İçeriğe geç

İmparatorluğun Kılıcı (Wisteria 3)

Bölüm 32 · 14 dk okuma

İmparatorluğun Kılıcı (Wisteria 3)

Bölüm 32

Bölüm 27: Kalplerin Tutulması

BÖLÜM 27

▪──── ⚔ ────▪

KALPLERİN TUTULMASI

Diğerlerinin yanına dönerken kalbim duracak gibi hissediyordum. Salona girdiğimiz andan itibaren hiçbir şey olmamış gibi davranma kararı almıştık. Zaiden elimi tutma konusunda ısrarcı olsa da ona bunun çok dikkat çekeceğini, Kairon'un çenesini kapatamayacağımızı söyleyerek aksine ikna etmiştim. İstemeyerek de olsa kabul etmişti ancak elimi bırakmadan önce sıkıca tutmayı ve beni kendine doğru çekip hızlı bir öpücük vermeyi ihmal etmemişti. Doğrusunu söylemek gerekirse Zaiden'ı öpmek kadar doğru hissettiren başka bir şey yaşamamıştım ama başımı sürekli yukarı kaldırmanın boynumu ağrıtmadığını söyleyemezdim. Salona ilerlerken bir elimi gayriihtiyari enseme atarak ovarak ağrıyı hafifletmeye çalıştım.

İçeri girdiğimizde üstünü başını silkelemiş, kendini toparlamış haldeki Zaiden kendinden emin bir şekilde eski yerine oturdu. Kalem ve defterinin yanında olup olmadığını kontrol etti ve Fawn'ı dinlemek için ona dönüp kaşlarını ciddiyetle çattı. Dudaklarını içine çekmesinden sırıtmamak için zor durduğunu anlayabiliyordum. Yüzü, gülmemek için zor duruyormuş gibi kasılıp duruyordu. Hiçbir şey çaktırmamakta oldukça başarılı olsa da yeterli gelmemişti. Kairon önce Zaiden'a bakıp gözlerini kıstı, sonra bana bakıp sandalyesinden kalktı.

İşaret parmağını idam cezasına çarptırılan bir mahkûmu gösterircesine bana çevirdi. ''Siz!'' diye bağırdı diğer eliyle Zaiden'ı göstererek. ''Sevişmişsiniz!'' İki elinin yerini değiştirerek Zaiden'ı gösterdiği parmağını bana, beni gösterdiği parmağınıysa Zaiden'a doğrulttu. ''Nerede yaptınız lan?'' Ardından ellerini tamamen serbest bırakıp iki adım attı. Gözlerini kısıp bakışlarını saçlarımda gezdirirken yardım dilenircesine Zaiden'a bir bakış attım.

Kahkahayı basmadan önce, büyük bir gök gürültüsünden önce çakan şimşeği andırırcasına, ''Ahırda mı?'' diye haykırdı. Saçımdaki samanları ayıklamaya çalışmıştık ancak yeterli olmamıştı anlaşılan. Ekipten ayrı kaldığımız zamanı da düşününce, Kairon noktaları oldukça hızlı birleştirmişti.

Saçlarımda kanıt kalıp kalmadığını kontrol etme işi Zaiden'a ait olduğu için ona sinirli bir bakış fırlattım. Bak, ben dedim işte daha dikkatli ol diye.

Kaşlarını çatarak yanıt verdi. Saçlarının bu kadar gür olmasının suçlusu ben değilim!

Gözlerimi devirdim. Al işte, Ocreya'ya gidene kadar susmayacak.

Kairon imalı imalı sırıtıp gülmeye devam ederken bir anda ciddileşti. Aniden aklına bir fikir gelmiş gibi duraksadı. Fawn'ın yanına giderek ona elini uzattı. Fawn ise hiç sorgulamadan, ona bakmadan Kairon'un elini yakalayıverdi. Hiç düşünmeden elini tutması beni şaşırtmıştı çünkü en ufak bir temastan bile hoşlanmıyordu. Ona dokunulmasından rahatsız olduğu kadar o da insanlara dokunmayı sevmiyordu. Ama anlaşılan bu Kairon için geçerli değildi. Kairon onu ayağa kaldırdıktan sonra Fawn soru sorarcasına başını yana yatırdı.

''Ahıra gidiyoruz, Sarmaşığım,'' dedi elini fazla sıkı tutmadan ama hevesle çekerek.

Fawn aniden durdu. Bir nefes aldıktan sonra boştaki parmaklarını oldukları yerde kıpırdattı. Pencerelerden içeri sızan bir yumak sarmaşığın dallarından biri sertçe Kairon'un kafasının arkasına tokat gibi iniverdi. Fawn, kalktığı yere geri dönerken Kairon da kollarını serbestçe bedeninden aşağı bırakmış, asık bir suratla ona bakıyordu.

Sarmaşığım mı?

diye sordu Zaiden yüzünü buruşturarak.

''Sen de bana Siyah Kuğu diyorsun,'' diye yanıtladım. Dudaklarımın hafifçe kıvrılmasına engel olamamıştım.

Zaiden, sanırım kullanmak istediği kelimelerin hepsinin orman dilindeki karşılığını henüz öğrenemediği için bu sefer defter kalemini eline alarak cevap verdi.

Siyah Kuğu asil ve güçlü duruyor. Seni mükemmel temsil ediyor. Sarmaşıksa, yalnızca sarmaşık yani. Yeşil başlı ördekler gibi basit.

Kaşlarımı çattım. ''Yeşil başlı ördekler mi?''

''Ördek,'' diye inledi bir anda Nori karnını tutarak. ''Canım ördek çekti.''

''Nori!'' diye bağırdı bir anda Fawn.

Nori hiç de suçlu gözükmüyordu. Ayağa kalkıp mavi, üç parça şeklinde ördüğü saçlarını arkasına attı. ''Sen yemiyorsun diye biz de mi aç kalalım?''

Fawn dudaklarını büzdü. Dizlerini kendine doğru çekerken dudakları hafifçe kıpırdanıyordu. İçinden intikam yeminleri ettiğine neredeyse emindim.

Üstüne gitmeyin, bakışı attım herkese. Fawn ilk tanıştığımızda olaylara müdahale etmediğini, yalnızca uzaktan izlediğini belirtmişti. Ardından kaçış planımıza dahil olmuştu. Onun canını tehlikeye atmış, güçlerinin sınırlarını zorlamıştık ve bunu yapmaya devam ediyorduk. Son darbe olarak da büyük bir bağlılık gösterdiği Orman Muhafızı ailesinin orman dilini paylaşmasını istemiştik. Fawn gün geçtikçe bize yardım edebilmek için daha fazla kural çiğniyordu. Bundan hiç söz etmese de gönlünün tamamen rahat olmadığına emindim. Bu yüzden en azından küçük konularda onu zorlamaya niyetim yoktu. Konuşmak istemiyorsa konuşmayabilir, temas istemiyorsa hepimiz ondan adımlarca uzak durabilir, hayvan eti tüketmek istemiyorsa ona tüm otları sunabilirdik. Elimizden en azından bu kadarı gelmeliydi.

''Hud,'' dedim sesimi yükselterek. Hud duyma konusunda pek iyi olmasa da neyse ki ismini tek seferde anlıyordu. Başını hızlıca kaldırıp yaşlı yanaklarına bir gülümseme yerleştirdi.

''Yarın sabah erkenden yola çıkacağız. Bize yiyecek bir şeyler hazırlar mısın? Yol için,'' diye belirttim özellikle çünkü bu adam mutfağında ne varsa önümüze sermeye hazır görünüyordu. Bize uzun süre yanımızda bulunduracağımız yiyecekler lazımdı. Ona hızlı çürüyecek yiyecekleri koymamasını da tembihledim.

Hud hemen ayağa kalkıp başıyla onayladı. ''Elbette hazırlarım size bir şeyler! Yolda çok acıkırsınız bunca kişi. Fawn, gel kızım sen de bana yardım et,'' dedi mutfağın yolunu tutarak. Fawn da Hud'ın lafını ikiletmeden peşine koyuldu. İkili salondan çıkınca derin bir nefes alarak Zaiden'ın yanına çöktüm. Başımı iki elimin arasına aldım ve düşüncelerimle savaşmaya başladım. İhtimalleri teker teker zihin süzgecimden geçirdim. Yanlış gidebilecek neler vardı?

Bir: Ocreya sınırına varamadan başımıza başka bir olay gelebilirdi. Kaçırılabilir, yaralanabilir, büyük bir tehditle karşı karşıya kalabilirdik. Paçayı kurtarmaya alışmış olsak da bunun her zaman böyle gitmeyeceğinin farkındaydım. Şans ve tecrübenin bile bir sınırı vardı ve biz o sınırı aşalı çok olmuştu.

İki: Başarılı bir şekilde Ocreya sınırına ulaşsak bile şehrin içine sızamayabilir ve yakalanabilirdik. Sonucu Euria Vaseva tarafından yakalanmak olan her şey ölüm ya da daha kötüsüydü.

Üç: Ocreya'ya sızma aşamasına kadar her şey yolunda giderdi ama Kairon bir hata yapabilirdi. Kairon'un hatası yüzünden saraya girme aşamasından ileri gidemezdik ve yakalanırdık. Sonuç: Ölüm ya da daha kötüsü.

Dört: Ben bir hata yapabilirdim. Benim hatam sonucunda tüm ekip Euria'nın eline düşebilirdi. Sonuç: Ölüm ya da daha kötüsü.

Beş: Saraya girerdik ama Dane ve Delhin iş birliği yapmayabilirdi. Yalan söylediğimizi anlayabilirlerdi. İstedikleri şeyin bizim yanımızda savaşmak olmadığına karar verebilirlerdi. İkizler bizi Euria'ya teslim ettikleri anda işimiz biterdi. Sonuç: Ölüm ya da daha kötüsü.

Altı: İkizler iş birliği yapmaya ikna olurlardı. Ekibimiz genişlerdi. Genişleyen bir ekiple Euria'nın bir şeyler döndüğünü anlaması daha kolay olurdu. Sonuç: Ölüm ya da daha kötüsü.

Yedi: Euria neler olup bittiğini anlamazdı ama iş Kamari'yi kaçırmaya gelince bocalayabilirdik. Euria Vaseva, Kamari ve Nori'nin abisiyle Cyra Lovell'ı takas etmek istemezse planımız suya düşerdi. Yeterince kısa zamanda yedek bir plan oluşturamazsak Euria Vaseva'nın eline düşerdik. Sonuç: Ölüm ya da daha kötüsü.

Tam sekizinci maddeye geçecektim ki omzuma dokunan bir elle irkildim. Zaiden nazikçe saçlarımı geriye doğru çekerken parmakları omzumu kavradı. Eğilerek yazdıklarıma göz attı. Ona döndüğümde kaşlarını endişeyle kırıştı.

Gerginsin.

Gülümsedim. ''Biraz gerginlik de normal.''

Ben de böyle düşüneceğini ummuştum.

''Ne planlar atlattık. Nerelerden sağ çıktık Zaiden. Bunu da başaracağız.''

O sırada Nori'nin gözleri dalmış, kaşları çatılmış bir şekilde yeri izliyordu.

''Nori,'' dedim yavaşça. ''Aklına yatmayan bir kısım mı var?''

Nori yeri izlemeye devam ederken ifadesi değişmedi. Yabancı, korkutucu bir ruh tarafından ele geçirilmiş gibi kaskatı duruyordu. ''Bir yetenekliyi nasıl öldürebiliriz? Euria ya da onun kadar güçlü bir yetenekliyi?'' Tam cevap vermeye hazırlanıyordum ki Nori başını kaldırıp Kairon'a baktı. Elbette, soruyu Kairon'a soruyordu çünkü kendisi dışında bu odadaki tek yetenekli oydu. İkisinin de tüm bu sonradan kazanılan güçler, kullanım alanları, sınırları, keşfedilme anları hakkında daha fazla bilgisi ve tecrübesi vardı.

''Sıradan bir yetenekliyi basitçe öldürebilirsin,'' dedi Kairon. Biraz daha neşeli, ya da en azından içinde az da olsa şaka katılarak yumuşatılmış bir cevap beklemiştim. Ancak Nori'nin bakışları o kadar soğuk ve boştu ki Kairon'un bile ciddileşmesini sağlamıştı. ''Euria ise askeri taktiklere hâkim, bireysel savaş verebilecek yetenekte ve hep tetikte olan biri.'' Kısaca öldürülemez diyordu ama yanılıyordu.

''Herkes öldürülebilir,'' dedim söze girerek. ''Tek ihtiyacınız, blöf yapmayı ve kılıç tutmayı bilmek.''

''Euria da hata yapabilir,'' diyerek beni destekledi Nori. ''Öyle değil mi? O da bir insan.''

Düşmanını küçümseme.

Zaiden hızlıca konuya dahil oldu ve haklıydı. Düşmanı küçümsemek, karanlığın kollarına ışık olmadan atılmak demekti. Düşmanın sessiz zihninde yankılanan tehlikeyi, bakışlarındaki sinsi parıltıyı görebilecekken görmezden gelmek demekti. Her adımda, gölgelerin arasında kusursuzca ilerleyen düşmanın gücü gizlice büyür, serpilen bir fidanın yapraklarından zehir gibi damlardı. Karşı tarafın yapabileceklerini hafife almak kendi sonunu çağırmaktan ve ona teslim olmaktan farksızdı. Çünkü düşman dediğimiz şey zayıf zannedildiğinde en güçlü haline bürünürdü. Kurnazlığı ve yetenekleriyle göz ardı edildiğinde gerçek yüzünü gösterir ve o yüzle karşılaştığınız anda her şey için çok geç demekti. Artık ölümden ya da daha kötüsünden kaçış yok olurdu. Unutulmamalıydı ki, düşmanı küçümsemek onun zafere giden yolunu kendi ellerinle döşemekti.

Nori gülümsedi. ''Blöf ve rol yapmak Kairon'un da benim de alışkın olduğumuz türden bir işe benziyor.''

Kairon başıyla onayladı ve bizi işaret etti. ''Kılıç tutma işi için de diyarın en yetenekli kılıç ustaları bizde.''

-

Alçak pencere pervazının önünde, ahşap kadehimi kaldırıp Hud'ın kendi yaptığı lavantalı şaraptan küçük bir yudum aldım ve karanlık ormanın yıldızlar altındaki siluetini izledim. Bugün gece, erken gelmişti. Çalılardaki ve ağaçlardaki gündüz hayvanları ufak tefek yuvalarına kaçmış, ormanı baykuşlara, yarasalara, kurbağalara ve muhtemelen vahşi kurt sürülerine bırakmışlardı. Ertesi sabah yola çıkacağımız için hepimiz erkenden odalarımıza çekilmiştik ancak vakit geç olmasına rağmen hala mutfaktan birtakım sesler geliyordu. Hud ortalığı toparlıyor olmalıydı.

Kadehimi kaldırıp bir yudum daha aldım. Aşınmış ahşabın üzerindeki küçücük bir çatlak, içindeki ağır şarabı damlatmamak için takdir edilesi bir savaş veriyordu. Şarabın tadı tatlı ve tazeydi. İçinde biraz bal da olmalıydı. Bugün yaşananları düşününce derin bir nefes aldım. O sırada, Zaiden düşüncelerimi hissetmiş gibi bir anda arkamdan yaklaşıp iki elini belime dolayıverdi. Kollarının iriliği, kasları tüm ruhumu fethederken sırtımı hafifçe ona doğru yasladım. ''Yarından itibaren her şey çok daha farklı olacak.''

Zaiden burnunu saçlarıma gömdü. Bir süre orada oyalandıktan sonra yanağıma, kulağımın hemen altına ve boynuma indi. Dudakları boynumda gezmeye devam ederken kollarının arasında hareket edebilmek için çabalayıp ona döndüm ve dudaklarını buldum. Uzun, özlem dolu bir öpücüğün ardından geri çekilip gözlerine baktım. Bir daha şansım olmayacağı ihtimalini düşünerek ince ince kazıdım her detayını zihnime. Kaşlarının gür kalınlığını, köşeli çenesinin sert duruşunu, pembeleşmiş dudaklarının yumuşaklığını, simsiyah gözlerinin ardında yatan güven dolu bakışları...

Zaiden bir elini vücudumdan çekerek ikimizin arasında tuttu. Elinin bedenimde olduğunu bile fark etmemiştim. Babamın yaptıklarından sonra en ufak bir erkeğin dokunuşu bile midemi bulandırır, tenime değen her elin parmaklarını kırma isteği uyandırırdı ama bunlar Zaiden için geçerli değildi. Zaiden'ın dokunuşları, vücudumun bir parçası gibi hissettiriyordu. Oraya aitti.

Biz bu göreve çıkmadan önce bir yemin ettim.

Parmaklarını okuduktan sonra soru sorar gibi gözlerine baktım.

Ben seni Kraliyet Okulu'nda gördüğümden beri seviyorum, Siyah Kuğu. Bunca yıldır hiçbir şey değişmedi. Her geçen gün yalnızca bu duygunun gitgide daha da arttığını hissettim kalbimde. Duygularım karşılıksız kalsa ve bir gün senin beni asla benim seni sevdiğim gibi sevemeyeceğine ikna olsam dahi bana ihtiyaç duyduğunda her zaman orada olacaktım.

''Ve oldun,'' dedim hemen. ''Her zaman oradaydın.''

Evet. Ama Ocreya görevini tek başına yürütmek konusunda kararlısın.

Nefesimi bıraktım. ''Bana güvenmek zorundasın.''

Kızıl Ordu zeki değil ama güçlü. Euria'nın kendi adamlarıysa hem zeki hem de güçlü.

Başımla onayladım. ''Onları alt edebilirim.''

Eğer tahmin ettiğimiz kadar zekilerse seni gördükleri anda kaçmaları gerekiyor zaten.

Zaiden hafifçe gülümsediğinde ben de rahatlamış hissettim. Tüm olanlara rağmen bu durumu olgunlukla karşılıyor olmasına seviniyordum. Eğer onun yerinde ben olsaydım Ocreya Sarayı'na tek başına girmesine izin verebileceğimi düşünmüyordum. Zaiden'ın bana güvendiği kadar ona güvenemezdim belki de. Onu koruma içgüdüsüyle hareket eder, farklı bir plan oluşturmaya çalışırdım. Ama Zaiden, ihtiyaç duyduğumdan da fazla güveniyordu bana. Öyle ki başarılı olacağıma dair inancı, başarısız olacağıma dair inancımı gölgeliyordu.

''Bunu bir avuç insan için yapmıyoruz,'' dedim ikimizi de durumun ciddiyetiyle yüzleştirmek istercesine. ''Tüm diyar için yapıyoruz. Tüm diyarın yükü bizim omuzlarımızda. Kaderini belirleyeceğimiz günler yakında.''

Zaiden hayran hayran gözlerime baksa da suratına acı bir gülümseme yerleşti.

Sen diyarı kurtarmak için savaşıyorsun, Siyah Kuğu. Ben bu yolda seni korumak için.

O sırada aklıma Irithel'in göreve çıkmadan önce söylediği bir söz geldi. Bunu Zaiden'a da hatırlatabilmek için sesli dile getirdim. ''Orduyu hedef al,'' demişti Irithel. ''Tüm orduyu deviremesen bile kılıcının darbesi bir düşmanı yenecek. Yenilen her düşman diyarın kurtuluşuna hizmet edecek.''

Zaiden, ikimize de İmparatorluk Sarayı'nı terk etmeden hemen önce söylenmiş bu cümlenin etkisiyle durgunlaştı. Gözleri benimkilerle buluşurken içinde bir kararlılık kıvılcımının çaktığını gördüm. Parmaklarıyla devam etmek yerine yakınından ayırmadığı defterini eline aldı.

Düşmanı yendiğimiz her an zafer kazanmak anlamına gelmez. Hainle döşenmiş yolda asıl yüce amaca doğru atılan bir adımdır kalbi kesilen düşmanlar. Zafer bir son değil, uzaklara açılan bir yoldur. Asıl hedefin sislerini dağıtan bir rüzgardır.

Zaiden'ın yazısını yeterince hızlı bir biçimde okuyamasam da ne demek istediğini anlamıştım. Çünkü o da Drystan Asano'nun sözlerini tekrar ediyordu. Bize kılıçlarımızı vermeden, göğsümüze cesaret yerleştirmeden önceki son sözleriydi bunlar. Biz İmparatorluğu terk ederken zihnimizde yankılanan cümlelerdi.

Başını eğip kadehimin yüzeyinde dalgalanan lavanta şarabına baktım. Bu son şarabım olabilir miydi? Diyarın kurtuluşunda aldığım riskler ve atıldığım tehlikeli görevler sonumu getirecek miydi?

''Zaiden,'' dedim yutkunduktan hemen sonra. ''Ters gidebilecek çok fazla şey var.''

Kaşlarını çatıp başıyla onayladı.

Bana bilmediğim bir şey söyle.

''Euria Vaseva'nın eline düşersem, bu başıma gelebilecek en kötü şey olur.''

Gözlerini kıstı. Sözlerimin ağırlığıyla çöktü omuzları. Hiçbir şey söyleyemedi. Söyleyemezdi çünkü ondan biraz sonra isteyeceğim şeyden korkuyordu.

''Eğer yakalanırsam, eğer Euria Vaseva'nın eline düşecek olursam,'' dedim hızla devam ederek. Bunların konuşulması ve söylenmesi gerekiyordu. Sesli bir şekilde dile getirmemek, gerçeklerden kaçabileceğimiz, diyarın acımasızlığını görmezden gelebileceğimiz anlamına gelmezdi.

''Öldür beni,'' diye bitirdim sözlerimi.

Sesim bir fısıltı kadar düşüktü ama bir gök gürültüsü kadar sarsıcıydı. Zaiden'ın yüzü solgunlaştı. Gözleri korku, üzüntü, endişe ve inkarla iri iri açıldı. Hayır, dercesine salladı başını. Yapamam... diye fısıldadı bakışları. Yapmayacağım.

''Yapmalısın,'' diye ısrar ettim. Kadehi pencere pervazına atarcasına bıraktım ve kollarını sıkıca kavradım. Kollarındaki kaslar irileşmiş, iyice gerilmişti. ''Bana söz vermek zorundasın, Zaiden. Eğer işler o noktaya gelirse Euria'nın elinde acı çekmeme izin vermeyeceğine dair söz vermek zorundasın. Bu yaşamama izin vermekten daha zor biliyorum, ama daha merhametli. Altı yılın sonunda bana bu merhameti göstermelisin. Beni seviyorsan eğer, zamanı ve yeri geldiğinde ölmeme izin vermelisin.''

Zaiden'ın gözleri dökülmek üzere olan gözyaşlarıyla parlıyordu. Kararlılığımda bir şüphe, bir boşluk işareti ararcasına bakışlarımı uzun uzun inceledi. Hiçbir şey bulamayacağını o da biliyordu. Aklıma koyduğumu yapacağımı, verilen sözü tutturacağımı biliyordu. Zorlukla yutkundu ve başını iki yana salladı.

Benden ne istediğini bilmiyorsun.

Hayatına son vermemi nasıl isteyebilirsin?

Seni öldürmemi nasıl istersin benden?

''Çünkü beni seviyorsun,'' dedim sözcükler ikimizi bir kılıçtan geçirip duvara saplarken. ''Herkesten çok sana güveniyorum. Herkesten çok seni seviyorum. Bunu senden istememin sebebi de bu sevgi zaten. Bana bu son merhameti ancak sen verebilirsin, Zaiden. Başka kimse değil.''

Bir kere daha başını şiddetle salladı.

Gerekirse seninle birlikte ölürüm ama senin nefesin benim ellerimde son bulmaz, asla.

''Zaiden,'' diye fısıldadım. Adını söylemeyi çok seviyordum. Vaktimiz dolmadan önce ona daha çok seslenmeyi, ismini defalarca kez telaffuz etmeyi kafamın bir köşesine yazdım. Gözyaşlarım bu düşünceyle gözlerime dolmaya başladı. ''İçinde yaşadığımız zalim gerçek bu. Her anımızın son anımız olabileceğini biliyorduk ama isyancı kampından sonra bu gerçekle ilk defa bu kadar yakından yüzleştim. Seni acı çekerken, işkenceye uğrarken görmek nasıl bir histi biliyor musun? Üstelik ben seni bunların hepsi sona erdikten sonra gördüm. O an yanında olsam dayanabileceğimi sanmıyordum bile. Jaheer'in darbeleri altında kırılıp yok olmandansa seni bizzat öldürmeyi isterdim. Ve senin de o günlerin sonunda ölmeyi dilediğini biliyorum. Haksız mıyım? Yaşamak, ölmekten daha zor hissettirmedi mi?''

Zaiden kabullenircesine gözleriyle onayladı beni. Ancak gözlerinde güçlü bir itiraz vardı. İşkence yerine ölümü tercih etmesine kızamazdım. Çünkü ben de ondan tam olarak bana bunu vermesini istiyordum.

Ama ben yine de buradayım.

''Çok fazla bilgi taşıyoruz,'' diye devam ettim. ''Euria Vaseva'nın eline geçtiği anda tüm diyarın sonunu getirecek bilgilere sahibiz. Bu bilgilerin işkenceyle birer birer benden çekilip alınmasına yüreğin dayanır mı?'' Cevap vermesine zaman tanımadan devam ettim. ''Euria'nın eline düşmektense, esir olmaktansa onurlu bir şekilde ölmek istiyorum. Sahip olduğum sırlarla, verdiğin sözü tuttuğunun bilinciyle, başım dik bir şekilde...''

Söz veremiyorum.

Zaiden'ın söyleyebildiği tek şey buydu. Ama bu umduğumdan da daha fazlasıydı. Kendini benim yerime koymasını sağlamıştım. Kendi çektiği acıların bana çektirilmesini elbette istemeyecekti. Bunun yerine canımı alabilir miydi? Bunu yaşayıp görecektik. Ben onu işkenceler içinde görsem canını alabilir miydim? ''Benim için güçlü kalabilirsin, öyle değil mi?'' diye sordum gözlerinin içine bakarak. ''Benim için denersin.''

Zaiden'ın omuzları sarsıldı. Eli bir süre havada asılı kaldı. Gözlerinde çaresizlik ve kararlılık arasında gidip gelen bir karmaşa fırtınası vardı. Sonunda başını kaldırıp yutkundu ve yüzündeki ıstırap maskesini çıkarıp bir kenara attı. Karşımda yeniden kararını vermiş Zaiden duruyordu.

Senin için denerim.

İçim rahatlamıştı. Gülümsedim. Durumumuzun çaresizliği, tutunduğumuz kırılgan umut dalını kemirip inceltiyordu. O sırada Zaiden beni belimden yakalayıp iyice kendine çekti. Göğsüm göğsüne çarparken Zaiden'ın dudaklarına sinsi bir gülümseme yerleşti. İşte Zaiden buydu. Ne kadar canı yanarsa yansın, ne hissederse hissetsin, ağlamak üzere olsa bile o sinsi gülümsemesini eksik etmezdi.

Ama senin de bana bir söz vermeni istiyorum.

''Tabii ki,'' dedim hemen. ''Ne olursa.''

İşlerin oraya gelmesine izin vermeyeceksin Siyah Kuğu. Benden ayrıldığın gibi yanıma geri gelmeyi başaracaksın.

Dudaklarımı birbirine bastırdıktan sonra derin bir nefes aldım. ''Söz veriyorum.''

Bu sözü tutamazsam da çoktan ölmüş olacaktım zaten. Önemi yoktu.

Sıkı bir kucaklamayla Zaiden iki bacağımı yanlarından tuttu ve beni tek hamleyle kucağına aldıktan sonra pencerenin pervazına oturttu. Artık ona bakmak için yukarı değil, aşağı çevirmem gerekiyordu bakışlarımı. Sol eliyle belimden tutarak desteklemeye devam etti. Diğer bir yandan dudağıma bir öpücük daha kondurdu ve geri çekildi.

Seni kaybedemem.

Kalbimdeki soğuk korku eriyip gitmişti. Bedeninin sıcaklığını benimkine karşı hissederek bacaklarımı beline iyice doladım. Nefesim alnına düşen saçları okşayıp geçiyordu. Gelecek belirsizdi. Tehlike ve acı her kapının ardında bizi bulmaya hazır gölgelerdi. Ancak o anda, Zaiden'ın sözlerinde ve gözlerinde bir nebze de olsa huzur bulabiliyordum. Önümüzdeki yüzleşmelerin karanlığı beni korkutmuyordu çünkü en korkunç tehditlere karşı bile beni güçlü kılan şey sevgimdi, sevgimizdi. Çıkması imkânsız durumlardan bile kurtuluşumuz olabilecek tek umuda, yani sevgime tüm parmaklarımla sarıldım. Yakın zamanda bırakmaya hiç niyetim yoktu. Mecbur kalmadığım sürece...

Bölüm sonu

2 yorum