülmeye başlayan Mecnun’la kafamı arkaya yatırarak ona bakmıştım. Bizim oturduğumuz tarafta ve en sağda oturuyordu, hemen yanında ise Leyla vardı. Onun yanında ise sırasıyla ben, Han, Barkın ve Nehir oturuyordu. Leyla ve Mecnun’un karşısında ise Cem ve Özgür oturuyorlardı, lakin garip olan kısım onca boş yer varken Beril’in Cem’in yanına oturmasıydı.
“Kucağınıza da çocuk çok yakıştı.” dedi Beril sırıtarak. Cem’in yüzünde ki garip ifadeyle yanında ki kıza baktığını görebiliyordum.
Sözleri daha çok utanmamı sağlarken olanlar Hüma’nın zerre umrunda değildi, tabağımda ki sarmaları yemekle meşguldü. O sırada saçımda hissettiğim parmaklarla bakışlarım yanımda ki adama kayarken tokamın saçımdan ayrılmasıyla tutamlar omuzlarıma döküldü, grileri gözlerimden bir saniye bile ayrılmazken hafifçe esen rüzgar saçlarımı uçuşturuyordu. Parmakları daha da aşağı inerek saçlarımın uçlarıyla oynamaya başladığında gelen öksürük sesiyle bakışlarım ondan ayrılarak masaya oturan Fuat amcaya dönmüştü. Bakışları bizim aramızda geziyordu.
“Yemeğuni ye Fuat efendu.” diyen Gülşen ablanın baskın sesiyle dudaklarım kıvrılırken yanda ki diğer çatalla karpuzdan almıştım. Bu süre zarfında Han ise sol eline aldığı çatalı etine batırarak ağzına atmıştı, esasında sağ elini kullanırken sol elini de bu kadar iyi kullanabildiğine şaşırmıştım.
“Sen sağ eluni kullanmay miydun Mirza?” dedi Fuat amca elindeki çatalı etine batırırken. Kısık bakışları Han’ın üzerindeydi.
“Ben her iki elimi de kullanabiliyorum enişte.” diyerek tekrardan bir eti ağzına attığında bende karpuzumu yemekle meşguldüm. Bakışlarında ki imayı anlamamak mümkün değildi.
“Diğer elun ne bok yey?” dediğinde kaşları çatılmıştı. Diğer eli saçımla oynamakla meşguldü!
“Fuat efendu!” diyen Gülşen ablanın baskın sesiyle susan Fuat amca istemeyerekte olsa yemeğine dönmüştü. Hala parmaklarını saçlarımda ve sırtımda hissedebiliyorken yemek yemek bir hayli zordu. Çatalımı böreğe batırırken Han ise neredeyse tabağını yarılamıştı, bu kaslar boşuna çıkmıyordu işte.
“Yenge şu tuzu uzatsana.” diyen Cem’le bakışlarım ona dönerken bana bakan kahvelerinde ki hınzır pırıltıları görebiliyordum. Gözlerim kısılırken tam tuza uzanacaktım ki Beril benden önce davranarak tuzu alıp Cem’in önüne bıraktı, ardından bakışlarını yanında ki adama çevirdiğinde dolgun dudaklarının hafifçe kıvrıldığını görmüştüm. Adımın Nüha olduğu kadar emindim ki bu bakış hiç normal değildi.
Cem teşekkür edercesine kafasını sallamıştı ama onunda bakışlarında ki tuhaflık kendini ele veriyordu, aralarında bir şey olursa gülmekten ölürdüm! Mecnun kız kardeşine düşkün bir adamdı ve eğer böyle bir durum olursa Cem’in çok çekeceği olurdu. Gerçi Cem bu durumlara karşı olduğunu net bir şekilde belirtmişti ama orası belli olmazdı…
“Nünü yenge kapuz veriy misin?” diyen sesle bakışlarım kucağımda ki prensesle çakışmıştı, bugünde bir yengedir almış başını diyordu.
“Veririm tabiki prenses.” diyerek elinde ki çatalını alıp karpuzu ufak bir parçaya böldükten sonra ona uzattım. Çocuklarla eğlenmeyi her zaman çok severdim, özellikle yetimhanedeyken zamanımın çoğunu küçüklerle geçirirdim. Onlarla oynayıp mutlu etmek içimi huzurla dolduruyordu. Benim alamadığım çocukluğu vermek…
“Hüma halacum yemeğuni yedüysen gel elleruni yıkayalum senün.” diyen Gülşen ablayla Hüma başını sallayarak kucağımdan inip ayakta ki Gülşen ablanın kucağına gitmişti. “Kiz cadu iki bırakmadun uşaklar cilveleşsun.” diye mırıldanmasıyla gözlerim istemsizce büyürken yan tarafımdan Leyla’nın kıkırdamasını duymuştum.
“Cilveşsun ne demek hala?” diyen prensesle dudaklarım kıvrılmıştı, o kadar masumdu ki daha.
“Ben anlatacağum sağa sonra.” derken içeri doğru adımlayan Gülşen ablayla arkama yaslanmıştım. Hüma yerken bende atıştırdığım için doymuştum.
“Bende şu anama bakayum, gene kendu kendune girdü hallere.” diyerek ayağa kalkan Fuat amcanın bakışları yine bize dokunmuştu. “Siz de fazla böyle durup asabimu bozmayun.” İçeri doğru adımlarken bakışları ara ara bize dokunmaya devam ediyordu, sanırım az önce Gülşen ablanın dediklerini duymamıştı yoksa yeri göğü inletebilirdi.
“Hadi size afiyet olsun gençler, Hüma’nın uyku saati geçmesun.” diye bu sefer de ayağa kalkan Melek ablayla bakışlarımız bululmuştu. “Yarında bize beklerum Nüha kızım.”
“Tabi gelirim Melek abla, iyi geceler.” dedim yüzümde ki hafif tebessümle. O da son kez gülümseyerek eve doğru adımladığında biz bize kalmıştık.
“Uiy hele şükür da kafayi yeduk burada.” diyen Mecnun hızla kollarını yanında Leyla’ya sardığında Leyla ise kızaran yanaklarıyla ona yaslanmıştı.
“Abartma Mecnun, ayrıca biri gelecek.” dedi Leyla çekilmeye çalışırken.
“Ben yarun imam nikahuni bir kıyayum göstereceğum o zaman abartmayi.” dediğinde hepimizin gözleri irileşirken Leyla daha çok kızarmıştı.
“Mecnun!”
“Söyle, aşkuna deli divane olduğum hatunum.” demesiyle benim bile dudaklarım kıvrılırken yanımda ki Leyla erimişti bile.
Hepimiz Leyla’nın utangaçlığına sırıtırken dudaklarıma uzatılan ekmekle başımı hızla geri çekmiştim. Bakışlarım ekmeği tutan Han’a kaydığında gözlerini kırpmadan bana baktığını fark etmiştim fakat asıl önemli koku ekmeğin arasında kavurma olmasıydı. Asla ağzıma sürmezdim. Çünkü normal bir et kavurması değildi, ciğer kavurmasıydı ve onu bana kimse yediremezdi.
“Aç ağzını kuğu.” demesiyle kafamı hızla aksi yöne çevirdim.
“İmkanı yok ağzıma sürmem ben onu.” dediğimde bizimkilerin kıkırtısını duymuştum.
“Kuğu zehir değil ya işte, aç ağzını.”
“Ya Han sevmiyorum ben onu.” dedim inatla başımı çevirmeden.
“Küçücük kalmışsın zaten, kan yapar.” dediğinde elini tutarak ona döndüm.
“İstemiyorum ben kan falan.” dememle yüzünü bana yakınlaştırdığında dudaklarına bakmamak için ultra çapa harcıyordum.
“Kuğu küçük çocuk musun sen? Şifa bu işte, ye.” demesiyle kaşlarım çatılmıştı.
“Öyle mi?” derken kısılan bakışlarımla ileride ki fasulye tabağını bize doğru çekmiştim. “Şundan bir kaşık al, bende onu yiyeceğim.” Fasulyeden oldum olası nefret eder hiçbir halini ağzına sürmezdi. Onunda kaşları çatılırken bakışları hafifçe fasulyeye kaymıştı.
“İkisi aynı şey mi?”
“Şifa işte.” dedim tekrardan bakışlarımla tabağı işaret ederken.
“İnatçı keçi.” demesiyle dudaklarım kıvrılırken çatalıma biraz fasulye alıp ona döndüğümde açılan ağzı şaşırmamı sağlamıştı, sırf inadından yemiyorsa ne olayım!
Ardından o da elindeki ekmeği dudaklarıma yaklaştırdığında el mecbur ağzımı açarak ekmeği alıp çok çiğnemeden yutmuştum fakat bu tadını almama engel olmamıştı. Sevmiyordum işte! İkimizinde suratı büzüşürken önümüze dönüp aynı anda ayrana uzanmıştık, kesinlikle sevmediğime bir kez daha emin olmuştum.
“Allah’ım tiplere gel, sanki zehir yediler.” diyerek kahkaha atan Beril’le diğerleri de ona katıldığında gözlerimi devirerek ayranımı içmeye devam etmiştim. “Leyla yengem de yesin ciğerden, yüzüne renk gelir.” demesiyle bakışlarım yanımda ki portakala kaymıştı, o da benim gibi ağzına sürmezdi. Mecnun ete uzandığında çatılan kaşlarıyla birlikte elinde ki çatalı Mecnun’a çevirdi.
“Aklından bile geçirme Mecnun.” dediğinde bu sefer bende gülmüştüm. Neyse ki etin tadı biraz olsun gitmişti dudaklarımdan.
“Sırf bunun için uzun soluklu bir terapi istiyorum kuğu.” diyen yanımda kızgın sesle bakışlarım ona döndüğünde kısılan gözleriyle beni izlediğini fark etmiştim. Dudaklarım tehlikeli bir ifadeyle kıvrılırken ayranı dudaklarıma yaklaştırdım.
“Terapi mi? Sen terapiye mi gidiyorsun Mirza abi?” diyen Beril’le içtiğim ayran boğazıma kaçarken öksürmeye başlamıştım. Alacağın olsun Han!
“Helal güzelim helal.” diyerek sırtımda ki eliyle hafifçe sırtıma vurduğunda ateş çıkaran bakışlarım ona dönmüştü. Dudakları çapkın bir edayla kıvrılırken güç kendisine geçtiği için yüzünden bile memnuniyet akıyordu. “Aynen abicim, terapi alıyorum.”
“Bizim niye haberimiz yok lan?” dedi Cem şaşkın bir ifadeyle. Bakışları hala bende olan Han’ın dudakları kıvrılmaya devam ediyordu.
“Yuh artık Mirza komutan bile terapi alıyorsa biz boku yedik demek ki.” diyen Barkın ise yerlerinden kalkarak Nehir’le birlikte karşımıza oturmuşlardı.
“Sen hala ihtiyacın olmadığını mı sanıyordun? Yazık.” diyerek Barkın’la dalga geçen Nehir’e bakışlarımı çevirmiştim.
“Öncesini bilemem ama artık ilacım yanımda olduğu için gerek yok.” derken dudaklarını Nehir’in alnına bastırdığında hepimizden derin bir tezahürat yükselmişti.
“Delisin ama sevdik işte bir kere.” diyen Nehir’le Barkın hızla geriye çekilirken irileşmiş gözlerle Nehir’e bakmaya başlamıştı. Sanırım bizim azgın kız çocuğa ilk kez sevdiğini söylemişti.
“Ne yaptın bir daha söyle bakayım.” dedi Barkın şaşkın bir sesle.
“O bir kere söylenir aslan parçası.” diyen Nehir sırıtarak önüne dönmüştü ki kızaran yanakları kendini ele veriyordu.
“Ben söyletmesini bilirim.” diyerek dudaklarında ki sırıtışla Nehir’in saçlarına dudaklarını bastırmıştı.
“Lan bir durun, burada daha önemli bir konu var.” diyen Cem heyacanla kolunu Beril’in sandalyesine attığında Beril’in masanın üstünde ki titreyen ellerini fark etmiştim, yanaklarında ki kızarıklıkta cabasıydı.
“Harbiden hangi doktora gidiyorsun abi?” dedi Özgür öne doğru eğilirken. Ulan konu yine terapiye gelmişti!
“Çok iyi bir doktor kendisi.” derken sırtımda ki eli hareket ederek bulunduğu yeri hafifçe okşamaya başladı. “Hele bir ilaç veriyor, tadı bal gibi. Aldıkça daha fazlasını istiyorsun, yedikçe yiyesin geliyor. Beni bile uysallaştırıyor.” Her sözü üzerimde şok etkisi yaratırken bakışlarımı ona çeviremiyordum bile. Kasıklarımda ki sızı nefesimi kesiyordu, sözleri ve ses tonu lanet olsun ki aklımda ki tek bir bölgeyi uyandırıyordu şu anda!
“Olum kafa ilacı yerine başka bir ilaç almadığına emin misin sen?” diyen Cem bakışlarıyla aşağıyı işaret ettiğinde artık morarma aşamasına girmiştim. Bakışlarım ezkaza Beril’e döndüğünde onunda gözleri Cem’in aşağısına kayarken hızla kafasını çevirmişti. Neyse ki tek moraran ben değildim. “Bak yenge bu normal bir anlatış değil he, sen git bunun ilaçları kontrol et.” diyerek bakışlarını bana çevirdiğinde tek kelime edemiyordum.
“Ne var lan işte, sordunuz anlatıyorum.” derken sırtımda ki elini çektiğinde tam derin bir nefes almıştım ki elini bacağımın üstüne bırakmasıyla tüm ciğerlerim birbirine yapışmıştı sanki.
“Şaşurdum ama he, terapi alacağunu hiç sanmazdum.” dedi Mecnun bakışlarını bize çevirirken. Bu süre içinde parmakları baldırımda gezinmeye başladığında tüm bedenimin kasıldığını hissediyordum. Kendine gel Nüha! Adamın eli sadece bacağında, abartma!
“Çok ani oldu, bir anda karşıma çıktı ve beni kendisine bağladı. Şimdi ilacım olmadan nefes bile alamıyorum.” dediğinde kalbim sözleriyle yumuşarken bakışlarım istemsizce ona dönmüştü. Dudaklarında ki hafif tebessümü ve parlak grileriyle öyle aşık olunası duruyordu ki onu hiç tanımasam bile buna karşı gelebileceğimi sanmıyordum. O her halükarda aşık olunası bir adamdı.
“Vay be! Senin yerinde olsam çoktan kıskanmıştım Nüha yenge.” diyen Barkın’la bile bakışlarımız ayrılmamıştı. Benden bahsederken kıskanmam ne yazık ki mümkün olmuyordu.
“Hödükcüm sus yoksa Cem’le birlikte sende arada kaynayacaksın.” dedi Nehir hafifçe kıkırdayarak. Bakışlarım hala grilerin etkisinden kurtulamazken etrafımızda ki sesler yavaşça uğultu halini almaya başlamıştı. Hissettiklerini böylesine net bir şekilde anlatması kalbimi öylesine ısıtıyordu ki ona karşı erimekten kendimi alıkoyamıyordum.
Henüz içimden bir ses sevgili olalı kısa bir süre olduğunu söylese de sanki onu hayatımda ki herkesten daha fazla tanıyor gibiydim. Eskinin hatıraları hiçbir zaman silinmemişti zihnimden, onu unutmak benim için imkansız bir istekti sadece. Bazı geceler görmek için yalvardığım bile oluyordu, öyleki annemi görmek istemekle onu istemek benim için aynıydı.
“Bana böyle bakarsan…” diye mırıldanan Han’la bedenimi tamamen ona çevirmiştim.
“Bakarsam?” dedim gözlerine bakmayı sürdürerek. Yüzü yüzüme doğru eğilirken hareket eden adem elmasını görebilmiştim.
“Seni içime gömüp orada saklama istediğimi durduramam.” dediğinde bakışlarında ki duyguların yoğunluğu kalbimi çepeçevre sarıyordu.
“Durdurma, beni öyle sakla ki içine tüm izler hiç var olmamış gibi silinsin. Olmaz mı?” dememle eli hızla yanağımı bulurken dudakları dudaklarıma yaslandı. Diğer eli de yanağımı bulduğunda beni tamamen dudaklarına bastırmıştı. Gözlerim istemsizce kapanırken ellerim üzerinde ki lakostun yakalarını kavradı, içimde ki duygu selinden adeta titriyordum.
Alt dudağımı dudakları arasına alırken derince bir nefes çektiğinde sanki havayla birlikte ruhumu da ciğerlerine çektiğini hissetmiştim. Bu yakınlaşmamız öncekilerden farklı gibiydi, sanki daha çok duygularının yoğunluğunu anlamam için öpüyordu ve her bir zerresini duyuyordum. Bütün hüclerimde yavaşça gezinen duygu kırıntılarını hissedebiliyordum, bu…harikaydı!
“Sonsuza dek sadece sana olur kuğu’m.” diyerek dudaklarımın üzerine konuştuğunda derince bir nefes alan taraf bu sefer ben olmuştum, nahoş tadını almak için hafifçe yutkunduğum sırada bakışlarım gözlerine tutulmuştu. Eli nazikçe yanağımı okşarken gözlerinin içinde ki pırıltıyı izlemeye devam ediyordum, nasıl bu kadar güzel bir göze sahip olabilirdi ki? Koyu bulutları yer eden harelere sahipti. Yağmurun çağrısı olan bulutların bu denli ısıtması haksızlıktı…
“Hep sendin.” diye mırıldandım sanki önemli bir şeyi itiraf edercesine sessizce. Yakasında ki bir elim yanağına çıkarken tekrardan yutkunarak kuruyan boğazımı canlandırmaya çalıştım. Başını elime yaslayarak bana bakmayı sürdürdü.
“Hepte sen olacaksın.” dediğinde dudaklarım kıvrılırken ona bakmaya devam ediyordum.
Ta ki gelen sese kadar…
“Kiz Nüha hala bahçede midur? Hava serunledü da hasta olacak.” diyen Gülşen ablayla gözlerim irileşirken hızla geri çekilmiştim. Siktir! Etrafımızda bizimkiler varken mi öpüşmüştük?!
Bakışlarımı hızla masaya çevirdiğimde bizden başka kimsenin olmadığını fark etmiştim, ne ara gitmişlerdi ki?
“Ne ara gittiler?” diye kendi kendime mırıldandığımda yandan gelen erkeksi bir kıkırtı sesiyle hızla Han’a dönmüştüm.
“Aklın nerede özel kuvvetler askeri?” dediğinde benimde dudaklarım kıvrılmıştı.
“Bir yüzbaşı yüzünden akıl kalmadı komutanım.” diyerek sırıtmaya devam ettiğimde onunda dudakları gülümsemeyle gerildi.
“O yüzbaşı önce sana sonra da vatana tapar be biriciğim.” derken burnunu burnuma sürtmüştü.
“Önce vatan demeniz gerekmiyor muydu komutanım?” diye takılmaya devam ettiğimde hafifçe geri çekilerek bakışları tüm yüzümde gezindi.
“Sen olmadıkta vatanında bir anlamı kalmaz kuğu’m. Sen olduğunda vatan asıl vatan.” Sözleri nefesimi keserken sadece bulutlarına bakakalmıştım. “Bir gözün toprağım…” derken parmağını hafifçe kahverengi olan gözümün kenarına dokundurmuştu. “Diğer gözün denizim, gökyüzüm, suyum, yaşama kaynağım…” dedi mavi olan gözüme dokunarak. “Ve nefesin hayatta kalmak için solumam gereken oksijenim…” Dudakları dudaklarıma hafifçe dokunurken derince bir nefes çekmişti içine. “Dediğim gibi kuğu’m, sen olmadıkça ben olmam.”
Kelimeleri içime kadar işlerken gözlerimin dolmasına engel olamamıştım. Hafifçe burnumu çekerken bende tıpkı onun gibi başımı eline yaslayarak bakmayı sürdürdüm.
“Bu kadar romantik olursan hep isterim ama.” dedim konuyu dağıtmaya çalışarak yoksa oturup hüngür hüngür ağlayacaktım.
“Romantiklik değil gerçekler biriciğim. Ben onbeş sene sonra ilk kez yaşadığımı hissediyorum, bırakta tadını çıkarayım.” diyerek dudaklarını tekrardandan dudaklarıma bastırmıştı ki duyduğumuz sesle hızla geriye çekildim.
“Ula nerada ha bu kız? O sıruğun yanunda mi?” diyen Fuat amcayla gözlerim irileşirken bakışlarım kapıya kaymıştı. Han da aynı benim gibi kapıya doğru baktığında Fuat amcanın gölgesi gözükmüştü. Aniden yanağımda ki elleriyle beni kendisine doğru çektikten sonra dudaklarını sertçe dudaklarıma bastırdığında nefesim kesilmişti, ardından aynı hızla geri çekilerek ayağa kalktığında hızına yetişmeye çalışıyordum. “Neydiysunuz ha urada da?!” diye haykıran Fuat amcayla tam ayağa kalkacaktım ki arkamda ki Han eğilerek bu seferde elini çeneme koyup dudaklarını yanağıma bastırarak hızla kapıya koşmaya başlamıştı.
Hareketleriyle kahkaha atmaya başladığımda Fuat amca ise kapının önüne gelmişti.
“Delisin!” diye arkasından bağırdığımda bahçeden çıkmadan önce durup arkasını dönerek bakışlarını bana çevirdi.
“SADECE SENİN DELİN!” diyerek haykırdığında gözlerim irice açıldı. Sahiden delinin tekiydi!
“Ula böğürme geca geca!” dedi Fuat amca, hala evin önündeydi.
“SEVİYORUM ULAN!” diye haykırarak ellerini iki yanına açtığında artık şok içinde kahkaha atmaya başlamıştım. “TÜM TRABZON DUYSUN, SEVİYORUM!”
“Ne ettunuz da, örtünün altundan içkü falan mi içtunuz? Noldu ha buna?” derken Fuat amca da gülmeye başladığında hala ilerde dikilen adamı seyrediyordum. Dudaklarında gülümsemesiyle bana doğru elini salladıktan sonra hızla arkasını dönerek gözden kaybolmuştu.
“Aşk sarhoşu deniyor buna babacım.” diyen Beril’in sesini duyuyordum fakat bakışlarım hala gittiği yerdeydi.
İçinde ki gizli çocuktan dışında ki sert duvara kadar aşıktım ona…
***
Lanet olsun!
Uyumak için odalara dağılmıştık ve biz kızlarla aynı odada yatıyorduk lakin içim öyle çok kıpır kıpır ediyordu ki uyuyamıyordum. Zihnimde sesleri dönüp dururken oflayarak tekrar yattığım yerde döndüm, ne kadar tatlıydı bu gece…
“O yüzbaşı önce sana sonra da vatana tapar be biriciğim.”
Ah! Bana kesinlikle kafamı yedirtecekti. Sözleri kalbime işleyerek beni ele geçiriyordu ve ben ise sadece uzaktan bir izleyici gibi heyecanlı bir şekilde diğer bölümü bekliyordum.
“Hele bir ilaç veriyor, tadı bal gibi. Aldıkça daha fazlasını istiyorsun, yedikçe yiyesin geliyor. Beni bile uysallaştırıyor.”
Of! Yanımda kimse olmasa oturur çığlık çığlığa bağırırdım. Kalbimi çıkartıp yakında eline bırakacaktım, onu istiyordu. Sahiden… ben ona ilaç mı oluyordum? Peki ya sözlerinin güzelliği… ah! Deliriceğim!!
“Tüm Trabzon duysun, seviyorum.”
Yok, anlaşıldı. Bu gece bana uyku yoktu. Hemen yastığımın altında duran telefona uzanarak elime aldığım sırada gelen bildirim sesiyle ekran aydınlanmıştı. Gördüğüm isimle dudaklarım hızla kıvrıldı.
Bulut adamım🩶: Uyuyamıyorum :( (02.10)
Hafifçe kıkırdığımda kimse duymasın diye yüzümü yastığa bastırdım. Deli adamım benim!
Nüha: Bende uyuyamadım :( (02.11)
Bulut adamım🩶: O zaman gel kollarıma :) (02.11)
Kaşlarım çatılırken fikir hoşuma gittiği için hızla yerimden doğrulmuştum.
Nüha: Nerdesin?? (02.12)
Bulut adamım🩶: Bahçenin girişindeyim (02.12)
Mesajına görüldü atarak ekranı kapattıktan sonra hızla ayağa kalkıp cama yürüdüğümde gerçektende bahçenin kapısında arkası dönük bir şekilde dikildiğini görmüştüm, ama ben bunu yerdim…
Bakışlarım tekrar etrafıma kaydığında kızların uyuduğundan emin olarak yavaşça pencereyi açtıktan sonra aşağıya bakarak mesafeyi hesapladım, tahmini üç metre vardı. Zor değildi, eğitimde daha yüksekten atladığımız bile oluyordu. Arkadan hızla hırkamı alıp giydikten sonra üzerimde ki tişört ve eşofmana baktım, yeterliydi. Bacağımı camdan diğer tarafa attıktan sonra ellerim sıkıca pervaza tutunurken diğer ayağımı da boşluğa sallandırmıştım, bakışlarım tekrardan aşağıya kayarken çıplak ayaklarımı duvara dayayıp derin bir nefes aldım. Ellerimi pervazdan ayırırken eş zamanlı olarak ayaklarımla da kendimi ittiğimde hava takla atmamı sağlayarak yere ayaklarımın üzerine düştüm.
Ayaklarım hafiften acısa da umursamadan arkamı döndüğümde onu tam dibimde bulmayı beklemeyerek yerimden sıçramıştım. Elleri hızla belime sarılıp beni kendine çekerek hafifçe kaldırdıktan sonra ayaklarının üzerine koydu.
“Sanki bir şeyleri unutmuşsun küçük kaçkın.” diyerek tek kaşını kaldırdığında kollarımı boynuna sarıp daha çok ona yaklaştım.
“Sende hırka giymemişsin, hava serin buralarda.” dedim bakışlarımı üstünde gezdirerek. Hala sabahki kıyafetleri vardı üzerinde, bir koyu gri lakost ve siyah kot pantolon.
“Ben üşümem.” derken elleri kalçama inerken hızla bacaklarımı aralayarak beline sardığında kollarımı boynuna daha sıkı doladım. Bu hareketi kalbimi hızlandırırken kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum, deli ve uyuzdu!
“Niye sen robot musun?” diyerek gözlerimi devirdiğimde ilerlemeye başlamıştı. “Nereye gidiyorsun? Sabah Fuat amca beni görmezse valla olay çıkartır.” dediğimde beni umursamayarak yürümeye devam etmişti. En sonunda bende konuşmaktan vazgeçerek kendimi onun kokusuna bırakıp omzuna yaslandım, dayağı o çekecekti nasıl olsa!
Gözlerim istemsizce kapanmaya başladığında bir arabanın kapısının açıldığını duymuştum, ardından başımın üstünde hissettiğim elle içeri girdiğimizi fark ettim. Tam başımı kaldıracakken ensemde ki eli baskı uygulayarak tekrar başımı omzuna yatırdı.
“Uyu biriciğim, yanımdasın.” demesinin ardından omzumda hissettiğim kalın bir örtüyle yüzümü daha çok boynuna saklamıştım. Sanki uyumak için ilacımı yeni içmiş gibiydim, saatlerdir bana uğramayan uyku şimdi zihnimi karanlığa buluyordu.
Onsuz uyku haram olmuştu sanırım artık bana…
***
Gelen tıkırtı sesiyle başımı güzel kokulu yastığa daha sert bastırırken kokunun daha da yoğunlaştığını fark etmiştim. Dudaklarım kıvrılırken yüzümü harika kokuya biraz daha yaklaştırdım, mentol ve baharatlı bir parfüm kokusu gibiydi. Aynı tıkırtıyı tekrar duyduğumda istemsizce gözlerim açılırken nerede olduğumu anlamaya çalışıyordum.
“Nüha uyan artık!” diyen Leyla’nın sesiyle kafamı çevirdiğimde camdan bana bakan yeşil gözleriyle karşılamıştım. Bizim arabada ne işimiz vardı ya?
Gözlerim aynı benim gibi yeni uyanan Han’a döndüğünde istemsizce dudaklarım kıvrıldı, grileri kısık bir şekilde etrafa bakınıyordu.
“Günaydın biriciğim.” diyerek o uykulu ve boğuk sesiyle konuştuğunda tüm hücrelerimin kasıldığını hissetmiştim.
“Günaydın bulut adam ama kalkmamız lazım.” dedim yanda ki Leyla ve Mecnun’u göstererek.
“Ben hala otelden yanayım.” dediğinde dudaklarımda ki sırıtışla gözlerimi devirmeden edememiştim.
“Etrafı nasıl susturmayı planlıyorsun acaba?” derken kucağından kalkarak kendimi yanına attığımda yerinden doğrularak gerinmeye başlamıştı. Araba da uyuduğumuz için her yerimiz tutulmuştu tabi ki!
“İmam nikahıyla.”
“Hay taktın nikaha Han. Normalde erkekler nikahtan kaçan kısımda olmaz mıydı?” dediğim sırada yanımda ki kapının kilidini kaldırarak açmıştı.
“Ben erkek değilim, senin erkeğinim. İkisi arasında çok fark var.” demesiyle sırıtışım istemsizce büyümüştü. Şöyle konuşuyordu işte, laf edemiyordum!
“Ula babam tutturdi nerada bu kız, uyiy mi diye. İki ayru durun da.” diyen Mecnun’la Leyla gülerken elinde ki terlikleri önüme bırakmıştı.
“Biz odada uyuyor dedik Nünü ama gitsek iyi olur, kahvaltıya çağırmamızı istedi çünkü.” dedi Leyla sırıtarak. Gülmekte haklıydı, arabada uyurken basılmıştık! Rezilliklere doğmuyordum. Neyse ki basan kişi Fuat amca olmamıştı.
“Sen çağırdın mı imamı?” diyen Han’ın bakışları Mecnun’daydı.
“Öğleden sonra gidip getireceğuz da.” dediğinde bu sefer sırıtarak bakan taraf ben olmuştum.
“Aynı yatakta yatmak için evleniyorsunuz yani?” dememle Leyla’nın kızaran yanaklarıyla daha çok keyiflenmiştim.
“En azından nikah kıyacağız Van kedisi, siz arabalarda sürünmeye devam edin.” diyerek gülen Leyla’yla kaşlarım havalanmıştı.
“Meco iki yıl beklemiş ama portakal, birileri de biraz beklesin.” derken bakışlarım yanımdan kafasını uzatan Han’a döndüğünde daha çok gülmeye başlamıştık.
“Arada ki 15 seneyi atlamazsak sevinirim kuğu.” dediğinde dudaklarımda ki sırıtışı silmeden yanağına bir öpücük bırakarak arabadan dışarı çıkmıştık.
“Onu düşünürüz.” diyerek göz kırptıktan sonra arkamı dönerek Leyla’nın koluna girip eve doğru ilerlemeye başladık. Bahçede ki kızları fark etmiştim, bana sırıtarak bakıyorlardı!
“Ay Nüha abla sizde ki nasıl bir aşkmış, bir kopamadınız.” diyen Beril’le dudaklarım kıvrılırken onlara doğru adımladık.
“Darısı başına sarışın.” dedim saçlarını karıştırarak. Gözlerinde ki buğulu bakış yere odaklandığında düşüncelerini anlamak zor değildi, sevdiği biri vardı.
“Ah keşke…” dediğinde yandan Nehir kolunu omzuna atmıştı.
“Noldu kız? Yavuklun mu var yoksa?” dedi Nehir sırıtarak.
“Beni gördü de yavuklusu olmam geri kaldı Nehir abla.” diyen Beril’in yüzü asılmıştı.
“Kim bu şanslı çocuk? Belki yardımımız dokunur.” dedi Leyla elini Beril’in omzuna koyarken. Ben tek kelime etmeden yüz ifadesini izliyordum. İçimden bir ses bu çocuğu tanıdığımızı söylüyordu ama bakalım yakında çıkardı kokusu.
“Boşver be yengem, ben sonra söylerim size. Şimdi şu abimler çay istemişti, onu götüreyim.” diyerek yanımızdan ayrılıp içeri geçtiğinde bakışlarım hala onu izliyordu.
Bakalım bu şanslı delikanlı kim çıkacaktı…
~~~~~
Cem Türkoğlu…
“Ula ha bu Barkın hala uyiy mi?” diyen Mecnun’la bakışlarım ona dönerken elimde ki telefonu bırakmıştım, gözlerim etrafta gezindiğinde Barkın’dan bir iz yoktu.
“Uçağa binip kaçmadıysa evet.” dedim dalga geçer bir tonda. Milletin ne sikim yaptığı zerre sikimde değildi.
“Ben gidip bir bakayum ha buna, şehür sandu herhalde burayu azgun teke.” deyip yerinden kalkarak evden de çıktığında umursamadan telefonu tekrar elime aldım. Bulmaca çözmek onlardan daha eğlenceliydi.
Dünyayı ısıtan büyük yıldız…
Cevabı güneşti, sarı saçlarıyla güneş gibi ışıldıyordu. Gülüşü dünyamı ısıtmıştı, büyük bir yıldız misali…
“Lan!” diyerek gözlerimi kapatıp açarken hızla telefonu bıraktım. Ne oluyor bana amına koyayim! Yoktu güneş falan!
Derince bir nefes alarak kendime gelmeyi çalıştığımda etrafımı saran gül kokusuyla gözlerim istemsizce kapanmıştı, gül her zaman böyle güzel mi kokuyordu? Bilmiyordum ama dişlerimi kamaştıran bu kokuyu görmek için hızla gözlerimi açtığımda karşımda parıldayan bir güneş olduğunu görmüştüm. Aynı saçları gibi sarı bir elbise giymişti, mavileri ışık saçıyordu sanki.
Öksürerek bakışlarımı çevirdiğim de kaşlarım çatıldı, küçücük çocuğa nasıl o gözle bakardım lan ben? Kafamı sikip atacaktım şimdi! Kardeşimiz o bizim deli Cem, sadece kardeş!
“Abim çay istemişti ama, bir yere mi gitti?” diyen sesiyle parmaklarımı bacağıma geçirdim. Öyle naif bir ses tonu vardı ki beynimin içinde çınlıyordu sanki. Kendine hakim ol Cem yoksa pompalıyı götüne sokarım!
“Barkını uyandırmaya gitti abicim, gelir birazdan.” dedim soğuk bir sesle. Evet, bu iyiydi. Ben abisi sayılırdım onun. Bakışlarımı inatla yüzüne çevirmemeye çalışarak masaya bakıyordum, nerdeydi bizimkiler amına koyayim!
“Abi mi?” diye mırıldandığında bakışlarım benden izinsiz ona dokunmuştu, yüksek ihtimal duyduğumu düşünmemişti. Ona dönen bakışlarımı fark ettiğinde hızla yüzünde ki dağılmış ifadesini toplayarak hafifçe gülümsedi. Yapma be kızım! Bu sokuk kalp niye böyle atıyordu şimdi? “Sen ister misin peki çay?”
“Hayır.” dedim hızla. Kafamı gidip duvara çaksam bu siktiğimin düşünceleri susar mıydı?
“Peki.” derken düşen yüzünü saklamak için aceleyle arkasını dönüp çaydanlığı eline aldığında titreyen ellerini fark etmiştim. Böyle giderse kendini yakacaktı. Zihnim benden izin almadan bedenime kalkma emri verirken kendimi yanına doğru adımlayken bulmuştum. Tam arkasına ulaştığımda bardağa koyduğu çayla o da arkasına döndüğünde beni fark etmemiş olacak ki bardak hızla göğsüme çarptı. Hissettiğim sıcaklıkla hızla geriye çekilirken gömleği ileriye doğru uzatmıştım.
“Hay sikeyim böyle işi!” diye haykırırken bir yandan da gömleğin önünü açmaya çalışıyordum.
“Ay ben çok…çok özür dilerim, yemin ederim yanlışlıkla oldu.” diyerek bana doğru yaklaşan güneş göğsüme üflemeye başladığında çayın acısını bile unutup tenime çarpan ılık nefesine odaklanmıştım. Yok amına koyayim, bana o pompalı şart!
“Sorun değil, ben sessizce yaklaştım.” derken omuzlarını elimi koyarak onu geriye çekmiştim ki sözlerimi umursamadan elini elime sardığında göğsümü döven kalbimi anlamaya çalışıyordum.
“Bunu değiştirmen lazım, gel sana abimin gömleklerinden vereyim.” demesiyle beni yukarı doğru çekiştirmesi bir olmuştu. Bakışlarım elimi tutan eline odaklıyken sanki transa girmişim gibi küçük bedenini takip ediyordum. Beni bir odaya soktuğunda elimden ayrılan eliyle derince bir nefes daha aldım, kalp krizimi geçiriyorum ben amına koyayim? Bu niye böyle hızlı?
Elim kalbime giderken o ise dolapta bir şeyler arıyordu.
“Onun kıyafetleri bana olmaz.” dedim zor bela ulaştığım sesimle. Elim hala kalbimin üstünde duruyordu.
“Şey…evet, sen fazla iriymişsin.” derken mavileri beni boydan boya süzdüğünde hareket eden boğazını izliyordum. Gözlerimle çakışan bakışları büyürken hızla tekrardan arkasını dönüp dolaba bakınmaya başlamıştı. Güneş saçları sırtına doğru dökülürken beyaz teni ışıldıyordu. Bakışlarımı ondan çekmem gerekiyordu ama yapamıyordum. Sapık gibi küçük bir çocuğu izleyemezdim!
“Ben yanda değiştiririm.” diyerek hızla kapıya yönelmiştim ki hızla elimi yakalayan küçük parmaklarla bakışlarım kahrolası güzel yüzüne döndü.
“Buldum.” dedi elinde ki paketi açılmamış gömleği gösterek. “Abim bunu almıştı ama büyük gelince hiç giymedi.” derken elimi bırakıp paketi hızla açarak mavi gömleği göstermişti. Sikeyim! Gözlerine benziyordu!
“Abin cazlamasın sonra.” dediğimde yine sözlerimi umursamadan elinde ki gömleği yatağın üstüne bırakıp düğmeleri açmaya başladığında kaşlarım çatılırken ellerim hızla ince bileklerine sarılırken onu durdurdum. “Sözlerimi dinliyor musun küçük?”
“Mantıklı konuşursan evet, mesela en son söylediğin kelimeyi dinlemedim.” diyerek bana diklendiğinde yakınımda ki yüzüne dalmıştım. Hafif çatılan kaşları ve büzülen dudakları…sikeyim, gerçekten kesinlikle yasaktı!
“Üstüme sıcak çayı dökerken de bu kadar mantıklı mıydın, küçük!?” derken sonda ki kelimeyi vurguladığımda kaşları daha çok çatılmıştı.
“Bir anda hayalet gibi arkamda bitmeseydin dökülmezdi ızbandut kılıklı.” diyerek ellerini çekiştirdiğinde istemsizce tutuşumu sıkılaştırmıştım. Gül kokusu böyle güzel ciğerlerime dolarken uzaklaşmasını istemiyordum.
“Suçlu ben mi oldum şimdi?” dedim tek kaşımı kaldırarak. Bakışları yüzüme odaklandığında mavilerinin içinde ki siyah göz bebeğinin hızla büyüyüşünü izliyordum. Sanırım bunu sonsuza dek izleyebilirdim. Sikeyim! Uzaklaşmam gerekiyordu!
“Şu üstünü değiştir artık, anca afkuruysin.” dediğinde dudaklarım kıvrılmıştı. Karadeniz ağzı bir insanda anca bu kadar tatlı durabilirdi ve ben tatlıya bayılırdım…
Ellerim bileklerini bıraktığında geriye doğru bir adım atarak gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan üstümde ki gömleği hızla çözüp yatağa doğru attım, tam diğer gömleği elime almıştım ki bakışları göğsüme düşmüştü.
“Kızarmış…” diyerek bana doğru attığı bir adımla dibime girdiğinde parmağını kızaran yere koyarak varla yok arasında dokundu. “Acıyor mu?” dediğinde çarpan nefesiyle zapt edemediğim bir inilti dudaklarımdan dökülmüştü. Gerçekten sikeyim! Ben neyle sınanıyordum amına koyayim? Beynimin loblarını kaynar suda siksinler ki bende kafa falan yoktu!
Parmağını hızla geri çekerken büyüyen gözleriyle bana aşağıdan bakmaya başlamıştı.
“Ay…çok mu acıdı? Böyle olmaz krem mi sürsek?…” derken hızla konuşmaya devam ettiğinde tam onu geri itmek için elimi beline koymuştum ki açılan kapıyla ikimizinde bakışları hızla oraya dönmüştü.
“O…ha, oha!” diyen Barkın’la gözlerim irileşmişti.
İşte şimdi koca bir hassiktir!
~~~~~~~~~~~~~
Veeee bölüm sonuuu…
Ay sizi çok özledim canlarımmm!
Sizde bizi özlediniz mi? 👉🏻👈🏻
Tam biraz ara vereyim derken Wattpad’in kapanmasıyla ortalık karıştı ama sorun yok, biz her türlü bir yolunu buluruz. ;)
Sizce bölüm nasıldı???
Ben bu bölüm Mirza’ye ayrı Mecnun’a ayrı Cem’e de ayrı düştüm sanırım…
Ve yeni çiftimiz, Cem ve Beril hakkında neler düşünüyorsunuz?
Yorum ve beğeni atmayı unutmayalım lütfen!
Cuma günü tekrardan görüşmek üzere efenim…
Seviliyorsunuzzzzz
🦢☁️