İçeriğe geç

İmparatorluğun Kılıcı (Wisteria 3)

Bölüm 11 · 13 dk okuma

İmparatorluğun Kılıcı (Wisteria 3)

Bölüm 11

Bölüm 11: Anıların Ufku

BÖLÜM 11

▪──── ⚔ ────▪

ANILARIN UFKU

İlerlediğimiz yolun kaldırımları cesetlerle, taşların arasındaki boşluklar kanla, hava acıyla doluydu. Ölü bedenlerin kokusu havayı zehirliyordu. Masumların kanı, yıkılan taş duvarların üstünde kuruyup kalmıştı. Bu kan nasıl yıkanırdı? Hangi yağmurla çıkardı bu kadar acının izleri?

Bazı askerlerin yanından geçtik. Sayıları oldukça azdı. Kızıl Ordu için savaşan, kendi birliklerinden ayrı düşmüş askerlerdi bunlar. Saraya ilerlerken kalanları umursamıyorlardı. Pek bir şey kaldığı da söylenemezdi. Küçük bir kız çocuğunun annesinin solmuş, beyaza çalan yüzünü okşarken çığlık çığlığa ağladığını duydum. Bir oğlanın, asker babasına ait olduğunu tahmin ettiğim bir miğferi kucağında taşıyarak boş boş yürüdüğünü gördüm. Halkın yardım için çaresiz haykırışlarını hissettim. Çığlıkların her biri göğsüme saplanan bir bıçaktı. Her bir görüntü, zihnimde açılan bir yaraydı. Her bir haykırış, hafızama çiviyle kazındı.

Pazarda devriyeye çıkmış gibi görünen bir ekibin yanından geçerken başımızı önümüzde tuttuk. Euria'nın ordusu sivil halktan çalmıyordu. Nasıl oluyordu da bu kadar soylunun dibinde, bir altın bile almıyorlardı? Savaştan kazanılan zaferler, para ve arzuyla kutlanırdı. Kadınların bedenleri birer çuval gibi kullanılır, yıllar boyunca emekle kazanılan halkın parası tek bir gecede askerlerin cebine inerdi. Ama Kızıl Ordu bunu yapmıyordu. Tecavüz etmiyordu. Çalmıyordu. Yalnızca öldürüyordu.

Tüm şehrin üzerinde yankılı bir dehşet havası vardı. Tek bir şafakta binler yok olmuştu. Buradaki kimseyi tanımıyor olsam da yüreğim onlarla yanıyordu.

Meldrik bizi iç halkadan çıkardı ve ormanın yakınındaki orta boy, kare duvarlara sahip derme çatma bir binaya doğru götürdü. Dört atı dikkat çekmeden bağlamamız için yeterince büyük bir ev değildi. Duvarları gri kayalardan inşa edilmişti ve sıradan bir tasarıma sahipti. Bir şövalye için görkemli olmasa da, Meldrik Landstone göze batmayı sevmeyen birine benziyordu.

Atlarımızı evin arka kısmına bırakıp kutuyu andıran binadan içeri girdik. Meldrik aceleyle elimizi yüzümüzü yıkayabilmemiz için su hazırlamaya koyuldu. Biz de o sırada temiz kıyafetler giydik. Elimizi çabuk tutmamız gerektiği için bu sırada neredeyse hiç konuşmadık. Meldrik, bana deri bir yelek verene kadar.

''Gömleğin üzerine giymem için mi?'' diye sordum siyah renkli deri yeleği elinden alırken.

Şövalye başıyla onayladı. ''Bedeninize olur mu emin değilim.''

Deri ceketi elime alıp üzerime tuttum. Meldrik'in vücudu benimkiyle oranlandığında oldukça minyon kalıyordu. Bel kısmından otursa bile, göğüslerim onunkilerden çok daha büyüktü. Yeleğin üst kısmının kapanmasına imkân yoktu. ''Küçük gelse de işe yarar,'' diye mırıldanarak odanın bir köşesine ilerledim. Bu sırada Meldrik, yanımıza alabilmemiz için mutfak dolaplarını boşaltıyordu. Kuru etlere, peynirlere ve ekmeklere bakılırsa bu, genç şövalyenin ilk uzun yolculuğu değildi.

''Tahmin ettiğimden daha hazırlıklısın,'' dedim çantasına doldurduğu yiyeceklere bakarak.

İşine bir an bile ara vermeden cevapladı. ''Bu Kral Asano'nun beni ilk göreve gönderişi değil.''

''Ama muhtemelen sonuncusu.'' Zaiden'ın sesi odada yankılandı. Üzerindeki tozlardan kurtulmuştu. Şanslıydık ki Meldrik'in evinde tam da Zaiden'a olacak bedende kıyafetler mevcuttu. Temiz kıyafetleri ve dik duruşuyla yolculuğa hazır görünüyordu. Birkaç adım atarak aramızdaki mesafeyi kapattı. Vücudu dinç dursa da gözlerinden yorgunluk akıyordu. Kısılmış bakışlarını üzerimde gezdirdi. Sıcak, pürüzlü parmak uçları boynumun etrafında dolaşarak gömleğimin yakasını düzeltti. ''Hazır mısın?'' diye sordu dalgın dalgın gömleğime bakarak. Kim bilir, aklından neler geçiyordu... O da benim kadar sarsılmıştı.

Yıllar içinde şahit olduğumuz onca vahşet vardı. Bir adamın gözlerinden çekilip giden canını izlemiştik. Kanamış ve kanatmıştık. Ama hiçbir zaman gerçek bir savaşa tanık olmamıştık. Gerçek bir savaşın halk üzerindeki etkisini bu kadar yakından tecrübe etmemiştik. Savaş, unutulmaz, sarsıcı ve trajikti.

''Hazır olmak zorundayım,'' diyerek kılıcımın kemerini iyice sıktım. Zihnimden hızlıca silahlarımı sayarak hepsini yerleştirdiğimden emin oldum. Belimde kılıcım, çizmemde ince uzun hançerim, üst bacağımda kısa hançerim, gömleğimle deri yeleğimin arasında bıçağım. Dördü de yerinde, yedekleri ise çantamdaydı.

Meldrik'in evini terk ederken, şövalyenin yolculuğumuz için gerekli olan eşyalar harici hiçbir şey almadığını fark ettim. Etrafa özlemli bir ifadeyle bakınıyordu. Geriye dönecek bir evinin kalmaması mümkündü. Konumu tehlikeli bölgelerde yer alıyordu. Yıkıp yakılabilirdi.

''Anı olarak almak istediğin bir şey yok mu?'' diye sordum atlarımızın dizginlerini çözerken. Zane'in keyfi kesinlikle yerinde değildi. Huzursuzca yerinde tepiniyor, sinirli soluklar vererek bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Elimi sert tüylerinin pürüzlü yüzeyinde usulca dolaştırarak onu sakinleştirmeyi denedim.

''Fazla yüke lüzum yok leydim,'' dedi Meldrik. Eyerinin üzerinde yerini aldı. ''Bir şövalye için geride bırakılan anılar, yürüdüğümüz yollarda bastığımız taşlardan farksızdır. Bastığımız her taşa veda öpücüğü kondurmadığımız gibi, anılarımızı da yanımızda taşıyamayız.''

Başımı iki yana salladım. ''Ama burası senin evin, Meldrik. Çok yakında harabeye dönüşecek.''

''Harabeler, unutulmaya mahkûm hikayelerin dilsiz şahitleridir.''

Kaşlarımı çattım. Aldığı eğitimden olsa gerek, Meldrik bazı konularda çok net düşüncelere sahipti. Fikrini değiştiremeyeceğimi anlayarak ayağımı metal kayışlı üzengiye yerleştirdim. Zane'in dizginlerini elime aldığımda, biraz olsun rahatlamışa benziyordu.

''Şiir okumalarınız bittiyse artık yola koyulabilir miyiz?'' diye sordu Zaiden, Meldrik'e bakarak. Şövalye başıyla onayladı ve önden yola koyuldu.

Miath'ın dış surlarının büyük bir çoğunluğu yıkıldığı için dışarı çıkmamız zor olmayacaktı. Sonsuz Orman'a uzanan en yakın ve en kısa patikada uzun adımlarla ilerledik. Yıllarca direnmiş şehirden geriye pek bir şey kalmamıştı. Yalnızca bir saldırıyla harabeye dönüşen şehir bir saldırı daha altında kalsa dümdüz olurdu.

Önümüzde bir taş yığını belirdiğinde, bunun surların kulelerinden biri olabileceğini düşündüm. Yıllar boyunca Sonsuz Orman'la Miath arasındaki sınırı koruyan taşların üzerinde yeşil sarmaşıklar birikmişti. Koyu gri taşların arasında zehir gibi yayılmış, bulabildikleri tüm boşlukları doldurmuşlardı. Şimdi köklerinden koparılmış halde yerde yatıyorlardı.

Buna benzer sarmaşıklarla daha önce de karşılaşmıştım. Kraliyet Okulu'nun arka bahçesine açılan duvarı gibi. Üzerinden altı yıl geçmiş olmasına rağmen daha dün gibi hatırlıyordum. Sırtımda yatan yaraların izi kadar taze hissettiriyordu. Dehşet içinde hissettiğimiz o günlerden nefret etmiştim. Şimdi ise... Neredeyse o günleri özleyecek hale gelmiştik.

Yirmi dört varis arasındaki savaşı gerçek bir savaş zannetmek benim hatamdı. Kaderin sesini dinlememekle hata etmiştik. Kâhini çok daha önce bulmaya çalışsaydık, onun diyarın başına gelecek olan felaketleri önlemeye çalıştığını daha erken anlasaydık her şey daha farklı olabilirdi. Diyarın ikiye bölünmesini engelleyebilirdik.

Daha dün bir şehir kapısı olan yıkıntının üzerinden geçerken kara bulutların gölgesine girdik. Kızıl Ordu burayı yıkıp geçeli, Miath askerleri burada can vereli çok az zaman geçmişti. Bu kadar az zaman geçmesine rağmen etrafta kimse yoktu. Üzerinde dolaştığımız yıkıntıların ortasında yalnızca kendi adımlarımızın yankısı duyuluyordu. Ancak bu, rahatlamak için bir sebep değildi. Kairon hariç hepimizin gözlerinin etrafta dikkatlice gezdiğini, her hareketi izlediğini biliyordum. Sessizlik bir tuzak gibi etrafımızı sararken her an tetikte olmamız gerekiyordu.

Kara bulutların gölgesinde ilerlerken, önümüzdeki yıkılmış şehrin manzarası yerini yavaş yavaş kırsala bıraktı. Yeşilin soluk tonları belirginleşirken, ormanın başladığı yere yaklaştık. Sınırı geçmek üzere olduğumuzu anlayarak Zaiden'a bir bakış attım. Gözlerine bir perde inmiş gibi, gizemini ve tehditkâr bakışlarını koruyarak etrafı izliyordu.

Tüylerim diken diken oldu. Zane'in dizginlerine daha sıkı tutundum. Sağlam, temkinli tempoyla Sonsuz Orman'a adım attık. Tepeyi çıkana kadar tırnaklarım avuç içlerime canımı acıtacak kadar geçmişti. Zane'e daha uzun süre asılı kalmak istediysem de bunu yapmadım. Miath Krallığını, ya da krallıktan geriye kalan her neyse onu, yukarıdan görebileceğimiz kadar rahat bir noktaya ulaşınca durup soluklandık. Gözlerimi dumanların, alevlerin, vücutları terk eden canların ruhların üzerinde gezdirdim. Göçüp gitmiş olanları anmak, cesaretlerinin duyulmasını sağlamak mühimdi. Ama elimizi çabuk tutarak geriye kalanların aynı sonu paylaşmadığından emin olmak daha önemliydi.

Dinmiş savaşın kalıntılarına son bir kere daha baktıktan sonra Meldrik boğazını temizledi. ''Bu taraftan,'' diye belirtti başıyla ormanın derinliklerini işaret ederek. Miğferi başında değildi. Yeşil gözlerinden bir damla yaş süzüldüğünde başını aceleyle uzaklara çevirdi. Bir şövalyenin onuru, vatanına bağlılığıyla ölçülürdü ve Meldrik, büyüdüğü, hizmet ettiği krallıktan geriye hiçbir şey kalmadığı gerçekliğiyle yüzleşiyordu.

Meldrik ve Kairon önden ilerledi. Zaiden'la ben birkaç adım geride kaldık. Zane beni güvenle doğru yolda ilerletirken haritada beliren simgeyi düşünmeye devam ettim. ''Cyra, tüm bu savaşta önemli bir role sahip olacak,'' diye fikrimi yalnızca Zaiden'ın duyabileceği bir tonda dile getirdim. Onu güneşle özdeşleştiren yalnızca ben değildim. Irithel değildi. Kâhin bile onu güneşin bir parçası gibi sembolize etmişti.

Zaiden, Kasırga'yı Zane'in dibine kadar getirdi. ''Cyra simgedeki halkalarsa, ok da Irithel olmalı. Geriye kılıç ve pençe gibi açılan iki kıvrım kalıyor.'' İç çekerek belimdeki kılıca baktı. ''Bunu söyleyen olmak istemiyorum ama senin de kahinle bir bağlantın olabilir Siyah Kuğu. Okun bir ucu kılıca dönüşüyor. İmparatorluk Kılıcı'ndan daha iyi bir benzerlik göremiyorum doğrusu.''

Başımı sertçe iki yana salladım. ''Ben o kadar önemli biri değilim.''

''Sandığından çok daha önemli birisin. Kehanette bahsin geçmiyor diye diyarın geleceğini etkilemediğini düşünmemelisin. En az bahsi geçen insanlar kadar faydan dokunabilir. Ya da zararın.''

Gözlerimi onunkilere diktim. ''Bu konuyu düşünmek kafamı patlatacakmış gibi hissettiriyor,'' diye itiraf ettim hafifçe oflayarak. ''Kâhin bizi çocuk oyuncağıymışız gibi bir o tarafa bir bu tarafa sürükleyip duruyor. Onlarca çözülmemiş gizemin içinde at koşturuyoruz.''

''Miath'a gelmemizin sebebi, kâhinin orada olması değildi bence,'' dedi Zaiden düşünceli bir ses tonuyla.

Onu başımla onayladım. Aynı şeyi ben de düşünmüştüm. ''Savaşı durdurmamız ve Cyra'nın suikastçılar tarafından kurtarılmasını engellememiz için gönderildiğimizi düşünüyorsun öyle değil mi?''

''Evet,'' diyerek derin bir nefes verdi. Kömür karası kaşları sertçe çakıldı. ''Ve biz başarısız olduk.''

''Telafi edilemez bir mağlubiyet.'' Büyük savaşı kazansak, diyarı kurtarsak bile Miath Krallığı uzun bir süre ayağa kalkamazdı.

''En azından Cyra'nın Euria'nın eline geçmesine engel olmalıyız,'' dedi Zaiden yutkunarak. ''İkisi birlikte çok güçlü olurlar. Euria ile başa çıkmakta zaten zorlanıyoruz. Cyra'nın güçlerini kullanmasına izin verirse onları durduramayız. O noktadan sonra şu sözde büyük kurtarıcı gelse bile,''

Sözünü keserek onu düzelttim. ''Diyarların Yazarı.''

''Diyarların Yazarı gelse bile diyarı onların elinden alamaz,'' dedi Zaiden gözlerini kaçırarak. Aşınmış, yaralı elleri Kasırga'nın tozlu yelesinin üzerinde gezindi.

Bir süre duraksadıktan sonra rahatsızca dudaklarımı ıslattım. ''Zaiden,'' dediğimde anında bana dönerek belli belirsiz bir gülümseme sergiledi.

Derin bir nefes aldım. ''Zindanlardaki tüneldeyken Cyra'nın söylediği şu şey, aklıma takıldı.'' Elbette yalnızca bir yalan uydurmuş, zihinlerimizle oynamaya çalışmış olabilirdi. Cyra'nın yapmayacağı bir şey değildi bu. Hayatta kalmak için girmeyeceği kılık, söylemeyeceği yalan yoktu. Ama nedense bu sefer söyledikleri önceden düşünülmüş ve planlanmış gibi gelmişti. ''Sana, toprağın altında kalmakla ilgili bir şeyler söyledi.''

''Evet,'' dedi Zaiden yüzüme bakmadan.

Göz teması kurmuyor olması, hislerimin haklılığını kanıtlar nitelikteydi. ''Ne demek istedi?''

Rahatsızca yutkunurken göğsünün kesik kesik inip kalktığını gördüm. Altı yıl, diye düşündüm. Altı yıl boyunca Zaiden'ın geçmişini kurcalamamıştım. Ondan, anlatmak istemediği hiçbir bilgiyi istememiştim. Babamdan nefret ettiğim için, kimsenin bana onu anlattırmasını istemezdim. Bu yüzden Zaiden'dan da ne ailesi ne kardeşleri ne okula gelmeden önce yaşadıkları hakkında bir bilgi dilemiştim. Ancak düşmanlarımızın eline koz verecek bir durum söz konusuysa bunu bilmem gerekirdi. Gerçekler, Zaiden'ın canını yaksa bile.

Zaiden'ın yüzündeki gülümseme yitip gitti. Geriye buruk bakışları kaldı. ''Babamdan bahsediyordu,'' diye açıkladı. ''Babamdan ve bizi yetiştirme şeklinden.''

Elimi uzatıp nazikçe koluna dokundum. Bundan aldığı cesaretle devam etti. ''Biliyorsun Duogon diğer krallıklardan daha kopuk hüküm süren bir krallık. Yıllar boyunca kendilerini ötekileştirmeyi başarmış bir hükümet. Bunun iyi yanları olduğu gibi kötü yanları da var. Eski dinlere ve batıl inançlara inanan insanların sayısı diğer krallıklarda olanlara nazaran çok daha fazla.''

Devam etmeden önce bana baktığında anladığımı belirtircesine başımı salladım. Gırtlağını temizledi. ''Babam da eski diyar dinlerinin izinden giden bir adamdı. Bir Prithvi takipçisiydi. Ben ve kardeşlerim, doğduğumuz andan itibaren köklü Prithvi kitapları ve öğretileriyle büyütüldük.''

Prithvi çok eskide kalan bir dindi. Diyarın son yıllarında orada burada kalan bazı soylu aileler ve inançlı din adamları hariç ismi bile duyulmazdı. Sarayımda aldığım eğitim doğrultusunda hafızamı biraz zorlamaya çalıştım. Prithvi, toprağın kutsallığını ve yaşamın kaynağı olduğunu destekleyen bir inanç sistemine sahipti. Toprağın insanların fiziksel ve ruhsal tüm ihtiyaçlarını karşılayacağını söylerdi. İbadetleri ve ritüelleri hakkında pek bir şey hatırlamasam da hepsinin toprakla ilgili olduğuna emindim. Bazı takipçiler topraklarını minik şişelere doldurur, onları birer ilaç veya aksesuar gibi yanlarında taşırlardı. Doğdukları topraktan bir parçanın onları koruyacağına inanırlardı.

''Pek fazla bir şey hatırlamıyor olabilirsin,'' dedi Zaiden kolunun üzerindeki elime bakarak. ''Öğretilerin ve kutsal kitapların birçoğu geçmişte kaldı. Artık tarih derslerinde bile pek anlatılmıyor,'' dedi ve yeniden ormanın derinliklerine döndü. ''Ama babam hepsini hatırlıyordu. Öğretilerden biri, çocukların güçlenmesi, yenilmez olmaları için topraktan beslenmeleri yönündeydi. Babam bunu fazla ciddiye alırdı. Okuma yazma öğrendiğimiz gibi tüm kardeşlerime bunları öğretti. Ancak eğitimimizi yalnızca sözle yapmadı. Bizi her sene, doğum günlerimizde, yeni yaşımızda daha güçlü olabilmemiz için toprağa gömdü.''

Kesik bir nefes aldığında adeta yüreğim parçalandı. Sanki o anılarını tekrar tekrar yaşıyordu. ''Bir tabutta değil. Sandıkta değil. Üzerimizdeki kıyafetlerimizle, bizi ceset gömercesine toprağa gömer, nefessiz kalacağımız ana kadar başımızda beklerdi.''

''Hepinize mi yaptı bunu?'' diye sordum korka korka.

Başıyla onayladı. ''Kraliyet Okulu'na gönderileceğim sene, geç katılmamın sebebi buydu. Babam okula gelmeden önce, aramızda dönecek savaştan haberdar olduğu için kendince beni hazırlamaya karar verdi. Siz okula başladığınızda, ben toprak altında nefesim için savaş veriyordum. Okula gideceğim güne kadar, babam her gün daha da güçlenmemi sağladığını zannederek beni gömdü. Eğer razı olmazsam, muhafızlarını kullanarak zorla yatırıyordu toprağın altına.'' Parmaklarını yüzünün sol tarafına, yara izinin olduğu yere getirdi.

''Bu da o zaman oldu. Babama karşı çıktım. Yaptığının eski kafalılık olduğundan bahsettim. Bana ve kardeşlerime eziyet etmekten başka hiçbir işe yaramadığını söyledim.'' Elini yeniden indirerek Kasırga'nın dizginini yakaladı. ''Boyun eğmeyi öğreneceğimi haykırarak bana bu yarayı verdi.''

Ona destek olmak istiyordum. Ona yaşadığı her şeyin geçmişte kaldığını fısıldamak istiyordum. Artık babasının veya bir başkasının ona zarar veremeyeceğini, benim yanımda olduğunu söylemek istiyordum. ''Zaiden,'' diye fısıldadığımda bir kere daha bana dönmek yerine uzakları izlemeyi tercih etti.

''Çok geçmeden boyun eğmenin de bir güç olduğunu fark ettim. Çünkü babam, başarılı olduğunu zannediyordu ama içimde yanıp tutuşan öfke hakkında en ufak bir fikri yoktu. Buna kalkıştığı her gün topraktan yardım istedim ama nafile. Gökyüzüne yalvardım ama yukarısı bomboştu. Yalnızca ben vardım. Yalnızca ben, kendime yardım edebilirdim. Kendime bir mezar kazdım ve ona sabır dedim.''

''O canavar sana artık zarar veremez, Zaiden. Asla.'' Zane'i yavaşlatarak yeniden bir elimi Zaiden'ın koluna yerleştirdim. Duraksadı. Tereddütle elime baktıktan sonra gözlerimi buldu.

''Biliyorum. Ondan nefret etmek istiyorum. Ondan intikam almak istiyorum ama kalbimdeki öfke artık eskisi gibi yanmıyor. Zaman, onu affetmeme sebep oldu ve bu yüzden kendimi affedemiyorum.''

Onu çok iyi anlıyordum. Babasından nefret etmek istemesini, edememesini, nefretini besleyemediği için kendini suçlamasını... Hepsini o kadar iyi anlıyordum ki elimden yalnızca ona sarılmak geliyordu. Diyardaki hiçbir dilin, hiçbir kelimenin teselli olmayacağını iyi biliyordum. İkimizin de o masum, soylu çocukluğunun altında çok iyi bilenmiş birer savaşçı yatıyordu.

''Anlayamadığım konu, Cyra bunu nereden biliyordu?'' diye sordum kaşlarımı çatarak. ''Ve bunu bize karşı kullanmak için neden bu kadar sabırsız davrandı?''

Zaiden umursamazca omuzlarını silkti. ''Orada kim bilir kaç tane suçluyla konuşma şansı olmuştur. Onlardan çeşit çeşit krallık hakkında hiç duyulmamış bilgiler almış olabilir.''

''İyi ama aldığı bilginin doğruluğundan nasıl emin oldu?''

''Belki de yalnızca isabetli bir laftı,'' diyerek dudaklarını büzdü.

Kaşlarımı çattım ve başımı iki yana salladım. ''Zindanlardaki konuşmaların tamamında bir tuhaflık vardı Zaiden. Dane'in korkulu sesi, Ethel'ın bizi oyalamak için olayları uzun uzun açıklaması... Üstelik, eğer bize zindanların altının tünellere açıldığını söylemeseler hayatta kalamazdık. Düşmanlarına bunu söylemeleri hiç mantıklı değil. Bunlar daha dün suikastçı olmuş insanlar değil ki, bu görevin içine doğmuşlar.''

''Söylediklerinde haksız değilsin ama fazla detaylı düşünüyorsun bence. Eğer bu işte bir bit yeniği varsa bile çok yakında öğreniriz. Nasıl olsa onlardan yalnızca yarım günlük bir mesafe gerideyiz. Yakaladığımızda aklına yatmayan her ne varsa bizzat onlara sorarsın.''

İstemeye istemeye de olsa konuyu kapatmaya karar verdim. Tam o sırada, önden ilerleyen Meldrik'in sesi duyuldu. ''Yankı Yarığı'na geldik. Kamp kursak iyi olur!''

Zaiden'la birbirimize birer bakış atıp atlarımızı ona ve Kairon'a yetiştirdik. ''Kamp mı?'' diye söylendim. ''Daha yeni yola çıktık. Hemen kamp mı kuracağız?''

Meldrik atını yavaşlatarak gökyüzünü işaret etti. Güneş, iki ağacın arasındaki bir örümcek ağına vurmuştu. Güzelliği karşısında gözlerimi kırpıştırdım. Küçük bir yaprak kurusu havada hızlıca uçarak ağa yapıştı. Örümcek, avını öldürmeye gelmedi. Ortalıklarda yoktu. Yuvasını terk etmişti. Bir şeyden mi saklanıyordu?

''Yağmur yağacak,'' dedim sesli bir şekilde düşünerek.

Meldrik onayladı. ''Hem de çok kötü bir fırtına geliyor. Biraz ilerde mağaralar olduğunu biliyorum. Hızlı hareket edersek yağmur bastırmadan ulaşma şansımız var leydim.''

Ölü bir adamın nefesi kadar soğudu hava. Sakin ve sabit bir hızda ilerledik. Gökyüzünün maviliği, kara bulutlarla griye boyanırken hava gittikçe daha da serinledi. Nehir yatağını gördüğümüzde kısa bir süre soluklandık. Ardından taşlı küçük tepeleri, çam ağaçlarını aştık. Sonsuz Orman'ın başlangıcından Yankı Yarığı'nın sonundaki mağaralara kadar yaklaşık bir domuz avı süresi kadar yolculuktan sonra kendimizi Meldrik'in bahsettiği mağaralarda bulduk.

Hiçbiri uzaktan davetkar durmasa da bir tanesini gözüme kestiriverdim. Girişinde asılı duran eğrelti otu, eğer olur da isyancılara denk gelirsek bizi gizli kılardı. Tam o sırada bir gök gürültüsü koptu. Sağımızdaki meşe ağacındaki iki sincap bağırarak kaçtılar. Zaiden sırıttı. ''Bu sincaplar kadar korkak hayvanlar görmedim.'' Ardından kaşlarıyla Kairon'a bir işaret verdi. ''Senle bir akrabalıkları var mı?''

Kairon cevap vermek yerine gözlerini devirdi. ''Bahse varım bu gece fırtına yüzünden uyuyamayacak ve iki kişilik nöbet tutacaksın.''

Zaiden kaşlarını çattı. ''Kabul.''

''En azından artık dört kişiyiz,'' dedi Meldrik gülümseyerek. ''Lordum ve leydim daha uzun, rahat bir uyku uyuyabilirler.''

Tam ona, Kairon'un nöbet tutmadığını söyleyecektim ki vazgeçtim. Grubumuz içindeki dinamikleri öğrenmesi için henüz erkendi.

Bir gök gürültüsü daha yeryüzünü inlettiğinde elimizi daha çabuk tutarak mağaranın yolunu tuttuk.

Bölüm sonu

4 yorum