BÖLÜM 10
▪──── ⚔ ────▪
KRALLIKTAN KAÇIŞ
Ocreya'dan Miath'a olan yol çok ama çok uzundu. Ordu, günler boyunca seyahat etmelerine rağmen şehre yaklaştıklarını belli etmemişti. Atlıların bir kısmını keşif ve gözetleme için önden göndermiş, kalan ağır toplar ve atsız askerler ise sabırla peşlerinden ilerlemişti. Uzaktan gelen mücadele seslerinin hepsi şafak sökerken dindi. Kızıl Ordu tüm krallığı kana buladı. Güneşin sarı ışıklarının arasında gökyüzüne yükselen kalın dumanlar, harap olmuş şehrin küllerini terk ederek ürpertici manzarayı tamamlıyordu.
Şehrin ıssızlaşmış sokaklarında dolaşan sahipsiz köpekler, cansız bedenlerin ve ölü atların kalıntılarıyla oynuyorlardı. Miath ordusu çoktan kaçmıştı. Sözdekılıçlar da meydandan çekilmiş gibiydi. Duruma şaşırdığım pek söylenemezdi. Paralı askerlerin umutsuz durumlarda yaptığı tek şey karşı tarafa geçmek olurdu. Onlar için önemli olan paraydı. Sadakatin zerresinden bile yoksunlardı.
Yağmalanan virane şehirde kimse esir düşmemişti. Bunun sebebi Euria Vaseva'nın acımasız ve kesin emirleriydi. Vaseva, kıdemli biri olmadığı sürece savaş esiri almaya yanaşmıyordu. Bunu önceki zaferlerinden öğrenmiştik. Kraliçe için mağlup olan tarafın iki seçeneği vardı: Euria Vaseva için savaşmak ya da kaçınılmaz sonu kabul ederek ölmek.
Ona hizmet etmeyi reddeden birisinin nefes almasının anlamı yoktu.
Şafak sökmeye başladığında ve ihtişamlı saray yıkıldıktan sonra, nihayet kendimize bir çıkış yolu bulabilmiştik. Bilincimi yitirmiş olduğumu anlamıştım. Gözlerimi açtığımda midem bulanana kadar öksürmekten başka bir şey yapmamıştım. Zaiden, şaşırtıcı şekilde bilincini bir an bile yitirmemişti. Şöyle bir düşünüldüğünde, bayıldığım için memnundum. Üzerimize devasa bir saray yıkılırken o korkunç felaketi doğrudan tecrübe etmek istemezdim.
Enkaz yığınlarından çıkmayı başardığımızda, başlarımızın üzerinde Ocreya'nın simgesinin bulunduğu lacivert bayrağı sarayın, daha doğrusu artık bir harabeye dönüşen sarayın kalıntılarının üzerine örtüyorlardı. Binlerce Kızıl Ordu askerinin, sarayın girişinde dizildiğini gördük. Küçük ama etkili bir taarruz, birkaç sinsi suikastçı ve tek gecelik bir kuşatmanın ardından Miath Krallığı düşmüştü.
Buradan savaşarak çıkmamızın imkânsızdı. Atımız yoktu ve yürüyerek şehir sınırına ulaşmaya çalışmak düpedüz intihardı; bu süre zarfında defalarca üzerimizden geçeceklerine emindim.
Enkaz yığınının üzerinde çaresizce oturup kaldık. Etrafımızda tek bir canlı bile yoktu. Bizim dışımızda kimse, geçitleri kullanarak kendini dışarı atmayı başaramamıştı. Dane'in söylediği gibi, toprağın altı adeta bir labirentti ve bu labirentin toprak altında olması hayatta kalmamızı sağlamıştı. Ne yazık ki saraydaki onca insanın akıbeti aynı değildi.
''Mahvolduk,'' diye fısıldadım ve başım hafifçe Zaiden'ın göğsüne düştü. Kıpırdamadı. Hiçbir şey söylemedi. Ne kadar berbat bir durumda olduğumuzu o da biliyordu. Umutsuzluğu paylaşıyorduk.
Tam o sırada dumanların arasında biri belirdi. Bize ulaşabilmek için taşların üzerinde dengesini korumaya çalışıyor, hafifçe topallayarak ilerliyordu. ''Elçiler!'' diye haykırdı. Sesinde çaresizlik vardı. Sanki hayatta kalması bizi bulmasına bağlıydı.
Gözlerim hala tozdan net göremese de onu tanıdım. Bu saraya ilk geldiğimizde bizi karşılayan kişi, yani Wilson'dı. Saçları tozla kaplanmıştı. Işıltılı kıyafeti yırtılmış yaralarından sızan kanla leke içinde kalmıştı. Yüzü gözü de tıpkı elleri gibi kirliydi. Başının kenarından kan sızıyordu.
''Wilson?'' diye sordu Zaiden sesinde hayretle. Benim iyi olduğumdan emin olmak istercesine omzumdan destek verdi. Ayağa kalkıp Wilson'ı yanımıza çekmek istiyor gibiydi. Kıpırdandığında iyi olduğumu belli etmek için başımla onayladım. Dayanıklılığıyla beni şaşırtarak silkelendi ve doğruldu. Tüm darbeyi göğüslemesine rağmen beklediğimden çok daha iyi görünüyordu.
Gözlerimi, o Wilson'ı kolundan tutup getirirken Zaiden'a odaklayarak vücudunda iyice gezdirdim. Kollarını rahat kullanıyordu. Yürürken acı çekiyor gibi görünmüyordu. Ellerindeki ve boynundaki yaralar haricinde kanayan yeri de yoktu. Muhtemelen zindandaki taşlar, Zaiden'dan daha beter durumdaydılar.
Wilson hızlı ve kesik kesik nefes alarak tam karşıma, bir başka yıkıntının üzerine oturdu. ''Suyunuz var mı?'' diye sordu.
Başımın iki yana salladım. ''Az önce çıktık şu delikten.'' Bu basit cümleyi kurmak bile bir dizi öksürmeme sebep oldu. Zaiden bedenim sarsılırken elini sırtıma yerleştirdi ve hafifçe rahatlatıcı daireler çizdi.
Zaiden derin bir iç çekişle Wilson'a döndü. ''Kral Asano nerede?'' diye sordu.
Wilson umutsuzca başını iki yana salladı. ''Kızıl Ordu duvarı geçtikten sonra saraya vahşice saldırdı. Uzun boylu, siyahi bir adam onları zalimce kontrol ediyordu. Kalkanların hepsi parçalara ayrıldı. Tüm askerlerimizi mızraklara dizdiler. Küçük bir ordu, yıkılmaz bir duvar gibiydi.''
Olanları anlatmak ona acı veriyor gibiydi. İki elini yüzüne dayayarak birkaç nefes süresi boyunca gözlerini kapalı tuttu. Dinlendikten sonra hırıltılı ve titrek bir sesle tekrar konuşmaya başladı. ''Sarayı tamamen kontrolleri altına aldılar. Yaycı ve arbaletçilere ihtiyaçları bile olmadı. Cesetleri sarayın pencerelerinden bahçeye attılar. Asla dinmeyecek bir fırtınanın içine hapsolduğumuzu düşündüm. Kral Asano'yu, eşini, danışmanlarını ve beni sığınakta sıkıştırdılar. Kral Asano kurtulamayacağını biliyordu.''
''Öldü mü?'' diye sordum anında. Bunu merhametle sormamın imkânı yoktu.
Wilson başını iki yana salladı. ''Ölmedi. En azından onu son gördüğümde hala yaşıyordu. Beni sizi bulabilmem için sığınaktan dışarı yolladı.''
''Bizi bulman için mi?''
''Majesteleri, onu koruyamayacağımı biliyordu. Habercilikte yetenekli olsam da hiç kılıç eğitimi almadım. Hayatım boyunca zihnimi ve çenemi çalıştırdım, kollarımı değil. Bu yüzden de size ulaşmamın daha mantıklı olacağını düşündü.''
Kaşlarımı çatarak Zaiden'a baktım. Onun yüzünde de şaşkınlık vardı. İkimiz de Kral Asano'nun Wilson'ı bize göndermesinin altındaki nedeni tam olarak anlayamıyorduk. ''Bizi bulduğunda sana ne yapmanı söyledi?'' diye sordum.
Wilson derin bir nefes aldı. ''Krallıktan sağ salim çıkmanızı sağlamamı. Kral Asano, size geldiğinizde yardım etmediği için pişmanlık duyduğunu ve çok önemli bir kaybımız varken aramızda düşmanlık olmaması gerektiğini söyledi.''
Gülmek istedim. Önemli olduğunu düşündüğü kayıp, bir vatan hainiydi. Kral Asano, onun peşinden gideceğimizi düşünmüyordu herhalde, değil mi?
Zaiden, yanlış bir tahminde bulunarak, ''Çok önemli bir kayıp derken krallığınızdan bahsediyordu herhalde,'' dedi.
Wilson ona bakıp başını iki yana salladı. ''Krallığımız düştü. Miath'ı siz kurtaramazsınız. Ama kurtarabileceğiniz biri var.''
''Cyra'dan bahsediyor,'' diye bilgilendirdim Zaiden'ı ardından onay almak için Wilson'a döndüm. Başını olumlu anlamda salladı.
Zaiden bu bilgi üzerine bir bana bir ona dönüp tozdan rengi kaybolmuş dudaklarını araladı. ''Şansımız varken Irithel onu idam ettirmeliydi. Başımıza bu kadar bela açacağını bilseydim, canını bizzat kendim alırdım.'' Düşünceli düşünceli parmaklarını alnında gezdirdikten sonra aniden kafasını kaldırdı. Kaşlarını çatarak, ''Ne var bu kızda da hem Euria hem de Kral Asano onu bu kadar çok istiyor?'' diye sordu.
Wilson, ''Cyra Lovell, diyarın dönüşümü sırasında yetenek keşfeden insanlardan biriydi,'' diye açıkladı suratını asarak. ''Kral Asano'yu defalarca uyardım; Cyra Lovell'ın tehlikeli olduğunu ve zindanlarda tek bir hücrede tutulması gerektiğini söyledim. Ama o beni dinlemedi.'' Başını iki yana sertçe sallayarak gözlerini yerdeki bir noktaya dikti. ''Bir gün Cyra'nın yanına yeni bir suçlu getirildi. Bu suçlunun demiri bükebilmek, onu istediği şekle getirebilmek gibi bir gücü vardı. Gardiyanların anlattığına göre o gün, Cyra her zamankinden çok daha neşeli ve konuşkandı. Yeni hücre arkadaşıyla ilgili her şeyi bilmek istiyordu. Ancak bir gün bile geçmeden hücre arkadaşını öldürdü.''
''Bunu sormaya korkuyorum ama,'' dedi Zaiden ellerini dizlerinin üzerinde birleştirerek. ''Nasıl yaptı bunu?''
Wilson duraksamadan anlatmaya devam etti. ''Cyra, onun gücünü kendine mal ederek hücre demirlerini bükmeyi başarmış. Yalnızca bir demiri yarısından keserek suçlunun kalbine saplayıvermiş.''
''Diğer yeteneği sanki kendine aitmiş gibi mi kullanmış yani? Ondan sonra neden kendisi de kaçmamış?'' diye sordu Zaiden.
''Çünkü hücre arkadaşını öldürdüğü anda gücü de elinden gitmiş.''
''Yani,'' dedim, yüksek sesle düşünerek. ''Cyra Lovell, çevresinde yetenekli bir insan varsa onun güçlerini dilediği gibi kullanabiliyor. Ancak bu yalnızca onlara yakınken ve yetenekli kişi hayattaysa işe yarıyor, öyle mi?''
Wilson başıyla onaylayarak tasdik etti.
Dehşetle Zaiden'a döndüm. ''Bu çok kötü Zaiden. Çok kötü,'' diye tekrarladım üstüne basa basa. ''Eğer Euria Vaseva'nın tarafında olursa...''
Zaiden sözümü tamamladı. ''Bir tane değil, iki tane Acıların Hükümdarı'yla karşı karşıya kalırız.''
Wilson heyecanlanmıştı. ''İşte tam da bu yüzden onu Ocreya'ya ulaşmadan önce onu bulup geri getirmeniz gerekiyor.'' Sonra da duraksayıp ekledi. ''Ya da öldürmeniz.''
Eğer işler o noktaya gelirse, Cyra'yı öldürebileceğimden emindim. Hiç tereddüt etmeden harekete geçebilirdim. Öte yandan, Irithel ve Drystan'ın onunla başka planları olabilirdi. Cyra, bir silah olarak kullanabileceğimiz potansiyele sahipti. Bu nedenle önceliğimizin onu hayatta tutmak olması gerektiğini düşündüm. Onu yetenekli insanlara yaklaştırmadığımız sürece, bir sorun teşkil etmeyecekti. Normal bir insandan farklı olmayacaktı.
Zaiden ayağa kalkıp ellerini beline yerleştirdi. ''İlk olarak kuşatma altındaki bu krallıktan kıçımızı kurtarmamız lazım.''
Wilson başıyla onayladı. ''Ahırda sizi bekleyen bir şövalye var. Kral Asano, onu bizzat sizin için seçti. Bir şövalye olarak çok güçlüdür. Şerefli, cesur ve sadıktır. Kimsenin bilmediği, askerlerin bulamayacağı geçitleri bilir. Sizi güvenle sınıra götürüp bu katliamdan kurtarabilir.''
''Bu harika,'' dedim ve bıkkınlıkla gözlerimi devirdim. Hala sarsıntının etkisinden çıkamamıştım. ''Ama daha yeni bir enkazın altından sürüne sürüne çıktık. Tüm eşyalarımız odamızda kaldı. Kıyafetlerimiz, merhemlerimiz, yolculuk yiyeceklerimiz, silahlarımız...'' Ne kadar çok şeyin yok olduğunu düşündüğümde göğsüme bir ağrı girdi. ''Harita,'' dedim panikle ve Zaiden'a döndüm.
İçinden bir küfür savurduğuna yemin edebilirdim. Sinirli bir nefesle bir taş parçasına tekme attı. ''Harita!'' diye öfkeyle hırladı dişlerinin arasından. Yüzünde öfke ve hayal kırıklığı karışımı bir ifade belirdi.
Kâhini bulmamızı sağlayacak hayati önemdeki harita olmadan, hedefe ulaşmamız çok daha zorlaşacaktı. Tabii kâhin tüm bu saldırıların ardından hayatta kalmayı başardıysa, diye düşündüm. Onun yaşayıp yaşamadığını haritadaki ışıktan anlayabilirdik belki de. Kaşlarımı çatarak düşünmeye çalıştım.
''Harita olmadan Cyra'ya yetişebiliriz ama ondan sonra kâhinin izini bir daha asla yakalayamayabiliriz,'' dedim yutkunmaya çalışarak. ''Kızıl Ordu'nun askerleri çok yakında sağ kalanların ve soyluların peşine de düşecektir.''
''Buna hiç gerek yok,'' dedi Wilson. ''Siz zindana inmeye karar verdiğinizde ben sığınağı çoktan terk etmiştim. Adamlarıma önemli olabileceğini düşündükleri eşyaların hepsini ahıra götürmelerini emrettim. Sizin eşyalarınızı yani. Harita buna dahil mi bilmiyorum ama askerlerin parıldayan bir haritayı odada bırakacaklarını sanmıyorum.''
Zaiden'ın öfkesi biraz yatışmıştı ancak yine de temkinli bir tavır takındı. ''Umarım eşyalarımızı güvenli bir şekilde götürebilmişlerdir,'' diye mırıldandı. ''Zira haritanın bizden başka birinin eline geçmesi felaket olur.''
Bir anlığına göz göze geldik. İçimde gölgeleri dağıtan bir rahatlama hissi olsa da tehlikenin tamamen geçmediğini biliyordum. ''Vakit kaybetmeden ahıra gitsek iyi olacak,'' dedim Kızıl Ordu'nun zafer dolu, zemini titreten haykırışlarını duyduğumda.
Wilson'ın rehberliğinde ahıra doğru yol aldık. Bizi mümkün olan en güvenli yoldan götürse de diken üstünde gibi hissediyordum. Düşman askerleri kazandıkları zaferin sarhoşluğuyla bir süre fazla dikkatli davranmayacaklardı. Öldüreceklerini öldürmüşleri zaten. Zafer kazanılmıştı. Ancak her zaman yağmalamayı seven birileri ortaya çıkardı. Bu kadar zahmetin ardından sebepsizce, rastgele atılan bir ok tarafından vurulmaya niyetim yoktu.
Ahıra vardığımızda, beklediğimiz gibi Wilson'ın adamları eşyalarımızı güvenli bir şekilde saklamıştı. Ancak sadece eşyalar değil, başka bir sürpriz de bizi bekliyordu. Kairon da buradaydı.
Ahırın içinde ağır bir koku hakimdi. Bir kraliyet ahırı asla bu kadar kirli bırakılmazdı; belli ki atlar tüm gece korkudan pisleyip durmuşlardı. Samanların çoğu bölmelerin ortasındaki boşluğa dökülmüştü. Ahır yağmalanmış, ama bir şekilde ayakta kalmıştı. Birkaç bölmenin kapısı kırıktı. Kairon, kendine samanlardan bir sığınak oluşturmuş, bir tarafını açık bırakmıştı.
Zaiden kahkahasını bastıramayarak korkudan samanların arasına sinmiş çocuğa baktı. ''Sıçan gibi her yerden çıkıyorsun! Senden kolay kolay kurtulamayacağız anlaşılan,'' dedi. Sözleri hafif alaycı olsa da, Kairon'u gördüğüne oldukça memnun görünüyordu.
Zane, Kasırga ve Çizme de güvendeydi. Korkmuşlardı ama hiç zarar görmemişlerdi. Hızla fırlayıp çantamın içinde olması gereken haritayı bulmaya çalıştım. Biraz buruşuk olması dışında eskisinden farksızdı. Haritayı kucağıma yaydım ve dikkatlice inceledim. Kâhinin yerini belli eden ışık yok olmuştu. Yeni bir mesaj vardı.
Soluk parşömenin üzerine altın sarısı parlaklıkla işlenmiş bir kabartmalı simgeydi bu. İç içe geçmiş birkaç halka, dışarıdan ortaya ilerledikçe inceliyordu. Ortası, güneşin kâğıda dökülmüş hali gibi daha açık renkliydi ve kâğıdın diğer kabarık yerlerini aydınlatıyordu. Ortasından fırça darbesiyle çizilmişe benzeyen bir ok geçiyordu. Okun alt kısmıysa tüylü olmaktan ziyade bir kılıcın ucunu andırıyordu.
''Bunun ne anlama geldiği hakkında bir fikriniz var mı?'' diye sordum haritayı kendi etrafında çevirerek. Kimseden çıt çıkmadı.
''Kâhinin yeni mesajı olmalı,'' dedi Kairon hırıltılı bir sesle.
Zaiden bıkkın bir nefes verdi. ''Yani kadın önce bizi 'Ben buradayım, gelin beni alın!' diyerek Miath'a getirdi ve şimdi de ne anlama geldiğini bilmediğimiz harflerle yeni bir mesaj vermeye mi çalışıyor?''
''Harf değil,'' diye düzelttim onu. ''Bu bir simge.''
Başını onaylamadığını belirtircesine iki yana salladı. ''Hayatımızda bir kere bile görmediğimiz bir simge.''
Haritayı on kalp atışı kadar inceledim. Eğer çizimler bir anlam ifade ediyorsa, oka baktığımda aklıma ilk gelen kişi Irithel olmuştu. En sevdiği silah oktu. Varislerin eğitimi oklarla değil, kılıçlarla verilirdi bu yüzden prens ve prenseslerin birçoğu iyi ok kullanamazdı. Önemli isimlerle bağdaştırmak istediğimde ok için aklıma yalnızca Irithel geliyordu.
Kılıca gelecek olursak da herkes olabilirdi. Euria Vaseva hariç. Euria kılıç kullanmayı sevmezdi. Büyü gücü kazanmadan önce bir suikastçı olduğu için hançerlere olan tutkusunu herkes çok iyi bilirdi. Ardından bunun benim hakkında olup olamayacağını düşündüm. İmparatorluk Kılıcı, diye geçirdim içimden. Kâhin için gerçekten bu kadar önemli bir isim miydim? Bize verdiği mesajın bir parçası olabilir miydim?
Halkalar ve güneş hakkında aklıma bir şey gelmiyordu. Halkalar Miath'ın çevresindeki surları sembolize ediyor olabilirdi ancak bu çok genel bir tahmin olurdu. Başımı iki yana sallayarak bunu daha sonra düşünebileceğime karar verdim ve haritayı yeniden katladım. Kaçık kâhin ve tuhaf sembolü biraz daha bekleyebilirdi.
Gözlerim bizi kendi atının yanında bekleyen gümüş zırhlı şövalyeye kaydı. Miğferi dahil her şeyi üzerinde olduğu için ne ifadesini görebiliyordum ne de nasıl bir insan olduğunu. Bu sırada Wilson, yardımıma yetişti. ''Elçiler, bu Kral Asano'nun şahsi şövalyesi Meldrik Landstone.''
Sonunda Meldrik Landstone kara tüylü miğferini kaldırdı ve yüzünü görünür kıldı. Zırhından anladığım kadarıyla uzun bacakları olmasına rağmen minyon omuzlara ve zayıf gövdeye sahip genç bir kızdı karşımdaki. Sert bakışlarının bizi lime lime eder gibi bir hali vardı. Kartal kadar keskin gözleri, dudağının sol tarafından aşağı doğru inen bir yara izi geçmiş savaşlarının izini taşıyordu. Gözleri yeşildi. Çimen veya ağaçlar gibi değil, değerli taşların sahip olduğu o derin yeşil renkteydi. Gece ağlamış olmalıydı çünkü yeşil gözleri kanlanmıştı. Kaşları incecik, burnu küçücüktü. Bir kılıç kadar keskin çenesini iyice sıkmıştı. Ancak en dikkat çekici özelliği saçlarıydı. Sağ tarafında uzun, neredeyse siyaha çalan kahverengi saçları olmasına rağmen yüzünün sol tarafı keldi. Kazımamıştı. Saç kökleri yanmıştı. Geniş, iyileşmiş yumuşak derinin üzerinde bir tane bile saç kökü gözükmüyordu.
''Emrinizdeyim Leydi Saige ve Lord Zaiden.'' Bir ayağını yere sertçe vurarak selam verdi. Saygılı birinin sarsılmaz duruşunu taşıyordu. Aldığı eğitimden olsa gerek, gözlerimizin içine bile bakmıyordu. Atı sabırsızca homurdandı. Siyah benekli, kahverengi tüylü, güçlü yapısıyla tam bir şövalye bineğiydi. ''Adı Fincan,'' diye bilgilendirdi Meldrik atı izlediğimi fark ettiğinde.
''Neden Fincan?'' diye sordum merakla.
''Küçüklüğünden beri fincanlardan su içmeyi çok seviyor. Sanırım minik şeyler hoşuna gidiyor. Beni ilk tanıdığında da hemen uyum sağlamıştı.'' Atıyla arasında özel bir bağ olduğunu yansıtan sıcak bir gülümseme eşliğinde atının kulaklarını nazikçe okşadı.
''Yolculuğunuz boyunca Meldrik sizinle olacak. O sarayın duvarları arasında büyüdü. Ona güvenebilirsiniz. Sizi korumak için canını vermekte tereddüt etmez.'' İç çekerek ahırın kapısından dışarı baktı. Güneş yavaş yavaş gökyüzünde yükseliyor, günün ışıkları yeryüzünü aydınlatıyordu. ''Ortalık askerlerle dolmadan orman sınırına ulaşmalısınız,'' diye devam etti hızlı hızlı konuşarak. ''Ocreya yolunda pek fazla ağaç yoktur. Dinlenme yerleri de sınırlı olacaktır. İhtiyacınız olan her şeyi yanınıza aldığınızdan emin olun. Yolu uzatmamanız için gereken her konuda Meldrik size yardımcı olacaktır.''
Zaiden Kairon'u saman yığınının altından çıkarmış, saçlarındaki saman parçalarını temizlemesine yardımcı oluyordu. ''Hepimiz perişan haldeyiz. Şehirden çıkmadan önce üstümüzü değiştirebileceğimiz, kıyafet bulabileceğimiz bir yer yok mu? Ya da en azından biraz yemek ve su.'' Kaşlarını çatarak birkaç saman parçasını daha yere attı.
''Benim evime uğrayabileceğimizi düşünüyordum lordum,'' dedi Meldrik. ''Oradan çantalarımızı hazırlar, çabucak sınıra ilerleriz.''
Mantıklı bularak Zaiden'a döndüm. Zaiden da aynı anda bana bakmıştı. Başımla onayladım. ''Tamamdır o zaman. Yola çıkalım.''
Wilson birkaç adım geri çekilerek atları ahırdan çıkarırken uzaktan izledi. Ellerini göğsünde birleştirmişti. Korktuğu açıkça belli oluyordu. ''Yolunuz açık olsun,'' dedi ahırın kapısına vardığımızda.
''Sen bizimle gelmiyor musun?'' diye sordu Kairon.
Wilson umutsuzlukla başını iki yana salladı. Yüzünde kaderini bilen bir adamın izleri vardı. ''Size yalnızca ayak bağı olurum. Benim görevim burada.''
Burada, derken kastının Miath olmadığını biliyordum. Bahsettiği görev, sarayda sahip olduğuydu ve artık ona ihtiyaç duyan bir saray yoktu. Wilson'ın bir görevi kalmamıştı. Ne bize faydası dokunurdu ne de Kızıl Ordu'ya. Euria'nın esir almak istemeyeceği kadar önemsiz biriydi. Üstelik, Wilson'ın yüzündeki hüzünlü yansıma kaderini çoktan kabul ettiğini gösteriyordu. Gözlerinin hafifçe ıslandığını fark ettiğimde yutkundum. Ona bizimle gelmesini söylemek istedim. Buradan kaçmasını, kendini şehirden kurtarmasını önermeyi düşündüm.
Wilson'ın gözünden bir damla yaş süzüldü. ''Çok geçmeden yola koyulsanız iyi olur.'' Meldrik'e baktığında, bunun bir veda olduğunu anladım.
''Bu taraftan,'' dedi şövalye, atını savaş yıkıntıların üzerinden atlatarak öne sürdü. Zaiden onu izledi, ardından da Kairon. Sona kalarak Wilson'a son bir kere daha baktım. Arkamda birilerini bırakmaktan oldum olası nefret etmiştim.
Wilson da durumun içime sinmediğini anlamış gibiydi. ''Ben yalnızca sıradan bir insanım Leydi Saige. Sıradan bir insan olarak öleceğim.''
Yutkunarak başımı kaldırdım. ''Hayır Wilson. Cesur bir görev adamı olarak öleceksin.''
Hemen ardından Zane'in yelesini okşayıp kulağına Kasırga'yı takip etmesini fısıldadım. Zane komutu hemen algıladı. Kasvetli ahırın bahçesini terk ederek ölüm kokulu yolda arkadaşlarını takip etti. Bunun Miath'ı son görüşüm olduğunu bilerek arkamı döndüm. Wilson şiddetli öksürüklerle dizlerinin üzerine çökmüştü. Drystan Asano'nun, oğluna bu krallığı miras bırakmak gibi bir hayali olduğunu biliyordum ama artık geriye miras bırakacağı bir krallık kalmamıştı.
Bu gerçek göğsüme kızgın bir bıçak gibi saplandı. Küçük prens, Aideen henüz dört yaşındaydı. Babasının doğduğu krallığı asla göremeyecekti. Euria Vaseva, artık dört krallığa birden sahipti. Daha fazlasını almasını önleyebilir miydik? Hayatımı sevdiğim insanlar ve sadakat üzerine inşa etmiştim. Ne pahasına olursa olsun hayatımı onlar için feda edebilirdim. Peki sevgiy,i ölümün ta kendisi olarak gören bir kraliçeyi yok edebilir miydim?
