İçeriğe geç

İmparatorluğun Kılıcı (Wisteria 3)

Bölüm 34 · 13 dk okuma

İmparatorluğun Kılıcı (Wisteria 3)

Bölüm 34

Bölüm 29: Siren'in Çağrısı

Şehrin uğultusuna sığınan endişeli ve aceleci cümleler birbirlerine karışıyordu. İleriden gelen gemi ve su seslerine doğru adımlarımı hızlandırdım. Taştan yollar hatırladığım gibiydi ama insanlar farklıydı. Eskiden daha neşeli, güler yüzlü, sıcak Ocreya halkının canlılığı solmuştu. Büründüğüm kılık yüzünden küçük çocuklar koşarak benden uzaklaşıyor, satıcılar endişeyle kâğıt parçalarını bir araya getirmeye çalışıyordu. Dükkanların dizildiği kocaman bir caddeden geçip gittim. Yokuşlu ara sokakları aştım. Ben Siren'in Çağrısı'na doğru ilerlerken devriye gezen birkaç muhafıza denk gelsem de başlarıyla verdikleri selamlardan başka bir irtibatımız olmadı. Muhafızlar, şehrin içinde asker görmeye alışmış olmalılardı. Ama buna rağmen Euira denetleme işini askerlere değil, kendi muhafızlarına yaptırıyordu. Kendi ordusuna bile güvenmeyen bir hükümdarın tereddütlü davranışları, diye düşündüm isyan eden tüccarların yanından geçerken.

''Malların hepsi bayat geliyor!'' diye söylendi bir tanesi.

''Halk taze ekmek istiyor!'' diye ekledi bir diğeri.

''Denizden gelenleri de askerler denetliyor, bize bir şey kalmıyor!''

''Temiz su da yok!''

''Muhafızlar hesap defterlerini alıp götürdü, bir daha da getirmedi!''

Sabahın erken saatleri olmasına rağmen şehir karmaşıktı. Yüzlerce kişi olmasa da dükkanlarını açmaya çalışan halk ortalıkta hızla hareket ediyorlardı. Tezgahlarını kuranların yüzünden bıkkınlık akıyordu. Hiç kimse yaptığı işten memnun görünmüyordu. Bir ayakkabı tamircisinin yanından, kapalı bir fırının önünden geçtim. Şehrin merkezine ilerledikçe limanlara demirleyen gemilerin uzun yelkenleri daha görünür hale geldi. İnsanların gözlerinin içine bakmaktan kaçınarak tavernaya doğru yürümeye devam ettim. Çenemi kaldırmaya bile çekiniyordum çünkü bu düşüncemin pek bir mantığı olmasa da halk önceki gelişimizden bu yana bizi hatırlar gibi hissediyordum. Ocreya halkı beyaz saçlı, açık tenli, solgun dudakları insanlardan oluşuyordu. Benim gibi simsiyah saçları, kırmızıya çalan dudaklı ve sıcak bir ten rengi olan biri dikkat çekiyordu haliyle.

Siren'in Çağrısı'na vardığımda kapıyı açtım ve bir müşterinin geldiğini işaret eden çan sesinin ardından burada çalışan genç çocuk hızla döndü. Onu daha önce de gördüğümü hatırlıyordum. Umarım o beni hatırlamazdı. Demek ki işine devam ediyordu. Savaştan ya da krallıktaki anlaşmazlıklardan kaçmak yerine handa kalmaya karar vermişti. Han da şehrin halinden etkilenmişe benziyordu çünkü içeride Fawn, Nori, Zaiden, Kairon ve yaşlı bir çift haricinde kimse yoktu.

Siyah, uzun saçlı çocuk elindeki havluyu omzuna atıp gülümsedi. ''Hoş geldiğiniz efeniğm!'' dedi kocaman bir gülümsemeyle. ''Ne ağalırsınız?''

''Bira,'' diye yanıtladıktan sonra ekibimin oturduğu masaya yöneldim. Zaiden hemen ayağa kalkıp benim için bir sandalye çekti.

Sorun çıktı mı?

Başımı iki yana salladım. Kapıdaki küçük mesele anlatılmaya bile değmezdi.

''Burası çok sessiz ama biraları muazzam,'' dedi Nori ahşap bardağından büyük bir yudum alarak. Herkes benden önce gelip biralarını kaptığına göre yeterince oyalanarak gelmiş olmalıydım. Ya da şehri gözlemlemekten yavaş yürümüştüm. Her türlü, hepimizin burada olması içimi rahatlatmıştı. Nori bardağı geri bıraktığında üst dudağının üzerinde bir köpük izi kaldı. Fawn aniden başını kaldırıp Nori'ye doğru çevirdi ve parmağıyla dudağını işaret etti. Nori kaşlarını çatıp Fawn'ın parmağına vururken Fawn da bıkkın bir nefes verip bir kere daha dudaklarını işaret ettiğinde Nori elinin tersiyle dudaklarında kalan köpüğü silip attı.

''Dakramız var mı?'' diye sordum Zaiden'a dönüp. Son zamanlarda o kadar çok eşyamızı kaybetmiştik ki artık neyimiz var neyimiz yok takip edemiyordum. Tam o sırada aklıma büyülü bir haritamız olduğu geldi. Zaiden ve Kairon ellerindeki tüm dakraları masaya dökerken ben de Nori'nin çantasından ezilip bükülen haritayı çıkardım. Simge hala yerinde duruyordu.

Hiç şekil değiştirmemiş olsa da parlaklığı sönmüştü. ''Sanırım artık haritamız büyülü değil,'' diye söylendim onu yeniden katlarken. ''Kâhinin yardımları buraya kadarmış,''

''Bu kadar yeter mi?'' diye sordu Kairon.

Yaklaşık yüz dakramız vardı masada. ''Hepsi bu kadar mı?'' diye sordum.

Kairon ve Zaiden eş zamanlı olarak onayladılar. İkisine de onar dakra geri verdikten sonra geriye kalan seksen dakrayı bir kesenin içine doldurdum. Tam o sırada siyah saçlı hancı elinde bir tepsiyle masaya geldi. ''İşte biranız hağanımım,'' dedi gülümsemeye çalışarak. Ama dudakları titriyordu. Endişeliydi çünkü beşimiz de Kızıl Ordu'nun askerleri gibi görünüyorduk.

Zaiden'a bir bakış attığımda anlık bir göz temasıyla oturduğu yerden uzanarak hemen arka masadan bir sandalyeyi çekti. Hancı çocuk tepsisindeki birayı masaya bırakamadan sandalyeyi onun altına, kendisiyle benim arama doğru ittirdi. Ben de bira masaya dokunduğu anda hancı çocuğun omzundan tutup sandalyeye oturması için bastırdım. Afallayan hancı şaşkınlıkla sandalyeye çöktü ve bir bana, bir Zaiden'a dönüp korkuyla boş tepsisine sarıldı.

''Adın ne?'' diye sordum gülümseyerek. Kalpten giderse hiç işimize yaramazdı.

''Go-goodwin,'' diye cevapladı.

Elimi nazikçe çocuğun omzunun arkasına yerleştirdim. ''Harika,'' dedim ve kucağımdaki dakra dolu keseyi alıp masaya bıraktım. ''Şimdi şöyle yapacağız Goodwin. Bu kesenin içinde yaklaşık seksen dakra var. Hanının ve hatta krallığının berbat halde olduğunu biliyorum. İnsanların bırak hana gelip içmeyi, ekmek alacak parası yok. Eminim ki tüm müşterilerin ya muhafızlar ya da askerlerdir, haksız mıyım?''

Goodwin sandalyesine iyice gömüldü. ''Çok hağaklısınız hağanımım.''

''Pekâlâ, o halde anlaşmamız şu şekilde olacak,'' dedim ve kesenin ağzını iyice açıp içindeki parayı görmesini sağladım. ''Senden üç gün ve üç gece istiyorum. Bu üç gün boyunca bu hana beşimizden başka kimse girip çıkmayacak. Eğer bunu yapabilirsen sana üç günün sonunda bu paranın üç katını daha getirip koyacağım.'',

O sırada Zaiden çaktırmadan parmaklarını oynattı.

Bir de sınırsız bira.

''Ve bu üç gün boyunca istediğimiz kadar bira içebileceğiz, anladın mı?'' diye sordum.

Goodwin yarı korku, yarı rahatlamış bir tavırla başını salladı. Ondan çok daha kötü bir şey isteyeceğimizi sanmış olmalıydı. Biz ise ona üç günlük tatil ve üç yüz dakradan fazlasını teklif etmiştik. ''Üç gün, üç gece,'' diye tekrar etti. ''Ne isteğersiniz yiyip içeceksiniz, sizden bağaşka kimse hana girmeyecek.''

Başımla onayladım. ''Aynen öyle. Eğer hana başka birini alırsan ben de senin kelleni kapıya asarım.''

Gözleri dehşetle büyüdü. ''Ağalmam efendim. Kimseyi ağalmam.'' Sonra masaya doğru eğilip arkada, uzakta oturan yaşlı çifti işaret etti. ''Onları da kovayım mı?''

Yaşlı çifte bir bakış attıktan sonra, ''Gerek yok,'' dedim. ''İstedikleri zaman gitsinler ama başka kimse girip çıkmayacak.''

Goodwin bir kere daha anladığını işaret etti.

''Güzel,'' dedikten sonra keseyi Goodwin'e verdim ve kalkabilmesi için elimi omzundan çektim. ''Şimdi bir kahvaltıya hayır demeyiz işte,'' dedim gülümseyerek. Herkes başıyla onayladığında Goodwin geri geri kaçtı ve bize kahvaltı hazırlamak üzere ortadan kayboldu.

''Hepimiz için ayrı birer oda ayarlayın,'' dedim bir yandan biramı yudumlarken. Kimsenin bizi duymaması için iyice eğilmiş, masaya doğru konuşuyordum.

Bizim için tek oda.

Zaiden'ın düzeltmesine karşı hafifçe gülümsesem de hemen ciddiyetimi geri takındım. Artık planın kritik kısımlarındaydık. Şakaya yer yoktu. ''Kairon, Nori ve ben saraya gittiğimizde Fawn ve Zaiden burada kalacaklar,'' dedim. Planı tekrardan gözden geçirmekte fayda vardı. ''Kimin dış görünüşüne bürünmek istiyorsun Kairon? Bence Ethel gayet uygun bir seçim.''

''Evet, evet...'' dedi Kairon düşünceli düşünceli çenesini okşarken. ''Yalnız çok küçük bir sorun var. Ben Ethel'ı hiç görmedim.''

Kaşlarımı çattım. ''Yani?''

Kairon alayla güldü. ''Görmediğim birinin dış görünüşüne bürünemem Saige. Eğer birini birebir taklit etmek istiyorsum onu canlı canlı görmeliyim. Yakından.''

''Hay sokayım,'' dedim bileğimi şakağıma dayayarak. ''Neden daha önce söylemedin bunu?''

''Çoktan anladığını sanmıştım.''

O halde tüm plan tehlikeye girerdi. Kairon'un yakından tanıdığı birini bulmalıydık yoksa plan hiçbir işe yaramayacaktı. ''Dane, Delhin, Ho-jin'i de hiç görmedin öyle değil mi?'' diye sordum her ne kadar cevabını tahmin edebiliyor olsam da. Başını iki yana salladığında derin bir nefes verdim. ''Euria'yı gördün mü peki?'' Umutsuz bir denemeydi.

''Gördüm,'' diye yanıtladı Kairon. Ancak isteksiz görünüyordu. Eh, onun yerinde olsam ben de korkutucu bir hükümdarın kılığına girmek istemezdim. Her yönden tehlikeli, çok riskli ve kabiliyet isteyen bir işti bu.

Euria gibi davranabilir misin peki?

Kairon derin bir nefes verdi. ''Deli ama bir o kadar zeki, güçlü bir hükümdar gibi davranmamı istiyorsunuz. Eğer bu üç günün sonunda sağ kalırsak anlatacak görkemli bir hikayemiz olacak!'' Gülümsedi. Bu gülümsemenin altında yatan kuşkuyu sezebilmek için Nori gibi güçlerimin olmasına gerek yoktu. Kairon elinden geleni yapacaktı. Ben elimden geleni yapacaktım. İşin sonunda başarılı olup olmayacağımız canlarımızla oynadığım, geleceği belirsiz bir kumardı.

Yaşlı çift yemeklerini bitirdi ve sessizce hanı terk etti; ayrılışları, görev bilinciyle kapıyı arkalarından kilitleyen Goodwin dışında kimse tarafından fark edilmedi. Elinde bir tepsi yemek ve yüzünde temkinli bir gülümsemeyle gruba döndü. Elleri hafifçe titreyerek tepsiyi yere bırakırken, "Kahvaltınız," dedi.

"Teşekkürler, Goodwin," dedim. Plana odaklanırken ses tonum umursamazdı. "Unutma, üç gün boyunca kimse içeri girip çıkmayacak."

Goodwin hararetle başını salladı ve sanki bizim varlığımız etrafındaki havayı ateşe vermek üzereymiş gibi geri çekildi.

Kairon sessizliği bozdu; sesinde kararlılık ve korku karışımı bir ton vardı. "Euria'nın tavırlarını yakından görmedim hiç. Buna şansımız da olmayacak. Eğer işler ters giderse yedek bir planımız var mı?''

''Doğaçlama yapacağız,'' dedim ellerimi bira bardağımın etrafından geçirerek. "Bir yolunu bulacağız. Artık geri dönüş yok."

Zaiden'ın gözleri haylazlıkla parladı.

Belki de seni onunla özel olarak görüştürmeliyiz. Biraz flört eder, kendine aşık edersin. Nasıl fikir?

Kairon gözlerini devirdi. "Beni büyük bir hevesle, bizzat kendi elleriyle idam edebilecek güce sahip bir hükümdarla karşı karşıya gelmek mi? Çocuk oyuncağı."

''Tehlikeli,'' diye mırıldandı Fawn.

Nori kuru ve mizahtan uzak bir sesle güldü. ''O halde ilk planımız başarılı olmak. İkinci plan kendimizi öldürtmemeye çalışmak."

''Üçüncü plan ne?'' diye sordu Kairon direkt bana dönerek.

İç çektim. ''Biz geberip gittiğimizde diyarın geleceğinin emin ellere bırakılmasını sağlamak.''

Yaklaşan görevin getirdiği gerginlik üzerimize çökerken, kalbime elle tutulur bir umutsuzluk ve çaresizlik duygusu sızdı. Önümdeki görevin büyüklüğü karanlık, amansız bir fırtına gibi geldi, tüm umut ışıklarını yuttu ve ruhumun üzerine uzun gölgeler düşürdü. Biz, kaderin gelgitleriyle karşı karşıya kalan, uçuruma bakan ve olası sonumuzu bekleyen bir avuç yorgun ruhtan başka bir şey değildik. Handaki soluduğum hava korkumla yoğunlaşıyor gibiydi; her nefes, karşımıza çıkan aşılmaz güçlüklerin zahmetli bir hatırlatıcısıydı. Hayır, güçlüklerin değil planlarımın işe yaramadığı, yanlış kararlar verdiğim anları hatırlatıyordu bu soluklar bana. Her nefeste bir başarısızlığım daha geliyordu gözlerimin önüne. Kendimi yetersiz hissediyordum. Sevdiklerimi canım pahasına korumam gereken bu yolda yalnızca kendime ve parmaklarımdaki kılıca güvenebilirdim.

Zaiden'la göz göze geldiğimde bu karamsarlığın ortasında bir kararlılık kıvılcımı ateşlendi. Uğruna savaştığımız her şeyin anısı, korumaya çalıştıklarımızın yüzleri ve arkamızda bırakmak istediğimiz miras, içimde şiddetli bir görev duygusunu alevlendirdi. Bu görev sadece hayatta kalmakla ilgili değildi; tüm diyarın geleceğini güvence altına almak, fedakarlıklarımızın boşa gitmemesini sağlamaktı.

Sevgi ve inanç, umutsuzluğumun gölgelerini dağıttı ve onların yerine çelik gibi bir kararlılığı koydu. Daha dik durdum, bakışlarım kararlılıkla sertleşti. Önümde uzanan karanlıkla yüzleşmeye hazırdım. Çünkü kalbimdeki diyarı koruma isteği, bana Irithel ve Drystan tarafından verilen bu görev ateşi, beni tüketmeye çalışan korkulardan daha parlak yanıyordu.

Kahvaltı bittiğinde hepimiz vaktin geldiğini biliyorduk. Ayağa kalktığımda Kairon, Fawn'a bir bakış attı ve sandalyesini geri ittirdi. Nori de yanımda yer aldığında bir anda Goodwin elinde beş birayla çıkıverdi. ''Ah,'' dedi hüzünlü bir ifadeyle. ''Gidiyor musunuz?''

Başımla onayladım. ''Biz gittiğimizde kimseyi içeri almayacaksın. Unutmadın değil mi?'' diye sordum gözlerimi kısarak.

Goodwin hemen gülümsedi. ''Girişin öğününe bir hendek kağazıp içine kağazıklar çakacağım kimse girmesin diye hağanımım.''

Gözlerimi kıstım. Şaka yapıyordu, değil mi?

Fawn, ''Sen beş birayı da ver bize,'' dediğini duyduğumda şaşkınlıkla ona döndüm. Ardından Zaiden'ın muzip bakışlarını buldu gözlerim. Tabii ki de Fawn'a beş birayı da istediklerini söyleyen oydu. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Goodwin biraları memnuniyetle masaya bırakırken bir elimi Zaiden'ın omzuna koydum. Kolunu kalçamın hemen altından sardı ve kendine doğru çekti.

Dikkatli olacağına söz verir misin?

''Merak etme,'' dedim endişeli görünmemeye çalışarak. ''Gün bitmeden burada olacağız.''

Söylenmemiş ama söylenmek isteyen sözler olduğunu biliyordum.

Baş parmağını bacağımda usulca gezdirdikten sonra hiç acele etmeden kolunu geri çekti ve birasına uzandı. Masaya dönük durmasına rağmen dudaklarının yarım bir gülümsemeyle kıvrıldığını gördüm. Hanın içinde kasaba halkının gevezelikleri, ahşap kupaların tıngırdaması, kahkahalar, fazla içmiş sarhoşların birbirlerine savurduğu küfürler olmayınca etrafımızdaki her şey daha kasvetli hissettiriyordu.

''Eh,'' dedi Kairon Zaiden'ın öteki tarafına geçerek. ''Eğer ölürsen senin yerine geçecek başka bir kılıç ustası bulabileceğine eminim,'' dedi sesinde alaylı bir titremeyle. Gözlerindeki endişe parıltısına baktım. Ortamı yumuşatmaya çalışıyordu ama o da korkuyordu. Üstelik bu yersiz bir korku değildi ve korkmasını haklı buluyor olmak da beni ürkütüyordu.

En azından Zaiden'ı biraz neşelendirmek için Kairon'a uyum sağlamaya çalıştım. ''Kesinlikle tüm kılıç ustalarının bu iş için sıraya gireceğine eminim. Kim Zaiden'ın asla komik olmayan esprilerine maruz kalmak istemez ki?''

Zaiden güldü. Gülüşü sanki fırtına bulutlarını delip geçen bir güneş ışığıydı.

Şakalarım çok komik.

''Üzgünüm ama değiller, Zaiden. Ama şansına küs çünkü korkunç şakalarına benden başka kimsenin katlanacağını sanmıyorum,'' diyerek hafifçe sandalyesine dayandım.

Zaiden tekrar güldü ama bu seferki daha yumuşak, daha belirsiz bir gülüştü. Hüzünle seyrelmişti. Sandalyesinden kalkmadan döndü ve uzanıp elimi tuttu.

Gereksiz bir anda, gereksiz kahramanlıklar yapacağından korkuyorum.

Gerçek, kelimelerin arasındaki boşluklarda dile getirilmeyen ama ikimiz tarafından da duyulan bir şekilde duruyordu. Odanın çevresine bir göz attım, yıpranmış ahşap masaları, duvarlarda dans eden gölgeler oluşturan titrek mumları ve sayısız katın ağırlığıyla gıcırdayan kaba yontulmuş kirişleri gördüm. Sanki duyularım bu anı hafızama kazımaya çalışıyormuş gibi her şey daha canlı, daha anlık geliyordu. Zaiden bana her dokunduğunda zaman yavaşlıyordu. Her şey bulanıklaşıyordu ve yalnızca o kalıyordu.

Elini sıktım. Dokunuşunun sıcaklığı tenime sızdı, tüm vücudum boyunca ilerleyip kalbimi fethetti. ''Endişelenmene gerek yok,'' dedim gülümsemeye çalışarak. ''Gereksiz kahramanlıklar yapmayacağım, yalnızca şart olanlar.'' Ardından derin bir nefes aldım. ''Sonra da buraya Kamari'yle beraber geri döneceğiz ve sabaha kadar komik olmayan esprilerine güleceğim.''

Sen benim esprilerime hiç gülmezsin ki.

''Bu gece güleceğim,'' dedim ve sanki bırakmak şimdiye kadar yaptığım en zor şeymiş gibi canım acırcasına elini bıraktım.

Ondan uzaklaşırken ayağa kalkmak istedi ama omzuna hafifçe vurarak gelmemesini işaret ettim. Bu bir veda değildi ve vedaymış gibi davranmamalıydık. Geri dönmek için çok fazla sebebim vardı.

Zaiden'a son bir kez baktım ve yüzünün her ayrıntısını hafızama kazımaya çalıştım: iyice uzayan siyah saçlarının alnına düşme şeklini, yara izini hiç çekinmeden göstermesini, hafifçe çıkan sakallarını, çenesinin keskin hatlarını, gözlerindeki asla kaybolmayan sıcaklığı. Bu ana tutunmak, zamanı dondurmak ve burada, bu kusurlu ama mükemmel hanın içinde sonsuza kadar kalmak istedim.

Ama görev çağrısı kulaklarımda inliyordu. Derin bir nefes aldım ve arkamı döndüm, kendimi ileride olacaklara karşı hazırladım. Kapıya doğru yürürken Zaiden'ın gözlerini sırtımda hissettim; ne kadar sürerse sürsün burada bekleyeceğine dair sessiz bir sözdü. Kairon ve Nori de benden sonra çıkıp kapıyı kapattılar.

Dışarı adımımı attığım anda parlak güneş ışığının gözlerimi yakıp geçmesini bekledim ama güneş yoktu. Fırtına bulutları gökyüzünü gittikçe daha da siyaha boyuyor, kendimizi diyarın son günlerinde gibi hissetmemize sebep oluyordu. Kasaba hareketlilik içindeydi çünkü mallarını gelen yağmurdan korumaya çalışan tüccarlar can havliyle bir oraya bir buraya seslenip duruyordu. Demircilerden gelen çekiç sesleri susmamıştı ama sokaklardaki çocuklar bir kenara sinmişlerdi. Pelerinime daha da sıkı sarındım. Başlığımı saçlarımı tamamen kapatacak şekilde örttüm ve kılıcımı da görünmemesi için pelerinin içine doğru ittirdim.

''Hazırsınız değil mi?'' diye sordum kalbimdeki ağrıya rağmen tereddüte yer vermeyen kararlı bir tavırla. Bu görevin lideri bendim. Eğer Kairon ve Nori'nin kendine güvenmesini istiyorsam önce ben kendime güvenmeliydim. Liderlerin iyi olduğu iki şey vardı: vaatlerde bulunmak ve rol yapmak.

Zamanla bu, Vivalon krallığı halkının kalplerine kazınmıştı. Her biri yeni bir dönemi, yeni bir günü, sonsuz barış, hiç bitmeyen refah ve ulaşılması gereken adalet vaatleriyle yeni bir şafağı müjdeleyen kralların ve kraliçelerin yükselişine ve düşüşlerine tanık olmuşlardı. Yıllar on yıllara dönüşürken bu sözlerin birçoğunun ayrıntılı yalanlardan başka bir şey olmadığı ortaya çıkmıştı.

Adaleti sağlamak için inşa edilen sarayın salonları, özenle hazırlanmış, umut ve sadakat vaat eden etkileyici sözlerle yankılanıyordu, ancak bu büyük ve süslü sözlerin arkasındaki lider harekete geçmiyordu. İktidar, çoğu zaman çoğunluğun ihtiyaçları olmasına rağmen bunlara kayıtsız kalmak ve halkı sakin tutmak ancak hiçbir zaman fazla mutlu etmeyen roller sergilemek demekti. En başarılı liderler hiçbir zaman en iyi savaşanlar olmamıştı. En kaslısı, en eğitimlisi, ya da en dürüstü olmamıştı. Diyarın tarihinde tahtta en uzun süre kalan liderlerin her biri ikna etme sanatında usta, tebaasını hiçbir zaman sahiden gerçekleşmeyecek, beklenmemesi gereken bir geleceğe inandırabilen kişilerdi.

Bu dersi çok küçükken öğrenmiştim çünkü babamın tahtı boş sözlerle hayal kırıklığına uğratmasını en yakından izlemiştim. Bu yüzden kardeşim yoktu çünkü annem babamın nasıl bir insan olduğunu ben doğduktan sonra anlamıştı. Başka bir evlada, başka bir çocuğa daha bana yaptıklarını yapmasını istememişti. Aldatma sanatında ustalaşmış bu krala tek varisin yeteceğini düşünmüştü. Haklıydı, tahta bir varis yeterdi ama o adam tahttan düşene kadar Vivalon'a adım atmaya hiç niyetim yoktu.

''Hazırız.'' Nori'nin sesi düşüncelerimi delip geçti.

Bu Zaiden içindi.

Bizim içindi.

Diyar içindi.

Ne pahasına olursa olsun bunu başaracaktım.

Bölüm sonu

3 yorum