İçeriğe geç

İmparatorluğun Kılıcı (Wisteria 3)

Bölüm 15 · 12 dk okuma

İmparatorluğun Kılıcı (Wisteria 3)

Bölüm 15

Bölüm 14: Vahşilerin Tutsağı

BÖLÜM 14

▪──── ⚔ ────▪

VAHŞİLERİN TUTSAĞI

Gece yarısıydı. İsyancı yerleşkesinin yolu zifiri karanlığa gömülmüştü. Yerleşkeye yaklaştığımızı havadaki tiksindirici kokudan anlamıştım. Bayat su, at ve insan dışkıları, ter ve ormandaki hayvanların bile yüzüne bakmadığı artık yemekler... Hepsi bir araya gelerek berbat bir koku karışımı oluşturmuşlardı. Gecenin bir yarısı olmasına ve yağmurun yeni dinmesine rağmen yerleşke canlıydı. Şarkı söyleyenlerle, sarhoş adamlarla, kavga çıkaran ve bunu bir eğlenceye çeviren saldırgan isyancılarla doluydu.

Yolda adını öğrendiğim isyancı başı Tulwar atını çekiştirerek yerleşkenin meşalelerle aydınlanan merkezine doğru yönlendirdi. ''Jaheer burada olmalı,'' dedi. Sesindeki haz ve heyecan dikkat çekiciydi.

Diğer isyancı, adı Bozrah'tı, başıyla onayladı. Etrafa göz gezdirirken yorgun görünüyordu. Yatağına gidip uyumak ister gibi bir hali vardı.

''Sizin tüm ormana hâkim olduğunuzu zannediyordum. Bu kadar geniş bir alanı kontrol altında tutan bir topluluk için yerleşkeniz berbat halde,'' dedim. Yetenekli, mavi saçlı kızın üzerimdeki etkisi yavaş yavaş kayboluyordu. Yolun yarısını yürüttükleri için bir ara kendimi tamamen kaybettiğimi hatırlıyordum. Kız hemen atından inmiş, yosun kokulu eski matarasından birkaç damla suyu dudaklarıma dökmüştü. Eliyle onları iter gibi yaparak diğer adamların bana yaklaşmasına izin vermemişti.

O da isyancılar tarafından kaçırılmış, zorla tutuluyor olabilirdi. Her hareketinde, kontrol altında tutulduğuna dair küçük işaretler geziyordu.

''Sen kapa çeneni tutsak,'' dedi Tulwar ve omuzlarını gururla geri atıp derin bir nefes aldı.

Bozrah onunla kıyaslandığında biraz daha huzursuz görünüyordu. ''Jaheer adamlarından dokuzunu kaybettiğimizi duyunca hiç memnun kalmayacak.'' Sesi endişeyle titreşti.

''Zaten hepsi işe yaramazdı,'' diyen Tulwar, atını çalıların arasına kaçışan orman farelerine doğru sürerek güldü. ''Yükten kurtulduk. Jaheer umursamayacaktır bile.''

''Yine de ölmelerine gerek yoktu,'' diye mırıldandı Bozrah gözlerini kaçırarak. ''Nori'yi ilk başta devreye soksaydın o kadar adam kaybetmezdik.''

Nori, diye tekrarladım kendi içimden. Genç kızın ismi bu olmalıydı. Bu ahmaklar yanımda konuşurken fazla rahat görünüyorlardı. Oysaki bir tutsağın yanında bazı şeyleri gizli tutmaları gerekirdi.

''Nori'nin işe yaraması için önce elçilerin yorgun düşmesi gerekiyordu. Zayıflarlarsa karşı koyacak güçleri kalmazdı.'' Pis pis sırıtarak bana döndü. ''Öyle değil mi, tutsak?''

İsmim kısa sürede İmparatorluğun Kılıcı'ndan Saige Nerth'e, ardından da ''tutsak''a dönüşmüştü.

Nori atını hızlandırarak Tulwar ve benim arama girdi. ''Geldik,'' dedi kayıtsız bir tonla. Bir anlığına göz göze geldik. Masmavi gözlerinin ardında anlatmak istediği onlarca şey olduğunu sezdim. Eğer fırsat bulursam, onunla baş başa konuşmaya çalışmalıydım. Bu kızın bana faydası dokunabilirdi.

Kampa benzeyen küçük yerleşkeleri kesinlikle savunmanın ne olduğunu bilmeyen biri tarafından organize edilmişti. Düzensiz, gelişigüzel kurulmuş çadırlar geniş açıklığa dağılmışlardı. Jaheer'in çadırını diğerlerinden daha büyük olduğu ve tam ortada bulunduğu için hemen seçebilmiştim. Biri bu isyancı yerleşkesine saldırı düzenlemeye karar verse liderlerini bulmakta hiç zorlanmazdı.

Hâlâ bileklerimi kesmeye devam eden sert halat yüzünden beni bindirdikleri gri tüylü attan zar zor indim. Çizmelerimin altındaki toprak yumuşaktı ve adım atmaya çalışınca balçık gibi yapışıyordu. Yağmur yüzünden yapış yapış, katrana benzer bir şeye dönüşmüştü. Çamuru sıçratmamaya özen göstererek gözlerimi etrafta gezdirdim. Buradan kaçmak için bir fırsat bulursam ilk ihtiyacım bir at ve ekibime yetişene kadar yetecek erzak olacaktı. En küçük kaçış ihtimalini bile değerlendirmek zorundaydım.

Erzaklar, dikkatsizce düzenlenmiş fıçılarda ve ahşap kutularda paketlenmiş, kamplarının bir kenarına dizilmişlerdi. Farelerin bu paketlere karşı koymakta zorlandığını düşünerek kendi kendime güldüm. O kadar beceriksizlerdi ki, bir grup sincap bile yiyeceklerini kaçırıp götürebilirdi.

Tulwar yere düşen halatın ucunu yakaladı ve sertçe çekerek tökezlememe sebep oldu. Beklenmedik hareketi yüzünden dizlerimin üzerine düşmemek için çabalarken içimde bir öfke yükseldi. Buradan kurtulduğumda, diye düşündüm kendi kendime. İlk senin peşine düşeceğim.

Koyu yeşil çadıra doğru ilerlerken omzunun üzerinden etrafa kahkahalar saçıyordu. Sanki büyük bir savaştan zaferle dönmüştü. Arada bir başıyla beni işaret ederek birkaç kez daha halatı çekiştirdi. ''Bakın ben yakaladım,'' diyordu diğer isyancılara. ''Jaheer çok mutlu olacak,'' derken kasıla kasıla adım atıyordu. ''Elçiymiş, daha çok isyancı köpeği.''

Pis koku Jaheer'in çadırına yaklaştıkça azaldı. Kargaşa ve hayret nidaları yerini ürpertici bir sessizliğe bıraktı. Üzerimdeki gözlerse gittikçe artıyordu. Herkes İmparatorluk Kılıcı'nın kim olduğunu merak ediyordu. Yarı donmuş, yarı yumuşak toprağın üzerinde kısa adımlarla yürümeye devam ederken sendelememek için Tulwar'la aramızdaki mesafeyi yakın tutmaya dikkat ediyordum. Buradan ben yalnızca Saige değildim, uğruna savaştığımız İmparatorluğu temsil ediyordum. Ben sendelersem, İmparatorluğu sendeleteceklerine olan inançları artıyordu. Ben düşersem, İmparatorluk düşmüş gibi seviniyorlardı. Ben vazgeçmeye ne kadar yaklaşırsam, onlar kendi hayallerine bir o kadar sıkı tutunacaklardı.

Birkaç kadın yamalı çadırlarından çıkmış, ellerindeki kirli sargı bezlerini kucaklarına bastırmış, bize bakıyorlardı. Yemek pişirenler, oyun oynayanlar, içki içenler ve sargı bezlerini kaynatanlar... Herkes işine ara vermiş bizi izliyordu.

Borzah ve Nori de hemen arkamızdan geliyorlardı. O sırada Nori'nin de en az benim kadar dikkat çektiğini fark ettim. Yalnızca beni değil, onu da ilgiyle izliyorlardı. Asık suratları ve gergin bakışları bir onun bir benim üzerimde geziyordu. Nori her ne yaptıysa, bu isyancıları kızdırdığı kesindi. Üstelik böyle bir yerleşkedeki insanları mutsuz etmek kolay olmasa gerekti. Yemekler kötüydü. Temizlikle uzaktan yakından alakaları yoktu. Yağmur ve soğukla başa çıkmak zorundaydılar.

Kuru yerlere ve çimlerin üzerine basmaya çalışarak sonunda Jaheer'in çadırına ulaştık. Çadırın girişinde iki silahlı adam dikiliyordu. Saçları ve omuzları ıslaktı. Yağmurda bile burada durmaya devam etmiş olmalılardı. Kayıtsız bakışlarıyla önce Tulwar'a, sonra bana ve elimdeki halata baktılar. Tulwar'ın gülümsediğini genişleyen yanaklarından anladım. Adamlar ona hiçbir tepki vermeden kenara çekildiler ve girmemize izin verdiler.

Çadırın içi rutubet ve nemden nefes alınamaz haldeydi. Burnuma keskin bir yemek kokusu çarptı. Dışarısı buz gibi olmasına rağmen köşede yanan cömert ateş çadırı sıcacık yapmıştı. Ateşin etrafında yumuşak, dalgalı gölgeler dans ediyordu. Kocaman bir raf düzeneği çeşit çeşit silahlar ve deri ciltli kitaplarla dolup taşmıştı. Ahşap raflar üzerlerindeki ağır yükten dolayı eğilmişti. Ucuz, kalitesiz bir masanın başında birkaç adam açık duran haritaları inceliyordu. Masanın üzerindeki mumlar haritaların üzerinde onları titrekçe aydınlatıyordu.

İçeri girdiğimiz anda tüm çadır sessizliğe boğuldu. Gözler aniden bize çevrildi. Jaheer bu adamların hemen arkasında elinde bir maşrapa birayla dikiliyordu. Onun isyancı lideri olduğunu anlamam için sormama gerek yoktu. Dış görünüşü onun yerine konuşuyordu. Uzun, örgülü soluk kahverengi saçları ve sakalları vardı. Yüzünün sol tarafından başlayıp başının arkasına kadar uzanan isyancı damgası ne kadar amaçlarına ve inançlarına bağlı bir adam olduğunu gösteriyordu.

Jaheer'in üzerinde kalın deri ve kürkten yapılmış kıyafetler vardı. Ceketinin omuzları, tilki kürküne benzer bir hayvan kürküyle süslenmişti. Göğüs kısmına metal plakalarla koruyucu detaylar eklenmişti. Kollarının üzerine, kabilesine ya da topluluğuna ait olduğunu düşündüğüm semboller ve ince detaylar işlenmişti. Belinde geniş, koyu lacivert bir deri kemer bağlıydı. Kemerin üzerinde para keseleri, silahlar, kılıç kınları asılıydı. Pantolonunda da deri detaylar devam ediyordu. Dizlerine ve beline deri kayışlar bağlanmıştı. Bu deri kayışlar tüm bacağı boyunca aşağı iniyor, ağır ve sağlam görünüşlü çizmeleriyle birleşiyordu.

Gri gözleri yüzüme bile bakmadan soğuk ve sorgulayıcı bir ifadeyle Tulwar'a döndü. ''Durum ne?'' diye sordu. Sesi derin ve otoriterdi. Liderliğinin ne denli güçlü olduğunu açıkça gösteren bir duruşu vardı.

Göz ucuyla Tulwar'ı izledim. Yol boyunca devam ettirdiği dik duruşu bir anda yok olmuştu. Omuzları düşmüş, yüzündeki kibirli gülümseme de silinip gitmişti. Dikildiği yerde huzursuzca kıpırdanıp başını eğdi. Adeta yere bakarak konuşmanın daha güvenli olduğunu düşünüyordu. ''Emrettiğiniz üzere İmparatorluk Kılıcı elimizde. Onu yakaladık.''

Jaheer'in bakışları üzerimde gezindi. Fazla oyalanmadan baştan aşağı süzdükten sonra gözlerime kilitlendi. ''Saige Nerth,'' dedi alaylı bir tavırla. Bize doğru bir adım attı ve birasından uzun, keyifli bir yudum aldı.

Başımı kaldırıp gözümü kırpmadan ona baktım. ''Tebrik ederim, hepiniz ismimi öğrenmeyi başarmışsınız.''

Tulwar halatı sertçe çektiğinde Jaheer'e doğru tökezledim. Jaheer, boş elini Tulwar'a doğru kaldırarak onu uyardı. ''Tutsağımız bize tek parça halinde lazım. Bu kadar sert davranmaya gerek yok.''

Aramızdaki mesafeyi kapatıp iyice yaklaştı. Artık burnundaki deliği, yanağının kenarındaki taze yara izini ve çürük dişlerini net bir şekilde görebiliyordum. Etrafımda dönerken elini saçlarımda gezdirdi. Parmakları saç tellerimin arasında dolaşırken nefesimi kontrol altında tutmaya çalıştım. Üzerimde kontrolü ve hakimiyeti olduğunu belli etmeye çalışıyordu. Rahatsızlığımı ona gösteremezdim.

''Nori işine yaradı mı?'' diye sordu Tulwar'a omzumun arkasında dururken. O çevremde yavaş adımlarla dönerken dimdik durmaya devam ettim. Bakışları dikkatlice üzerimde geziniyordu. En ufak bir zayıflık belirtisi gösterirsem bunu kaçırmayacaktı.

Tulwar umursamazca omuzlarını silkti. ''Yaradı. Adamların yarısını onları yormaya çalışırken kaybettik ama Nori işi bitirdi. Çok geçmeden elçilerin ikisi de yerdeydi.'' Sözlerindeki rahatlık, Nori'nin işini hakkıyla yerine getirdiğini ve ona güvenmekle iyi yaptıklarını gösterir nitelikteydi.

Jaheer'in dudaklarından bir onaylama nidası çıktı. Hafifçe başını sallayarak anladığını belirtti. ''Diğer elçiye ne oldu?''

''Mağarada bıraktık,'' diye yanıtladı onu Bozrah. Sesi Tulwar'a göre daha düşük ve itaatkardı. Davranışlarından onun bu işten Tulwar kadar memnun olmadığını hissedebiliyordum.

Jaheer iki adım daha atarak bu sefer önüme geçti. ''Sağ mı bıraktınız?''

O sırada içime bir endişe yayıldı. Onu öldürmeleri mi gerekiyordu? Eğer sağ olduğunu öğrenirse peşinden bir ekip yollayarak onu öldürmelerin emrederse ne olacaktı?

''Bunu aldıktan sonra geri kalanlarla pek ilgilenmedik,'' diye yanıtladı Tulwar bir kere daha halatı çekiştirerek. Bunu o kadar sık yapmıştı ki bileklerim aşınmış, kanamaya başlamıştı artık. Yüzümü acıyla buruşturunca Jaheer kaşlarını çattı. Halatı Tulwar'ın elinden kaptığı gibi birasını suratına geçiriverdi. Tulwar artık yerdeydi ve kanayan burnunu tutuyordu.

''Sana kıza dokunma dedim!'' diye kükredi Jaheer öfkeyle. Yeniden bana döndüğünde bakışları yumuşadı. ''Onun kusuruna bakma. Bir centilmen olmayı hala öğrenemedi.'' Usul usul yaklaştı. Halatı serbest bıraktıktan sonra belindeki bıçağı çekti. ''Öte yandan ben,'' derken bıçağın bileğimdeki halatlarla birleşmesini izledim. ''Senin gibi güzel bir tutsağın acı çekmesini hiç istemem.'' Ellerimi tamamen serbest bıraktı.

Bileklerimden süzülen kanın sıcaklığı ve acısı beni sarsarak midemin bulanmasına yol açtı. Kuruyan kan parçalarının bir kısmı yere döküldüğü için bir adım geri çıktım.

''Şimdi,'' dedi memnuniyetle gülümseyerek. ''Konuşmamıza bu şekilde devam edebiliriz. Benim adım Jaheer.''

Ellerimi ovuştururken kaşlarımı çattım. ''Teşekkür edeceğimi falan sanıyorsan çok yanılıyorsun. Senin gibi adamları bilirim.''

Soğukkanlılığını koruyarak hafifçe gülümsedi. ''Belki de henüz beni tanımadığın içindir,'' dedi kendinden emin bir sesle. ''Ancak birbirimizi anlamak zorundayız, Saige. Bu savaşta oynaman gereken önemli bir rol var. Ben de bu rolü yerine getirdiğinden emin olacağım.''

Bileklerimi ovuşturarak biraz daha rahatlamaya çalıştım ancak hala yanmaya devam ediyorlardı. ''Benim seninle konuşacak hiçbir şeyim yok. Beni rehin alarak ne amaçladığını bilmiyorum. İmparatorluğa falan baskı yapabileceğini düşünüyorsan şimdiden vazgeçsen iyi olur. Asano ailesi bu tür numaralara asla düşmez.''

Jaheer başını iki yana sallayarak çadırın içinde geri çekildi ve masanın yanındaki iskemleye oturdu. ''Herkes çıksın,'' dedi elini havaya kaldırarak. Çadırda yalnızca ikimiz kalana kadar bekledikten sonra gözlerinde hevesli bir parıltıyla konuşmaya devam etti. ''Amacım İmparatorluğa baskı yapmak değil. Savaşı bitirmek istiyorum. Ama bu senin ve benim gibi insanların iş birliği yapmasıyla mümkün kılınacak bir durum.''

Alaycı tavrımı saklamadan burnumdan hafifçe güldüm. Sözlerinde biraz olsun mantık bulamıyordum. ''Sen ve ben bir değiliz,'' dedim onu küçümseyerek.

Derin bir nefes alarak ciddi bir ifadeye büründü. Yüzündeki sert çizgiler daha da belirginleşti. ''Sandığından çok daha benzeriz. Sen Irithel Asano için çalışıyorsun ben Euria Vaseva için.'' Euria Vaseva için mi? İsyancılar, Euria'nın koruması altında mıydı? Onun emir ve isteklerini mi yerine getiriyorlardı? Ya Jaheer yalan söylüyordu ya da işler tahmin ettiğimden çok daha karmaşık ve tehlikeliydi.

''Bir hükümdarı devirmek için diğerini mi kullanıyorsun yani? Bu tam olarak hangi amaca hizmet ediyor? Ben sizin sözde adalet için savaştığınızı zannediyordum.''

Jaheer hafifçe öne doğru eğildi. Grimsi gözleri direkt benimkilere kilitlenmişti. ''Hükümdarlar yalnızca sürekli dönmeye devam eden bir çarkın parçası. Eğer birini devirmek için diğerine hizmet etmem gerekiyorsa bunu seve seve yaparım. Seni Euria Vaseva'ya vererek karşılığında bir şey alacağız. Ve bu özgür, bağımsız bir devlet haline gelmemizi sağlayacak. Halkın kendi hükümdarını kendi seçtiği, sıradan insanların düşüncelerine önem verilen bir devlet.''

Burnumu kırıştırdım. İkna olmamıştım. ''Sahiden de sıradan insanların ve halkın düşüncelerine önem verdiğine inanmamı mı bekliyorsun?'' Bileklerimi ona doğru kaldırdım. Halatın bıraktığı kıpkırmızı izi gösterdim. ''Ormanda adamların cirit atıyor ve önüne geleni keyfine göre öldürüyor. Sen de burada oturmuş benimle adalet hakkında konuşuyorsun. Adamlarını bu palavralarla kandırmış olabilirsin ama bana sökmez.''

''Bazen büyük değişimler, sert ve acımasız adımlarla başlar,'' dedi gözlerinde vahşi bir parıltıyla. ''İnsanlar büyük amaçlar uğruna elbette canından olabilir, bu amacın önemini yitirmesine sebep olmaz. Hatta arttırır. Senin gibi güçlü bir rehineyse beni takip edenlerin özgürlüğü için en önemli adımlardan biri olacak.''

O an, Jaheer'in gerçek niyetinin ne olduğunu anlamak için kafamı toparlamaya çalıştım. Zihnimden farklı olasılıkları tartmaya koyuldum. Euria Vaseva gibi güçlü bir hükümdarın bu adamı desteklemesi aklıma yatmıyordu. Onlara özgürlük vadetmesi, bağımsız bir devlet olma izni vermesi de saçmalıktan ibaretti. İsyancıların yardımından çok daha fazla kaynağa sahipti Euria.

''Yani bir yalana karşılık beni ölüme gönderiyorsun öyle mi?'' diye sordum gözlerimi kısarak.

Jaheer ayağa kalktı ve yüzündeki ifadeyi yumuşatarak bana yaklaştı. ''Euria Vaseva seni öldürmek için istemiyor,'' derken sesi neredeyse şefkatliydi. ''İmparatorluk hakkında stratejik bilgileri, askeri hareketleri, zayıf noktaları, savunma ve saldırı planlarını istiyor. Diyarın sonunu bizzat kendin getireceksin.'' Yumuşak ifadesi yavaş yavaş vahşileşti ve suratına kocaman bir gülümseme yayıldı.

''Size veya Euria'ya boyun eğeceğime ölürüm daha iyi,'' dedim. Sesimdeki kararlılık havada titredi.

Suratındaki gülümseme hızlıca soldu ve gözlerinde acımasız bir bakış belirdi. ''Demek öyle,'' dedi sakin ama tehditkâr bir tonla. ''Seni, sandığından daha iyi tanıyoruz Saige. Senin gibi güçlü ve sadık bir savaşçının sevdiklerinin hayatını tehlikeye atacağını sanmıyorum. Masum insanların ölmesini istemezsin öyle değil mi? Ya da diğer elçi arkadaşının arkasından bir ekip göndermemi.''

Bu sözler beni duraklattı. Elbette her gün karşıma masum bir insan getirip beni onu öldürmekle tehdit edebilirlerdi. Zaiden ise tamamen bambaşka bir zaaftı benim için. Jaheer'in gözlerine baktığımda, bu zaafları kullanmaktan asla çekinmeyeceğini anladım. Beni konuşturmak için bir yolunu bulmaya çalışacaktı.

''Ne yaparsan yap, asla senin hain planlarının bir parçası olmayacağım.''

Jaheer bıkkınlıkla bir adım geri çekildi ve burnundan soludu. Hayal kırıklığıyla dolu bir ifadesi vardı. ''Seninle uzlaşabileceğimizi ummuştum Saige. Eğer direnmeye karar verirsen sert yöntemlere başvurmak zorunda kalacağım ve bunu hiç istemiyorum. Bu yöntemler ikimiz için de hiç hoş olmaz.'' Bu sözlerin arkasında dürüst olduğunu biliyordum. Ciddiyetini açıkça belli ediyordu ve ağzımdan laf almak için her türlü yönteme başvuracağına da emindim.

Tam o sırada çadırın dışından bir gürültü duyuldu. Bozrah mahcup bir ifadeyle kafasını çadırın girişinden içeri soktu. ''Efendim böldüğüm için üzgünüm ama size ihtiyacımız var,' dedi çekingen ama bir o kadar da endişeli bir tavırla.

Jaheer bir an için Borzah'a bakıp başıyla onayladı ve yeniden bana döndü. ''Görünüşe göre bu tatlı sohbetimiz yarım kalmak zorunda. Burada olduğun sürece güvendesin. Sana kimsenin dokunmasına ve zarar vermesine izin vermeyeceğim...'' Duraksadı ve yüzünde mide bulandırıcı bir gülümseme belirdi. ''Benim dışımda.'' Belindeki silahları kontrol ederken bir yandan da gözünü üzerimden ayırmıyordu. ''Ama bana karşı çıkarsan bu sözleri tutamam.''

Çıkmak için hazır olduğunda dışarıya seslendi. ''Declan!''

Çadıra ilk geldiğimizde kapıda duran adamlardan uzun boylu olanı içeri daldı. Heybetli ve itaatkâr bir duruşu vardı.

''Rehinemizi odasına götürün,'' dedi Jaheer beni işaret ederek. ''Ona biraz çorba ve su verdiğinizden emin olun. Eğer bu kıza bir şey olursa siz hesap verirsiniz. Anlaşıldı mı?''

Declan başıyla onaylayarak yanıma geldi. Çıkışı eliyle işaret ederken dönüp tereddütle Jaheer'e baktım.

Bunun üzerine Jaheer gülümsedi. ''Bu arada sabaha kadar adamlarım başında bekleyecek. O yüzden boşuna kaçmaya çalışma ve karnını doyurmaya bak.''

Dişlerimi sıktım ve Declan'ın işaret ettiği yönde ilerledim. Özgürlüğümü kazandığımda, diye düşündüm kendi kendime. İkinci hedefim sen olacaksın.

Bölüm sonu

2 yorum