BÖLÜM 15
▪──── ⚔ ────▪
KUĞUNUN FİRARI
Sırtım çimlere gömülü yatarken soğuk sabah rüzgârı boynumun etrafında görünmez bir yılan gibi dolanıyor, saçlarımın arasında kıvrılıyordu. Serin hava iliklerime kadar işliyor, içinde bulunduğum durumu daha da acınası kılıyordu. Gözlerimi yumuşak güneş ışığına karşı kısarak yavaş yavaş kendime geldim. Zaiden'ın yanında olmak yerine onun varlığının rahatlığından uzak, bir isyancı kampındaydım.
Uzun yıllar boyunca gözlerimi açtığım gibi karşımda Zaiden'ı görmeye alışmıştım. Dağınık siyah saçları, devamlı sıktığı güçlü çenesi, her an gelebilecek bir tehlikeye hazır halde hançerinin üstünde istemsizce bekleyen eli... Kaç sabah uyanmaya çalışırken onun görüntüsüne dalıp gittim, bilmiyordum. O zamanlar bunları düşünmezdim. Zaiden'ın varlığının verdiği tarifsiz huzurdan bihaberdim. O varken her savaşın daha kolay kazanılabileceğini, o yanımdayken her zorluğun daha kolay atlatılabilir olduğunu ve o benimleyse hiçbir meydan okumadan kaçmayacağımın farkında değildim. Şimdi bu kokuşmuş yerleşkede, düşman ininde, onun güvenli kollarından uzak bir halde benimle ne yapacaklarını düşünüyordum.
İsyancılar ormanın seyrekleştiği bir alanda, Jaheer'in çadırının oldukça yakınına açık bir hapishane inşa etmişlerdi. Bir zamanlar bana yuva olan ormanın parçalarından yapılmış bu geçici hapishane şimdi bir kafes gibi hissettiriyordu. İsyancılar, kalın ağaç gövdelerini daha ince dallar ve çamurla güçlendirerek doğal olduğu kadar aşılması zor bir kale örmüşlerdi. Kaçamayacağımdan emin olmak için demir zincirlerle yapıyı perçinlemişlerdi. Bir zamanlar müttefikim olan doğa şimdi esaretimin bekçisi haline getirilmişti.
Gözlerden uzakta değildim. Kampın en kuytu köşesine götürüleceğimi umut etsem de bu umudum karşılıksız kalmıştı. Acı verici bir şekilde herkes tarafından görünür, gözler önüne serilmiş bir esirdim.
En azından temiz hava alabiliyorum, diye düşündüm. Geniş yapraklardan örülerek oluşturulmuş tavandan sızan sinsi yağmurla ıslanıyor olsam da, dört duvar arasına hapsedilmediğim için memnundum. Dalların arasındaki geniş boşluklar neredeyse bacağımı çıkarabileceğim kadar genişti. Bu genişliğin kışkırtıcı olduğunu itiraf etmeliydim. Dışarıya uzanmak ve ilk yaklaşan isyancının silahını çalmam için fazla davetkar görünüyorlardı. Declan, yani Jaheer'in başımda durması için görevlendirdiği isyancı gece getirdiği çorbamı bu deliklerden içeri uzatmıştı. Eğer bir çorba kasesi geçebiliyorsa, bir kol da geçebilirdi. Yine de Declan her ihtimale karşı oldukça temkinli davranmıştı. Silahlarına uzanma umuduyla sık sık onu kontrol etsem de tüm gece hem gözlerini üzerimde tutmuş hem de uzakta durmuştu. Uzun bir süre beni çorbayı içmem için ikna etmeye çalıştıysa da işe yaramamıştı. Açlıktan ve yorgunluktan kısa süre sonra nemli toprağın üzerinde uyuyakalmıştım.
Çam iğneleri ve taze ıslak yapraklardan oluşan ilkel yatağımın pek rahat olduğu söylenemezdi, yumuşak ve kalın pelerinimi özlemiştim ama yine de dinlenmek zorundaydım. Güneş ışığı herkesten önce beni bulduğu için tüm kampta en erken uyananlardan biri benmişim gibi görünüyordu. Birbirine iyice karışmış, çamur yüzünden keçeleşmiş saçlarımı geriye attım ve Declan'ın yerine kapımda nöbet tutmaya gelen adama baktım.
Bu sert ve soğuk zeminde karşımda görmek istediğim tek bir yüz vardı ve o şu an burada değildi. Yavaşça ayağa kalktım ve üstümü başımı silkeledim. Aklım sorularla doluydu. Zaiden neredeydi? O, Meldrik ve Kairon mağaradan sağ salim çıkmayı başarabilmişler miydi? Jaheer'in söyledikleri ve eylemleri birbirini tutmuyordu. Beni esir almış ama beni kontrol etmesi için en gerekli olan noktayı, yani değer verdiğim birini arkada bırakmıştı. Bu Jaheer'in ölümcül bir hatası mıydı yoksa daha derin, daha kötü planları olabilir miydi?
Üstelik, onlarca mağara olmasına rağmen doğru zamanda doğru yerde olmayı başarmışlardı. Başka mağaralarda oyalanmadan doğrudan bizim bulunduğumuz mağaraya gelmelerinin bir sebebi olmalıydı. Bu en yakın ihtimalle ihanetti. İhanete uğramıştık. Ama kim tarafından?
Derin bir nefes alarak omuzlarımı esnettim. Bir sıçrayışla tavana değebileceğim kadar alçaktı ormandan bozma zindanım. Bunu aklımın bir köşesine not ederek düşünmeye başladım.
Kapana kısıldığım bu kamptan çıkmanın hızlı ve kolay bir yolunu bulmalıydım. Bunun için de iyice sakinleşmem ve tüm dikkatimi toplamam gerekiyordu. Dikkat dağıtıcı her unsuru göz ardı ettim. Açlığımı, uykusuzluğumu, yorgunluğumu, içimde cılız bir sesle devamlı olarak çığlıklar atan korkumu, Zaiden'ı düşünmekten içimi kemiren merakımı, dışarıdan gelen ayak seslerini... Hepsini zihnimin dışına itmeye çalıştım. Ancak böyle yaparsam tüm odağımı düşünmeye yoğunlaştırabilirdim.
Kendime sorduğum ilk soru, ''Geceyi o mağarada geçireceğimizi kim biliyordu?'' oldu. Bu bilgiye sahip olan, aynı zamanda bu bilgiyi isyancılara sızdıran kişi olmalıydı. O halde şüpheli çemberi oldukça dardı. Zaiden, Kairon ve Meldrik.
Kairon, Meldrik ile karşılaştırıldığında daha uzun süredir yanımızdaydı. Kairon ne en zekimiz ne de en güçlümüzdü ama bu zayıf görünüşü bir aldatmacadan ibaret olabilirdi. İsyancılardan bir çıkarı olması yeterdi. Üstelik, hala bizimle seyahat etmesinin altında yatan sebeplere hâkim değildik. Kendi geçmişi hakkında konuşmuyordu. Amaçları hakkında konuşmuyordu. Kendi hakkında bu kadar az bilgi veriyor olması da şüphe uyandırıyordu.
Meldrik ise yalnızca bir gündür yanımızdaydı. Bir kraliyet şövalyesi olarak güvenilir olması gerekirdi ama koca diyardaki en güvenilmez krallıklardan birine hizmet ettiğini de unutmamak gerekirdi. Sözde sarayda büyümüştü. Öte yandan o gece bizi o mağaraya yönlendiren de kendisiydi. Meldrik ile yollarımızın kesişmesinin sebebiyse şimdiye kadar çoktan ölmüş olması gereken Wilson'dı. Wilson, krala ihanet ederek bizi bir hainin ellerine bırakmış olabilir miydi? Yoksa Wilson'ın ruhu bile duymadan Meldrik gizlice isyancılarla iş birliği mi yapıyordu? Jaheer, bir şekilde Meldrik'in zayıflıklarını bulmuş ve bunu ona karşı kullanarak bize ihanet etmesini sağlamış olabilir miydi? Tehdit edilmiş olması kulağa mantıklı geliyordu ama bu yeterli değildi. Kesin bilgilere ihtiyacım vardı.
Düşüncelerim arasında kanıtlar ararken derinlerde bir soru yankılandı: Gerçekten kime güvenebilirim?
Daha da kötüsü, Zaiden'ı bir hainle bırakmıştım o mağarada. Düşmanımızın kim olduğunu çözmek artık ona kalmıştı. Lütfen, diye diledim içimden. Lütfen beni kurtarmaya gelmek yerine kendini kurtar. Cyra'nın peşine düş. Bana gelme.
Nöbetçi sabah ışıklarıyla beraber değişirken dikkatimi onlara verdim. Yeni nöbetçimle göz göze geldiğimizde gözlerinde anlık bir tereddütle karşılaştım. Belirsizlik parıltısını fark ettiğim anda heyecanlandım. Genç ve deneyimsiz görünüyordu. Umutsuz bir durumda zayıf bir umut ışığı.
Yalnız kaldığımızda omuzlarımı geri attım ve yüzüme tatlı bir gülümseme yerleştirdim. ''Günaydın.''
Genç isyancı göz ucuyla bana baksa da hemen arkasını dönüp duruşunu düzeltti. Benimle konuşmaması için kesin emirler almış olmalıydı. Elleri karnının önünde kenetliydi ve kılıcı belinde, harekete hazır duruyordu.
''Bir tutsak olduğumun farkındayım ama yine de bir prensese cevap vermemen kabalık,'' diye söylendim sesimi şımarık bir prensesin huysuzluğu ile doldurarak. Bu çocuğun dikkatini çekmek zorundaydım. Prenses rolünü oynamayalı o kadar uzun zaman olmuştu ki bazen gerçek bir prenses olduğumu bile unutuyordum.
Omzunun üzerinden hafifçe döndü. Tereddütle, ''Günaydın leydim,'' dedi ardından hızla boğazını temizledi. ''Yani günaydın tutsak.'' Küçük bir duraksamanın ardından belirsizlikle ekledi. ''Günaydın hanımefendi?'' Bu sefer bir soru sormuştu.
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Esaret altında, planlı bir şekilde tutsak alındığım bir isyancı kampında bile en aptalı beni bulmayı başarıyordu. Kalbim kulaklarımda atarken isyancının dikkatini daha da dağıtmayı amaçlayarak pelerinimin ön düğmelerinden ikisini açtım. ''Adın ne? Benim adım Saige.''
''Yakon,'' diye yanıtladı.
''Ne kadar güzel bir isim!'' diye neşeyle cıvıldadım. Ardından kendi sesimi duydum ve mideme bir sancı saplandı. Tıpkı Cyra gibi konuşmuştum. İğrenerek yutkundum. Cyra'ya benzediğim gerçeğiyle yüzümü buruşturup yeniden cilveli bir gülümseme yerleştirdim. ''Nereden geliyorsun? İsminin Batı Wisteria isimlerini andıran bir tınısı var.''
Yakon şaşkınlık ve gurur dolu bir ifadeyle döndü. Gözlerini üzerime dikti. Anlaşılan bu kadar ilgi görmeyi beklemiyordu. Bir anlığına kelimelerini kaybetmiş gibi gözlerini kırpıştırdı. Dudakları açılıp tekrardan kapandı ve sonunda kısık bir sesle konuştu. ''Quarith'den geliyorum. Savaştan kaçtım,'' derken endişeyle bir sağına bir soluna baktı. ''Ama seninle konuşmamam gerekiyor.''
''Elbette konuşmamalısın,'' diye yanıtladım onu sakince. ''Merak etme ben kimseye söylemem. Olay şu ki, senin gibi biriyle konuşmak güzel bir değişiklik oldu benim için. Sizin şu suratsız nöbetçilerinizi görmekten bıktım. Üstelik hiçbiri senin kadar nazik değil.''
Yakon'un yüzü kızardı. Bakışlarını kaçırarak dudaklarını birbirine bastırdı. İşte böyle, diye düşündüm kendi kendime. Gözlerini kaçır, farklı yerlere odaklan. Ona yavaşça bir adım daha yaklaşarak mırıltılı bir sesle devam ettim. ''Söylesene Yakon,'' dedim ismini bastıra bastıra. ''Sence de beni burada, hiç de bir prensese yakışık almaz şekilde tutmaları haksızlık değil mi? Biliyorsun ben bir leydiyim.'' Utanıyormuş gibi yaparak ellerimi göğsümde birleştirdim ve ona bir adım daha yaklaştım. ''Bir leydinin ihtiyaçlarını gidermesi gerekir.''
Yakon'un gözleri anında kocaman açıldı. Kekeleyerek, ''İhtiyaç mı?'' diye sordu. Yüzü olgun bir domates gibi kızardı.
Onu başımla onayladım. Fırsatı değerlendirerek son bir adım daha attım. Artık ona rahatça dokunabilecek kadar yakındım. ''Evet,'' dedim dudaklarımı üzgünce büzerek. ''Burada gideremeyeceğim ihtiyaçlar. Üstelik ormanlık alan hemen şurası.'' Başımla birkaç adım uzakta başlayan ağaçları gösterdim. ''Hemencecik gidip gelebilirim. Zaten kaçamayacak kadar yorgun ve bitkinim. Sen de beni çalıların orada beklersin. Arkanı dönmen yeterli.''
''Aldığım emirler, bu şekilde değildi,'' diye mırıldandı ancak sesi kararsızdı.
Derin bir iç çektim. ''Emirlere uyan, sadık bir savaşçı olduğuna eminim. Ama senin kadar cesur ve güçlü biri beni kolaylıkla zapt edebilir, öyle değil mi? Üstelik centilmen birisin. Bence bu prensese yardımcı olabilirsin.'' Masumca gülümsedim.
Yakon'un yüzündeki tereddüt daha da belirginleşirken etrafı hızlıca kolaçan etti. Bir yandan da gözlerime direkt bakmamak için çabalıyordu. Başını itaatkâr bir ifadeyle eğdikten sonra derin bir nefes aldı. ''Peki,'' dedi en sonunda zayıf ama kararını verdiğini belli eden bir tonda. ''Ama acele etmemiz gerekiyor. Oyalanmak yok. Kimse görmeden sizi çıkarıp geri getirmeliyim.''
Mutluluk ve minnettarlık dolu bir ifadeyle gülümsedim. ''Tabii ki! Çabuk olacağıma söz veriyorum. Hemencecik çıkıp geri geliriz.''
Yakon heyecanlı nefeslerle kapıyı diğer ağaç gövdesi parçalarına bağlı tutan zincire davrandı. Hem çok ses çıkarmamaya hem de hızlı olmaya çalışırken elleri titriyordu. En sonunda kapı açıldı. Heyecanla yutkundum ve suratımdaki masum ifadeyi korumaya çalıştım. ''Teşekkür ederim Yakon. Gerçekten çok naziksin.''
Çevreyi tekrar kontrol ettikten sonra beni ormanlık alana yönlendirdi. Birlikte çalılıklara doğru yürüdük. Dikenli otlar bacaklarıma batıp dururken Yakon'a tatlı gülücükler saçmak zorlaşmıştı. Kuş cıvıltıları sanki az sonra olacakları sezmiş gibi kesilmişti. Tek istediğim şey Yakon'u dikenli çalıların bir tarafına atıp o toparlanana kadar var gücümle koşmaktı. Gücümün yeteceğini düşünsem onu bayıltmaya bile çalışabilirdim ancak son günlerde yaşadıklarım sonunda kendime güvenmiyordum. Tek planım kaçmaktı. Önce Yakon'un sesinin kamptaki isyancılar tarafından duyulamayacağı kadar ilerlememiz gerekiyordu.
Yakon, ormanın içine yeteri kadar ilerlediğimizi düşündüğünde yavaşladı. ''Burası iyi,'' dedi boğazını temizleyerek. ''Hızlı ol.''
Başımla onayladım ve nöbetçimin arkasını dönmesini beklerken pantolonumla uğraşıyormuş gibi yaptım. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Yakon elleri belinde huzursuzca kıpırdanıp duruyordu. Öksürdüğünde birkaç adım geri çekildim. Lütfen, dedim kendi kendime. Arkanı dönme.
Orman tuhaf bir şekilde sessizdi, doğanın alışılmış senfonisi nefesini tutmuş gibi susuyordu. Bir gece önce yağan şiddetli yağmurun oluşturduğu çamur, adım seslerini kulaklarıma dolduruyordu. Üstümüzdeki usulca kıpırdanan ağaç dalları, orman zemininde dans eden gölgeler yaratıyordu. Yakon'a bir kez daha göz attım, gözleri çevreyi gergince tarıyordu. Bir çocuğun adam rolüne itilmiş haliydi ve onun deneyimsizliği sayesinde kaçabileceğime olan inancım iyice artmıştı.
''Şey...'' diye fısıldadım. Sesimi narin bir yaprak gibi titreterek zayıflık göstergesi eklemeyi de ihmal etmemiştim. ''Sen böyle dibimde beklerken yapamıyorum. En azından bana bir şeyler anlatsan olur mu? Mesela ailenle mi geldin buraya? Bana onlardan bahsedebilirsin,'' diyerek onu konuşmaya zorladım. Böylece kendi sesinden benim adımlarımı duymayacaktı.
Şanslıydım. Yakon tuzağıma anında düştü. ''Evet kız kardeşlerim ile katıldık kampa,'' diye anlatmaya başladığı anda fırsatı değerlendirdim. Önce ayaklarımın altında ezilen otların sesini duymaması için ağır ağır uzaklaştım, sonra son gücümle ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladım.
İki gün önce bir kuşatmada saray enkazlarının altında kalmış ve mucizevi bir şekilde sağ çıkmıştım. Bir gün önce, bir isyancı kafilesiyle dövüşmüş, hiçbir şey yiyip içemeden onlar tarafından esir alınmıştım. Yorgunluk ve açlık altında ezilmeliydim ama özgürlüğe ulaşma isteğim kalan her şeyi gölgeliyordu.
Damarlarımda akan kaçma arzusuyla hızla koşmaya devam ettim. Çalıların, dikenli bitkilerin ve sivri dalların arasından geçerken üzerimdeki kıyafetler yırtılıyor, derimi kesiyordu. Fakat bu acıyı hissetmeye vaktim bile yoktu.
Nefes nefese kalmıştım. Biraz yavaşlayıp nefesimi düzenlemeliydim. Kampla aramda yeterli bir mesafe açmayı başarmıştım neyse ki. Elimi bir ağacın gövdesine dayayıp eğildim ve kuruyan boğazım yüzünden birkaç defa öksürdüm. Yakon'un arkamdan gelip gelmediğini kontrol etmek için arkamı baktığımda gülümsememi bastıramadım. Gelmiyordu.
Rahatlama beni bir battaniye gibi sardı ve içimdeki endişeyi bastırdı. Kulaklarımda atan kalbim ve boğazımdan dışarı taşan hırıltılı nefes sesleri yüzünden kör ve sağır şekilde duraksadım. Tam ağaçtan ayrılıp devam etmek üzereyken, bir çınar ağacının arkasından biri fırlayarak bileklerimi tuttu.
''Gerçekten beni aptal yerine koyabileceğini mi sanıyorsun Saige?'' dedi Jaheer yüzünde kurnaz bir gülümsemeyle. Sesi kendini beğenmiş bir memnuniyetle doluydu.
Şaşkınlığımın sesime yansımamasına dikkat ederek bileklerimi kurtarmaya çalıştım. ''Adamların kadar akılsız olsan yeterdi.''
Kalbim savaş davulları gibi atarken Jaheer'in demir kadar sert tutuşuna karşı mücadele ettim. ''Sana kaçmaya çalışmamanı söylemiştim. Ayrıca bedelini ödeyeceğini de söylemiştim. Hatırlıyor musun?'' diye sordu alayla.
Tekrar yakalanmış olmanın, bir kez daha esir düşmenin getirdiği çaresizlik yüreğime yığıldı. ''Hatırlamaz olur muyum?'' diye tersledim. ''Tehditlerin de en az senin kadar sıkıcı.''
Jaheer beni çekiştirerek yürümeye başladığında son gücümle ayaklarımı yere sürüdüm ve karşı koydum.
Bir yandan tutmaya devam ederken homurdandı. ''Bu kadar inatçı olmasan her şey daha kolay olurdu Saige. Keşke seni canlı olarak teslim etmek zorunda olmasaydım.''
''Sahiden,'' dedim zoraki bir neşeyle ve dengemi kaybederek sendeledikten sonra yeniden toparlandım. ''Öldürmek harika bir fikir. Neden hemen işimi bitirmiyorsun?''
''Çünkü seni öldürürsem Euria da beni öldürür.''
Hafifçe kıkırdadım. ''Doğru. Kendi başına karar almayı beceremeyen bir kukla olduğunu unutmuşum.''
Jaheer'in yüzünde parlamasını beklediğim öfkeden eser yoktu. Soğukkanlılığını korumayı biliyordu. Kaçamadığıma göre bilgileri sızdırmamak için onu beni öldürmeye ikna etmek zor olacaktı. Aslında, gömleğimin cebinde taşıdığım küçük zehir boncuğunu kaybetmesem bu işi kendim de yapabilirdim. Zaiden'la her zaman yanımızda son çare olarak birer zehir boncuğu taşırdık. Esir düşmemiz veya başımıza öldürülmekten daha kötü şeyler gelmesi ihtimaline karşı bir kaçış yoluydu bu. Maalesef benimki Miath savaşı sırasında kaybolmuştu. Bunu iyi biliyordum çünkü dün gece defalarca kontrol etmiş, kıyafetlerimin bir kenarına kaçmış olmasını umut ederek tekrar tekrar bakmıştım.
Jaheer beni sert bir şekilde çekip kampa doğru itmeye başladığında artık direnecek gücüm kalmamıştı. ''Çok ciddiyim Jaheer. Kampınızda hiç zehir falan yok mu? Euria'ya da kendi kendimi öldürdüğümü falan söylersiniz. Burada neler olup bittiğini bilecek değil ya.''
''Diyardaki en korkutucu ve güçlü insana yalan söylememi mi öneriyorsun?'' Bir kahkaha patlattı.
Kaşlarımı çatıp şaşkınlıkla onu duymayan bir hükümdar hakkında bu kadar hayran konuşmasına baktım. ''Gören de kadına aşıksın zanneder,'' dedim alayla.
''Cesaretine hayranım Saige. Emin ol, elimde böyle bir fırsat olsa bile seni zehirlemezdim. Beni eğlendiriyorsun.''
Zar zor birkaç adım atarak hızımı onunkine uydurdum. Artık sol elimi bırakmış, yalnızca sağ kolumun üstünden tutuyordu. Denesem tutuşundan kurtulabileceğimi biliyordum ama bir sonraki kaçışım için gücümü korumalıydım.
''Benimle bu kadar uğraşmak zorunda olmanın sana keyif verdiğini görmek içimi ısıttı doğrusu,'' dedim alaycı bir şekilde. ''Seni sinirlendirecek daha fazla yol bulmalıyım.''
Kampa geri döndüğümüzde Yakon ortalıklarda yoktu. Çoktan azarlanmak üzere Jaheer'in çadırına götürüldüğünü tahmin ettim. Yepyeni bir sabaha gözünü açmış meraklı isyancılar bize bakıyorlardı. Jaheer küçük hapishanemin önüne geldiğimizde beni kolumdan sertçe iterek içeri soktu ve kapıyı kapattı. Beni dikkatli bir bakışla süzdükten sonra zinciri defalarca kapının etrafında dolaştırdı. Ardından birkaç adım geri çıktı ve gülümsedi. ''Bir daha böyle bir şey yapmaya kalkışırsan bu kadar nazik olmayacağım.''
''Tartışılır bir nezaket anlayışın var doğrusu,'' dedim gözlerimi devirerek.
Jaheer cevap vermek yerine uzun bir süre gözlerimin içine baktı. Bakışları yoğundu, söylenmemiş sözlerin sessiz bir fırtınasıydı. Söylemek istediği ama söyleyemediği şeyler varmış gibi hissettim. Sanki her kelime zihninin hapishanesinde takılı kalmıştı. Aramızdaki sessizlik gerilimle doluydu. Ne benim ne de onun geri adım atmak istediği bir irade savaşıydı. Başımı dik tuttum, gözlerimi onun gözlerine kilitledim ve en ufak bir korku belirtisi göstermeyi reddettim.
Arkasını dönüp giderken Declan kapımda belirdi. Suratında başarısız kaçışımın sonucunda doğan memnun bir gülümseme seyrediyordu.
Ormandan zindanımın köşesine çekilip öfkeyle yere oturdum. Kaçış planım başarısız olmuştu ancak bu vazgeçeceğim anlamına gelmiyordu. Yeniden bir plan yapacak, her ihtimali hesaba katan daha iyi bir strateji geliştirecektim. Tüm vücudum ağrı içindeyken dizlerimi kendime iyice çekip kalbimdeki sızıyı bastırmaya çalıştım. Ya kendimi kurtaracaktım ya da kimseye İmparatorluk hakkında bilgi vermek zorunda kalmadan önce ölmenin bir yolunu bulacaktım.
Jaheer'in tehditlerine boyun eğemezdim. Tuzağa düştüğümüz anı tekrar gözümde canlandırırken, Meldrik'e güvenip o mağaraya girdiğimiz için yanaklarım utanç ve öfkeyle yandı. Bu anı, bir yaraya tuz basmak gibi acı vericiydi, saflığımın yegâne hatırlatıcısıydı.
Gün boyunca birkaç vardiya değişimi gerçekleşti. Her biri küçük birer sonsuzluk gibiydi. İsyancıların davranışlarını izledim, nöbet değişimlerini, yemek yedikleri zamanları, kamptaki yollarını aklımın bir köşesine not aldım. Her ayrıntı, özgürlüğümü yeniden kazanmak için çözmem gereken bulmacanın bir parçasıydı.
Güneş batarken ve gökyüzünü turuncu ve pembe tonlarına boyadığında, kafamda bir plan oluşmaya başlamıştı. Şimdilik dayanacaktım. Hayatta kalacaktım. Ve doğru an geldiğinde, hazır olacaktım. Orman yeniden sığınağım olacaktı. Bu umuda tutunmam ve içimdeki kararlılık ateşini canlı tutmam yeterliydi.
Karanlık çöktükçe garip bir sakinlik dalgası üzerime yayıldı. Bu son değildi. Bu sadece başka bir başlangıçtı. Vücudum hapsolmuş olabilirdi ama ruhum kırılmazdı. Özgürlüğümü kazanacaktım.
İçinde biraz olsun mizah barındıramayan karanlık bir kahkaha açlıktan bitkin düşmüş zihnimi delip geçti. ''Konuşmaya hazır mısın prenses?''
Sesi zehirli bir fısıltıdan farksızdı. Gözlerimle meydan okuyarak ona döndüm. ''Sana söyleyecek hiçbir şeyim yok,'' dedim içimi kemiren endişeye rağmen kararlı bir sesle.
Bir adım daha yaklaştığında kampın ortasında yaktıkları ateşten yansıyan gölgesi beni yuttu. ''Şimdilik böyle düşünüyorsun ama yarın konuşacaksın,'' diye tısladı sinsice. ''Herkes eninde sonunda kırılır. Herkesin zaafları vardır. Ve senin zaafın yarın sabah karşında olacak.''
O an içimde bir şeyler titreşti. Korku göğsümde çelik gibi sertleşti. 'Neden bahsediyorsun?''
Jaheer'in gülümsemesi avının son umutlu anlarını keyifle seyreden bir yırtıcı gibi genişledi. ''Göreceksin,'' diyerek gözlerini üzerimde ağır ağır gezdirdi. ''İyi uykular, Saige.''
Geceye karışarak kaybolurken arkasından haykırdım. ''Jaheer!''
Parmaklarım dallarla birleşti. 'Bana neden bahsettiğini söyle!'' diye haykırdım bir kere daha.
Arkasına bile bakmadan çekip gitti. Korkum artık karşı konulamaz bir hale gelmişti. Kupkuru boğazımı yakan bir hareketle yutkundum. Bu bana işkence etme yöntemlerinden biriydi. Sabaha kadar rahat etmeyeceğimi biliyordu. ''Seni pislik,'' diye homurdandım geri çekilirken.
Gökyüzüne baktığımda yıldızlarla dolu bir gece bekledim ancak hepsi karamsar bulutlarla örtülmüştü. Dudaklarımı kemirerek küçük zindanımda dört dönmeye başladım. Ellerim pislik içinde olmasına rağmen tırnaklarımın kenarlarını dişlemeden duramıyordum.
Zaiden, diye düşündüm kendi kendime. Umarım senden bahsetmiyordur.
