
Yūgen (幽玄), Japon estetik anlayışında önemli bir kavramdır. Evrenin, doğanın ya da yaşamın tam olarak açıklanamayan derinliğini ve gizemini sezmekten doğan ince bir hayranlık duygusunu anlatır. Bu duygu çoğu zaman sessiz, dingin ve hafif hüzünlüdür. Güzelliğin açıkça gösterilmesinden çok, ima edilmesi ve kişinin hayal gücüne bırakılması Yūgen’in temel özelliklerinden biridir.
2028
Karaköy’de Bankalar Caddesi ile Banker Sokağı’nı birbirine bağlayan, bugünlerde "Âşıklar Merdiveni" olarak anılan o taş basamakların inşa edilme amacı aslında bambaşkaydı. 1492’de İspanya’dan sürülen ve Osmanlı’nın kucak açtığı Yahudi ailelerden biri olan Kamondo ailesi, Galata’ya yerleşip burayı İstanbul’un finans merkezi haline getirmişti. Ancak bu ailenin görkemli serüveni, yıllar sonra Fransa’da, toplama kamplarının soğuk duvarları arasında son bulacaktı.
Abraham Salomon Kamondo, bu kıvrımlı merdivenleri estetik bir kaygıyla değil, torunları okula giderken dik yokuşta düşerlerse bir noktada durabilsinler diye yaptırmıştı. Tamamen bir koruma içgüdüsüydü bu...
Derin bir nefes verdim ve merdivenlerden inmeye başladım. Yıllar önce buraya Leyla ile geldiğimiz gün hâlâ zihnimin en taze köşesindeydi. Sahi, o biliyor muydu merdivenlerin bu hüzünlü hikâyesini? Hafifçe gülümsedim. Elbette biliyordu. Leyla’nın bilmediği tek şey, benim ona bu kadar âşık olacağımdı.
Aslında ben bunu, ondan çok daha önce tahmin etmiştim.
🏵️🏵️🏵️
2018
Kalbim, göğüs kafesimi zorlayan bir kuş gibiydi. Edebiyat Fakültesi’nin o ağırbaşlı atmosferinde Ayşin Hoca hepimizi ikili gruplara ayırmıştı. Görevimiz; İstanbul’un tarihi bir mekanını seçmek, fotoğraflamak ve ruhunu kâğıda dökmekti. Hocanın listeyi okurken dudaklarından dökülen o isim yan yana gelişi hâlâ kulaklarımda çınlıyor: “Aras Soykan ve Leyla Akkan.”
Şimdi Galata Kulesi’nin gölgesinde, heyecanımı gizlemeye çalışarak karşısında duruyordum.
“İçeri girelim mi?” diye sordum, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak.
O tatlı kahve gözleri bana döndü. “Olur,” dedi yumuşacık bir sesle. “Yukarı hiç çıkmamıştım.”
Beraber kulenin tepesine çıktık. İstanbul ayaklarımızın altındaydı ama Leyla sadece manzaraya bakıyordu.
“Galata Kulesi’nin tarihi kadar güçlü efsaneleri de vardır Aras,” dedi rüzgâr saçlarını uçuştururken. “En bilineni, Kız Kulesi ile olan imkansız aşkıdır. Boğaz, aralarında bir uçurum gibidir; tıpkı kaderleri gibi... Birbirlerine bakarlar ama asla kavuşamazlar.”
Derin bir nefes alıp anlatmaya devam etti:
“Rivayete göre Hezarfen Ahmet Çelebi, Galata’nın yüzyıllar boyu biriktirdiği o sessiz aşk mektuplarını kanatlarının altına alıp Kız Kulesi’ne ulaştırmış. Mektupları alan Kız Kulesi’nin o günden sonra daha da güzelleştiğine inanılır. Bir de... başka bir efsane daha vardır.”
Bana doğru döndü, gözlerinde muzip bir parıltı vardı:
“Eğer bir kadın ve bir erkek Galata Kulesi’ne ilk kez birlikte çıkarsa, kader onları evlilikle birleştirirmiş. Ama biri daha önce tek başına çıktıysa o büyü bozulurmuş. Hatta derler ki; kaderlerinde birlikte olmak yoksa kule mutlaka bir engel çıkarır, o kuleye çıkılmasına izin vermezmiş.”
Şaşkınlıkla ona baktım. “İkimiz de ilk defa çıktık... Ve önümüze hiçbir engel de çıkmadı,” dedim. Sesim cümlenin sonuna doğru neredeyse duyulmayacak bir fısıltıya dönmüştü.
Leyla içtenlikle güldü. “Bu sadece bir efsane Aras. Hadi, gidelim.”
Kulenin dar merdivenlerinden inip Karaköy’e doğru yürüdük. Kamondo Merdivenleri’ne ulaştığımızda, heyecandan mı yoksa dikkati dağıldığından mı bilmem, dengemi kaybedip basamaklara kapaklandım.
“Aras! İyi misin?” diyerek yanıma çöktü.
O an tüm acım bir anda silinip gitti. Endişeyle bana bakan o kehribar irisler... Onu nasıl anlatabilirim ki? Ölen birinin yeniden nefes almayı tarif etmesi gibi imkânsız bir şey bu. Bazı duyguların lügatte karşılığı yoktur. Leyla’ya olan hislerim de öyleydi. Âşık mı olmuştum? Hayır, bu çok basit bir kelime kalırdı. Bu; yüreğimden başlayıp damarlarımda dolaşan ve beynimde bir havai fişek gösterisine dönüşen o isimsiz histi.
Gülümseyip başımı salladım. “İyiyim, sorun yok. Evine kadar eşlik etmemi ister misin?”
“Gerek yok, evim buralarda zaten,” dedi ve benden daha güzel bir şekilde gülümsedi. “Sen de geç kalma. Yarın görüşürüz.”
El sallayıp uzaklaşırken ben sadece arkasından bakabildim. Gidişini bile izlemek, dünyanın en güzel filmini izlemek gibiydi.
🏵️🏵️🏵️
Ümit Yaşar Oğuzcan, “Aşka Dair Nesirler” kitabında ne güzel demişti: “Gitgide alışıyorum sana. Hiçbir alışkanlık bu kadar güzel olamaz.”
Edebiyatın en asil yanı buydu; senin anlatamadığın bir duyguyu bir şair yıllar öncesinden mühürlemiş oluyordu. Eve dönerken ayaklarım yere basmıyor, sanki İstanbul’un üzerinde uçuyordum. Apartmanın kapısında beyaz, yeşil gözlü, tahminen bir yaşlarında minik bir kedi dolandı ayaklarıma. Eğilip başını okşadım, sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi koluma sokuldu.
“Bir süreliğine misafirim ol bakalım,” diyerek kucağıma aldım.
Eve girdiğimde sessizlik vardı, Ali ve Mert henüz dönmemişti. Kediyi yavaşça yere bıraktım.
“Bundan sonra senin adın Piraye olsun,” dedim ona. “Ben biraz uzanacağım, çocuklar gelince seni bir güzel temizleriz.”
En sevdiğim mavi pijamalarımı giyip yatağa uzandım. Piraye gelip kolumun altına sokuldu, mırıltıları odayı doldurdu. Onun huzurlu sesi eşliğinde, zihnimde Leyla’nın gülüşüyle derin bir uykuya daldım.
