Haiiii ben geldiim! Gece kuşlarım umarım buralardadır, bu saatte bölüm attım aw jdfdsfhdjsh Bir yb yazma ilhamı gelince ben de kaçmadan bölüm yazayım dedim ancak bitti, o yüzden de daha fazla arayı açmadan salayım istedim ehehe:')
Yazım yanlışlarım varsa affoluna. Keyifli okumalar dilerim lokumlarım! Xx
+++++
Tüm kahveleri içmiş ve tadım yapmış sonra da kendi damak zevkime göre puanlandırmıştım. Kahve seven biri olarak bu kadar üst üste hem sıcak, hem de soğuk yumuşak ve sert içimli kahveleri üst üste gömünce kahveden soğumuştum.
Önüme gelen deneme boyu olan küçük karton bardağına gözlerimi kırpıştırarak baktım. "Komutanım az önceki son değil miydi..." Midemi ovuşturarak dizlerimi birbirine sıkıca bastırdım. Çişim gelmişti yahu.
"Bu son." diyerek içmem için parmaklarıyla işaret verince komutuna uyup bardağı kaptığım gibi soğuk kahveyi kafaya diktim ve yüzümü buruşturarak boş karton bardağını masaya bıraktım. "Bu çok acı, kesinlikle benim damak zevkime uymuyor." diye homurdandığımda parmakları arasına aldığı kalemle önümdeki listeyi gösterdi.
"Yumuşak içimlere hep olumlu yorumlarda bulunup yüksek not verdin." dediğinde omuzlarımı hafifçe silktim. "Çünkü yumuşak içim seviyorum komutanım." dediğimde kasıklarımdaki baskıyla karnımı tuttum.
Puanlama yapıp değerlendirme formunu doldurduktan sonra kalemi masaya bıraktım. "Komutanım bittiyse gidebilir miyim?" Altıma işemek üzereydim Tanrı aşkına.
"Bitti, ama gidemezsin, randevudayız." dediğinde kaşlarım havalandı. Bacaklarımı kontrolüm dışında sallamaya başlarken bakışları bacaklarıma kaydı. "İki dakikalığına gidip hemen gelsem? Çok sıkıştım da." diye mırıldanarak kıvrandım. Azıcık halden anla be adam...
"Tamam git yap ve gel, 2 dakikayı geçirirsen ceza veririm." dediğinde gözlerim faltaşı gibi irileşti. "Ama komutanım ana binaya girene kadar 2 dakika geçer zaten, bunun tuvalete girişi ve dönüş yolu-"
"2 dakikalığına dedin az önce, ağzından çıkanı kulağın duysaydı o zaman. Ben anlamam, sadece 2 dakikan var Jeon." dedi otoriter bir sesle. Başımı sallayıp ona asker selamı verdim ve dizlerimi birbirine bastırmaya son verip oturduğum tabureden kalktım.
Ayağa kalkınca daha bir baskı yoğunlaşınca bacak aramı tutmamak için zor durdum. Tam ona arkamı dönüp tek bir adım attığım sırada sesiyle duraksama yaşadım. "Bu arada içtiğin kahvelerin hepsinde azdırıcı vardı."
Sözlerini idrak etmekte güçlük yaşarken küçük dilimi yutacak raddede sesli bir nefes alıp arkamı döndüm. "Ne? Ama... Ama komutanım biz hani aramızda halletmiştik? Şaplak cezası almıştım, ödeşmemiş miydik?"
"Asıl ödeşme şimdiden sonra olacak işte, tam anlamıyla misilleme yaptım, sana senin yaptığın gibi karşılık verdim." diyerek bana göz kırptığında yüzüm şokla çarpıldı.
Ağzım çenem sızlayacak şekilde açılmış ona bön gözlerle bakarken başını hafifçe geriye yatırarak kahkaha attı. Dirseğini yasladığı masaya abanarak boynunu indirip düzeltti ve bakışlarımızı kesiştirdi. "Şaka yaptım, sersem. Azdırıcı yoktu kahvelerin içinde." dedi dalgacı bir sesle.
Sahte bir şekilde gülerken bir yandan da altıma kaçırmamak için tek ayağımı ayaktayken deli gibi sağa sola salladım.
"Bu arada 2 dakikalık süren başladı." derken kol saatine göz attığında gülmeye yapmacık bir şekilde gülmeye son verip önüme döndüğüm gibi koşmaya başladım.
Kurdumun hızını kullanarak ana binanın önüne kolayca varıp kapıdaki nöbetçi teğmene tuvalete gitmek için döndüğümü komutan Kim ile olduğumu söylesem bile aramadan geçirdi beni.
Orada biraz vakit kaybetsem de bu açığı kurdumun hızı sayesinde kapatmaya çalıştım ve soluğu tuvalette aldım.
"İki kilo işedim, bitmiyor ulan bitmiyor." dedim başımı umutsuz vaka gibi sallayarak. Sonra işimi hallettiğim gibi ellerimi yıkayıp ıslak ellerimi enseme ve şakaklarıma sürüp kurulayarak koştura koştura komutan Kim'in yanına geri döndüm.
Bıraktığım yerde oturuyordu. "Geldim komutanım." dedim soluk soluğa. "2 dakikayı geçti."
"Komutanım gerçekten çok acele ettim ama o kadar sıkışmışım ki-" diye savunmaya geçtiğimde elini havaya kaldırarak susmam için işaret verince başı önünde olduğu için gözlerimi devirdim.
"Gözlerini mi devirdin sen komutanına?!" Başını hızla çevirip bağırdığında kafamı iki yana salladım. Adamın şakağında da gözleri vardı herhalde diye içimden geçirirken onun bir delta olduğu gerçeğini yeniden unutuyor olduğumu kendime hatırlattım. Hiçbir şey de gözünden kaçmıyordu, onun kaçsa bile deltasının kaçmıyordu.
"Seni gerçek bir randevuya çıkarmak üzereydim, ama geciktiğin için ceza olarak bu randevuyu iptal ediyorum. Koğuşuna dönebilirsin." dediğinde ağzım kocaman açıldı.
"Ama..."
"Jeon, koğuş!" diye bağırdığında ona asker selamı verdim. "Emredersiniz komutanım."
Tam elimi şakağımdan indirdiğimde midemde hissettiğim ağrıyla yüzümü buruşturdum. Aç karnına bir sürü kahve içmiştim ve şimdi mideme ağrısı vurmaya başlamıştı bile.
"Ne oldu?" diye sordu karnımı tutarak arkamı döndüğüm anda. "Bir şey yok komutanım." diye huysuzca homurdandım.
Doğruca yolun karşısına geçmek için harekete geçeceğim sırada, "Jeon!" diye kükredi. Attığım adım zemine düştüğü anda hızla ona geri döndürdüm vücudumu. "Dinliyorum komutanım."
"Ne oldu diye sordum sana." diye tısladı sıktığı dişleri arasından. "Laflarımı ikilettirmesene bana!"
Beni azarlamaya başlayınca dudaklarımı büküp başımı önüme eğerek midemi ovuşturdum. "Midem ağrımaya başladı..."
Başımı kaldırıp gözlerine baktığımda keskin bakışlarının daha çok kısıldığını gördüm. Gözlerinde şüpheci bir bakış vardı. "Randevuyu iptal ettim diye numara mı yapıyorsun?"
Şaşkınlıkla ona bakarken gözlerim doldu. "Umrunuzda değilim ama gerçekten karnım ağrıyor, numara değil. Bu durumda iptal etmeseydiniz de gidemezdim, çünkü gittikçe şiddetleniyor ağrım. Gidip istirahat etsem iyi olacak."
"Revire uğra." dediğinde usulca başımı sallamakla yetindim belli belirsiz. Ardından tek bir kelime daha etmeden doğruca askeriyenin ana binasından içeriye girip koğuşa geçtim.
Yatağıma yığıldığım gibi yorganımı başıma kadar çekip kapattım. "Randevun götüne girsin..." diye homurdanıp yastığımı yumrukladım.
"Boyun posun devrilsin, adın batsın..." Sinirlerim bozulmuştu. Beni randevuya çıkaracağı heyecanıyla çıkmış ve ne şekilde dönmüştüm Tanrı aşkına. Resmen benimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu. Dalga geçmişti. "Siktir git, benim midem burada ağrırken sen bana inanma zaten! Yalancıyım ya ben, numaracıyım ben tabii. Umrunda değilim senin, hiçbir zaman da umrunda olmadım, olmayacağım da!"
"Sen de benim umrumda değilsin lan. Sikerler böyle aşkın ızdırabını, sevmiyorum. Vazgeçtim, vazgeçtim lan sevmekten..." diye bağırıp yorganı tekmeleyerek üstümden çekiştirerek açtığım anda başımda dikilen Taehyung'u görünce dilimi ısırdım.
"Vaz mı geçtin?" diye sorduğunda sertçe yutkundum. Siktir her şeyi duymuştu... "Komutanım ağrım var cidden." diye fısıldayıp ona sırtımı dönecek şekilde omzumun üstüne kaydırdım bedenimi.
"Neden revire gitmedin?"
"Dinlenirsem geçer komutanım." dedim soğuk bir sesle. Tavrımı ortaya koymuştum. Bundan sonra ben de onu umursamıyor gibi davranacaktım.
"Revire gitmeyecek misin yani şimdi?" diye sorduğunda gözümden sızan yaşı hırçınca sildim hızla. Başımı yastığıma iyice gömerken cevap verme gereksiniminde bulunmadım.
"Komutanın sana soru sorarken cevap ver Jeon!" diye bağırdığında sesi koğuşta inledi. İçeride şu anda sadece ikimiz vardık.
"Gitmeyeceğim komutan Kim." dediğimde yatağımın önüne düşen gölgesi harekete geçti. Saniyeler sonrasında onu döndüğüm noktada buldum. Önüme gelmişti.
Elleri ceplerinde, omuzları dik bir şekilde karşımda dikilirken ona bakmaktan kaçınmak için gözlerimi yumdum.
Midemin ağrısıyla dişlerimi sıkarken bacaklarımı yatakta cenin pozisyonunu alacak şekilde karnıma doğru kaldırdım. Yorganın altında kalan elimle midemi tutup sıvazladım.
Sessizlik oluşunca gittiği düşüncesiyle tek gözümü açıp çaktırmadan baktığımda tepemde dikilmeye devam ettiğini görünce hızla gözümü geri yumdum. Kısık bir şekilde güldüğünü duydum o sırada.
"Ağrını yok edip acını alayım mı?" diye sordu sonra derin sesi. Gözlerimi yavaşça kırpıştırıp araladığımda bakışlarımız orta noktada buluştu. "Gerek yok." dedim kendimden emin bir sesle.
"Gerek yok?" diye beni tekrarlarken tek kaşı havalandı ve ellerini ceplerinden yavaşça çıkarttı. "Sizin işleriniz vardır, ben sizi meşgul etmeyeyim komutan Kim." dedim mesafeli bir şekilde. "Zaten benim de dinlenmeye ihtiyacım var, izninizle."
Dişlerini sıkarken çenesindeki damar seğirdi. Ciddi ifadesinden zerre ödün vermedi. "Komutanını kovuyor musun sen?!"
Yattığım yerde yükselen sesiyle ufak bir irkilme yaşadım istemdışı. "Kovmak ne kelime komutan Kim, benim ne haddime? Ben komuta ettiğiniz eğitim verdiğiniz askerim sadece, yerimi de haddimi de biliyorum artık, merak etmeyin."
Histerik bir şekilde güldü. Sonra yüzü kaskatı kesildi ve ciddiyeti yüzündeki hakimiyetini devraldı. "Beni baştan çıkartabilmek için kahveme azdırıcı katan asker mi söylüyor bunu?!"
Yüzüme gerçekleri hiç acımadan çarptığında tırnaklarımı avuçlarıma geçirdim hırçınca. "Seni bu askeriyeden sürmediğime, askerliğini yakmadığıma şükretmen gerekir!"
Bu bardağı taşıran son damla olurken kendime daha fazla hakim olamayıp ayağa fırladım. "Sürün, askerliğimi yakın hatta. Yeter... Benden bu kadar!" diyerek başımdaki asker şapkamı çıkartıp yatağa attım.
Geleceğimle oynadığımı ve kendimi yaktığım düşüncelerimi siktir edip koğuştan çıkıp giderken arkamdan gür sesini işittim.
"Jeon!"
Onu duymazdan gelip antrenman için gittiğimiz spor salonuna yönelip ellerimi boks bandajlarıyla sarmadan kum torbasını yumruklamaya başladım.
"Bu zamana dek gurursuz ve rezil gibi davrandın, sen bu değilsin Jungkook!" dedim kendi kendime ve bağıra bağıra kum torbasına sağ ve sol kroşeler indirmeye devam ettim.
Kum torbası darbelerimle sallanarak önce geriye gidip sonra bana doğru yöneldiğinde tutarak durdurup geri çekildiğim gibi tüm yaşadıklarımızı, akıbetimin ne yönde olacağı konusundaki belirsizliği, midemdeki ağrıyı bir kenara bırakıp sadece kum torbasını vahşice, çılgınlar gibi yumrukladım.
Ta ki tükenip sarsılan kum torbasına tutunarak yere sırtüstü yığılana dek.
"Dindi mi öfken?" Spor salonunda benim aldığım sesli soluklarım dışında yankılanan derin ses işittiğimde alnımda biriken terimi kolumun tersiyle hunharca sildim.
Başımı yattığım yerden hafifçe kaldırdığımda köşeye sırtını yaslamış, ellerini göğsünde birleştirmiş bir konumda beni izleyen Taehyung'a baktım.
Ellerini çözüp masanın üstündeki pet şişeyi aldığı gibi aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi kapatıp başıma dikildi. Göğsüm şiddetli nefeslerimle şişip inerken onu görmek için kaldırdığım başımı zeminle geri buluşturdum.
Suyu bana doğru uzattığında, "Gerek yok komutan Kim." diye onu reddettiğimde tek kaşı kavislenircesine sivrildi.
"Yorulmadın mı?"
"Yorulsam bile umrunuzda değil ki, yani hiçbir zaman olmadı. Daha önce çok daha fazla yorulduğum olmuştu." dediğimde dudaklarını düz bir çizgi haline getirecek şekilde birbirine bastırdı ve gözlerimin içine bakarak pet şişeyi aynaya doğru fırlattı.
Pet şişe onun atışının darbesiyle gürültüyle yere çakılırken patlayarak zemine akmaya başladı.
Anlık cama sıçrayan su damlalarındaki bakışlarımı yeniden Taehyung'a çevirdim. "İçme." diye hırladı öfkeli bir sesle.
"Sizin şu an askerliğimi yakmak ya da beni bu askeriyeden gönderme evraklarını hazır ediyor olmanız gerekmiyor muydu?" diye sorduğumda dilini sağ yanağının içinden baskılı bir dürtüklemeyle ön alt dişlerinden geçirip sol yanağının içine doğru kaydırdı.
Sol yanağının içini dövercesine sivrilttiği diliyle baskı uygularken, "Yoksa çoktan hallettiniz mi..." diye mırıldandım. Hâlâ soluk soluğaydım ve nefeslerim düzene girmemişti.
"Jeon, canımı feci sıkıyorsun, çok fena yapacağım seni bak." diye sıktığı dişleri arasından kelimelerin üstüne basa basa vurgulama yaptığında sinirlerim yıpranmış bir şekilde sırıttırken ağlamaya başladım. Bir yandan sırıtırken bir yandan da kirpik diplerimden sıcak gözyaşlarım akmaya başlamıştı.
"Askerliğimi yaktınız değil mi?" diye soluduğumda dişleri arasından sesli bir nefes çekti içine ve yanıma doğru çöküp iki yanımda tuttuğum ellerimi bileklerimden sıkıca yakalayarak kavradı. "Şu ellerinin haline bak!" diye bana çıkıştığında bakışlarım kanlar damlayan parmak boğumlarıma kaydı.
Yumruklarken kendimden geçtiğim için ellerimin aşındığını ve kanamaya başladığını bile fark etmemiştim. Gözüm o an hiçbir şey görmemişti. Sanırım hayatımda ilk kez küçük çaplı bir sinir krizi geçirmiştim.
Taehyung'un kurdunun lacivert gözleri açığa çıkarken bileklerimi tutmaya son verip cebinden çıkarttığı mendiliyle ellerimin üstünü sildi. Parmak boğumlarımda dolaştırdığı mendil sağ elimden sol elime geçtiğinde tek bir kan damlası ve aşınma izi kalmadığını gördüm. Beni iyileştirmişti.
"Neden iyileştiriyorsunuz ki beni komutan Kim?! Bunu sizden istedim mi ben?" diye söylendiğimde dudağının tek kenarı yukarıya kıvrılır gibi oldu. Bakışları gözlerime tırmandığında kurdunun lacivert rengi usulca göz bebeğini terk edip kahverengiye bulandı.
"Askerliğini yakmıyorum, seni bu askeriyeden de sürmüyorum. Hiçbir yere gitmiyorsun yani, şimdi koğuşuna geçip istirahat et Jeon."
**
Bölüm sonu :') Jeon güzel rest çekti beh, kaç bölümdür şu anı yazmak için bekliyordum, sonunda geldi bu sahne. Taehyung'un sürünme zamanı başlasın mı artık hmm ne dersiniz? dsfjsdfhdsfh
Umarım bölümü sevmişsinizdir, bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Sağlıcakla kalın seviyorum sizi baiii! Xx
Instagram: Sevvyniz / Sevvytk / Sevvyedit
-Şevval









