İçeriğe geç

İNFİRAT

Bölüm 15 · 22 dk okuma

İNFİRAT

Bölüm 15

14. AİLE

~Bölüm Şarkıları~

Cimilli İbo~Oyna

Koray Avcı~Hoşgeldin

Yeni bölümden herkese merhabalar efenimm!!!

Nasılsınızzz??

Yine ah be Mirza'm, senin gibisini nereden bulacağız dediğimiz bir bölüm oldu diyebilir :)

Yorum ve vote atmayı unutmayın lütfen!!

"Sen bana yangın ol efendim, ben sana rüzgar... Tutuşsun gün yansın geceler, zamanımız dar..."

diyerek sizi bölüme uğurluyorum canlarım.

İyi okumalar

Seviliyorsunuzzz

🦢☁️

~~~~~~~~~~~~~~

Bazen hayat size her zamankinden daha canlı görünebiliyordu, güneş daha da parlıyordu sanki. İçimde ki güç damarlarımdan akarken zihnimi kibriyle boğuyordu, oysaki hiçbir zaman gücümle övünen bir ahmak olmamıştım.

Hayatı bu kadar katlanılır kılan şey aşk mıydı? Bilmiyordum lakin yüzüme çarpan ılık rüzgar bile onu hatırlatırken başka bir anlam can bulamıyordu zihnimde. Sevgi öyle yoğundu ki gözümü sadece grilere açmak isteyecek kadar beni kör ediyordu, bunun farkındaydım.

Öğrendiğim çocukluğu kalbime zehir olup akmıştı, o kadını bulup öldürme isteği içimde kök salıyordu. Hasan'ında annesi olduğunu söylemişti, bu da onun Hakkari de olduğunu açıklardı. Onca zamanın hatırına bile Halil albayın veda törenine gelmemişti, nasıl bir kalp öyle kolayca vazgeçerdi ki sevdiğinden?

Sevgi... Beş harften oluşan bir saçmalık diyebilirdim size bundan aylar önce, çünkü nasıl olduğunu deneyimleyemediğim belki de tek duyguydu. Seneler öncesinde Han'a karşı olan duygularımı hep minnet olarak varsaymıştım, sevgi bilinci zihnimde yer almıyordu. Babam olacak şahıs annemi zorla kaçırarak hamile bırakmış ve sonrasında da gitmesine izin vermemişti, iki tarafta da asla sevgi yoktu.

Bu yüzden yeni karşılaştığım hisler beni korkutuyordu, aklımın tamamen onunla dolup taşması ruhumu çepeçevre sarıyordu. Bu hislerimin yoğunluğu ya sonum olacaktı ya da başlangıcım, buna emindim...

Son anda yüzüme doğru gelen yumruktan kaçınırken etrafımda dönerek Nehir'in arkasına geçtim. Zihnimde düşünceler ardı ardına akarken karşımda dövüştüğüm kişiye odaklanamamıştım.

"Kazanmak üzereyim!" diye haykıran Nehir'le gözlerimi devirerek attığı tekmeyi hızla savuşturmuştum.

"Henüz temas bile edemedin astsubay." dedim dudaklarımın kıvrılmasına izin vererek. O sıra da tekrar tekmesini salladığında geriye kaçarak bir sonraki atağını bekledim.

"Bu kafa dağınıklığıyla uzun sürmez." dediğinde tekrar bana doğru atılmıştı ki yüzüne vurduğum yumrukla hafiften geriye doğru sendelemişti.

"Tekrar düşün derim." derken kaçamak bakışlarım hemen ilerimde Barkın'la dövüşen Han'a kaymıştı. O kızın işini hallettikten sonra kapıda ki sözleri hala zihnimde çınlarken dudaklarım tekrardan kıvrıldı, Erdem yüzbaşı çağırdığı için ben bir şey söyleyemeden gitmesi gerekmişti ve sonra ise Melike albayın bizi gözden geçirmek isteyesi tutmuştu. O yüzden hepimiz bir anda kendimizi eğitim alanında dövüşürken bulmuştuk.

Hızla yumruğunu yüzüme doğru salladığında bu hareketini engelleyerek ben yumruk atmaya çalışmıştım ki bu sefer o da engelleyerek hızla geriye kaçınmıştı. Bir süre daha bu çekişmemiz devam ettikten sonra attığım tekmeyi yakaladığında zıplayıp etrafımda dönerek diğer tekmemi yüzüne geçirmiştim, hızla yere savrulan bedeniyle acı içinde inlerken elini sertçe yere vurarak pes ettiğini bildirmişti.

"Gavura vurur gibi vuruyorsun be Nünü, beynimi hissetmiyorum." diyen Nehir'le dudaklarım hafifçe kıvrılırken bakışlarımı ileride bizi izleyen albaya çevirdiğimde başını hafifçe sallayarak kazandığımı belirtmişti.

"Sen bu çıtkırıldımlıkla nasıl asker oldun be Nehoş?" diye gülerken bakışlarım yine ona kaydığında gözlerim grilerle çakışmıştı. Barkın çenesini ovalayarak Nehir'in yanına gelirken bakışlarımı bana doğru adımlayan Han'dan bir saniye bile ayıramıyordum.

"Bir beynin olmadığı içindir o akarsu." dedi Barkın, sesinden güldüğü anlaşılıyordu.

"Seni kendime aşık ettiysem birkaç bir şeyler vardır be şeker oğlan." diyen Nehir'le şaşkın bakışlarım ona dönerken ikisininde birbirine cilveli bakışlar attığını fark etmiştim.

"İşte onu doğru demiş olabilirsin." diyerek alnına bir öpücük kondurduktan sonra dudaklarında ki gülümsemeyle ayağa kalkarken Nehir'inde kalkmasını sağladığı sırada yanımda hissettiğim bedenle bakışlarım hızla ona döndü. Elini belimde hissetmeme ve bedeni neredeyse bana yapışık olmasına rağmen keskin bakışları albayın üzerindeydi, yüzünde yine o her zaman ki ketum ifadesi vardı.

"Aferin İnfirat, dövüş konusunda hala oldukça iyisiniz." diyen Melike albayla istemsizce dün geceki sohbetimiz zihnimde canlanmıştı. Sanırım o konuşmayı arkada ki ketum beye de söylemem gerekiyordu. "Bugünlük dağılabilirsiniz." diyerek arkasını dönüp ilerlediği sırada belime kolların sarılması bir olmuştu.

"Han bahçedeyiz, ne yapıyorsun?" derken kollarını itmeye çalıştığımda beni umursamadan kafasını da boynuma gömmüştü.

"Demek sadece sana aitim öyle mi?" diyerek soruma cevap vermek yerine benim o kıza ettiğim sözleri dile getirdiğinde kalbim heyacanla göğsüme vurmaya başlamıştı.

"Bahçedeyiz!" dedim tekrardan kollarından ayrılmaya çalışarak lakin bu hareketim sadece daha çok kendisini kazmasını sağlamıştı.

"Sana ait olan birinin kollarındasın, kim karışabilir ki?" dediğinde gözlerimi devirirken gülmemek için yanağımın içini ısırmaya başlamıştım.

"İyi ki ağzına laf verdik seninde he."

"Ağzıma yakışacak başka şeylerde biliyorum." diyerek dudaklarını boynuma bastırdığında gözlerim istemsizce büyümüştü. Ben mi çok sapıktım yoksa o mu çok arsızdı, çözememiştim.

"Evet, yumruğum gibi. Geri çekil Han." dediğimde erkeksi bir şekilde kıkırdayan sesi kulağımı doldurmuştu. Sıcak nefesi boynumu yakarken boğazımın daha çok kuruduğunu hissediyordum.

"Bu hırçın hallerin daha çok hoşuma gidiyor." diye fısıldadığında kasıklarıma saplanan ağrıyla bacaklarımı istemsizce birbirine bastırmıştım, dilim itiraz etse de bedenim emrine amade gibiydi. Bahçede bir ağacın gölgesindeydik ve etrafımız her ne kadar sakin olsa da birazdan dolabilirdi.

"Özgür'üm sana bir şey diyim mi?" diyen Cem'le bakışlarım ona döndüğünde kolunu Özgür'ün omzuna atmış bir şekilde bizi izlediğini görmüştüm.

"Deyin komutanım." dedi Özgür.

"Bunların olacağını en başından beri biliyordum da Mirza komutanın birine koala gibi yapışacağını asla tahmin edemezdim." diyerek kahkaha atmaya başladığında boynumdan kafasını kaldıran Han'ın bakışları Cem'i bulmuştu.

"Komutanım, Mirza komutanım çok kötü bakıyor. Sussanız mı?" diyen Özgür'le Cem biraz sakinleşse de hala gülmeye devam ediyordu.

"Türkoğlu ecelini mi çağırıyorsun?" dedi yanımda ki boğuk ses.

"Komutanım siz o kollardan ayrılıp beni dövmek istemezsiniz bence." dediğinde bakışlarım arkaya kaydığında o da kısık gözlerini bana çevirmişti. Gülüşümü saklamak için dişlerimi dudağıma geçirdiğimde bakışları hızla oraya düştü. "Bak işte ben dedim, bundan da kurtulduğumuza göre rahatız Özgür'üm."

"Komutanım ateşe körükle gidiyorsunuz ama zerre korumam, benden söylemesi." dedi Özgür.

"Yav bir şey yok diyorum oğlum, beyni eridi bunun aşktan zaten." diyen Cem'le Han'ın dudakları kıvrıldığında gözlerini onu izleyen gözlerime dikmişti.

"Ben birkaç dakikaya geleceğim biriciğim." diyerek dudaklarıma hızlıca bir öpücük bıraktıktan sonra koşmaya başladığında bakışlarım onlara dönmüştü.

"Hay eşeğin aklına düşen karpuzun kabuğunu sikeyim!" diye haykırarak hızla içeri koşan Cem'le Han da peşine takılarak içeri girmişti. Kafamı olumsuz anlamda sallarken dudaklarım daha çok kıvrılmıştı, bu sefer sahiden kendisi kaşındı.

"Ben demiştim." derken gülen Özgür'le yavaşça yanına doğru adımladım. Bebeğini kaybettiği günden sonra pek konuşmamıştık ama onu her geçen gün daha iyi görüyordum.

"Deli bunlar." dedim yanında durarak.

"Sormayın komutanım ya, dayak yiyecek şimdi." diye gülerken siyah bakışlarını bana çevirmişti. "Hayırlı olsun bu arada komutanım, sahiden çok yakıştınız." dediğinde yanaklarımın ısındığını hissedebiliyordum, herkesin bilmesine hala alışabilmiş sayılmazdım.

"Eyvallah Özgür." dediğimde bir kahkaha daha atmıştı ki çatılan kaşlarımla ona baktım.

"Komutanım iyice Mirza komutanıma dönmüşsünüz, neden bu kadar iyi anlaştığınız anlaşılıyor." demesiyle gözlerim kısırlarken gülmemek için kendimi kasmıştım.

"Başka yönlerimin de nasıl benzediğini göstermemi istemiyorsan sus Özgür." dememle hızla gözleri açılırken ellerini iki yana açıp geriye doğru adımladı.

"Allah korusun komutanım, ben almayayım." derken hızla arkasını dönüp içeri kaçtığında bende gülmeye başlarken yavaşça içeri doğru adımladım.

Kısa zamanda hepimiz bir aile olmuştuk gerçekten...

~~~~~~

Leyla Engin...

Arkamdan gelen inleme sesiyle elimde ki kutuyu dolaba yerleştirerek hızla bakışlarımı çevirmiştim ki gördüğüm yüzle kaşlarım çatıldı. Nüha'nın kızı haşat ettiği bilgisini almıştım fakat yanıma gelmesi neredeyse yarım saat sürmüştü, bakışlarımı ondan bir saniye ayırmadan sedyeye oturmasını izledim.

Ben bir hemşireydim ve işim onları tedavi etmekti lakin bazı istisnai durumlar olabiliyordu, beni sinir etmeleri de bunlardan biriydi. Yavaşça yanına doğru adımladığımda gözlerinden akan yaşlarla kolunu tuttuğunu gördüm, oysaki benim kardeşim neredeyse ölecek kadar dövüldüğünde bile ağlamamıştı. Satmaya çalışmıştı öz babası sırf bu kaşar yüzünden, ona bile ağlamamıştı. Buna rağmen bir kolu kırıldığı için karşıma gelip ağlaması cinlerimi daha çok tepeme çıkartıyordu.

"Neyin var?" dedim buz gibi çıkan sesimle. Elimde olsa neşteri boğazına dayayıp nefesini tamamen keserdim ama sakin olmam gerekiyordu.

"Kör müsün? Kırdı kolumu işte." dediğinde dişlerim birbirine geçerken tek kelime etmeden arkamı dönüp dolapta ki iğneyi elime aldım, paketini açtıktan sonra köşede ki ilacı da enjekte etmemin ardından tekrar ona döndüğümde öfke dolu bakışları bana dönmüştü.

"Uzan." diyerek yanına doğru adımladığımda o iğrenç sesini çıkarmadan sedyeye uzanmıştı. Çenesini tutup hızla havaya kaldırdıktan sonra iğneyi boynundan enjekte ettiğimde tam konuşacaktı ki elim sıkıca ağzına kapandı, ilacın etki etmesi için birkaç dakikaya ihtiyacım vardı.

Elimin arasında çırpınırken hareketleri yavaşça kesilmeye başladı ve ardından bedeni pelte kıvamında sedyenin üzerine yayıldı. Elimi ağzından çekerek karşısına dikildiğimde gözleri korkuyla beni izliyordu.

"Damarlarında gezen zehiri hissediyor musun?" derken dudaklarım kıvrıldığında kollarımı göğsümde bağlamıştım. Aslında verdiğim bir zehir değil sadece lokal anesteziydi lakin korkması için yeterdi.

"Ne...ne yaptın bana? Neden kıpırdayamıyorum?" dediğinde ona bakmayı sürdürdüm.

"Kolun acımıyor muydu? Bak işte kökten çözdüm sorunu, ölürsen hiçbir yerin acımaz." dediğimde gözleri büyürken bedenini tekrar hareket ettirmeye çalışmıştı lakin geçirdiği kısmi felç yüzünden boyundan aşağısı hareket edemezdi.

"Ne...ne verdin bana?"

"Bir tür zehir." derken kolumu kaldırıp bileğimde ki saate baktım. "Tahminimce beş dakikan var ölmek için."

Sözlerimle daha çok ağlamaya başladığında yaslandığım masadan doğrularak yanına gidip parmaklarımı çenesine sardım.

"Noldu asker? Göz göre göre gebermek zor mu geldi? Sırf o salak hislerin yüzünden bir özel kuvvetler askeri de aynı bu duruma düşmüştü biliyor musun?" diye haykırdığımda sinirlerim daha da geriliyordu. "Senin hiç baban sandığın insan boynuna ip doladı mı geber diye?"

Yaşadığı korkudan nefesi hızlanırken gözlerinde ki korku daha da artmıştı lakin bu bile sakinleşmemi sağlamıyordu. Ya ekip zamanında yetişmeseydi? Benim kardeşim bu orospu yüzünden ölecekti!

"Ö...özür dilerim, lütfen affet." dediğinde diğer elim ise sıkıca saçlarına sarıldı.

"O kız benim kardeşim seni asker bozuntusu, kılına zarar vereni yaşatır gibi mi görünüyorum?" dediğimde kafasını yavaşça olumsuz anlamda sallamıştı. "Şunu o beynine sok Burçin, yaşamında ölümünde benim elimde. O bir asker, vatanı için yaşar vatanı için öldürür ama ben değilim." derken yüzüne daha çok yaklaştım. "Birini öldürmenin kaç farklı yolunu bildiğimi duysan şaşarsın." Geri çekilerek elimi üzerinde çektikten sonra üstüme silip arkamı döndüm.

Hafif bir anestezi vermiştim, birkaç dakikaya kendine gelmeye başlayacaktı. Dolaptan elime aldığım neşterin paketini açarken tekrar arkama döndüğümde korku dolu bakışları birkaç saniyeliğine elime kaydığında bedenini tekrar oynatmaya çalışmıştı.

"Bir asker olarak öldürmen gereken şerefsizlerle iş birliği yaparsan sende o şerefsizlere dönüşürsün ve birileri de seni gebertir Burçin, bu her zaman böyle işler." derken bıçağı yavaşça boynuna yasladım. "Bu sana sadece küçük bir ön gösterimdi, ayağını denk almazsan..." diyerek bıçağı daha çok bastırdım. "O salak saçma hislere tutulan kalbini zevkle durdurum."

Ardından hızla geriye çekilip elimde ki eldivenlerle beraber neşteri de çöp kovasına attıktan sonra masada ki telefonu elime alıp Melike albayı aradım, ikinci çalışta hızla açıldı.

"Albayım kolu kırık bir asker var, hastaneye sevk edilmeli." dedim sinirden titreyen elimle masayı kavrarken.

"Tamamdır Leyla, yanıma yolla askeri."

"Emredersiniz albayım." diyerek kapanan telefonu yerine bıraktıktan sonra bakışlarımı arkaya çevirdiğimde yavaşça doğrulduğunu fark etmiştim. "Melike albay seni çağırıyor." derken tekrardan arkamı dönüp dolapla ilgilenmeye başlamıştım. Kulağıma dolan yavaş adımlarıyla derince yutkunurken kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum.

Kardeşim yaşıyordu, ona bir şey olmayacaktı...

~~~~~~

Nüha Ertunç...

Kendimi oturduğum yatakta geriye doğru attığımda burnuma dolan mentollü kokuyla burnumu yastığa gömmek istesem de kendimi tutmuştum. Erkeklerin koğuşundaydık ve Cem'le Han hala orta da yoklardı, sahiden bulup ağzına sıçmış olabilirdi!

Başımı daha çok çevirerek yüz üstü yattığımda dudaklarım kıvrılmıştı, ben ara böyle tutulmuştum sahiden. Gerçi benimki de soruydu işte, aklımda hala onu ilk gördüğüm zaman ki bakışları dolanıyordu. Masum ama bir o kadar da sert...

"Siz tango işini ne yaptınız Mecnun?" diye soran Nehir'le onlara kulak kesilsem de kafamı yastıktan çekmemiştim. Tüm karargahı koşmuşlardı herhalde, nerede kalmıştı ki?

"Gidiyruz bir dersa ama bakalum, iki bir şey kaptuk gibin." dedi Mecnun.

"Düğünden önce görmezsem çatlarım Laz uşağı." diyen Barkın'la dudaklarım kıvrılmıştı, bende çatlardım!

"Sırf çatla diye yapmayacağum." diyen Mecnun'la kapı açıldığında hızla başımı kaldırıp kapıya bakmıştım ki kafam sert bir şekilde üst ranzaya çarpmıştı. Siktir! Sanırım beynim yarıldı!

"Hay sikeyim ya!" diye mırıldanarak kafamı ovuşturmaya başlamıştım ki başka bir el elimi durdurup çektiğinde bakışlarım hızla açılmıştı. Han önümde diz çökmüş, çatık kaşlarıyla kafama bakıyordu.

"Çok mu acıdı?" diyerek başımı ovuşturmaya başladığında ben hala aşağıdan onu izlemekle meşguldüm. Bakışları başıma odaklıyken gözlerinde ki endişe çok hoşuma gitmişti, birazcık cilve yapsam nolurdu ki? Sanırım reglim yaklaşmıştı, içimin kaynadığını hissedebiliyordum.

"Öpersen geçer belki." dediğimde sözler dudaklarımdan birden kaçıvermişti. Hızla beklemeden dudaklarını başıma bastırdığında midemde ki kelebekler yine firar ederken kendimi çok garip hissetmiştim. Her defasında bu kadar heyacanlanmak normal miydi?

"Geçti mi?" derken dudaklarında ki sırıtışla yüzüme biraz daha yaklaştığında başımı olumlu anlamda salladım. "Dudaklarım her daim hizmetinde yavrum." demesiyle tam cevap verecekken gelen çığlıkla susarak bakışlarımı bizimkilere çevirmiştim. Gördüğüm manzarayla gülmemek için hızla dudağımı ısırdım.

"Aaa! Komutanım, örümcek!" diye haykıran Özgür kendini ayakta duran Cem'in kucağına atmış ve yan bir şekilde kollarının üstünde duruyordu. Cem'in şaşkın bakışları Özgür'e döndüğünde Mecnun ve Barkın'ın kahkahası koğuşu yerinden oynatmıştı.

"Biraz hızlı gitmiyor muyuz Özgür'üm?" diyen Cem'le daha fazla dayanamayarak bende kahkaha atmaya başladığım da göz ucuyla Nehir'inde kafasını Barkın'ın omzuna koyarak güldüğünü görmüştüm.

"Ya komutanım ben örümcek diyorum siz ne diyorsunuz, fobim var benim." diyerek Cem'in boynuna daha çok sarılan Özgür'le önümde ki adamın bile dudakları kıvrılmıştı.

"Özgür, biz çok sap kaldık bence. Sana birini bulmak lazım." dedi Cem o esnada Mecnun ise yerde ki örümceği peçeteyle alarak camdan aşağıya atmıştı.

"Aman yok komutanım, ben tövbekarım." derken Cem'in kucağından inen Özgür hala yerlere bakınıyordu, sahiden fobisi vardı demekki.

"Ula erkek adam korkar mu heç şuncacuk örümcekten?" diyen Mecnun'la Özgür'ün kaşları çatılmıştı.

"Korkmuyorum, sadece kendisiyle yıldızımız pek barışmıyor." dediğinde hepimiz tekrar gülmüştük.

"Hay senin yıldızına Özgür, hiç güleceğim yoktu la." diyerek gülen Barkın'la kapı bir kez daha açıldığında içeri çekingen adımlarla Leyla girmişti.

"Müsait miydiniz?" dediğinde dudaklarım kıvrıldı. Benim kibar çiçeğimdi o, küçükken bile böyle naifti.

"Gel yilduzum gel, sağa müsait olmaz olur muyuk heç?" derken kollarını hızla Leyla'ya saran Mecnun'la Han ise yerden kalkarak önümde dikilmeye başlamıştı. Bakışlarım istemsizce göz hizama kaydığında hızla başımı çevirerek aklımı dağıtmaya çalıştım, hiç iyi değildim! "Neralardaydun sen? Hasta mi vardi?"

"İşim vardı Mecnun." dedi Leyla hafifçe gülümserken.

"Yok Laz uzağı, kız hemşire ama atış talimi yapıyordu. Ne mal mal sorular soruyorsun?" diyen Barkın'la kendime gelmeye çalışmıştım ama önümde böyle durunca pek mümkün olmuyordu, gözüm kayıyordu. Yana kayarak bende ayağa kalktığımda yanaklarımın ısındığını hissedebiliyordum.

"Sağane da, ne karişiysin ha uradan?" dedi Mecnun sert bir sesle.

"Adam haklı, doğru düzgün sorular sor." derken kolunu belime sarıp beni kendine çeken Han ile bende ellerimi ellerinin üzerine koyarak ona yaslanmıştım.

"Uiyy Mirza'm, hoşgeldun aramuza. Sonunda dünyamuza dönebildun mi?" dediğinde kaşlarıyla beni işaret etmişti.

"Elimde olsa oradan hiç ayrılmam ama işte mecbur." dedi Han çenesini başıma yaslayarak.

"Sanki kendisi çok farklı, götüm." diyerek Mecnun'a bakan Cem'le hafifçe gülmüştüm. Böyle izlemek daha da keyifliydi.

"La onu bunu bırakında bir dans edin bakalım, hem bizimde bir yardımımız dokunur. Düğüne az kaldı." diyen Barkın'la bakışlarım Mecnun ve Leyla'ya dönmüştü.

"Olabilir aslında." diyerek Mecnun'a bakan Leyla ile Mecnun el mecbur kafasını sallamıştı. Arkadan şarkı açan Nehir'le ortaya geçtiklerinde izlemeye başlamıştım, gerçekten ilk yaptıklarına göre çok iyilerdi.

Mecnun'un eli Leyla'nın beline sıkıca tutunurken gözlerinde ki aşkı buradan bile görebiliyordum, kaderin cilvesi Leyla'mı çok iyi bir adama yollamıştı. Tanışma hikayeleri ise sahiden trajikomikti fakat ne yazık ki ben o hikayeyi seneler sonra öğrenebilmiştim görev yüzünden.

Mecnun'la ilk kez çarşı da bir kafede karşılaşıyorlardı aslında, duyduğuma göre Mecnun ilk görüşte vuruluyordu ve hemen atak yapıyordu. Adını öğrenmeye çalışarak yanına geldiğinde ise kibar Leyla bir anda sinirlenip bunu kovuyor, yetmiyor bir de yanda bulduğu büyük bir taşı kafasına doğru fırlatıyor. Sonrasında umursamadan ordan ayrıp karargaha geldiğinde birkaç saatin ardından Mecnun yarılan alnı için revire geliyor, üzerinde ki kamuflajıyla tabi.

Durumu anlayan bizimki özür falan diledikten sonra yarasını pansuman ediyor ve sonrasında bu zamana kadar geliyorlar işte. Ben ise bu hikayenin son birkaç ayına yetişebilmiştim sadece...

"O puştla bir daha dans etme fikri sakın aklına gelmesin kuğu." diye kulağıma fısıldayan Han'la düşünceleri kafamdan atarak dudaklarım kıvrılırken hafifçe ona döndüm.

"Hani kötü dans ediyordum?" diyerek o günkü sözlerini dile getirdiğimde dudaklarını kulağımın altında ki kısma değdirerek küçük bir öpücük bıraktı.

"Olay nasıl dans ettiğin değil yavrum, sana benden başka kimse temas edemez." dediğinde neredeyse inleyebilirdim. "Ayrıca sana kötü dans ediyorsun diyen çarpılır."

"Sen demiştin."

"Sana çarpıldım işte." derken tekrardan dudaklarını bastırdığında kalbim sözleriyle yumuşacık olmuştu. Mecnun ve Leyla önümüzde asaletle salınırken ben kendimi onun nefes seslerine bırakmıştım, zihnimi bulandıracak kadar güçlü bir çekimi vardı.

"Ulan ilk kez saplığımdan rahatsız oldum amına koyim, bu nasıl bir tim?" diyen Cem'le şarkının bittiğini o an anlamıştım. "Gel Özgür, bizde dans edelim."

"Ben buna hazır değilim komutanım." diyerek geriye doğru bir adım atan Özgür'le kendimi daha fazla tutamayarak gülmeye başlamıştım.

"Az önce kucağıma atlarken hiç şikayetin yoktu yarrağımın başı." diye kaşlarını çattığı sırada başka bir müzik çalmaya başlamıştı.

"Hepimiz biliyoruz ki düğünün geri kalanı böyle geçecek." dedi Nehir horonun sesini açarken.

"Heh işte buna kurban olurum, o ne öyle romantik romantik be kardeşim. İçimiz kalktı." diyen Cem'le hepimizin bakışları ona döndüğünde derince yutkunarak bize baktı. "Uy aha!" diye haykırarak horon tepmeye başladığında kafamı olumsuz anlamda salladım, akıllanmazdı.

"Buna laf edemeyeceğum, özlemişum da." diyerek Cem'in elini tutan Mecnun'un bakışları arkamda ki adama döndü. "De hayde senda gel ula." Bakışlarım hızla arkaya kaydığında kaşlarını çattığını görmüştüm.

"Oynasana." dediğimde bu sefer sert bakışları bana dönmüştü. Kafasını hafifçe olumsuz anlamda salladığında bakışlarında itiraz istemeyen bir ifade vardı.

"Sen biliy musun güneşum." diyen Mecnun'la bakışlarım tekrar onlara döndüğünde Özgür'ün Cem'in elini tuttuğunu ve Leyla'nın ise Mecnun'un eline sarıldığını görmüştüm.

"Bizum senalarimuz geçti da orada." diyerek bakışlarını bana çeviren Leyla ile dudaklarım kıvrılırken bakışlarımı tekrardan Han'a çevirdim.

"O zaman izle bakalum." derken elini bırakarak Leyla'nın eline geçtim.

"Senun şive yapişuna ölürüm hatun." diyen Mecnun melül bakışlarla Leyla'ya bakıyordu.

"Ay bende geçeceğim." diyerek Nehir'de elime tutunduğunda oynamaya başlamıştık. Yanda ki ranzaya yaslanıp sırıtarak bizi izleyen Han'a baktığımda kaşlarıyla ilgiyle havalanmıştı.

"Aynı performansı düğünde de bekliyoruz." diyen Barkın ise gülerek bizi izliyordu.

"UY NENEM!" diye haykıran Mecnun daha da hızlandığında bizde hızlanmıştık. "Oyna güzelim oyna, oyna çimen kurusun. Yaktun yüreklerumi bir baka bir durursun." derken bakışlarını Leyla'ya çevirerek cilve yapan Mecnun'la horon bittiğinde hepimiz nefes nefes kalırken gülmeye başlamıştık.

"Bakın siz benim Trakyalı manitama, içinden Laz kızı çıktı." diyerek kollarını Nehir'e saran Barkın'la bende Han'ın yanına adımlamıştım.

"Biz de her tel var oğlum, çok işlevliyiz." dedi Nehir gülerken.

"İşlevini yesinler senin." diyen Barkın'ın güldüğünü anlaşılıyordu.

Bakışlarım gülen yüzünden ayrılmazken grilerinde ki ilgi hoşuma gitmişti. Belime tutunan elleriyle beni yakınına çekerken dudakları hafifçe kıvrılmıştı. Grilerinde ki pırıltılar hoş bir hal alırken kollarımı boynuna sardım.

"İşte şimdi tam Laz gelini oldun." dediğinde midem kasılırken gözlerimi kaçırma dürtümü zor zapt etmiştim.

"Niye? Horon bilmeyeni gelin olarak almıyorlar mı?" dediğimde hafifçe kıkırdamıştı.

"Evet ama o kural senin için geçerli değil." demesiyle kaşlarım havalanmıştı.

"Nedenmiş o?"

"Çünkü sen Mirza Han Yalçıner'in karısı olacaksın, laf söyleyenin lafını götünden sokar kulağından çıkartırım." diyerek alnını alnıma yasladığında kalbim artık gerçekten ağzımda atıyordu.

Mirza Han Yalçıner'in karısı...

Zihnimde yankılanan sesi titrememe sebep olacak şekilde hoşuma giderken hayallere gömülmemi sağlamıştı, gerçekten bu bir gün yaşanır mıydı acaba? Hafifçe geri çekilerek grilerine baktığımda çok tuhaf hissediyordum, ben hayatım boyunca hiç bir erkekle bu tür hayallere girişmemiştim lakin şimdi onun yanımda damatlıkla durup kocam olması için sanırım canımı bile verebilirdim.

"Çok büyük konuşuyorsunuz Mirza Han bey." dediğimde tek kaşı seksi bir şekilde havalandı.

"Büyük konuşmadım biriciğim, gerçeği söyledim."

"Ya ben karın olmak istemezsem?" diyerek sırıttığımda yüzünü bana biraz daha yaklaştırarak aramızda santimler kalmasını sağlamıştı.

"O zaman sen yalvarana kadar bende..." derken açılan kapıyla sesi bölündüğünde gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı.

"Mirza komutanım, Melike albay sorgu için sizi çağırıyor." diyen askerle geri çekildiğinde gözlerini açmadan bir süre bekledikten sonra grilerini benimle buluşturduğunda kahkaha atmak üzereydim, ikide bir bölünmekten nefret etmişti.

"Yok amına koyim, kesin alarm var." diyerek ateş püskürten bakışlarını askere çevirdi "Tamam, geliyorum." dediğinde asker ise kafasını sallayarak koğuştan ayrılmıştı. Bakışları bana dönen Han hızla dudaklarıma atılarak küçük bir öpücük kondurduktan sonra geri çekilip koğuştan çıktığında çatık kaşlarımla arkasından bakakalmıştım, kimi sorgulayacaklardı?

~~~~~~~

Mirza Han Yalçıner...

Sert adımlarım sorgu odasına doğru ilerlerken sinirlerim gerilmiş durumdaydı, her kimse ümüğünü sıkıp leşini odaya serebilirdim. Her saniye kokusunu solumak için çıldırırken hep bir bölünüyorduk, kendimi Karadeniz'imin serin sularında boğasım geliyordu.

Şaşırtıcı bir şekilde ona bu kadar bağımlı olmam da garipti. Değişken gözlerini görmediğim de sikik bir astım hastasına dönüyordum ve tekrardan hava alabilmek içinde dudaklarına ihtiyacım vardı. Evet, küçüklüğümden beri aklımda olan tek kişiydi lakin kendimi bu kadar kaptıracağımı hiç düşünmemiştim. Bazı geceler onu bulduğumu hayal ettiğimde sadece benim için iyi bir arkadaş olur diye düşünüyordum, tabi bu siktiğimin düşüncesi onu tanıdıktan sonra anında yok olmuştu.

O sert duruşu, kendini savunuşu ve bunlara rağmen gülüşünde ki tatlılık...

"Komutanım iyi misiniz?" diyen sesle kendime geldiğimde sert bakışlarım hızla yanımda ki askeri buldu. "Duvara bakıp sırıtıyordunuz da."

"Sana ne lan? Belki şizofrenim amına koyim sana ne?" diyerek tam üstüne yürüyecektim ki açılan sorgu odasının kapısıyla son kez bakışlarımı korku dolu gözlerine değdirip hızla odaya daldım. Sandalye de oturan kızı tanımıştım ve bu hiç hoş değildi. Lügatımda bir kadına el kaldırmak yoktu fakat onun kırılmadık kemiği kalmasın istiyordum, neyse ki kuğum bir kaçını halletmişti de içim biraz soğumuştu.

"Bilir misin Mirza'nın sorgu da ki nâmını?" diye önünde ki kıza soran Melike albayla ilerleyerek hemen masanın karşısında ki duvara yaslandım. Acımasız bir insandım, hele ki sorgularda bu durum beşe katlanıyordu. Bazı zamanlar geliyordu, karşımdakinin insan olduğunu bile fark edemeyecek kadar kendimden geçebiliyordum. Bu durumlarda demli çay kafamı yerine getirirdi aslında ama artık işler farklıydı, bir çift deniz ve toprak sakinleşmemin tek yolu olmuştu.

Kız kafasını olumlu anlamda salladığında kolunda ki alçıya kaydı bakışlarım, sözleri tekrar zihnimde yankılandığında göğsüm bir kez daha gururla kabarmıştı. Nasıl da cevabını vermişti benim güzel biriciğim...

"Soru sordum asker, dilin yok mu?" diyerek elini sertçe masaya çarpan albayla kız yerinden sıçramıştı.

"Bi...biliyorum." dedi titrek bir sesle. Midemi bulandırmıştı.

"Demek biliyorsun." derken eli sertçe kızın saçına dolanmıştı. "Yüzbaşım senin gibi bir karaktersiz olmadığı için meslektaşına eğitim dışında elini sürmez asker fakat nişanlısı onun yerine yapmış sanırım zaten." dediğinde yüzümde mimik oynamasa bile şaşırmıştım, benim minik kuğum bana bir şeyleri söylememişti demek ki.

Nişanlısı...

Bu hoşuma gitmişti, istemsizce gözümün önüne karım olacağını ima ettiğimde ki ifadesi gelmişti. Kızarık yanakları ve büyüyen gözleri öyle güzel duruyordu ki hemen o an gidip nikahı basmayı istemiştim. Her hareketiyle senelerce taş olması için uğraştığım kalbimi kendisiyle doldurarak iyileştiriyordu, buna kızmam gerekirdi ama bu taş öyle çok onun için atıyordu ki umursamak bile aklıma gelmiyordu.

"Benim hiçbir suçum yok albayım, yemin ederim iftira..." dediği sırada hızla yerimden doğrularak ona doğru bir adım atmıştım ki albay elini kaldırarak beni durdurdu. Cebinden çıkarttığı telefondan bir şeyler yaptıktan sonra masaya koydu. Bir tür ses kaydı gibiydi, birkaç saniye sonra telefondan bu kızın sesi gelmeye başlamıştı.

**

"Sana gebertmeni söylemiştim, nasıl elinizden kaçırırsınız? Şimdi ya benim söylediğimi anlarsa? Hayatımı bitirir."

"Altı üstü sana ihanet eden kızını öldürüp namusunu temizleyecektin, bu bu kadar zor olmasa gerek. Özel kuvvetlerde olduğu bilgisini bile verdim, eğer açığa çıkarsam sizi yaşatmam."

"O Nüha orospusunu öldür de senden başka bir şey istemiyorum."

**

"Bana pekte iftira gibi gelmedi." derken telefonu kapatıp tekrar cebine attığında sinirden kudurmak üzereydim. Kimse benim kuğuma hakaret edemezdi, yaşatmazdım. "Ayrıca telefondan aramaları silmen onlara bir daha ulaşılmayacağı anlamına gelmez, bu salaklıkla nasıl asker olduğun bir muamma tabiki."

Sözlerinin ardından bakışları bana döndüğünde hareket dahi etmeden o kızı izliyordum, belki ben el kaldıramazdım ama Nehir'i çağırıp zevkle öldürmesini izleyebilirdim. Eğer kuğuyu çağırırsam öldürmezdi, biliyordum. Vatan söz konusu olmadığı sürece kimseyi öldürmezdi o.

"Baho'ya ulaşıldı mı?" diye sorduğumda dişlerimi sıkmaktan zor bela konuşabilmiştim. Avuç içlerim birilerini pataklamak için kaşınıyordu.

"Ulaştık ama sürekli yer değiştiriyor şerefsiz, bir süre daha izlemede kalacağız. Bu bizim için çok iyi bir fırsat, liderin de yerini bulmamızı sağlayabilir." dediğinde kafamı olumlu anlamda sallamıştım sadece. Bakışları sadece masaya odaklı olan kızın gözleri yavaşça bana değdiğinde gözleri dolmaya başlamıştı, siktiğimin göz yaşları götümde bile değildi. Beynini masaya akıtarak gebertmemek için kendimi zor tutuyordum.

Onu bulduğum hali gözümün önünde canlandıkça boğazımdan aşağıya bir şişe kezzap boşaltılıyor gibiydi, sadece birkaç saniye daha geç kalsaydım...

Hızla masaya doğru birkaç adım attığımda albay geriye çekilerek izlemeye başlamıştı. Parmaklarım masayı tuttuğunda kaldırarak karşı duvara sertçe fırlatmamla bacakları kırılarak önüme yuvarlanmıştı. Elim hızla boğazına sarılırken havaya kaldırarak ayaklarının boşlukta sallanmasını sağladım.

"Senin görevin vatanı savunmakken onu yok etmeye çalışanların yanında duramazsın asker!" diye haykırdığımda boğazında ki elimi çözmeye çalışmıştı, moraran yüzüyle hızla geriye doğru fırlattığımda duvara çarpan bedeniyle yere çökerek öksürmeye başladı.

Bunca yıl sonra onu bulmuşken tekrar kaybetmekle burun buruna gelmemi sağlamıştı, ölmesini istiyordum...

Tam ona doğru tekrar atılmıştım ki omzuma konan elle adımlarım kesildi.

"Tamam yüzbaşı, üsteğmen yeteri kadar anlatmış zaten kendisine. Bundan sonrası devlette." diyen albayla hızla arkamı dönerek sorgu odasını terk ettim, biraz da kalsaydım devlet sikimde bile olmadan onu gebertirdim. Hemen kapının yanında ki duvara yaslanarak sakinleşmeye çalıştım, gözümün önünden boynuna ip sarılmış hali gitmiyordu.

Odanın kapısı açılarak albay çıktığında hala duvarda yaslı bir şekilde duruyordum. "Benimle gel yüzbaşı." diyerek ilerlediğinde yaslandığım duvardan ayrılarak adımlarımı atmaya başladım.

Odasına girdiğimizde kapıyı ardımdan kapatarak masasına geçmesini izledim. Bedenim bir bağımlı misali sakinleştiricisini istediği için her saniye daha çok kasılıyordu.

"O numarayı nasıl bulmuş?" diye sordum bakışlarımı masadan ayırmadan.

"Bilmiyoruz yüzbaşı, numarayı alabileceği tek bir seçenek var gibi görünüyor ama." dediğinde kaşlarım daha derinden çatılırken bakışlarım hızla gözlerine tutundu.

"Hasan." diye mırıldanırken dişlerim birbirine geçmiş vaziyetteydi. Onun o bok suratını dağıtmakla yetinmeyip tamamen canını almalıydım, yaşamayı bile hak etmiyordu.

"Emin değiliz ama numara sadece onda var diye biliniyor, sence yapar mı böyle bir şey?"

"Eceline susadıysa neden olmasın." dedim yumruklarımı daha çok sıkarken. İnsan ailesini seçemezdi lakin yok etmek bizim elimizdeydi!

"Bunu yarın gidip öğrenmeni istiyorum ama lütfen bu sefer öldürmeye çalışmadan yüzbaşı." dediğinde tam reddedecektim ki konuşmasıyla duraksamıştım. "Yoksa görevi Nüha'ya veririm."

Çenemi hızla kapatarak başımı eğdim, asla onunla yalnız bırakmazdım. Gerekirse öldürmezdim ama yine de buna izin veremezdim.

"Emredersiniz komutanım."

"Seninle bir şey daha konuşmak istiyorum Mirza." diyerek adımla hitap ettiğinde bakışlarım tekrar yüzüne tutundu. Sıkıntılı bir ifadesi vardı. "Nüha'yla ilgili fakat bunu ona nasıl söyleyeceğimi bilemedim."

İsmini duyduğumda kalbim acıyla kasılmıştı, bir şey mi olmuştu? Neden bu kadar dertli bir şekilde ismini zikretmişti?

"Bir sorun mu var?" dedim hızla.

"Yüzü yayılmış Mirza, eğer yüzünün yanı sıra özel kuvvetlerde olduğu bilgisi de yayıldıysa ne yazık ki..." derken duraksadığında ne demek istediğini anlamıştım fakat devam etmesine izin verdim. "Özel kuvvetlerden ayrılmak zorunda kalır."

"Gerekirse bilen herkesi gebertirim albayım ama buna izin vermem." dediğimde dudakları hafifçe kıvrılsa da yüzünde ki hüzünlü ifade dağılmamıştı.

"Üstlere bu bilgiyi iletmedim Mirza, eğer olurda duyulursa yapabileceğim hiçbir şey kalmaz." diyerek bakışlarını kaçırdığında bu sefer derince yutkunan ben olmuştum. Eğer öğrenilirse o da görevden alınırdı, buna rağmen korumuştu. Çekmecesini açarak içinden bir şey alıp masaya bıraktığında derince bir nefes çektim ciğerlerime, kuğunun albayla sarılmış bir resmiydi. Daha küçük duruyordu resimde, askeriyeye ilk gelişi gibiydi. "Buraya ilk geldiği gün çekilmiştik, çok mutluydu."

"Yemin ederim öğreneceğim komutanım, o gitmeyecek."

Sözlerimin ardından hafifçe gülümseyerek resme baktıktan sonra bakışlarını tekrardan bana çevirdiğinde gözünden bir damla yaş daha akmıştı.

"Öyle olsa iyi olur, çünkü açığa çıkarsa askerlikten bile atılabilir Mirza..."

~~~~~~~~~~~~~~~

Ve bölüm sonu...

Yine tatlış bir bölümdü ha ne dersiniz?

Sizce nasıldı???

Sizce Hasan'ın bu konu da bir parmağı olabilir mi?

Yorum ve vote atmayı unutmayın lütfen!

Salı günü görüşmek üzere...

Seviliyorsunuzzz

❤️🤍

Bölüm sonu

1 yorum