İçeriğe geç

İnce Detaylar

Bölüm 4 · 4 dk okuma

İnce Detaylar

Bölüm 4

3. Bölüm: Saudade

Saudade, Portekizceye özgü, başka dillere tek bir kelimeyle tam olarak çevrilmesi zor olan bir kavramdır. Derin bir özlem, hasret ve acı-tatlı bir hüznü ifade eder. Genellikle artık geri gelmeyecek bir insana, geçmişte kalmış bir döneme, kaybedilmiş bir yere ya da bir daha yaşanamayacak anılara duyulan özlemi anlatır. Bu duygu yalnızca yokluğun acısını değil, o şeyin bir zamanlar var olmuş olmasının bıraktığı sıcaklığı ve minnettarlığı da içinde taşır.

2028

Güzel bir rüyanın ortasındaydım. Uçsuz buçaksız bir çiçek tarlasının tam kalbinde, etrafıma bakınıyordum. Gözlerim rengârenk yaprakların arasında süzülen Leyla’ya ilişince yüzümde istemsiz bir tebessüm açtı, ona doğru koşmaya başladım.

Ama ne kadar hızlı koşarsam koşayım, aramızdaki o görünmez mesafe bir türlü kapanmıyordu. Tam omzuna dokunup onu kendime çekeceğim sırada, o güzel rüyadan çekilip alındım. Çok güzel, ama uyanması bir o kadar acı veren bir rüyaydı.

Nemli gözlerimi koluma sildim. Komodinin üzerinde duran, çerçevesi biraz eskimiş o fotoğrafa uzandım. Üsküdar sahillerinde kameraya o kendine has güzelliğiyle gülümseyen Leyla’m duruyordu orada. Parmaklarımı camın üzerinde, onun o derin, güzel gözlerinin üzerinde gezdirdim.

“Söyle bana, Gecem…” dedim, sesim odanın sessizliğinde yankılandı. “Beni burada, bu koca dünyada sensiz bırakmak hak mıydı?”

Hak mıydı cidden? Sevdiğimin ellerimin arasından kayıp gitmesi hak mıydı? Ben bunu hak edecek ne yapmıştım? Peki ya o… O böyle bir sonu hak etmiş miydi?

Ah Leyla… Dileğim şu ki; başka bir evrende, başka bir zamanda birbirimizi hiç bırakmamış olalım. Ne sen gitmiş ol oradan, ne de ben geç kalmış olayım.

Gözlerimden süzülüp fotoğrafın camına damlayan yaşlara mani olacak gücü kendimde bulamadım.

2018

Hem Üsküdar’da hem de Edirnekapı’da yükselen Mihrimah Sultan Camilerinin halk arasındaki hikâyesi her zaman ilgimi çekmişti.

Efsaneye göre koca başmimar Mimar Sinan, Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan’a gizli bir aşk beslemekteydi. Mihrimah, Farsçada “Güneş ve Ay” anlamına geliyordu. Mimar Sinan, bu iki caminin konumunu ve mimarisini sanatsal ve matematiksel üstün dehasıyla öyle bir bağlamıştı ki… Gece ile gündüzün eşitlendiği 21 Mart gününde —ki aynı zamanda Mihrimah Sultan’ın doğum günüydü— Edirnekapı Camii’nin tek minaresinin arkasından güneş batarken, aynı anda Üsküdar’daki caminin minareleri arasından ay doğardı.

Peki bu doğru muydu? Hayır, bu tarz efsanelerin çoğu gibi bu da şehir efsanesinden ibaretti.

Ama insan edebiyatçı olunca, bazen bilerek ve isteyerek efsanelere inanası geliyordu.

Hilmi Hoca’nın tok sesi dersliğin yüksek tavanında yankılandı:

“İmam Gazali’nin kardeşi Ahmed Gazali’nin şu rubaisine iyi kulak verin çocuklar;”

Tahtaya tebeşirle kazıdığı dizeleri işaret etti:

“Senin gönlün dâima meshûr ve müsahhardır, mâzursun / Gamın ne olduğunu aslâ bilmedin, mâzursun / Ben sensiz bin gece kan yuttum / Sen bir gece sensiz kalmadın, mâzursun”

Dizelerin ağırlığı zihnime çökerken defterimin kenarına anlamsız, küçük yıldızlar çiziyordum. Ahmed Gazali bu satırları kime yazmıştı? Kimin uğruna bin gece kan yutmuştu?

Ders bitince amfiden çıkıp bahçede yürümeye başladım. Hava açık ama tatlı bir Mart serinliği taşıyordu. Merak edip telefonumdan bugünün tarihine baktım: 8 Mart. Yüzümde hafif bir tebessüm belirdi, adımlarımı kampüsün yakınlarındaki çiçekçiye doğru kırdım.

Lisedeyken Ali, Mert ve ben her 8 Mart’ta okuldaki kızlara, öğretmenlerimize çiçekler dağıtırdık. Bu gelenek bizde güzel bir alışkanlık olarak kalmıştı. Hemen WhatsApp grubuna girip mesajı attım:

Aras: Çiçekleri unutmayın.

Ali: O iş bizde kanka.

Mert: Ali, telefonu bırak da önüne bak birader. Az daha panoya çarpıyordun!

Gülerek telefonu cebime koydum ve dükkândan içeri girdim. “Kolay gelsin,” dedim tezgâhta gülleri budayan adama bakarak. Gözlüklü, tahminimce 50-60 yaşlarında olan usta, içimi ısıtan babaç bir gülümsemeyle karşıladı beni.

“Hoş geldin oğlum. Hangi çiçeğe bakmıştın?”

Açıkçası ne alacağıma karar vermemiştim. “Hani tam olarak ben de bilmiyorum,” dedim çenemi kaşıyıp renk cümbüşünü incelerken. “Ne önerirsiniz?”

Adam koltuğundan kalkıp tezgâha yaklaştı. “Zambaklarım yenidir, güzeldir. Eğer karar veremiyorsan klasikten şaşma, gül verelim.”

Zambakları işaret ettim: “Sekiz tane zambak alayım o zaman.”

Gözlerim tam o sırada zambakların hemen yanında duran, rengârenk yapraklarıyla ışıldayan farklı bir çiçeğe kaydı. Dizlerimi büküp alçaldım ve merakla baktım. Yaşlı adam bu ilgime sesli bir kahkaha attı: “Onların adı Gerbera evlat. Mutluluk, neşe, masumiyet ve pozitif enerjinin simgesidir.”

Leyla’ya bunlardan alsam ne olurdu ki? “Zambak kalmamıştı, ben de bunu aldım” derdim. Gayet makul, inandırıcı bir bahaneydi.

“Şey…” dedim biraz çekinerek. “Çok değer verdiğim birine almak istiyorum. Hangi renkten almalıyım?”

Yaşlı adamın gözleri parladı. “Çok değer verdiğin biri demek… Üç tane çiçeğin anlamı nedir bilir misin evlat? ‘Seni seviyorum’ demektir. Bu yüzden…” diyerek tezgâhtan önce kırmızı, sonra pembe ve en son sarı bir Gerbera seçip uzattı. “Bu üçü tam ona göre.”

Ödemeyi yapıp dükkândan çıkarken kalbim güm güm atıyordu. Leyla’ya çiçeği uzatırken ne diyeceğimi zihnimde prova edip duruyordum.

🏵️

“Hanımlar, rica etsem bakar mısınız?” dedim, normalde sahip olduğumdan çok daha cesur çıkan bir ses tonuyla.

Leyla ve arkadaşları bana doğru döndü. Elimdeki zambakları arkadaşlarına, o üç renkli Gerbera’yı ise Leyla’ya uzattım. “Kadınlar gününüz kutlu olsun.”

Leyla, o ana dek gördüğüm en sıcak gülümsemeyle gözlerimin içine baktı: “Çok teşekkür ederim Aras!”

Arkadaşları da birer birer teşekkür edince heyecandan ne yapacağımı bilemeyip hafifçe el salladım ve oradan hızla uzaklaştım.

☀️

“ALİ! DOĞRU TUT ŞU KEDİYİ!”

“BEN NE YAPAYIM, DURMUYOR Kİ! HAREKET EDİYOR!”

“İLK DEFA MI HAREKET EDEN KEDİ GÖRDÜN SEN?!”

“BİR ASLAN GİBİ PENÇE ATAN KEDİYİ İLK DEFA GÖRÜYORUM!”

Üç kafadar banyoda Piraye’yi kurulamaya çalışıyorduk. Ali elinde havluya sarılı, avazı çıktığı kadar bağıran Piraye’yi tutarken bana döndü:

“Ne diye şu kedinin adını Piraye koydun ki zaten? Atom koysaydık mis gibi!”

“Ya da Daemon da olabilirdi,” diye ekledi Mert arkadan.

Gözlerimi devirdim: “Piraye gayet asil bir isim bir kere.”

Piraye tam o anda, sanki beni onaylarcasına tatlı ve cılız bir miyavlama çıkarınca üçümüz de kahkahayı bastık.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.