BÖLÜM 13
▪──── ⚔ ────▪
ORMANIN HANEDANI
İsyancı kafilesinin gelişini duymadan önce kılıçlarımızı kuşandık. Yağmurun boğuk gümbürtüsünde yaklaştıklarını anlamak zor olacaktı.
''Kaç kişiler?'' diye sordum aceleyle kılıcımı elime alırken. Kılıcın soğuk kabzası, eski bir dostun geri dönüşü gibi hissettirdi.
''Tam olarak emin değilim,'' diye yanıtladı Meldrik ve yalnızca kafasının sağ tarafında duran siyah saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı. ''Ama en az on kişi.''
''Belki de yalnızca tesadüftür,'' dedi Kairon. Bıçağını çekmiş, Çizme'nin önünde dimdik duruyordu. ''Belki de sadece önümüzden geçip gideceklerdir.''
Zaiden başını iki yana salladı. ''Böyle bir fırtınada sığınmaları gerekirdi. En az on kişilik bir ekiple dolaşmaları tesadüf değil. Ya takip edildik ya da başka bir şeyin peşindeler.''
Yutkunup başımı dikleştirdim. ''Takip edildiğimizi düşünüyorum. Küçük bir kavgaya hazır olsanız iyi olur.'' Kuşların bile uçmadığı bu havada bu kadar kalabalık bir ekiple gezmeleri tesadüf olamazdı.
''Tek isteğim uzun, dinlendirici bir uykuydu,'' diye homurdandı Kairon.
Zaiden burnundan alaylı bir nefes verdi. ''Öldüğünde uyursun.''
''Merak etme,'' diye teselli ettim gezgin yol arkadaşımızı. ''Uzun sürmeyecek. İsyancılarla ilk karşı karşıya gelişimiz değil. Kendilerini övmekte iyi olsalar da birebir dövüşte söyledikleri kadar iyi değiller.'' En azından öyle olmalarını umuyordum. Amacım düşmanlarımı hafife almak değil, ekibimin endişelenmesini engellemekti.
İsyancı kafilesinden birinin bağırdığını işittiğimde kılıcıma iki elimle sarıldım. Mağaranın girişine yaklaşmış olmalılardı. Hatta varmış bile olabilirlerdi. Yağmurun uğultulu şarkısının ardındaki konuşmaları duyabilmek için kulak kesildim. Birbirleri arasında sürdürdükleri sohbet giderek yükseldi. Eğrelti otları, yeşil bir perde gibi titreşti. Bir el otları araladığında fırtınanın ve yağmur daha da şiddetlendi. İsyancılar ellerinde sönmüş meşalelerle geziyorlardı. Uzun zamandır yolda oldukları barizdi.
Nabzım kulaklarımda atarken gözümü mağaranın kapısından ayırmadım. Ekibimin dövüşmek istemediğin, fark edilmeyerek bu belayı defetmek istediklerini biliyordum. Ama içimdeki bir his onlarla biraz kılıç tokuşturmak istiyordu. Bizi bulmalarını istiyordu. Kılıcımı düşmanlarımın kırılan kemiklerinde bilemek ve bedenime sıçrayan kanlarıyla az da olsa ısınmayı arzuluyordum. Öldürülmeden öldürmek hazzını elde etmeyi düşlüyordum. Bir insan, başka hangi zaferde yaşadığını bu kadar hissedebilirdi ki? Soluduğu hava başka ne zaman bu kadar sıcak, içtiği su taze gelirdi? Bu tutku benliğimin en derinlerine gömdüğüm ve açılmaması için her gün savaş verdiğim bir lanetken olduğum kişinin her zerresini oluşturuyordu. Ekibimi tehlikeye atacağımın farkında olmayan bu sesi azarlayarak bastırmaya çalıştım.
Mağara girişinin ötesinde, korkunç adamların kol gezdiği bir romandan fırlamışcasına, altın gözlü bir adam belirdi. O eğrelti otlarının ardında birkaç gölge daha gözüktü. Ay ışığında ıslak pelerinlerine sarınmış, silahlarını kuşanmış uzun boylu birkaç adamın suratlarını zar zor seçebilirdim. Adamlar bizi bulduklarına memnun göründüklerini anlayabileceğim kadar yaklaştıklarında ifadelerine kendimden emin bir gülümsemeyle yanıt verdim. Liderleri olduğunu düşündüğüm altın gözlü adam tereddüt bile etmeden mağaraya girdi. Adamlarından biri onun sağına, diğeriyse soluna geçti. Silahları, diğer isyancıların kullandıklarına benzerdi. Tuhaf şekilli, aşınmış silahlar... Denizin korsanları, karanın isyancıları, diye düşündüm kendi kendime. Al birini vur ötekinei.
Onları pelerinli iki adam daha izledi. Mağaranın ağzına insandan bir duvar örmek istercesine, ilk giren üç adamın sağına ve soluna geçtiler. Ardından iki adam daha aynısını yaptı. Çiftler halinde ikişer ikişer dizildiler karşımızda. Pelerinli, ıslanmış ve sinirli suret dizisi gittikçe genişledi. Çok geçmeden mağaranın girişini göremez hale geldik. On iki isyancı.
Kısa bir süre geçti, iki taraf da hiçbir şey demedi. Loş ateşin ışığında, gözlerinin acımasızca parlayışını izledim. Kairon dile getirilmemiş bir kurala uyarcasına geri çıktı. Huzursuzlanan atlarımızı mağaranın dibine ilerletti. Kairon kulaklarına birkaç sakinleştirici söz fısıldarken atlarımız sonunda kişnemeyi ve durdukları yerde kıpırdanmayı bıraktılar.
''Ben altısını alırım,'' dedi Zaiden dudakları tek bir kenara kıvrılırken.
Meldrik gözlerini kıstı. ''Lordum, isyancıları hafife almamalısınız.''
''Ben dört tanesini çok rahat deviririm,'' diyerek Zaiden'ın bahsine katıldım. Suratında gurur dolu bir ifade belirince gülümsedim.
Meldrik şaşkınlıkla bir bana, bir Zaiden'a baktı. ''İki kişi dövüşerek aynı anda on isyancıyı devirebileceğinizi mi söylüyorsunuz? Canınıza mı susadınız?'' Can korkusu işin içine girince, şövalyenin saygı dolu ifadeleri yerini endişe ve hayrete bırakmıştı.
''Neyi böldüklerini bir bilseler...'' dedi Zaiden öfkeyle.
Dudaklarımı büzerek başımla onayladım. ''Söyle Meldrik, kaç tanesini sen alıyorsun?''
''Eh,'' dedi alayla gözlerini kırpıştırarak. ''Bana zaten iki tane bıraktınız.''
Altın gözlü adam, ileri çıkarak pelerinin başlığını çıkardı. Gri saçları yağlanmış, tutamlar halinde çenesine kadar inmişlerdi. Sakalı pislikten keçeleşmişe benziyordu. Koyu renkli pelerini yüzünden üzerinde nasıl kıyafetler olduğunu göremiyordum ama belinde parlayan birkaç kabza daha seçmişti gözlerim. Adam bir adım daha attığında, diğerleri de başlıklarını çıkardılar. Titrek alevlerin ışığında, gözlerinde alaycılık ve vahşetten başka hiçbir şey göremedim.
Liderleri ateşin önünde durdu ve kısa bir süre üçümüzü inceledi. Soğukkanlı gözleri alevlerle turuncuya dönmüştü. Boyu oldukça uzundu. Kolları kaslı, ifadesi sertti.
''İmparatorluğun Kılıcı,'' dedi en sonunda. ''Saige Nerth.''
Gözlerimi devirdim. ''Kim olduğunu bilmediğim ve umursamadığım Jaheer'in muzır kuklası.''
Bir dövüşte en önemli konulardan biri karşınızda duran adamın yoktan var ettiği kibri hissetmemekti. Kendilerine karşı duydukları güvenden şüphe ettirdiğiniz anda, kılıçları titremeye başlardı. Gülümsemelerinin yerini korku alırdı. Yalnızca birkaç bakış ve sözle bile dövüşte üstünlük sağlayabilirdiniz.
Zaiden pis pis sırıtarak kendi kılıcını omzuna attı. ''Ve Ruhların Zalimi,'' dedi iğneleyici bir tonla konuşarak. ''Beni de duymuş olmalısınız. Memnun oldum.'' Düşmanımızın sinirini mi bozmaya çalışıyordu yoksa yalnızca boşboğazlık mı ediyordu anlayamamıştım. İki türlü de şikâyetim yoktu.
Altın gözlü adam Zaiden'ın söylediklerinin üzerinde durmadı. Gözleri yalnızca benimle temasa geçiyordu. ''Hikayelerini duyduk. Seni Jaheer'e götürmek için gönderildik.'' Tek kaşını, gözdağı vermek istercesine kaldırarak adamlarını işaret etti. ''Eğer sorun çıkarmadan bizimle gelirsen kafilene zarar vermeyiz.''
Burnumu kırıştırdım. ''Üzerinde durmaya değmeyecek bir teklif.'' Memnuniyetsizliğimi belli etmek için başımı hafifçe yana yatırdım. ''Ben sana yenisini vereyim. Bizi rahat bırakın, biz de adamlarını ve seni hayatta bırakalım.''
Adam gerçek bir kahkahayla kulaklarımızı doldurdu. ''Bu savaşı kaybedersin.''
Dişlerimi öyle bir öfkeyle sıktım ki çenemden çıkan sesi duyabildim. ''Belki yalnızca seni sağ bırakırız. Jaheer'e başarısız olduğunuz haberini verebilmen için.'' Parmaklarım kılıcımın kabzasına sıkı sıkı sarılırken parmak boğumlarımın beyazladığını hayal edebiliyordum. ''Söylesene muzır kukla, konuşabilmek için kaç parmağına ihtiyacın var?''
Altın gözleri kısıldı. ''İstediğin gibi olsun, aptal elçi,'' dedi ve sol elindeki eldiveni çıkarıp havaya kaldırdı. Bu dövüşün başlayacağının göstergesiydi.
Bir düzine isyancı, pelerinlerini savurup silahlarına tutundular. Üçe karşı on iki, diye düşündüm kendi kendime. Diyar bizimle olsun.
Saldırıya geçerek öne atılan ilk isyancı sarışın, at kuyruklu bir adamdı. Cılız ve hızlı olmasına rağmen benim kadar hızlı değildi. Savurduğu kılıcının darbesinden kenara çekilerek kurtuldum. Kılıç, havayı yararak bir ıslık çaldı. Onun yalpalamasına izin verdikten hemen sonra kendi kılıcımı savurarak adamın belinde derin, uzun bir kesik açtım. Sarışın, acıyla haykırarak tükürüklerini etrafa saçtı. Zaiden, kılıcını hiç tereddüt etmeden ona doğru düşen isyancının boynuna geçirdi. Sarışının inlemeye vakti bile olmamıştı. Bir anda yüzüstü yere devrildi ve boğazındaki yarıktan fışkıran kanlar yerde küçük bir kan gölü oluşturmaya başladı. Cansız bedenden yayılan kırmızı birikintiyi izleyecek vakit yoktu. On bir, diye saydım içimden. Kaldı on bir isyancı.
Başımı çevirip yüzünü buruşturan isyancı lideriyle göz göze geldim. Dişlerini sıkıyor, öfkeyle bana bakıyordu. İlk can alınmıştı. İlk kan dökülmüştü. Kimse geri adım atmayacaktı.
Başıyla işaret ederek diğer adamlarına da saldırmalarını emretti. İki isyancı hevesle koşarak beni hedef aldılar. Bundan sonra ne Zaiden'ı ne de Meldrik'i kontrol etme şansım olacaktı. Öne atılıp darbeleri karşılamak üzere pozisyon aldım. Adamlardan biri iri yarı, kırklı yaşlarında bir adamdı. Korsanları andıran sakalını örmüş, ucuna kırmızı bir toka takmıştı. Diğeri ise tamamen kılsızdı. Kel, sakalsız, kaşsız ve kirpiksiz adamın tekiydi. Son üç adım mesafede gözlerimi kıstım ve derin bir nefes aldım.
''Anlatsanıza biraz,'' dedim onlar palalarını savurmak üzere havaya kaldırdıkları sırada. ''Neden isyan ediyorsunuz?'' Bir silah benimkiyle çarpıştı ve mağaranın içi metalik gümbürtüyle yankılandı. ''Jaheer size ne vadediyor?''
Ayaklarımı sürerek yana kaçtım. İkinci darbeden kılıcımı palanın etrafında döndürüp yönünü şaşırtarak kaçtım. Sakallı adam kükremekle kıkırdama arası tuhaf, hayvansı bir ses çıkardı. ''Adalet,'' diye yanıtladı sorumu. Bir yanıt vermekten ziyade küfreder gibi bir hali vardı.
Kaşlarımı çatarak sol elimle baldırımdaki hançeri belli belirsiz kontrol ettim. ''Koskoca imparatorluk varken adalet için vasıfsız bir adama mı hizmet ediyorsunuz yani?'' Bana doğru birer adım attılar. Onlarla eş zamanlı olarak geri çekildim ama kaçmadım. Hangisinin daha önce saldıracağını bilmiyordum.
Kel adamın suratında vahşi bir gülümseme belirdi. Dişlerinden biri eksikti. ''Koskoca imparatorluk mu?' diye tısladı. ''İmparatorluk adalet değil, yıkım ve korku getirdi. Jaheer ise hepimizin eşit olduğu, bize hükmedecek insanı seçebileceğimiz bir diyarın sözünü veriyor.''
Bu sözlerin üzerine bir anlığına duraksadım. Bize saldırmalarının altında yatan cesaretin kaynağını anlamaya çalışıyordum. Ancak bu duraksama, onların tekrar harekete geçmesi için yeterliydi. Hemen baldırımdaki hançeri solumdan saldırmaya yeltenen adama fırlattım. Omzuna isabet etti.
Sakallının inlediğini duysam da düşmemişti. Az sonra tekrar saldıracaktı. Bu kısa anı kel olanla birebir dövüşmek için kullandım. Şansıma, ikinci palasını da çıkarmaya karar vermişti. Alnıma düşen siyah saç tutamını bir nefesle yüzümden çektim. Palalarla kılıcım çarpıştı. Adamın gözlerinde zaferin yakın olduğuna inandığını belli eden bir parıltı çaktı. Kılıcımı geri çekip ani bir hamleyle palalarını hedeflemek yerine dizlerine doğru bir tekme savurdum. Şaşırmasına bile vakit vermeden bu sefer dengesi bozulmuş adama kılıcımla saldırdım. Göğsüne doğru bir hamlede bulunduğumda neredeyse kaçamayacaktı. Kılıcım kolunun kenarını yaralayınca gözlerindeki parıltının yerini acı aldı.
''Gebert şunu,'' diye inledi sakallı olan. Hançeri hala çıkarıp atamamıştı. Oldukça iyi saplanmış olmalıydı. ''Koduğumun elçisini şişle de ölmüş bedenini...'' Cümlesinin devamını duyamadan Zaiden'ın kılıcı sırtından girip göğsünden çıktı.
Zaiden kılıcını geri çekerken bir eliyle hançerimi tutup ayağıyla isyancının cesedini yere attı. Ardından hançerin kanlı tarafını parmaklarında çevirip kabzasını bana uzattı. ''Silahlarına sahip çık Siyah Kuğu.'' Dudakları hafifçe kıvrıldı ve oyalanmadan hançerimi verip kendi savaşına geri döndü.
Kel adamı da hakladıktan sonra bir sonraki hedefime geçmeden hemen önce yerde yatan isyancıları saydım. Sarışın, sakallı ve kel isyancının haricinde yerde üç cansız beden daha yatıyordu. Meldrik ve Zaiden üç isyancıyı devirmeyi başarmış, durmak bilmeden dövüşmeye devam ediyorlardı. Kaldı altı, diye saydım içimden. Bir yara bile almadan altı isyancıyı yendiğimize göre bundan sonrası da zor olmasa gerekti.
Fikrimi kanıtlamak istercesine bir isyancıyı daha karşımda saldırmaya hazır halde buldum. Bu seferki otuzlu yaşlarında balık etli bir kadındı. Bir palası değil, kılıcı vardı ve onu elinde kolunun bir uzantısıymışçasına rahatça çeviriyordu. Gözlerinde kararlılık vardı ama öfke yoktu. Bu dövüşün kişisel bir mesele olmadığının farkındaydı.
''Bakın hanımefendi,'' dedim kadın hızlıca üzerime doğru atıldığında. Kılıcını ustalıkla savurdu. İlk hamlesini kolayca savuşturdum. ''Siz bu odun kafalardan çok daha medeni bir insana benziyorsunuz,'' diye devam ederken kadının sandığımdan daha yetenekli olduğunu anladım. Kılıçlarımız bir kere daha çarpıştı. ''Konuşarak çözebiliriz, ne dersiniz?'' diye sordum metal kollarımızın savaşı devam ederken. Konuşmanın hiçbir şeyi çözemeyeceğini gayet iyi biliyordum ama kelimelerim kadının dikkatini dağıtacaktı.
Kadın en sonunda yorularak geri çekildi ve öfkeyle bağırdı. ''Çözüm sizin boyunduruğunuzdan kurtulmak için mücadele etmek,'' kılıcını bir kere daha sıkı sıkı kavrayarak tekrar saldırıya geçti. Öfkeli oluşu, dikkatini dağıtmıştı. Gözü hafifçe kaydığında hamlesini hangi yönde savuracağını sezdim ve kenara çekildim. Pes etmeyeceğinin elbette farkındaydım, Jaheer hepsinin düşüncelerini zehirlemişe benziyordu ama işin iyi yanı şuydu: Çene çalmak hata yapmalarına yol açıyordu.
Yıllar boyunca Zaiden gibi geveze ve iğnelemeleri seven bir adamla çalışmak bu konuda bağışıklık kazanmamı sağlamıştı. Dövüş sırasında ne kadar konuşulursa konuşulsun, odağımı kaybetmezdim. Öte yandan, isyancıların bir Zaiden'ı yoktu.
Kadın bir kere daha saldırıya geçtiğinde bu sefer daha yorgun, daha öfkeli ve dalgındı. Duyguları hamlelerine yansıyordu. Çaresizce, boşluğa doğru savurduğu kılıç darbeleriyle daha da yorulmasına izin verdikten hemen sonra son bir hamleyle kılıcımı onun göğsünün tam ortasına sapladım. Gözlerinde bir nefeslik acı belirdi. Ardından bedeni yavaşça yere yığıldı. Bir isyancı daha azaldı, kaldı beş.
Soluklanmak için tek dizimizin üzerine çökerek kılıcımdan destek aldım. Ter damlaları kirpiklerimi aşmış, gözlerime dolarak görüşümü bulanıklaştırıyorlardı. Hızlı nefeslerimin arasında başımı kaldırıp mağarayı gözlemledim. Tuhaf olan şuydu ki; isyancı ekibinin lideri ve iki adamı savaşa girmek yerine geride duruyorlardı. Üstelik sağında duran, daha kısa boylu ve çelimsiz gibi görünen adamı bir liderin sağ kolu olmak için hiç de güçlü bir savaşçıya benzemiyordu. Hala başlığı takılı duran, pelerinine sarılı kalan tek isyancı oydu. Zaiden bir adamla dövüşmeye Meldrik başka bir tanesiyle savaşmaya devam ediyordu. Sayımımda sorun yoktu. Tam beş isyancı kalmıştı ancak lider diğer adamlarını üzerime yollamıyordu. Başka bir şey planlıyor olmalıydı. Henüz çözemediğim bir kozu vardı.
Derin bir nefes alarak ayağa kalktım. İsyancı bedenlerinin ve kan birikintilerinin üzerinden atlayarak liderin karşısına geçtim. Omuzlarımı geri atıp kılıcımı iki elimle tuttum. ''Ne oldu?'' diye sordum onu kışkırtmayı amaçlayarak. ''Neden uzaktan izliyorsun? Partiye katılsana.''
Başını hemen göze çarpmayan bir kibirli yana yatırdı. ''Keyfini çıkarıyorum.''
Bakışlarında, davranışlarında, hatta sözlerinde bile içimi kemiren bir duygu vardı. ''Adamlarının teker teker ölmesinin keyfini mi?''
Kaşlarımı soru sorarcasına kaldırdığımda gülümsedi. ''Adım adım yenilgiye doğru ilerlemenizin keyfini,'' diye yanıtladı bilmiş bir ifadeyle.
''Bak buna inanmakta zorlanıyorum işte.''
Başını iki yana salladı. ''Seni temin ederim ki İmparatorluğun Kılıcı, bu mağaradan sağ çıkacaksın. Sen bize sağ lazımsın ancak arkadaşlarının canlı çıkacağını pek sanmıyordum. Sana teklifte bulundum. Onlara zarar vermemizi istemiyorsan bizimle gelmeni söyledim. Sen savaşmayı seçtin.''
''Korkarım ki hayal görüyorsunuz. Bir kukla olarak Jaheer'in emirlerine hizmet etmeye çalıştığını anlıyorum,'' derken hafifçe güldüm. ''Ama hala bu savaşı kazandığınızı düşünüyorsanız siz düpedüz aklınızı kaçırmışsınız.''
Liderin gözleri bir an için benimle buluştu. Ardından sağındaki çelimsiz adamına dönüp bir kelime söyledi. İçimden bir ürperti geçti. Bu adamın onların son kozu olduğu konusunda haklıydım. Muhtemelen beklemediğimiz bir yeteneğe sahipti. Ne kadar güçlü olabilir ki, diye düşündüm kendi kendime. Ardından bu düşünceme karşı çıktım. Euria Vaseva'nın gücü gibi bir gücü varsa işimiz biterdi. Neyse ki üstünlük hala bizdeydi.
Çelimsiz adamı başını salladı ve pelerininin başlığını indirerek bir adım öne çıktı. Karşımdaki manzara, beni şaşırtmayı başarmıştı. Sağ kolu olduğunu zannettiğim gizemli isyancı bir çelimsiz bir adam değil, genç bir kızdı. Uzun ve dalgalı mavi saçları fırtınalı bir deniz gibi dalga dalga omuzlarından aşağı akıyordu. Saçlarının rengi, denizin en canlı mavisini andırıyordu. Karanlık mağaranın titrek alev ışığı altında bile rengi dikkat çekiciydi. Gözleri de en az saçları kadar mavinin en ender tonlarındaydı ve ruhumu delip geçecekmiş gibi bakıyorlardı. Masum bir bakışı vardı. Yaşadığı zorlukların izlerini taşıyan bir yorgunluk seziyordum bakışlarında.
Ten rengi, turuncu ışıkların altında solgun görünüyordu. Yüz hatları ince ve yuvarlaktı. Burnu küçük ve narindi. Dudakları kurumuştu. Yüksek ve kıvrımlı elmacık kemikleri, ona soylu bir görünüm katıyordu.
Pelerinin altında ne bir zırh ne de bir silah görebiliyordum. Sıradan deri pantolon, deri çizmeler giyiyordu. Elini hafifçe havaya kaldırdığında zarif parmaklarındaki mavi yüzükler dikkatimi çekti. Hiç yara izi yoktu. Silah kullanmadığı barizdi.
Kız havaya kaldırdığı elini sabit tuttu ve parmaklarını hafifçe kıpırdattı. Kızın her hareketi güzellik ve güçle harmanlanmıştı. Duruşuyla kendinden emin, zarif ve bir o kadar ölümcül bir prensesi andırıyordu.
O sırada mağaranın içindeki havada bir tuhaflık sezdim. Tahmin ettiğim üzere, bu kızın gücü fiziksel değildi. O da yeteneklilerden bir tanesiydi. Zaiden ve Meldrik, dövüştükleri adamları etkisiz bırakarak savaşa kesin bir ara verdiler. Onlar ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydiler.
Mavi saçlı kız derin bir nefes aldığında bakışlarında tehdit sezdim. Ne yapmam ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum. Daha da kötüsü, cesaretimi yitiriyordum.
''Saige,'' diye seslendi Zaiden.
Kız gözünü bile kırpmadan bana doğru bakarken gittikçe daha da savunmasız kaldığımı hissettim. Ona doğru atılıp kılıcımı boğazımdan geçirmek istedim. Kabzayı tutan elimin kararsızlığına inanamadım. Sanki saldırmama engel olan bir şey vardı. Bir güç beni engelliyordu. Kararlarıma karışıyor, duygularımı etkisi altına alıyordu.
O sırada göğsüme hiç de tanıdık olmayan bir his yayıldı. Korku.
Korkuyu tanırdım. Korkuyu sevmezdim. Yıllardır onu hissetmemiştim bile ama işte buradaydı. Göğsüme bir bıçak gibi saplanmış, beni etkisi altına alıyordu.
Hızlıca bir plan yapmaya çalıştım. Gerçek kimliğimin bu olmadığını söyleyerek paçayı kurtarabilirdim. Ama geldiklerinden bu yana bir kere bile Saige Nerth olduğumu inkâr etmemiştim. Hatta tam aksine onlara meydan okumuştum. Aradıkları kişinin ben olmadığımı söylesem de kimse bana inanmazdı. Üstelik inansalar bile, yalnızca öfkelerinden yine de işimizi bitirmeyi seçebilirlerdi. Zaiden, Meldrik ve Kairon'un bir hiç uğruna ölmesine izin veremezdim. Ne olursa olsun sağ kalmaları gerekiyordu. Bu mağaradan ben sağ çıkamasam bile, Zaiden çıkmak zorundaydı.
Onları kurtarmak istiyorsam isyancıların sözünü dinlemem gerektiğini düşündüm. Bu mavi saçlı kızın bana ne yaptığını anlayamıyordum ama korkuyordum. Bu histen nefret ediyordum. Kontrolü elime alamamak, karşısında bu kadar güçsüz hissetmek cesaretimi daha da yitirmeme sebep oluyordu. Belki de yalnızca kaderimi kabullenip beni Jaheer'e götürmelerine izin vermeliydim. Jaheer'in karşısına çıktığımdaysa hızlı ve acısız bir ölüm için ona yalvarabilirdim.
Gözlerimi hızla kırpıştırarak başımı iki yana salladım. Yalvarmak mı? YALVARMAK MI? Saige Nerth'ün sözlüğünde bu söze yer yoktu. Ben yalvarmazdım. Ben korkmazdım. Ben korkunun ta kendisiydim.
O halde neden hiç de bana uygun olmayan duygular ve kelimeler zihnimi fethetmişti? Yutkunarak başımı kaldırdım. Elini hala havada tutan, parmaklarını kıpırdatmaya devam eden kıza baktım. ''Sen,'' dedim zar zor. Vücudumu ele geçiren korku yüzünden neredeyse dudaklarım titreyecekti. ''Sen yapıyorsun bunu.''
Kız hiçbir şey söylemedi. Onun yerine isyancı başı bir adım attı. ''Ona ne hissettiriyorsun?'' diye sordu ben orada değilmişim gibi.
Kız gözlerini benden bir an bile ayırmadan adamı cevapladı. ''Korku,'' dedi sakince. ''En büyük zayıflığı.''
Başımı iki yana salladım. ''Beni yenmek için biraz korkudan daha fazlasına ihtiyacın var,'' dedim ağlamamak için kendimi zor tutarak. Bu güçle başa çıkmak, duygularımın bana ait olmadığını kendime hatırlatmak sahiden de zordu. Dik durmak için derin bir nefes aldım. Kaburgalarım yanıyordu. Parmaklarım teker teker kırılıyor, tırnaklarım sökülüyormuş gibi hissediyordum. Karşı koyamadığım bu acı bedenimin kontrolünü tamamen ele geçirmişti
''Kendini zorlama,'' dedi isyancı başı gülerek. ''Sen karşı koydukça daha da güçlenir. Duygusal acılarını fiziksel olarak hissetmeye başlarsın.''
O sırada Zaiden'ın dizlerinin üzerine düştüğünü gördüm.
Mavi saçlı kız şimdi ona bakıyordu. ''Onu kaybetmek,'' dedi başıyla beni işaret ederek. ''Artık onun yaşamadığını hissediyor ve bu onun canını yakıyor.'' Ne dediğini anlamak için Zaiden'a baktım. Elini kalbine yerleştirmiş, kılıcını bırakmıştı. İki büklüm şekilde bana bakıyordu ama sanki beni görmüyordu.
Kız yeniden konuştuğunda sesinde şaşkınlık vardı. ''En büyük korkusu onun olmadığı bir dünyada yaşamak.''
İsyancı başı bu durumdan büyük bir keyif alıyor olmalıydı ki gürültülü bir kahkaha koyuverdi. Aramızdaki mesafeyi kapatarak iğrenç parmaklarının çeneme yerleştirdi. Göz göze gelebilmemiz için başımı kaldırdığında yüzüne tükürmek istedim ama yapamadım. Korku çok güçlüydü.
''Şimdi küçük kız,'' dedi zevk dolu bir sesle. ''Hala bizimle gelmeyi kabul etmiyor musun?''
Başımı iki yana salladım ve bir kere daha Zaiden'a baktım. Dişlerini sıktığını çenesinden anlayabiliyordum. Dudaklarını birbirine o kadar bastırmıştı ki bembeyaz olmuşlardı. O da benim gibi direniyor olmalıydı. Çöktüğü yerde kıvranıyor, kasılıyor ve hafifçe inliyordu.
Yardım dilenircesine Meldrik'e baktım ama o da durduğu yerde donup kalmıştı. Dehşet içinde olan bitenleri izliyor, hareket bile etmiyordu. Onun da zayıf noktasını bulduklarını tahmin ederek umuttan daha da uzaklaştım.
İsyancı lideri bir kere daha güldü. Gülüşü, kulaklarımda şaklayan bir kırbaç gibi acı vericiydi. ''Hadi,'' dedi dalga geçer gibi. ''Ayağa kalk ve esirimiz olarak bizimle gelmeyi kabul et. Yoksa o acı çekmeye devam edecek.''
Diyar aşkına, diye düşündüm. Gözlerimi yumdum. Zaiden'ın acı çektiğini görmemek için gözlerimi sıkı sıkı yumdum. Adam çenemde duran parmaklarını bu sefer başımı Zaiden'a doğru çevirmek için kullandı. Onunla göz göze geldiğim anda Zaiden'ın gözünden bir damla yaş düştü.
''Tamam!'' diye bağırdım çaresizce. ''Geleceğim sizinle. Yeter ki kesin şunu!''
İsyancı başı kıza başıyla bir işaret verdi. Mavi saçlı kızın eli serbest kaldı. Zaiden öksürerek yere yığıldı. Korku hissinin vücudumdan yavaş yavaş çekildiğini hissettim.
''Gıkını bile çıkarmadan bizimle geleceksin,'' diye fısıldadı isyancı başı. Bileklerime bir halat geçirirken kıpırdamadım. Sanki biri ruhumu alıp çekmişti vücudumdan. Ağlamak isteyip gözyaşınızın kalmadığını anlamak gibi bir histi kalbimdeki.
Bileklerime bağlanan halatı çektiğinde ayağa kalkmak zorunda kaldım. Endişe içinde, bakmaya korka korka arkamı döndüm. Zaiden yerde öylece yatıyordu. Bilincini yitirmişti.
''İyi olacak mı?'' diye sordum güçsüzce. ''Bana onu bırakacağınızı söylediniz.''
İsyancı başının yüzündeki gülümseme genişlerken gerildim. Tam o sırada kız atıldı. ''Gücü geri çektim. Karşı koyduğu için zayıf düştü yalnızca. İyi olacak.'' İçimdeki ses doğru söylediğini fısıldadı. İsyancı başı, kız onun yerine cevap verdiği için öfkelenmişe benziyordu. Gözlerini kısarak ona tehditkâr bir bakış attı.
Beni bileklerimi sıkıca çevrelemiş olan halatı çekerek mağaradan dışarı sürüklediler. Dövüşmeye gücüm kalmamıştı. Konuşmaya bile halim yoktu. Hızlarına zar zor ayak uydurdum ve arkama bakmamak için çok zor durdum. Mağarayı terk etmeden önce son gördüğüm şey taş zeminin üzerinde bilinçsizce yatan Zaiden'ın başında duran ve endişeyle konuşan Meldrik ile Kairon'du.
Mağaranın dışında iki atlı bekliyordu.
''Jaheer'e haber gönder,'' dedi halatımı çekiştiren isyancı başı neşeyle. ''Ona bu gece bir kutlama yapacağımızı söyleyin!'' Kocaman bir gülümsemeyle bana bakıp zaferle bağırdı. ''İmparatorluğun Kılıcı artık elimizde!''
