İçeriğe geç

İmparatorluğun Kılıcı (Wisteria 3)

Bölüm 33 · 15 dk okuma

İmparatorluğun Kılıcı (Wisteria 3)

Bölüm 33

Bölüm 28: Yıkımın Şehri

BÖLÜM 28

▪──── ⚔ ────▪

YIKIMIN ŞEHRİ

Yıldızların gökyüzünü terk ettiği sakin bir gecenin sabahında ay yavaş yavaş parlaklığını kaybederken güneşin ilk ışıklarında uyanan ben oldum. Dinç bir şekilde uyansam da canım yataktan kalkmak istemiyordu. Zaiden'ın belime dolanmış, kendine doğru bastırmak için sıkı sıkı sardığı kolunun verdiği rahatlıktan uzaklaşma fikri hiç hoşuma gitmiyordu. Yatakta hafifçe ona doğru döndüm. İkimiz yüz yüze gelince gırtlağından şikâyet ettiği belli olan birkaç ses çıkararak gözlerini açtı. Gözleri ağır ağır açılırken sabırla bekledim. Hala tam olarak iyileşememişti. Yaralarının neredeyse hepsi kapanmak üzere olsa da bedeni bu yaraları onarmak için çabalıyordu.

''En son ne zaman bu kadar uzun süre deliksiz uyudum, hatırlamıyorum,'' dedim mırıldanarak.

Gülümsedi. Uykulu ifadesinin altında burada kalmaya devam etme isteği yatıyordu sanki. Ama böyle bir lüksümüz yoktu. Sevgi, diyarın kurtuluşundan daha önemli değildi. Katliam senesinde Drystan ve Irithel son savaşı vermeselerdi, Drystan'ın söylediği gibi savaşmak yerine kaçmayı tercih etselerdi asla İmparatorluğun başına geçemezlerdi. Eğer onlar kaçsaydı, biz şu an Cyra Lovell ve Helia Asano tarafından yönetiliyor olurduk. Drystan ve Irithel büyük bir fedakârlık yaparak kendi huzurları yerine diyarın geleceğini seçmişlerdi. Şimdi aynı kararı verme sırası bizdeydi. Diyar, bu sefer fedakârlık yapılması için bizim kapımızı çalmıştı.

Tam o sırada içerden patırtılar, tangırtılar ve adım sesleri gelerek odamızın sessizliğini bozuldu. ''Uyanmış olmalılar,'' dedim derin bir iç çekerek.

Zaiden ağır ağır gözlerini açıp kapatarak beni onayladı.

Gitme zamanı.

Parmaklarını bıkkınlıkla oynatmıştı. Yataktan çıkmadan ve diyarı kurtarma görevine başlamadan önce son bir öpücük istedim ondan. Yumuşacık, sıcak dudakları benimkilerle tutkuyla buluştuktan kısa süre sonra her ne kadar acı verici de olsa geri çekilmek zorunda kaldım. ''Hadi,'' dedim yatakta doğrulup. ''Sargılarını değiştirelim. Üstümüzü giyinelim ve kılıçlarımızı kuşanalım.''

Yataktan tamamen çıktıktan sonra saçlarımı parmaklarımı aralarından geçirerek taradım. Onları serbest bırakmaya karar verdim. Uzunlukları, sağlıklı ve çekici dalgaları, ensemden aşağı bir pelerin gibi akmaları kendimi iyi hissetmemi sağlıyordu. Saçlarım da en az benim kadar inatçıydı. Tüm bakımsızlığa rağmen duruşundan vazgeçmiyordu. Kendi sarayımda onları serbest bırakmama asla izin verilmemişti. Her sabah hizmetkarlar beni giydirir, sonra da saçlarımı ya örer ya toplar ya da topuz yaparlardı. Babam sırtıma vurulurken saçlarımın işine engel olmasını sevmezdi. Saçlarımın yoluna çıkmaması için toplamak zorunda olduğumu ya da onları kısacık keseceğini söylerdi.

O zamanlar korkuyla saçlarımı toplardım ama hiçbir zaman kesmeyeceğini biliyordum aslında. Babam insanların ne düşündüğüne önem verirdi ve saçları kısa olan prensesler yaygın değildi. Bir prensesin asilliği saçlarının uzunluğundan ve ipeksi duruşundan gelirdi. En azından babam buna inanıyordu ve insanların da buna inandığını düşünüyordu. Tehditleri sadece laftaydı.

Hazırlandıktan sonra ahıra indik ve atlarımıza veda ettik. Fawn bizi belli bir yere kadar götürüp mesafeyi kısaltacaktı ne de olsa. Ayrıca Ocreya'da şehrin içinde atla gezersek çok dikkat çekerdik. Henüz yeni kavuşmuşken Zane ve Kasırga'dan ayrılmak beni üzse de onların iyiliği için gerekli olduğunu düşünerek kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Üstelik, Zane ve Kasırga yıllardır beraber gezdikleri için en az bizim kadar arkadaşlardı birbirleriyle. Yokluğumuzu hissedeceklerinden emin değildim ama en azından yalnız olmayacaklardı.

Onlarla vedalaştıktan sonra, ''Bol bol taze elma yedir, olur mu?'' diye sordum Hud'a bakıp.

Hud ilk defa bağırmadı. Söylediklerimi anlamamazlıktan gelmedi. Tekrar etmemi istemedi. Yalnızca bir elini Zane'in yelesine attıktan sonra başıyla onayladı. ''Onlar bana emanet.''

Fawn'a bile bir kemer takıp kemerdeki hazır kınlara birkaç bıçak yerleştirdikten sonra yola çıkmaya hazırdık. İnsanlara zarar vermeme konusunda ısrarcı olsa da tehlike anında kendini savunabilmesini istiyordum. Diğerleriyse çoktan silahlanmıştı. Zaiden kendi kılıcına, eski bir dostla selamlaşır gibi uzun uzun baktıktan sonra kabzasında parmaklarını gezdirdi. Dokunuşları ince, kıvrımlı işlemelerin üzerinde dolaşırken yüzünde acı bir gülümseme belirdi. Kılıcını eskisi gibi bulduğu için mutluydu ama kılıcı eski sahibini bulamamıştı. Farklı bir adam tutuyordu onu. Zaiden artık değişmişti ve bunu şimdi anlıyor gibi duruyordu. Kılıcını sertçe beline yerleştirdikten sonra omzunu geriye attı. Saçlarını ince, siyah bir tokayla ensesinden toplamıştı ama küçük bir tutam isyan ederek yüzünün kenarına, yara izinin hemen dibine düşmüştü. Hazırım, diyordu bakışları. Gidebiliriz.

Herkes Hud'la vedalaştıktan sonra geriye en son Fawn kaldı. Hiçbir şey söylemeden, ona sarılmadan ve teşekkür etmeden yalnızca yeşilli, üzerinde yapraklar olan elbisesinin eteklerinden tutarak reverans yaptığında Hud'ın boğazından bir hıçkırık çıktı. Hepimiz sırtımızı dönmüş, kurtların güneşi selamlayan ulumaları ve sabahın serin havası eşliğinde ormanın derinliklerine doğru ilerlerken omzumun üzerinden dönüp hafifçe Hud'a bir bakış attım. Gözleri Fawn'ın üzerindeydi ve bir eliyle ağzını kapamış, ağlıyordu. Merak etme Hud, diye düşündüm ve bir söz verdim kendi kendime. Onun sağ salim sana geri dönmesini sağlayacağım. Fawn'ı güvende tutacağım.

Ormanı aşmamız uzun sürmedi çünkü doğu sınırına yakında konaklamıştık. Ağaçlar seyrelirken hafif eğimli bir arazi karşıladı bizi. Yol biraz daha kurak, daha solgun bir bitki örtüsünün içine açılıyordu. Güzergahımızın iki yanına genişleyen yemyeşil çimenler her adımımızda biraz daha sararıyordu sanki. Sert ve soğuk hava gittikçe artıyordu.

Güneş, yolculuğumuzun başında tepeye yükselmeye son derece niyetli ve parlaktı. Bu sıcakta yürümemizin hepimiz için zor olacağını düşünmüştüm. Ancak vakit geçtikçe güneş yükselmek yerine ışığını kaybetti. Kapkara yağmur bulutları, üstümüze çullanacaklarmış gibi hızla gökyüzünü fethetti. Kuş cıvıltıları kesildi. Yerlerini kargalar ve şahinler aldı. Arazinin eğimi gittikçe artarken ortalığa saçılmış büyük taşların ve çakılların arasında yürümemiz zorlaştı. Sarp kayalıkların manzarası içimi ürpertiyordu. Sanki biz Ocreya'ya yaklaştıkça doğa canlılığını kaybediyordu. Her şey daha griydi. Daha solgundu. Diyar artık burayı yaşatacak gücü kendinde bulamamıştı adeta. Ya da bu gücü Euria Vaseva diyardan çekip almıştı ve ölüm kokusu tüm doğuya yayılmıştı.

En önden Fawn gidiyordu. Hemen arkasında Kairon ve Nori takip ediyor, Zaiden'la ben ise en arkadan ilerliyorduk. Kairon ve Nori'nin sırtı kamburlaşmış, omuzları düşmüştü. Yüzünde ter damlaları birikmişti. O sırada hemen Zaiden'a döndüm. ''Yoruldun mu?'' diye sordum. Bedenin ne kadarını kaldırabileceğinden emin değildim. Öte yandan bayılacak kadar yorgun düşene kadar Zaiden'ın bir şey söylemeyeceğinden emindim.

Başını iki yana sallayıp muzırca gülümsedi.

Asıl sen yoruldun mu Siyah Kuğu?

Kılıcımız sensin.

Fazla yorulmaman gerekiyor.

Biraz sırtım ağrımaya başlamış olsa da gayet rahat bir tavırla omuzlarımı geri attım. ''Hiç yorulmadım.''

Sonra Fawn'ın yavaşlamaya başladığını fark ettim. Kairon alnındaki terleri elinin tersiyle silip sırtındaki çantayı zıplatarak omzuna doğru kaldırdı. Çatık kaşlarıyla etrafa bakındı. ''Neden duruyoruz?''

Fawn yalnızca adım atmayı bırakıp parmağıyla öteyi işaret etti. Gözlerimizi kısıp seyrek ağaçların ötesine, eğimli bir ovanın ve sisli havanın ardından gösterdiği yöne baktık. Ocreya, eski halinden eser kalmamıştı, hemen önümüzdeydi.

Çevresindeki harabeler, kuru ağaçlık alanlar Kızıl Ordu'nun savaş çadırlarıyla doluydu. Birçoğu boştu. Terk edilmişlerdi çünkü ordunun büyük bir parçası hala Miath Krallığı'nda olmalıydı. Çadırların başladığı kumaş duvarla aramızda yaklaşık dört yüz adım vardı. Kaba mızraklarını bir çit gibi çadırların dış sınırına saplamışlardı. Ocreya'nın sınır kapıları yıkılmıştı. Şehrin duvarları yoktu. Bu verdikleri ilk savaşta yaşanmış olmalıydı çünkü o zamanlar Ocreya bu kadar güçlü değildi. Eh, etraftaki krallıklara saldırmaktan kendi sınırını yeniden kurma şansı da olmamıştı tabii. Bunun yerine ordusunu bir savunma hattı gibi şehrin etrafına dizmişti.

Çadırların arasında, uzak ama eşit mesafelerle ahşaptan gözcü kuleleri dikilmişti. İnşa edilen bu dengesiz, her an yıkılabilir gibi görünen gözcü kulelerinde asker yoktu. Hepimiz gördüklerimizi sindirmek istercesine bu manzarayı incelerken bir şey dikkatimi çekti. Askerler, normal bir şehir sınırında olması gerekenden bile az sayıdaydı. Tüm diyarın nefret ettiği, İmparatorluğun düşmanı olan bir krallık olduğunu saymıyordum bile. Euria Vaseva bu sınırı boş bırakacak kadar aptal değildi. Bilmediğimiz, aklımıza gelmeyen bir sebebi olmalıydı.

''Bu kadar mı?'' diye sordu Kairon hayal kırıklığıyla. Sınıra karşı ellerini beline yerleştirip dudaklarını büktü. Başını hafifçe yana yatırırken bıkkın bir nefes verdi. ''Herkesin korktuğu krallığın girişi burası mı?''

''Sağlam olmadığını kendi ağzınla söylemiştin,'' dedi Nori, Kairon'un bize bizzat anlattıklarını ona hatırlatarak.

Kairon, sınır bile denemeyecek alana göz attı. ''Bu kadar zayıf olacağını tahmin etmemiştim.''

''Düşmanınızı hafife almayın,'' dedim kararlı bir sesle. ''Sağlam görünmüyor olması gerçekten sağlam olmadığı anlamına gelmez. Bir yanılsama olabilir. Tuzak olabilir. Euria'nın bilerek uyguladığı bir stratejinin parçası olabilir.''

Kairon başını iki yana salladı. ''Uzun süredir Ocreya'ya gelmemiştim ama Ocreya'lılar hiçbir zaman mimaride iyi değildi zaten. Slonian gibi yeşilliklerin ve ormanların arasında bir krallık oluşturma şansımız varken şu şehre bir bakın. Gri ve soluk. Ölüm bir şehir olsa burası olurdu herhalde. Şehir büyüklüğünde bir mezarlık inşa edip adını krallık koymuşlar.''

Fawn burnunu kırıştırmış bizi dinlerken bir anda etrafında oturabileceği bir yer aradı. Kairon söylenmeye devam ederken hemen yanına koştum. Dokunulmaktan hoşlanmadığı için kolundan tutmaya yeltensem de bundan hemen vazgeçtim ve Kairon'a bakıp başımla bir işaret verdim. Kairon, beyaz saçlarını kafasının tepesinde düzleştiren bir hızla koşup Fawn'ı iki eliyle tuttu.

''Gücün mü tükendi?'' diye sordum endişeyle. Konuşamayacak gibi duruyordu. Boş boş baktığını hissediyordum ama gözleri olmayan biri için bunu söylemek zordu. Fawn her zaman başını boş bir noktaya döndürüp sessizce dikiliyordu zaten. İyi olup olmadığını surat ifadesinden anlamak imkânsız gibiydi. ''Kalabalık olduğumuz için mi?'' diye sordum bir kere daha.

Fawn başını iki yana salladı. ''Biraz yoruldum yalnızca,'' dedi duyulamayacak kadar sessiz bir fısıltıyla.

Kairon, yerde diz çöküp dik duran dizini Fawn için bir oturak haline getirdi. Elinden tutmaya devam ederken dengesini kaybetmemesi için çabalıyordu. ''İyi misin?'' diye sordu. Fawn başıyla onayladığında az da olsa rahatlamıştım.

''İçeri nasıl gireceğiz?'' diye sordu Nori. Hala çalıların arasından şehri izliyordu. ''Çok fazla asker olmasa da bizi fark edeceklerine eminim. Birimiz yeşil saçlı ve otlardan bir elbise giyiyor, ben üç örgülü mavi saçlarımla kesinlikle buraya ait görünmüyorum, Zaiden ölümün ta kendisi gibi, ve sen de tehlikeli, asil bir suikastçıyı andırıyorsun. Ocreya'dan gibi gözüken tek kişi Kairon o da beyaz saçları yüzünden zaten.''

Omuzlarımı silktim. ''Basit,'' dedim ve Kairon'a bakıp masum bir gülümseme takındım.

Kairon bana baktığında yüzündeki ifade değişti. ''Of,'' dedi başını iki yana sallayarak. ''Yine mi iş bana kaldı?''

Zaiden bana doğru yaklaşıp sol kolunu omzuma attı.

Eline yüzüne bulaştırmayacağına dair bahse girerim.

Kairon gözlerini devirdi. ''Tatlı sözlerle canımı tehlikeye atabileceğinizi düşünüyorsanız çok haklısınız,'' dedi. Fawn'ın iyi hissettiğinden emin olmak istercesine birkaç kere sırtını sıvazladıktan sonra ona bir leydi gibi davranarak nazikçe dizinin üzerinden kaldırdı. Dik duruşa geçtiğinde sırtındaki ağır çantayı bir kere daha zıplatarak omuzlarına doğru çekiştirdi. ''Söyleyin bakalım plan ne?''

Zaiden'la birbirimize bir bakış atıp sırıttık.

Kairon'un askerlerden birinin dış görünüşüne bürünüp, boş çadırlara rahatlıkla girip çıkarak bizim için kullandıkları zırhlardan, pelerinlerden, kılıçlardan ve miğferlerden beşer tane çaldıktan sonra yanımıza dönmesi uzun sürmedi.

Elindeki parçaları oturduğumuz çalıların tam ortasına fırlattığında eski görünümüne dönmek için sabırsızlanmış olmalıydı. Zira aceleyle gezgin Kairon' a dönüşmüştü. Memnuniyetle ordu takımlarına bir göz attım. ''Kimse ne olduğunu sordu mu?''

''Neden ortalıkta altıma pislemiş gibi koşturduğumu sordu bir asker,'' diye yanıtladı Kairon.

Kaşlarımı çatıp hızla ona döndüm. ''Sen ne dedin?''

Kairon'un dudakları bir kenara kıvrıldı. ''Gerçekten de ormana gittiğimde yanlışlıkla altıma pislediğimi ve temiz kıyafet aradığımı.'' Hepimiz aniden yüzümüzü buruşturduk ve irkilerek kafamızı çevirdik. Kairon öfkeli bir nefes verdi. ''İnsanların müstehcen konular açıldığında oradan ne kadar hızlı uzaklaştığını bilseniz sizin de utanmanız kalmazdı,'' diye çıkıştı.

Zaiden bir elini Kairon'un omzuna yerleştirdi.

Önemli olan başarmış olman. Yakalanmadın.

Cebinden iki kuron çıkarıp Kairon'a uzattı. Kaironsa parayı kaptığı gibi cebine attıktan sonra manalı bakışlarla Zaiden'a döndü. Ona sarılmak istercesine kollarını açtığında Zaiden dehşet içinde gerileyip Kairon'a eliyle durmasını işaret etti.

Yakalanmadığın için tebrik ettim sana âşık olduğumu itiraf etmedim.

Kairon gülümsedi. ''Ben de seni seviyorum vahşi ve korkutucu adam,'' dedi. Şaşırdığım şey bunu söylerken şaka yapıyor gibi hissettirmemiş olmasıydı. Dalga geçmek yerine duygularını söylüyordu sanki. Dürüstlüğünü kalbimde hissetmiştim adeta. Zaiden, Kairon'un ensesine hafifçe vurup yanıma geldiğinde Kairon da gülümsemesine hâkim olamadan ortamızdaki asker zırhlarından seçmeye koyuldu.

Hepimizin bedenine uygun zırh olmadığı için önce en büyüklerini seçerek Zaiden'a verdik. Ardından da bir küçük boylarını seçtik ve onlar da Kairon'un takımını oluşturdular. Sonrasında sırayla ben, Nori ve Fawn geldi. Fawn zaten en minyonumuz olduğu için en küçük miğfer bile olurdu ona.

''Hepimizin aynı anda, aynı girişten geçmeye çalışması dikkat çeker,'' dedim kendi miğferimi kafamdan geçirmeden önce. Zaiden kendisi için ayırdığı tokalardan biriyle benim saçlarımı toplamaya çalışıyordu. ''Ayrı ayrı gideceğiz,'' dediğimde tokayı takıp karşıma geçti. ''Siren'in Çağrısı'nı hatırlıyor musun?'' diye sordum Zaiden'a bakarak.

Zaiden başıyla onayladı. Siren'in Çağrısı, Euria'yı ilk defa yakından gördüğüm yerdi. Onu ilk görüşümü o kadar net hatırlıyordum ki, Eira'yla benzerlikleri akıl alır gibi değildi. İkisinin de aynı yuvarlak suratı vardı. Küçük burunları, büyük kocaman gözleri neredeyse birebirdi. Yalnızca Eira'nın gözleri açık morken, Euria'nın gözleri masmaviydi. Ancak gözlerine baktığımda ikna olmuştum onun Eira olmadığına.

Ayrıca onları ilk görüşümüzde Euria Vaseva'nın en yakın dostu, aynı zamanda da Ocreya'nın Baş Muhafızı Nathan Dharva da yanındaydı. İkili yan yana o kadar samimi, o kadar içten görünüyorlardı ki dostluklarını izlemek beni bile mutlu etmişti. Tabii bunların hepsi Euria Vaseva, Nathan Dharva tarafından ihanete uğramadan ve onun kellesini balkonuna asarak tüm diyara savaş açmadan önceydi.

''O ne?'' diye sordu Nori.

''Bir han.'' Ardından Kairon'a döndüm. ''Sen biliyor musun bu hanı?'' Kairon başıyla onayladı. ''Peki yerini bulabilir misin?'' Bir kere daha başıyla onayladı.

''O halde ayrılmamız gerekiyor,'' dedim derin bir nefes alarak. ''Kairon ve Fawn bir grup olsunlar. En sağ girişten gireceksiniz. İlk siz gidin ki Siren'in Çağrısına ulaşana kadar biz de yola çıkmış olalım.''

Kairon ve Fawn lafımı ikiletmeden hemen miğferlerini başlarına geçirip yola koyuldular. Geriye üç kişi kalmıştık.

''Ben hanginizle gidiyorum?'' diye sordu Nori tam bunu kafamda çözümlemeye çalıştığım sırada. Üçümüz beraber gitsek yine biraz dikkat çekebilirdik. Bu riski almak istemiyordum. Ama Zaiden'dan ayrı kalmak da istemiyordum. Zaiden tek başına gitse mi daha güvende olurdu yoksa Nori'yle beraber gitse mi? Her an karşılarına bir asker çıkabilir, onlara sorular sorabilirdi. Böyle bir anda Zaiden'ın konuşamaması büyük bir sorun haline gelirdi.

''Siz ikiniz devam edin,'' dedim kararlılıkla. ''Kapıda ya da şehirde size sorular sorulursa sen cevapla Nori.''

Nori hemen başını sallayarak onayladı. ''O iş bende.''

Zaiden'a döndüğümde onun da gözlerinde ayrı kalmak istemediğimizi anlatan bir bakış vardı.

''Hana ulaşana kadar,'' dedim gülümsemeye çalışarak. Bensiz gitmesini hiç istemiyordum. Koruma içgüdüm tüm elimi kaşındırıyor, kılıcıma sarılmamak için zor duruyordu ancak kendime hâkim olmam gerekiyordu. En güvenli yol buydu.

Dikkatli ol, Siyah Kuğu.

Yutkundum ve parmağımla çadırların seyrek olduğu bir noktayı işaret ettim. ''Siz de oradan girin,'' dediğimde ikisi eş zamanlı olarak beni onayladılar. Miğferlerini başlarına geçirmeden hemen önce Zaiden elini hızla belime sarıp beni kendine doğru çekti. Onlardan uzun süre ayrı kalacakmış gibi doya doya dudaklarımın tadına vardı. Çekildikten sonra hiç acele etmeden gözlerimin içine baktı.

''Diyarın kurtarılmaya ihtiyacı var Regheena-Nerth bebeğine değil!'' diye homurdandı Nori aniden. Kollarını birbirine bağlamış, sağ ayağını sinirli bir ritimle toprağa vuruyordu. ''Biraz daha bakışırsanız kız hamile kalacak,'' diye ekledikten sonra elini havaya savurarak salladı.

İkisinin çadırlara doğru yürümesini, koyu kırmızı kumaşların arasında kaybolmasını bekledim. Zaiden'ın bedeni tamamen görüş alanımdan çıktıktan sonra içimden saydım. Yeteri kadar vakit geçtiğinden emin olduğumda sıra bana geldi. Kairon ve Fawn en sağ girişi kullanmışlardı. Bu giriş deniz kenarına en yakın olan taraftı. Tüccarların da bu girişi kullandığını düşündüğüm için onların girişinde sorun çıkmamalıydı. Zaten girip çıkana alışık olmalıydılar. Zaiden ve Nori'nin kullandığı giriş ise en az askerin olduğu alandı.

Ortalarında kalan, ve muhtemelen en tehlikeli olan girişe doğru ilerlerken bedenime uymayan zırh parçaları birbirlerine çarpıp duruyordu. Metallerin sesleri eşliğinde sağ avucumu kılıcımın kabzasına dayadım. Uzun adımlarım zırhın ağırlığı yüzünden yavaşlamış ve kısalmıştı. Çadırlardan oluşan hata ulaştığımda birkaç asker kafasını çevirip baksa da pek umursamadılar. Kapıya benzer yapının iki yanında üçer asker duruyordu. Altısı da ayakta ve dik durmaları gereken yerde harabeye dönmüş soluk gri taşların üzerine çökmüş, birbirleriyle muhabbet ediyorlardı. Onlara bakmadan, hiçbir şey söylemeden, günlük bir rutinin parçası gibi davranarak dümdüz yürümeye devam ettim. Zaten açılması gereken bir kapı olmadığı için boşluktan geçip gidecektim ki iki askerin şüpheyle bana döndüklerini fark ettim. Tahtadan bir rampa, şehrin içine girişi kolaylaştırması amacıyla bu taşların üzerine yerleştirilmişti. Planıma sadık kalarak bu tahta rampaya bir adım attığımda adamların ikisi ayağa kalktılar.

''Hey sen!'' diye bağırdı bir tanesi. Artık durmak zorundaydım. İşler kötüye giderse kaçacak yer yok, diye düşündüm. Beni anında köşeye sıkıştırırlar. Savaşsam bile koca bir ordu güzergahından kurtulmama imkân yok. En iyi ihtimalle şehrin içine koşar, izimi kaybettirmeye çalışırım.

Homurdanarak oturdukları yerden kalktılar. İki adam da cüsseli, uzun boylu ve kaslı adamlardı. Yanıma yaklaşırken hiç acele etmiyorlardı. ''Nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?'' diye sordu burnunu kırıştırarak.

Cevap vermek için onlara doğru döndüm. O sırada bu iki uzun boylu adamdan birinin aslında bir kadın olduğunu fark ettim. Yan yana durduklarında ikisi de oldukça tehditkâr birer savaşçı gibi görünüyordu. Kas kütlesi, duruş bakımından kadının adamdan hiçbir farkı olmasa da zırhındaki göğüs çıkıntısı ve uzun, kızıl saçları onu ele veriyordu.

''Şehre giriyorum efendim,'' dedim sesimi kalınlaştırmaya çalışarak. Bir asker neden şehre girerdi? Haber iletmek ya da tavernalarda fahişelerle vakit geçirebilmek için. Ama Kızıl Ordu'nun bu konuda eğitimli olduğunu biliyordum. Cinsel dürtülerinin bastırılması isteniyordu bu ordudan. ''Birkaç bira içebilmek için,'' diye ekledim sonra bunun geçerli bir cevap olacağını umut ederek.

''Bu ses ne yahu!'' diyen adam bir anda kahkahalarla gülmeye başladı. ''İçine cırcır böceği mi kaçtı asker?'' Sessizce bekledim. Ne yapmam gerektiğinden emin değildim. Adamın gülüşleri sonra erdiğinde karnını tutarak doğruldu ve bir adım daha yaklaşıp bilmiş bir tavırla ellerini beline yerleştirdi. ''Miğferini çıkar.''

Hay sokayım, diye düşündüm. ''Efendim, bir yara izim var. Henüz iyileşmedi. Midenizi bulandırmak istemem.'' Hadi, dedim içimden adamı ikna edebilecekmişim gibi. Yut şu bahaneyi.

Adamın kaşları çatıldı ve bana doğru bir adım daha attığında yanındaki kadın da onunla beraber geldi. ''Çıkar dedim asker,'' diye hırladı dişlerinin arasından. Pis nefesinin kokusunu hissedemeyecek kadar uzakta olsam da dişlerinin görüntüsü bile tiksintiyle yutkunmama yetmişti. Miğferimi çıkarıp koltuğumun altına yerleştirdim. Adamın gözlerinin içine bakmak yerine dosdoğru şehre döndüm. Bu bir itaat göstergesiydi. Bu adamdan korktuğuma ve ondan aşağı konumda olduğuma dair adama gösterdiğim bir güvenceydi. Zaten o pis dişlerini görmeye de pek niyetim yoktu.

Adam bir kere daha bir kahkaha patlattı. ''Yara izi varmışmış,'' diye söylendi bir yandan gülerek. ''Desene şuna çok güzel bir kadın olduğum için beni görmenizi istemiyorum. Seni sikmek istememden mi korkuyorsun yoksa güzelim?'' Bir adım daha yaklaşıp elini toplu saçlarıma dokundurdu. Artık kusmamak için zor duruyordum. Sessiz kal, diye tembihledim kendime. Sessiz ol yoksa tüm planı tehlikeye atarsın. Oysa ne çok istiyordum tam şu anda kılıcımı çekip bu adamın iki bacağının ortasına saplamayı.

Ben konuşmayınca adam bu cüreti kendinde buldu. ''Bizim orduda böyle kadınlar olduğundan haberim yoktu doğrusu. Rhenya, görüyor musun kadınsı duran, kadınsı hissettirenler de olabilirmiş asker.'' Rhenya, yanındaki kadının ismi olmalıydı. Onun erkeksi duruşu, bir şövalyeyi andıran bedeniyle dalga geçiyorlardı ama ben bu kadının onlarca erkeğe eşdeğer olduğuna emindim. Yalnızca bakışları bile soğukkanlılığını gösteriyordu. Adamın sözlerine hiçbir tepki vermemesi de bunu ilk defa duymadığının bir kanıtıydı. Erkeklerin yoğunlukta olduğu bir orduda bu tarz lafları sürekli duruyor olmalıydı. ''Şimdi şehre girmene izin veririm,'' diye devam etti adam yüzünde vahşi bir sırıtışla. ''Ama tek bir şartla, döndüğünde benim çadırıma uğrayacaksın. Geceyi orada geçireceksin,'' dediğinde gülümsemesi genişledi, bir balgam çıkarıp zevkle yere tükürdü ve devam etti. ''Zırhını giymene gerek yok.''

Eh, Euria'nın verdiği dürtülerine hâkim olma emri buraya kadardı anlaşılan.

Ne cevap vereceğimi bile düşünemeden Rhenya adamın başını iki koluyla yakaladı. Onu boynundan kendine doğru çekti. Dizini tam da kılıcımı saplamak istediğim yere tüm gücüyle geçirdikten sonra adamı serbest bıraktı ve iki büklüm yere düşüp acı içinde kıvranmasını izledi. Başıyla bana şehri gösterdi. Git, diyordu. Başka hiçbir şey söylemeden ve adama ikinci kere bakmadan arkasını dönüp oturduğu yere geri yürüdü. Şehre girmeyi başardığımda gülümsedim. İşte, diyarın iki ucu bile olsa kadın her zaman aynı muameleye maruz kalır ve düşman orduların askerleri bile olsak kadın kadının halinden anlar, diye düşündüm ve Ocreya'ya girebilmenin getirdiği memnuniyetle taş yollarına bir adım attım.

Bölüm sonu

2 yorum