Güneş, Hud Toprakkulak'ın sedir kokulu banyosunun penceresinden içeri süzülüyor, ellerimdeki su damlacıklarına ışıltılar düşürüyordu. Arka bahçeye hükmeden hafif rüzgârın verdiği kararla masayı toplamış, kulübeye geri dönmüştük. Hud tüm pencereleri açık tutmayı tercih ettiği için kuş sesleri her yerden duyuluyordu. Bazı pencereler o kadar uzun zamandır kapatılmamıştı ki duvarlarda gezinen sarmaşıklar bu pencerelerden içeri akmış, kulübenin içini kuşatmaya başlamıştı. Bazı yerlerde örümcekler ağ örmüş, bu evi yuva gibi gören diğer böcekleri avlıyorlardı. Hud ise bunların hiçbirinden rahatsız görünmüyordu. Emekli bir Orman Muhafızı olarak ormanı ve ev sahipliği yaptığı çeşit çeşit canlıyı sahiden seviyordu anlaşılan.
Kairon, Fawn ve Nori kahvaltının toparlanmasına yardımcı olurken Hud bize sıcak su hazırladı. Zaiden'ın yaralarını bir tur daha temizlemem ve sarmam gerekiyordu. Ne kadar çok merhem emmesini sağlarsam yaraları bir o kadar hızlı iyileşecekti. Böylece Zaiden hiçbir savaşçının yapamayacağı kadar hızla toparlanacaktı. Zaten birçok insana göre güçlü bir bünyesi, dayanıklı bir vücudu vardı. Bu yüzden nazlansa da onu kolundan yakalayıp çeke çeke banyoya sürükledim. Sarımsı ahşap yüzeyde şekil değiştiren gölgem Zaiden'ın üzerine düşerken bakışlarını yakaladım. Bitsin de gitsin, der gibi değil de uzun uzun onunla ilgilenmemi ister gibi bakıyordu.
Gözlerinin ardında duymayı çok özlediğim kahkahasını hatırladım. İçtiğimiz biraların tadını, bana çok yaklaştığında aldığım kokuyu hissettim. Başka bir yerde olsak Zaiden iğneleyici bir laf söyler, yaralarını sararken sert ve erkeksi görünmek için kendini kasardı. Muhtemelen komik olmayan bir espri yaptıktan sonra kendi şakasına gülerdi.
Tüm yaralarını bir güzel yıkayıp iyice uzayan sakalını tıraş etmeye koyuldum. Sert kıllarını alırken derisini kesmemek için daha dikkatli olmam gerekiyordu. Bu yüzden ona iyice yaklaştım. Oturduğu ahşap sandalyenin üzerine doğru eğildiğimde Zaiden bir anda ellerini bacaklarımın arkasına yerleştirip kendine doğru çekti beni. Yüzünün yarısı köpüklü olmasına rağmen çarpık gülüşünü saklamayı beceremiyordu.
Beni nazikçe kendine doğru çekerken bacağının üzerine hafifçe vurdu. Oturmamı işaret ediyordu. İki bacağının sol tarafına geçtikten sonra canını yakmamak için yavaş yavaş ağırlığımı verirken Zaiden bıkkın bir nefes verdi ve sertçe tüm bedenimi kucağına bırakmamı sağladı. O kadar da narin değilim, diyordu bakışları. Böyle devam edebilirsin.
Jileti keskin çene hatlarında usul usul gezdirirken gözlerini gözlerimden ayırmıyordu. ''Seninle yakından ilgilenmem hoşuna gidiyor sanırım,'' dedim göz teması kurmadan işimi yapmaya devam ederek.
Hafifçe başını salladı.
''Hareket etme,'' diye çıkıştım anında. Yüzünde yeni bir kesik daha açmak istemiyordum. ''Cazibenin kaderi ellerimin ucunda. En ufak hareketinde flört yeteneklerine büyük bir darbe indirebilirim.''
Onu güldürmek için yaptığım bu küçük şaka bir anda içimi sızlattı. Kendimi yeniden endişe içinde buldum. O kadar yakınımdaydı ve onu o kadar çok istiyordum ki... Kendimi tamamen ona bırakmak, onu ne kadar özlediğimi söylemek, onun için ne kadar endişelendiğimi itiraf etmek istiyordum. Duygularım artık ne kalbime ne de zihnime sığmaz duruma geliyordu. Ama içimdeki endişe sanki onu ne kadar seversem ona o kadar zarar vereceğimi fısıldıyordu. Gözlerine bakarken o ne kadar tanıdıksa kendi yansımam bir o kadar yabancı geliyordu. Zaiden'ı koruyamayan Saige'i görüyordum gözlerinde. Ona yeterince inanmayan, yeterince güvenmeyen Saige yatıyordu sanki bakışlarının ardında. Korkularım gözlerinde can bulmuş gibiydi.
Zaiden küçük şakamızı ilerletmeye istekli görünse de bir anda bu duygular beni ele geçirdi ve boğazımı temizleyerek yüzümdeki gülümsemeyi sildim. Zayıflamış, aşınmış suratı ve kuru dudaklarını görmek canımı yakıyordu. Kömür karası sakalından tamamen kurtulunca çenesindeki birkaç yara izi de ortaya çıktı.
''Burası bitti,'' dedim aceleyle kucağından kalkarken. Orada, vücuduyla bu kadar yakınken dudaklarına yapışma fikrini düşününce bile öylesine heyecanlanıyordum ki hemen ondan uzaklaşmam gerekiyordu. Bir parmağımı göğsündeki sargının arasına sokup baskıyı azaltması için hafifçe çekiştirdim. ''Bu iyi mi?'' diye sordum son kontrolleri yaparken.
Zaiden derin bir nefes verdikten sonra başıyla onayladı ama bu memnuniyetle verilmiş bir cevap değildi. Ondan uzaklaştığımı anlamış olmalıydı. Aceleyle sargı bezlerini, merhemleri ve yaprakları toparlarken arkamı döndüm ve bakışlarımı ondan kaçırdım. Kafam çok karışıktı ve Zaiden bu konuda hiç de yardımcı olmuyordu. Bir anlığına iyi olduğu için rahatlıyor, sonraki an onu zamanında kurtaramadığım için pişmanlık duyuyordum. Bir anlığına onu ne kadar çok sevdiğimi düşünürken hemen ardından bir suçluluk fırtınası kaplıyordu zihnimi. Onun varlığı bana güven ve huzur getirirken benim varlığım ona acı ve tehlike getiriyormuş gibi hissediyordum. Belki de en iyisi aramızdaki mesafeyi korumaktı. Partner olduğumuz yıllar boyunca yaptığımız gibi duygularımızı bastırmalı, elçi kimliklerimizi öne koymalı ve kendimizi kontrol altında tutmalıydık. En iyisi buydu.
Ortalığa dağılmış şifa malzemelerini toplamayı tam bitirmiştim ki Zaiden elimi yakaladı. Ona bakabilmem için beni olduğum yere döndürdüğünde kaşları çatılmıştı. Hafifçe bana doğru eğdiği yüzünde meraklı sorular yatıyordu. Neden böyle davranıyorsun? Bir şey mi yaptım? Bir sorun mu var? Yanlış bir şey mi yaptım?
Nefesimin daraldığını hissederken Zaiden, yakışıklı suratı, çatılmış kaşları ve keskin bakışları gittikçe bana doğru yaklaşıyordu. Hemencecik elimdeki yığını bir bahane gibi aramıza soktum. ''Bunları Hud'a götürsem iyi olur,'' dedikten hemen sonra banyonun kapısından dışarı kıvrıldım.
Tam o sırada imdadıma Kairon yetişti. Elinde buharı tüten iki fincan vardı. ''Fawn bize bitkisel çaylar hazırladı,'' dedi elindeki iki fincanı hafifçe kaldırarak. ''Orman dili öğretmek için hazırmış. Hepimiz salonda sizi bekliyoruz.''
Hemen başımla onayladım. ''Bunları bırakıp geliyoruz,'' dedim ve Zaiden'a döndüm. Hala gözlerinde neler olup bittiğini anlamaya çalışan bir bakış vardı. ''Hazırsın değil mi?'' diye sordum surat ifademi sabit tutmaya çalışarak.
Bir anlığına duraklasa da başka bir seçeneği olmadığı anlamış gibi çareyi omuzlarını silkmekte buldu. Kairon ona eşlik ederken yanımdan geçip gitti ama bakışlarında hala bir karanlık yatıyordu. Onu kırmıştım, evet. Olması gereken bu değildi. Ona yeni kavuşmuşken aramızdaki tüm bu mesafe canımı acıtıyordu ama suçluluk duygusu ileri atılmamı engelliyordu.
Fawn hepimize farklı fincanlarda bol aromalı olduğu kokusundan belli olan çaylar hazırlamış, salondaki tüm koltukları yarım daire halinde yerleştirmişti. Böylece hepimiz hem Fawn'ı izleyebilecek hem de bunu yaparken birbirimizi görebilecektik. Küçük bir strateji masasına benziyorduk ama orman muhafızı havası katılmıştı. Bir saray meclisinin birkaç bitki sever tarafından esir alınmış hali gibiydik.
Çayın kokusunu iyice içime çekerek içinde hangi baharatlar olduğunu anlamaya çalıştım. ''Acı bir şey kattın mı?'' diye sordum emin olamayarak.
Fawn başını iki yana salladı.
''Hiç acı yok içinde,'' diye bilgilendirdi Nori. ''Bal katılmış gibi tatlı.''
Çayımı iki avucumun içine aldım. Fawn orman dilinin ilk bulunmasını ve tarihteki ilk kullanım alanlarının anlatırken acele acele çayımı üfleyerek soğutmaya çalıştım. Yeterince ılıklaştığından emin olduğumda Fawn, Orman Muhafızları'nın sayısının azaldığı döneme geçmişti. Hemen sağımda oturan ve onu bıkkınlıkla dinleyen Zaiden'ın önündeki buharı tüten çayı alıp soğuttuğum çayla değiştirdim. Ardından yeni, sıcak çayımı bir kenara bıraktım.
''Başkalarına orman dilini öğretenlerin,'' dedi Fawn ses tonunu biraz düşürerek. ''Birçoğu yargılandı. Son yıllarda varlığımız bilinmese de eskiden çok daha yaygın olarak kullanılan Orman Muhafızları'nın içindeki bilgileri dışarıdan biriyle paylaşması katiyen yasaktı. Bir hırsız ya da bir katil gibi suçlanırdınız. Tek suçunuz orman dilini öğretmek olsa bile şartlar sağlanırsa sonunuz darağacı bile olabilirdi.''
''Bu çok acımasızca,'' dedi Nori dehşet içinde.
Başımı iki yana salladım. ''Bence değil.'' Tüm gözler bir anda bana dönüverdi. Zaiden hariç. O çayına odaklanmış, içinde dönen baharat taneciklerini izliyordu. ''Bu bir istihbarat,'' diye açıkladım sakince. ''Bilgilerin içeride tutulması gereken bir topluluk söz konusuysa buna uymayan kişi cezalandırılmalıdır. Mesela ben veya Zaiden bir isyancıya bilgi versek, ona İmparatorluğun zayıflıklarıyla ilgili en ufak bir cümle fısıldasak bile kellemizi kaybederiz. Ama olması gereken de budur. Size bu sırlar konusunda güveniliyorsa, sizin onları saklamanız gerekir.''
''İyi ama,'' diye karşı çıktı Kairon. ''Bu bir bilgi değil ki, iletişim yöntemi. Bir dil.''
Kairon'a kesinlikle katılmıyordum. Düşmanın sıradaki adımını çözemediği her an ondan önde olduğun anlamına gelirdi. Suikastçılar, bilgi sızdıran kraliyet ajanları ve Orman Muhafızları gibi kadim mesleklerin hepsinin gizli bir dil oluşturmasının sebebi buydu. Dil, kılıçtan bile çok can alırdı. Çünkü dil, paylaşılamayan ve çözülemeyen bilgi anlamına gelirdi. Bilgiyse en güçlü silahtı.
Fawn endişeli bir nefes verdi. ''Orman dilini size öğreterek halkıma ihanet ettiğimi mi söylüyorsunuz?''
Hepimiz aynı anda karşı çıktık.
Orman dilini paylaşarak halkına ihanet etmiyorsun onların kurtulmasını sağlıyorsun.
Zaiden'ın fikrini, ''Kesinlikle,'' diyerek destekledim. ''Senin yardımın bizim işimize yarayacak, biz de diyarın kurtulmasını sağlayarak sizi büyük bir tehlikeden koruyacağız. Halkını koruyorsun. Bu bir ihanet değil.''
Ama orman dilinin nereden geldiğini bilmemize hiç gerek yok.
Sadede mi gelsen?
Bize parmaklarla ilgili olan kısım gerekiyor.
Yazmayı bitirdikten sonra defteri kaldırdı ve diğer eliyle parmaklarını havada salladı. Fawn içi rahatlamış gibi gülümsedi. ''Pekâlâ, o halde direkt harflere ve kelimelere geçelim.''
Dili en kolay çözen kişi Kairon oldu. Fawn'ı o kadar dikkatli inceliyordu ki bunu daha önce çözmemiş olması bile bir mucizeydi. Kızın biraz daha ağzına düşerse dile ihtiyacı olmayacağına, direkt zihnini okuyacağına emin olmuştum. Ardından Nori gelişme gösterdi. Sonra da Zaiden ve en son da ben öğrendim. Fawn herkese öğrettikten sonra beni hala bocalamaya devam ettiğimi fark ettiğinde direkt olarak benimle ilgilendi. Diğerlerinin benimle dalga geçtiğini hissettiğim için odaklanmam da zorlaşmıştı ancak en sonunda çözebildim. Fawn'ın parmaklarını okumak kolaydı. Zihnimden geçen düşünceleri Fawn gibi parmaklarıma döküp hızla arka arkaya sıralamak ise işin zor kısmıydı. Yine de benim konuşan değil anlamaya çalışan taraf olacağını düşünerek kendimi avuttum.
Eğitimimiz gün batımına yakın saatlerde bitti. Diğerleri bardak bardak çay içmesine rağmen benimki ilk olduğu haliyle duruyordu. Bunu ilk fark eden kişi Nori oldu. Başıyla fincanı işaret edip, ''Neden bir yudum bile almadın?'' diye sordu.
Omuzlarımı silktim. ''Çay sevmiyorum.''
''Kampta yemeğine katılan yatıştırıcı çay yüzünden değil mi?'' diye sordu bilmiş ancak aynı zamanda da anlayışlı bir tavırla.
İstemeye istemeye de olsa onayladım. ''Kokusu bile sanki yeniden o duygu ve kafa karmaşıklığına düşecekmişim gibi hissettiriyor.''
Bu sırada Zaiden kulak kesilmiş, dikkatle bizi dinliyordu.
Kontrolü tamamen yitirmiş miydin?
''Pek sayılmaz,'' diye yanıtladım. ''Daha çok düşüncelerimi toparlamamı engelliyordu. Sanki mantığım susturulmuş, zihnim bir daha su yüzüne çıkmamak üzere derinliklere çapalanmış gibi bir histi. Bir daha gardımı o şekilde indirmeye hiç niyetim yok.''
Zaiden uzanıp elimi tuttu.
Merak etme ben yanında olduğum sürece kimse sana dokunamaz.
Kendimi bu kadar kalp kırıcı, bu kadar imkânsız bir duruma sokabileceğimi hiç düşünmezdim. İnsanların duyguları abarttığını zannederdim ve hissettiklerini kontrol etmenin de epey kolay olduğunu. Yirmi beş yıllık ömrümde pek çok şey görüp geçirmiştim. Trajik savaşlar vermiş, çökmüş ve tekrar ayağa kalkmıştım. Yaşamasam çok daha memnun olacağım, ama onlarsız kendim gibi hissedemeyeceğim bolca hatıram vardı. Bunların neredeyse hepsine Zaiden eşlik ediyordu.
Her şeye rağmen kendimi dizginlemek zorundaydım. Zaiden'a karşı duyduğum aykırı, delici, kalbimi kasıp kavuran bu hisleri görmezden gelmeliydim. Kalbim tüm uzak zamanların pişmanlığı ile kavrulurken beynim yakınlığın getirdiği acıları hatırlatıyordu. Onu getireceğim tehlikelerden uzak tutmalıydım. Hızla ayağa kalkıp kendimi ondan uzaklaştırdım. ''Fawn,'' diye seslendim. Yeşil saçlı kız Kairon'un elini avucu açık şekilde önünde tutuyor, tenindeki çizgilerin üzerinde parmaklarıyla işaretler yaparak hararetle bir şeyler anlatıyordu. Ona seslendiğimde bana dönmedi ama kafasını kaldırdı. Bu Fawn dilinde, evet, dinliyorum, anlamına geliyordu. ''Eğitim bitti mi? Başka bir şey öğretecek misin?''
Fawn yeniden Kairon'un eline döndü. ''Bence ihtiyacınız olandan bile daha fazla şey öğrendiniz. Bu kadar bilgiyle sincaplarla bile muhabbet edebilirsiniz.''
''Orada dur bakalım,'' dedi Nori aniden heyecanla ayaklanarak. ''Sincaplar da mı orman dili biliyor?''
Kairon küçümseyici bir tavırla Nori'yi süzüp gözlerini devirdi. ''Kinaye yapıyor.'' Ardından durdu. Bekledi. Salondaki sessizlik boyunca herkesin aynı şeyi düşündüğüne yemin edebilirdim. ''Şaka yapıyorsun değil mi?'' diye sordu Kairon en sonunda Fawn'a doğru eğilip suratına bakarak. Fawn tepki olarak yalnızca gülümsedi. Kairon şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
Burada daha fazla duramayacağıma karar verdim ve hiçbir şey söylemeden çıktım. Aklımda gidebileceğim iki yer belirlemiştim. Kılıcımı alıp ormanda küçük bir yürüyüş yapabilir veya ahıra gidip Zane ile vakit geçirebilirdim. Tercihimi ikinci taraftan yana kullandım çünkü o komik atı çok özlemiştim.
Ahır, bir ahırdan çok kulübenin odalarından bir uzantısı gibi duruyordu. Bölmeleri yoktu. Kasırga ve Zane yan yana duruyorlardı. Hareketsiz halleri beni gördükleri anda değişti. Hemen durdukları yerde zıplayıp hoplamaya, bağlarının izin verdiği kadar ileri geri yürümeye başladılar. Hemen Zane'in yelesinde parmaklarımı gezdirdim. Hud, ne ara vakit bulduysa iki atı da yıkayıp temizlemişti. Tımarlanmışlardı ve nallarındaki çamurlar bile gitmişti. Bu kadar sağlıklı görünmeleri beni hem mutlu etmiş, hem de şaşırtmıştı. Hayretle Zane'in tertemiz boynuna sarılırken diğer elimle de Kasırga'ya uzanıp onu sevdim. İkisi de beni gördüklerine memnun, neşeli kişnemelerle muhabbet ediyorlardı. Nerede kaldın yahu? Hiç gelmeyeceksin sandık!
''Geç kaldığım için özür dilerim,'' dedim alnımı Zane'in boynuna dayayarak. Kişneyip başını geri attı. Elma var mı elma?
''Unuttum.''
Tam o sırada elma tutan bir el arkamdan Zane'e doğru uzandı. Panikle arkama döndüğümde Zaiden'ın kibirli gülümsemesiyle karşılaştım. İki elmadan bana uzattığını zorlama bir tebessümle alıp yeniden sırtımı döndüm ve kocaman, sulu elmadan bir ısırık aldıktan sonra kalanını Zane'e verdim. Zaiden ise hiç ısırmadan direkt kendi elmasını Kasırga'ya yedirmeye koyulmuştu. Biraz sert davranacak olsalar parmaklarımı koparabilecek güce sahip olmalarına rağmen atlarımızı o kadar iyi yetiştirmiştik ki ne kadar aç olurlarsa olsunlar asla bir anda saldırmazlardı. Her zaman parmaklarımızın varlığını hesaba katarak alırlardı onlara uzattığımız yiyecekleri.
İyi misin?
Zaiden hemen Fawn'ın öğrettiği orman dilini kullanmaya başlayıvermişti. Tek eliyle pratik bir şekilde harfleri kullanabildiği için aşırı mutlu hissettim. En azından kendini çok daha hızlı ve net bir şekilde ifade edebilecekti. Artık bunun için yanında bir defter ve kalem taşımasına da ihtiyaç kalmamıştı.
''İyiyim,'' dedim hemen gözlerimi kaçırarak. ''Neden olmayayım ki?''
Benden kaçıyorsun.
Donup kaldım. ''Kaçmıyorum Zaiden,'' dedim rahatsızca. Bakışlarımla bu düşüncesinin ne kadar saçma olduğunu anlatmaya çalışsam da başarılı olduğumdan şüpheliydim. Ben bile kendi söylediğime inanmıyordum.
Kaçıyorum. Tam sevgimi itiraf etme cesaretimi topladığımda onu ezip geçen suçluluktan kaçıyorum. Tam seni kurtardığım için sevindiğim anda bedenimi kasıp kavuran pişmanlıktan kaçıyorum. Korkudan kaçıyorum. Sana yeniden zarar gelmesinden ve bu sefer buna engel olamamaktan, zamanında yetişememekten kaçıyorum.
Zaiden bana doğru bir adım attı. Adımından istemsizce uzaklaştığım için ona bir adım daha atacak mesafe bırakmış oldum ancak küçücük ahırda gidecek pek bir yerimiz olduğu söylenemezdi. Zane'den uzaklaşarak sırtımı ahırın duvarına verdim. Zaiden gözlerimin içine bakabilmek için çabalarken bu konuşmadan nasıl sıyrılacağımı düşünüyordum.
En sonunda parmakları çenemden yakaladı. Nazik dokunuşunu hızla yönlendirdi ve ona bakmamı sağladı. Ne diyordu bu bakışlar bana? Seni tanıyorum Siyah Kuğu. Beni kandıramazsın.
''Ne var?'' diye sordum sertçe, yutkunarak.
Yanlış bir şey mi söyledim?
''Hayır.''
Zaiden'ın gözlerinde tüm diyarın ağırlığı vardı. Bir elini ahırın duvarına dayayarak beni kendi bedeni ve duvarın arasında hapsetti. İstesem çekip gidebilirdim. Bir yanım hemen buradan uzaklaşmamı ve mesafemi koruma planına devam etmemi söylerken diğer yanım Zaiden'ın dudaklarına atılıp ikimiz de nefessiz kalana kadar ayrılmamak istiyordu.
Benim kelimelerimin sınırlı olması senin benimle konuşamayacağın anlamına gelmiyor.
Neredeyse öfkeliydi. Kelimelerini dikkatli seçmeye çalıştığını anlamıştım. Kırıcı bir söz kullanmaktan kaçınıyordu. O da ikimizin de ne kadar hassas bir konumda olduğunun farkındaydı. Başımla onayladım.
Ama konuşmuyorsun. Anlat Siyah Kuğu, neden benden kaçıyorsun?
''Sadece seni iyileştirmeye çalışıyorum,'' dedim dudaklarımdan dökülenlere kendim bile inanamayarak.
Zaiden'ın alaycı gülüşü, onun da buna kanmadığını kanıtlar nitelikteydi.
Gitmemi istiyor musun?
Başımla reddettim. Gitmesini istemiyordum. Benden uzaklaşmasını asla istemiyordum.
Kalmalı mıyım?
Neredeyse sırtımı dayadığım duvarın dibine çöküp ağlayacaktım. Başımla onayladım. ''Kal.''
O zaman neler olduğunu anlat.
Duvara dayadığı elini çekip göğsüme, tam kalbimin olduğu yerin üzerine dokundurdu.
Burada ne savaş verdiğini anlat bana. Beraber çözelim.
Zaiden'ın kilitlenen bakışları, dobralığı, iğneleyici sözlerinin altında yatan şefkati bana ansızın geçmişi hatırlattı. Ona verecek bir cevap bulamadığım için öylece simsiyah gözlerine baktım. Gölgelerinde kendimi bulduğum bakışların derinliklerinde kayboldum. Yardıma ihtiyacım vardı. Duygularımın ve mantığımın ateşkes yapabilmesi için içimdeki Saige çığlık çığlığa yardım istiyordu.
''Zaiden,'' dedim nefes nefese ama devamı gelmedi. Bir tarafım sus diyordu, bir tarafım konuş. Sonsuza kadar sessiz kal, içindeki her şeyi dök. Onun iyiliği için yalan söyle, kendi iyiliğin için dürüst davran. Kaç buradan, ahırdan uzaklaş ve Zaiden'la mesafeni koru. Zaiden'dan uzaklaşma, o ve sen birsiniz. Diyar yalnızca ikiniz için soluk alıyor. Senin kalbin onun için, onunki senin için atıyor. Birbirinizi yıllardır koruyorsunuz, korumaya devam edebilirsiniz. Onu tehlikeye atan sendin. Senin yüzünden bu halde. Eğer bu yola bir kere girerseniz bir daha tehlikeden uzak durmayacak. Hayatı boyunca güvende olmayacak. Eğer duygularını tamamen açarsan, ne istediğini belli edersen Zaiden seni asla bırakmaz. Kendi canını senin için tehlikeye atarken bir an bile tereddüt etmez.
Diyar aşkına, Siyah Kuğu.
Konuş benimle.
Ama belki de sözcüklere ihtiyaç yoktu. Belki ikimizin de bunları çözmek için kelimeleri kullanması gerekmiyordu. Aramızdaki mesafeyi hızla kapattım. Zaiden'ın dudaklarını benimkilerle birleştirdiğim anda bir kere daha zaman durdu. Elleri sertçe bedenime sarılırken ne onu incitmekten korkuyordum ne de kendimi tamamen kontrolüne bırakmaktan. İkimizin de altı yıldan uzun süredir yapmak istediğini yaparken korkuya yer yoktu. Bunca sene birbirimizden uzak kalmayı nasıl başarmıştık, bilmiyordum doğrusu. Her şey çok doğru hissettiriyordu. Yalnızca arzu vardı.
Dudaklarını bilerek yumuşak, fazlasıyla yumuşak bir biçimde öpsem de Zaiden bunun uzun sürmesine izin vermedi. İçindeki dürtülerin hepsinin ikimizi ele geçirmesine müsaade etmişti. Beni vahşice öptü. Altı yılın acısını çıkarırcasına, sabrettiği her gecenin tadını en derinden almak istercesine, hiç bırakmayacakmışçasına öptü. Uzun, sert ve hızlı öpücükler devam ederken sırtımın ahırın duvarına sertçe çarptığını hissettim. Bunu yaparken Zaiden bir elini ensemin hemen altına yerleştirmiş, darbeyi hafifletmişti. Üzerimdeki kumaş parçalarının dokunuşlarını ne kadar engellediğini fark ettim. Onlardan kurtulmayı ne kadar istediğimi, Zaiden'ı ne kadar arzuladığımı düşünerek dudaklarına daha da tutkuyla uzandım.
Geri çekildiğimizde ikimiz de nefes nefeseydik. Zaiden bir kere daha dudaklarıma doğru yeltendiğinde hafifçe geri çekildim. ''Ben senin için büyük bir tehlikeyim, Zaiden.''
Benim tehlikemsin.
''Hayır,'' dedim başımı iki yana sallayarak. Gözlerinin içine baktım. ''Ölebilirdin, Zaiden. Seni sonsuza kadar kaybedebilirdim.''
Ellerimi simsiyah dalgalı saçlarında dolaştırdım. Onu ilk bulduğumda yerde ölü gibi yatarken çamura bulanmış saçları... Gözyaşlarım akın etmeden sözlerime devam ettim. "Bir daha asla dokunuşunu hissetmeyebilirdim. Aldığın nefesi duymayabilirdim. Ya geç kalsaydım?"
Çığlıklarım boğazıma dizilmişti. Zane ve Kasırga içimdeki isyanı anlamış gibi kıpırdanıp duruyorlardı. Kendime bile yabancıydım artık. Yapmam dediğim şeyleri yapmıştım, Zaiden bana güvense bile ben kendime nasıl güvenirdim?
"Bana ihanet ettiğine nasıl inanabildim? Ya zamanında
gerçeklerin farkına varamasaydım ne olacaktı? Ya seni kaybetseydim Zaiden? Ya ömrümün sonuna kadar senin hatırana sırt çevirseydim."
Tüm bedenimi bir yaprak gibi titriyordu. Zaiden, sardığı kollarıyla beni iyice kendine çekti. Her şeyi konuşup bitirmek istiyordu. Çözüme ulaşmadan bırakmayacaktı beni. Biliyordum çünkü ben de onun yerinde olsaydım aynısını yapardım.
Beni asla kaybetmeyeceksin, Siyah Kuğu.
''Bana artık güvenmesen yeridir,'' dedim titreyen bir sesle.
Sana güveniyorum.
''Ya tekrar ölümle karşı karşıya kalırsak ne olacak?''
Başa çıkarız.
''Seni tekrar tehlikeye atmak istemiyorum.''
Saige. Bu hayatta ve bu diyarda seninle göğüs geremeyeceğim hiçbir şey yok.
Zaiden'ın dudaklarında, onu bir daha öpmemi engelleyecek kadar geniş bir gülümseme belirdi. Tüm yaşananlara rağmen duygularını hala saklıyor olmasını, bana ihanet ettiğine inanmış olmama rağmen bunu umursamıyor olmasını anlayamıyordum. Gülümsüyordu. Halinden memnundu. Bulunduğumuz bu durum ona mutluluk veriyordu. İşkence çekmesine rağmen, benim için dilini kesmek zorunda kalmasına rağmen burada, beni öperken huzurluydu. Yaşadığı hiçbir şeyin sorumlusu olarak beni görmüyordu. Hiçbir şeyden pişman değildi.
''Bu savaşta beraberiz o halde,'' dedim zar zor konuşarak.
Başıyla onayladı.
Bu savaşta beraberiz.
Bir elini dudağımın kenarını okşamak için kullandıktan sonra diğer eliyle konuştu.
Şimdi izninle seni öpmeye devam etmek istiyorum. Bunun için altı yıldan uzun süredir sabrediyorum bu kadarıyla yetinmeye hiç niyetim yok.




