İçeriğe geç

İmparatorluğun Kılıcı (Wisteria 3)

Bölüm 9 · 13 dk okuma

İmparatorluğun Kılıcı (Wisteria 3)

Bölüm 9

Bölüm 9: Zindanın Güneşi

BÖLÜM 9

▪──── ⚔ ────▪

ZİNDANIN GÜNEŞİ

Savaş çığlıklarının tüyler ürpertici ritmine ayak uydurarak zindanlara koştum. Ölümün ziyaret ettiği canların feryatları her yerde yankılanıyordu. Yıllardır yıkılmamış, ele geçirilmemiş duvarlar teker teker parçalanıyor, tarihe ev sahipliği yapan surlar tarihe gömülüyordu. Zindana inen yol boyunca yığılıp kalmış, hala oluk oluk kanayan adamların üzerinden zıplayarak ilerledim. Her yer kırmızıydı. Her yer kandı. Her yerde cesetler vardı.

Kairon, güvende olmak için ahıra gitmeyi seçmişti. Zaiden, ben ve iki gardiyan o kadar hızlıydık ki bu kadar hızlı koşabildiğimize şaşırmıştım. Yolu bilmediğimiz için gardiyanlar önden gidiyor, biz hemen arkalarından ilerliyorduk. Şansımıza yolumuza kimse çıkmamıştı. Çoğu ya etkisiz hale getirilmişti ya da çoktan zindanlara inmiş olmalıydı.

Zindanın merdivenlerine varamadan yerde yatan bir askerin bacağına takılarak yalpaladım. Cesedin üzerine düştüğümü kısa sürede kavradım. Başımı kaldırdığımda ölümü korkuyla kucaklamış soluk bir yüzün soğuk, açık gözleriyle karşılaştım. Ne olduğunu bile anlayamadan Zaiden kolumdan yakaladı ve yeniden ekibe uyum sağlayarak son sürat koşmaya devam ettim.

Merdivenlerden inerken yalnızca yanımdan geçip giden soğuk duvarların gri görüntüsünü anımsıyordum. Üzerlerindeki kan lekeleri, bir katilin fırçasından sıçramış gibi süzülüyordu. Patlamaların sesi uzaktan duyulurken saray sarsılıyor, tavandan dökülen tozlar üzerimize bir uyarı misali yağıyordu. Kaçın, diyordu. Sizin için de geliyoruz.

Kısa sürede zindanlara ulaştık. İki insan boyunda olan işlemeli demir kapının girişinde kimse yoktu ancak kapı tamamen kapalıydı. Kimsenin kapıyı korumuyor olması tuhaftı. Suçluları kapalı tutmak adına burayı zincirlediklerini sonra da yukarı çıkıp savaşa katıldıklarını varsayarak başımla gardiyanlara işaret verdim. ''Açın şurayı.''

Tereddütle birbirlerine baktılar. Cyra'yı korumak için gönderilmelerine rağmen benden aldıkları emri uygulamakta bu kadar kararsız olmalarına öfkelendim. Duraksadıklarını fark eden Zaiden öne doğru bir adım atarak başıyla tıpkı benim yaptığım gibi kapıyı işaret etti. ''Size kapıyı açmanızı söyledi,'' dedi sertçe.

Gardiyanlar bu sefer boyun eğerek demir kapının sert sürgüsünü kenara ittirdiler.

Sürtünen demirin cılız çığlıkları yüzünden suratımı buruşturdum. Hemen ardından zincirleri gürültüyle çözerek yere attılar. Gardiyanlardan biri kapının sağ kanadını, diğeri sol kanadını omuzlarıyla ve elleriyle ittirdi.

İçeri bir adım bile atamadan, büyük bir güçle geriye savruldum. Ellerimle dizlerimin üzerinde yuvarlandığımda yanan tenimin kokusu burnuma ulaştı. Üzerimize bir alev topu fırlatılmış gibiydi adeta. Emekleyerek, düşürdüğüm kılıcımı bulmaya çalıştım. Elime baktım. Yanmamıştı ama ısıdan hasar aldığı kesindi. Kılıcımı bulup ayağa kalkabilsem de etrafta yalnızca simsiyah bir duman olduğu için hiçbir şey göremiyordum. Ses de yoktu. Çığlıklar ve haykırışlar bir anda dinmişti. Yerde siyah bir gölge kıpırdanıyordu. Zaiden'ın yerde yattığını ve karnını tuttuğunu gördüm. Hızla yanında diz çöktüm. Vücudunu üstünkörü kontrol ettim. Yaralanmamıştı. Duman yüzünden eli yüzü kirlenmiş ve oldukça sarsılmıştı ancak ciddi bir yara almışa benzemiyordu.

''İyi misin?'' diye sordum gözlerimi onunkilerde gezdirerek. Dudakları hareket etse de ne dediğini anlayamıyordum. ''Zaiden,'' dedim yeniden ve dudakları bir kere daha hareket etti. Yine ses yoktu. Hiç ses yoktu. O sırada dünyanın susmadığını, benim onları duyamadığımı fark ettim.

Zaiden doğrularak iki elini yanaklarıma koydu. Dehşetle gözlerime bakıyor, iyi olduğumdan emin olmaya çalışıyordu. Bir şeyler söylemeye devam etse de sesi uzaktan, boğuk boğuk geliyordu. ''Duymuyorum!'' diye bağırdım, onun beni duyabileceğini umut ederek. Başıyla onaylayıp ayağa kalktı ve kılıcını yeniden eline aldı. Gardiyanların ikisi de kapının iki tarafında oldukları için daha fazla darbe alarak bilinçlerini yitirmişlerdi. Bir çınlama sesi kulaklarımı doldurduğunda tekrar duymaya başladığımı anladım.

Hasar, zindan kapısının hedef alındığı bir patlamayla gerçekleşmişti. Dışarıdan değil, içeriden yapılmıştı ve şiddeti her ne kadar bizi geriye savuracak kadar güçlü olsa da içi zarar görmemiş gibiydi. Detaylıca planlanmış, kasıtlı bir saldırıydı. Alevlerin hasar verdiği tek yer kapının sınırı ve bizim tarafımızdı. Kül olmaktan kıl payı kurtulmuştuk. Tabii bu, çoktan öldürülmüş bedenlerin yanmadığı anlamına gelmiyordu. Cesetler kararmış, parçalanan bölgeleri küle dönüşmüştü. Kapının hemen kenarından başlayarak yığınlar halinde derinlere kadar uzanıyordu.

Etrafımızda kimse, daha doğrusu hala nefes alan kimse kalmamıştı. Kılıçlarımıza daha sıkı tutunarak karanlık koridor boyunca yürüdük. Bazı kapalı hücrelerin demirleri neredeyse kolum kadar kalındı. Koridorun sonunda da paslı demir bir kapı vardı. Zaiden, duvarda asılı duran meşalelerden birini almak için duraksadığı sırada meşalenin sabitlendiği demirden çıkan sesle artık kulaklarımın normale döndüğünü anladım. Meşale, kıpkırmızı rengiyle bana doğru yaklaştığında ellerim tekrar alev almış gibi hissettim. Bir adım geri çıktığım anda Zaiden rahatsız olduğumu fark etti. Meşaleyi benden uzak tutmaya çalışarak paslı demir kapının önünde durdu. Başıyla kapıyı açacağını işaret ettiğinde onu onayladım.

Kapının ardında göreceklerime beni hiçbir şey hazırlayamazdı. İlk gördüğüm şey, simsiyah, yağlı saçlarıyla benim yaşlarımdaki bir kızdı. Bakıra çalan teni, hafif çekik gözleri vardı. Uzaktan bakıldığında yetişkin bir kadına benzemesine ve sayamayacağım kadar çok yara izine rağmen yakından gayet genç görünüyordu. Üzerinde yetenekli terziler tarafından dikildiği belli, kaliteli kumaşlardan bir suikastçı kıyafeti vardı. Simsiyah saçlarıyla uyumlu simsiyah kıyafetinin üzerindeyse kan lekeleri. Aldığı canlardan birer iz, parçaladığı bedenlerden sıçrayan hatıralar. Üstelik, bu kızı hayatımda ilk defa görmüyordum. Onunla daha önce Ocreya'da karşılaşmıştık. Onu son gördüğüm halinden oldukça farklı görünse de Gecenin Gölgesi'ni tanımamam imkansızdı. Euria Vaseva'nın bünyesine aldığı bir suikastçıydı o. ''Ethel,'' dedim dişlerimin arasından.

Şaşırtıcı bir şey yaptı. Kaçmadı ve bana dönüp gülümsedi. Şeytani bir gülümseme, vahşi bir bakıştı bu. ''Saige Nerth,'' dedi ve kıkırdadı. ''Seni burada görmek ne güzel.''

Hemen kaç kişi olduklarını saydım. Arkasında basamakları olan tünele benzer ama bir tünele göre kısa bir geçitti burası. Derinliği bir çam ağacı kadar, genişliği ise bir adam boyuydu. Basamakların tepesinde iki tanıdık yüz daha duruyordu. Ellerinde birer meşale vardı. Delhin ve Dane. İkizler, diye düşündüm. Euria, Malthazar'ı öldürmeden önce araştırdığımız Görünmeyenler ekibinin bir parçasıydılar. Kızın nasıl bir görevi olduğunu bilmesem de onu gördüğümde düşündüğüm ilk şey ne kadar güzel olduğuydu. Yüzü pürüzsüz ve sevimliydi. Kocaman kahverengi gözleri ona büyüleyici bir hava veriyordu. Tıpkı Ethel'da olduğu gibi onda da detaylıca işlenmiş bir suikastçı takımı vardı.

Oğlanın yeteneğini ise çok daha net hatırlıyordum. Ekiplerindeki zeki, mucit bir çocuk tarafından geliştirilmiş, kıskaç isimli silahlar kullanıyordu. Üzerinden yaklaşık bir sene geçtiği düşünülürse, bu silahın özelliklerini arttırmış olabilirdi. Neyle karşılaşacağımı bilmediğim durumlarda yaptığım gibi sırtımı iyice gerdim ve bu üç kişiden başka birinin olup olmadığına baktım.

İkizlerin yüzleri öyle ifadesizdi ki Cyra'yı bulduklarından bile emin değildim. Zaiden dövüşmemiz gerekeceğini anlamış gibi meşaleyi hafifçe duvardaki meşale yuvasına yerleştirdi.

''Eski dostları görmek çok güzel,'' dedi Ethel basamaklara doğru bir adım gerileyerek. ''Ama Miath yerle bir olmadan önce gitmemiz gerekiyor.''

''Eski dost mu?'' Zaiden dalga geçer gibi başını yana yatırdı.

''Cyra nerede?'' diye sordum gözlerimi kısarak. Cyra hala burada olsaydı bizimle yüzleşme şansını kaçıracağını sanmıyordum. Diğer bir yandan bu ekip Cyra'yı çıkarıp serbest bırakmış olamazlardı. Tüm zindan boş olduğuna göre, muhtemelen onu güvenilir adamlarına emanet etmişlerdi.

''Zaten kızı zindanda tutuyordunuz. Ha zindanda kalıp çürümüş ha bizimle beraber Ocreya'ya gelmiş. Ne fark edecek?'' diye sordu Ethel alayla. Yüzünde, boynunda, ellerinde ve hatta dudaklarında bile kan vardı.

Gözlerimi kıstım. ''O bir vatan haini.''

''O bir vatan haini değil.'' Ethel elindeki çifte bıçaklardan birini, bizi etkilemek istercesine birkaç defa havada çevirdi. ''Yalnızca bir vatan haininin sonuyla karşılaşmış bir kurban. Aileleriniz sizi o okula gönderirken ölüme gönderdiğinden haberdardı.''

''Ama kimse bize birbirimizi öldürmemizi söylemedi!'' diye bağırdım aniden. Zaiden, sakinleşmemi işaret edercesine sert bir bakış attı. Haklıydı. Eğer duygularımı belli edersem Ethel ve diğerleri bunu bana karşı kullanabilirlerdi. Bizim elçi olduğumuzdan çok daha uzun süredir bu işteydiler. İnsanların zayıf noktalarını bulma ve bunu bir fırsata dönüştürme konusunda ustalaşmış olmalıydılar.

Dane bir adım öne çıktı. Ocreya'da karşılaştığım halinden çok daha soğuk görünüyordu. Omuzları çökmüş, gözlerinin altında halkalar oluşmuştu. Bedeni irileşmişti. Kıskaçlarını sık sık kullanıyor olmalıydı. Anlaşılan Euria, kocaman bir ordusu olmasına rağmen bu ekibi göreve çıkarmayı da ihmal etmiyordu. Dane iki basamak daha inip boğazını temizledi. ''Cyra Lovell arkadaşlarınızın kaybında rol oynamış olabilir ama bunu hayatta kalmak için yaptı. Tıpkı sizin elçilik adı altında insanları birer av hayvanıymışçasına kesip biçmeniz gibi.''

''Yalnızca üç kişi olamazsınız,'' diyerek sesli bir şekilde düşündüm. Gözlerimi silahlarının üzerinde gezdirdim. Ethel'ın üzerinde o kadar çok kan vardı ki kaç kişiyi öldürdüğünü tahmin bile edemiyordum. Çoğu suikastçının kullandığı gibi küçük silahlar tercih ediyordu. Dane'in kıskaçları vardı. Delhin'in üstündeyse hiç silah görünmüyordu. Karanlık yüzünden tam olarak seçemiyor da olabilirdim elbette. Buna rağmen bir ordu gibi ilerleyemezlerdi. ''Onlarca gardiyanı ikişer bıçak ve birkaç yumrukla nasıl geçtiniz?''

Ethel'ın ince sesli kahkahası geçidi doldurdu. ''Gerçek bir suikastçı, otuz gardiyana bedeldir.'' Elindeki bıçağa, sihirli bir silah tutuyormuş gibi hayranlıkla baktı. Ardından iştahlı iştahlı kuzu eti sıyırıyormuş bıçağın üzerindeki kan tabakasında parmağını gezdirip dudaklarını yaladı. ''Siz savaş çanlarını duyduğunuzda çoktan saraya sızmıştık bile. Kapıdaki adamların hepsini gafil avladım. Bir saldırı olacağını beklemiyorlardı. Özellikle de ölümlerinin yukarıdan geleceğini. Önce birinin sırtına atlayıp hançerimi boğazına sapladım. Ardından onun bedenini bir merdiven gibi kullanarak diğerini öldürdüm. Kapıdan geçtiğimizde içeri girenlerin düşman olduğunu anlayana kadar her birine saldırmıştık bile. Tüm bunları yaparken saçım bile bozulmadı.'' Saçlarını omzundan geriye atarak sırıttı.

Uzun uzun anlatması midemde bir huzursuzluk yaratımıştı. Bizi oyalamaya çalışıyor olabilirler miydi?

''Ve sonra zindana indiniz,'' diye devam etti Zaiden. ''Kendinizi çıkışı olmayan bir deliğe hapsettiniz.''

Dane, ilk defa kayıtsızca gülümsedi. ''Yanlış. Buranın sandığınızdan daha fazla çıkışı var. Yıllar boyunca giren ve çıkan tüm suçluların kimliklerini açıklamamışlar. Bazılarının gizli kalması gerektiği için sözde zindanları birer köstebek deliği gibi birden fazla yola bölmüşler.''

Bu yüzden saraydan zindana çıkan girişi patlatmakta bir sorun görmemişlerdi. Nasıl olsa başka bir çıkış yolu bulabileceklerini biliyorlardı. Bundan çok emin olduklarına göre ya buraya daha önce gelmişlerdi ya da sarayı avucunun içi gibi bilen bir gardiyanları vardı.

''Cyra nerede?'' diye sordum bir kere daha. Bu sefer kılıcımı çıkardım. Vakit gittikçe azalıyordu ve tüm krallık işgal edilmeden önce Cyra'yı bulup kendimizi kurtarmamız gerekiyordu. ''Bize Cyra'yı verin, biz de canlı gitmenize izin verelim.'' Elbette bir yalandı. Kimse sözümüzün eri olduğumuzu söylememişti.

''Biz buradan canlı çıkacağız ve Cyra da bizimle gelecek,'' dedi Ethel. Gülümsemesi suratından bir anlığına bile eksik olmuyordu. ''Arkanızı dönüp zindandan çıkın ve korkak fareler gibi İmparatorluk Sarayı'na geri dönün. Eminim Irithel kız kardeşinin Euria'nın elinde olduğunu öğrenmek isteyecektir.'' Omuzlarını silkti. ''Birinin haberi iletmesi gerekiyor.''

''Irithel'i tehdit etmek için Cyra'yı kaçırıyorsanız büyük bir hata yapıyorsunuz,'' dedim gözlerinin içine bakarak. ''Irithel, Cyra için anlaşma yapmaz. Onun için tırnağını bile feda etmez.''

Başını, gözlerinde bilmiş bir ifadeyle kaldıran Delhin ilk defa konuştu. ''Cyra'nın ne kadar işe yarayacağından haberi yok da ondan.''

Daha fazla dayanamayacaktım. Kendi krallıklarının bir varisinin de gönderildiği korkunç bir oyunun baş kötüsünü nasıl böylesine körü körüne koruyabiliyorlardı? ''Cyra arkadaşlarımızı gözünü bile kırpmadan öldürdü!'' diye bağırdım bir anda.

''Ve hepsi de birer aptal gibi öldüler.''

Konuşan Ethel değildi. Dane ve Delhin de değildi. Tüm tüylerimi diken diken eden, asla bir daha duyacağımı tahmin etmediğim sesti. Melodik, yumuşak, tanıdık ve şeytani. Cyra Lovell, ikizlerin arkasındaki basamaklardan inerek kendini gösterdi.

Üzerinde yeşil bir elbise vardı. Eskimiş olmasına rağmen vücuduna tam oturan bir prenses elbisesiydi bu. Dalgalı sarı saçları, kalçasına kadar iniyordu. Taranmadıkları için düğüm düğüm olmuşlardı. Işıltılarını kaybetmiş bir yumak ipe benziyorlardı. Yüzüne döndüğümde bazı şeyler tamamen aynıyken aynı zamanda bir o kadar farklıydı. Okulda tanıdığım tatlı, masum, güler yüzlü ve neşeli kız vardı karşımda. Kilo vermiş olmasına rağmen yanakları hala dolgundu. Yalan döken dudakları çatlamıştı. Dünya güzeli gözleriyse bir katili barındırıyordu içlerinde.

''Seni görmek güzel Saige,'' dedi hafifçe gülümseyerek. ''Seni son gördüğümde kız kardeşimin ayak işlerini yaptırdığı bir köleden farksızdın.'' Gözlerini bir aşağı bir yukarı dolaştırarak vücudumu inceledi. ''Anlaşılan pek bir şey değişmemiş.''

Basamaklardan birkaç adım daha indi. Dane ve Delhin'in arasından geçerek Ethel'ın arkasında durdu. Cesur görünmeye çalışıyordu. Bizimle yüzleşmekten korkmadığını belli etmeyi deniyordu ama Ethel'ın arkasına sığınıyordu. Gözleri bu sefer Zaiden'ı buldu. ''Zaiden Regheena,'' diye tısladı. Sesi öylesine kibirli çıkıyordu ki sanki zindana atılan bizdik de o bizi ziyarete gelmişti. ''Hatırladığım kadar yakışıklısın. Yıllar sana merhametli davranmış.''

Ellerim terlemişti. Duman ve alevler yüzünden içerisi iyice ısınmıştı. Midem bulanıyor, başım dönüyordu. Cyra hariç hepimizin yorgun ve terliydik.

Cyra bir adım atarak avucunu Ethel'ın omzuna yerleştirdi. Birbirlerini tanıyorlardı. Bunu uzun zamandır planlıyor olmalılardı. Hızla Cyra'nın ayaklarına baktım. Eğer zindanda kalıyorsa, ayakları çıplak olmalıydı. Suçlulara ayakkabı verilmezdi. Ancak Cyra'nın ayaklarında binici çizmeleri vardı. Zihnim hızlıca noktaları birleştirmeye başladı. Irithel ve Drystan, Cyra Lovell'ın Miath zindanlarına taşındığını bize söylememişlerdi. Bizim bile haberimiz olmadığına göre gizli saklı yapılmıştı bu iş. Euria Vaseva ise Cyra'nın burada olduğunu uzun zamandır biliyor olmalıydı. Kuşatmanın planlanması için zamana ihtiyacı vardı.

Üstelik Cyra, Ethel'a güveniyordu. Bu da kurtarılmaya geleceğinden haberi var demekti. Bir casus, Cyra ile Euria arasında iletişim kurulmasına yardımcı olmuş olmalıydı. Euria'ya ihtiyacı olan bilgileri vererek işgali kolaylaştırmıştı.

''Buradan sağ çıkamazsınız.'' Kılıcımın kabzasına sıkı sıkı sarıldım. Hepsiyle dövüşmem gerekecek olsa bile Cyra'yı götürmelerine izin vermeyecektim. Bunu yaparken Euria'nın böceklerinden kurtulsam da fena olmazdı. Bir taşla iki kuş, diye düşündüm.

Geçit gerildi. Herkes gördü. Herkes hissetti. ''Çıkacağız, Saige,'' dedi Cyra.

Kimse tek kelime bile etmedi. Saray, güçlü bir darbeyle sallanırken tavan üzerimize çökecekmiş gibi titredi. Tozlar üzerimize yağdı. Kimse kıpırdamadı. Birbirimize öyle odaklanmıştık ki dışarıdan bizi vurabilecek bir alev topu, üzerimize çökebilecek bir tavan hiçbirimizin umurunda değildi.

''Sarayı vuracaklar,'' dedi Dane. Sesi endişeliydi. Bizi korkutmaktan ziyade ekibini uyarmaya çalışıyor gibi görünüyordu.

''Unutma Saige,'' dedi Cyra gülümseyerek ve bana döndü. ''Diyar, eskisinden çok daha karmaşık bir yer. İşler daha da kızışacak. Kazanan tarafta olmak için geç değil.''

Bir sarsıntı daha gerçekleşti. Bu sefer zeminde olmamıza rağmen biz bile dengemizi kaybedecek gibi olmuştuk. Zaiden hızlıca yanıma gelip sırtımı kolladı. ''Bizi buraya gömecekler.''

''Sen bizimle geliyorsun Cyra,'' diyerek kılıcımı kaldırdım ve ilk hamleyi yaptım. Elbette darbemi karşılayan kişinin o olmayacağını biliyordum. Ethel bıçaklarını pozisyonlayarak hızlıca benimle Cyra'nın arasına geçti.

Kılıcımın yönünü şaşırtarak öne doğru sendelememe sebep oldu. Hemen dengemi toparlayıp ikinci darbemi savurdum. Ethel bunu ustalıkla karşıladı ve vahşi gülümsemesini sergiledi. ''Hiçbir yere gelmiyor.''

Dışarıdan bir gümbürtü daha koptu. Askerlerin yakarışları aramızdaki toprak katmanına ve taş duvarlara rağmen ulaşıyordu. ''Diyar aşkına,'' diye mırıldandı Zaiden hayretle. Ben Ethel ile dövüşmeye devam ederken Cyra, Dane ve Delhin'in arkasına geçmişti.

''Siyah Kuğu,'' diye haykırdı Zaiden bu sefer çok daha güçlü. ''Bizi gerçekten buraya gömecekler. Gitmemiz gerekiyor!''

''Sevgilini dinle, Siyah Kuğu,'' diye seslendi Cyra geçidin öteki tarafından. Manalı bir bakışla Zaiden'a döndü. ''Ne zaman toprak altında kalacağını iyi biliyor.''

Zaiden cevap vermedi. Yüzü bembeyaz olmuş, Cyra'ya dönük bir şekilde donakalmıştı. Cyra, her zaman yaptığı gibi, bilgilerini kullanarak Zaiden'ın damarına basmaya çalışıyordu. Ama ne demek istediğini anlayamamıştım. Toprak altında kalacağını iyi biliyor da ne demekti?

Cyra sinsi bir gülümseme sundu. ''Ah, sana anlatmadı mı? Altı yıllık beraberlik ama geçmişinin en önemli parçalarından bile haberin yok...'' Üzülmüş numarası yaparak dudaklarını büktü. ''Hala kimseye güvenmemen gerektiğini öğrenememişsin.''

''Dane, Cyra'yı yukarı çıkar,'' diye emretti Ethel.

Ethel'la bir kere daha dövüşmek için pozisyon aldım. Eğer onu oyalarsam Zaiden diğerlerini takip edebilirdi. Ancak çok geçti. Son alev topu, Gece Kapanı Sarayı'nı başımıza yıkmayı başardı. Merhametsizce üzerimize çöken tavan yüzünden peşlerinden gitme şansımızı kaybettik. Taşlar üzerimize yağarken Ethel geri kaçtı. Son bir bakış attıktan hemen sonra sırıtarak basamaklardan çıkmaya koyuldu. Taşlar aramızda dökülerek onları takip etmemizi engelliyordu. Bir taşın kafama çarpmasından kıl payı kurtulduğumda panikle Zaiden'a döndüm. Zaiden kılıcını bırakarak aramızdaki mesafeyi kapattı. Beni yeniden zindanlara sürüklemeye çalışırken orası da yıkılmaya başladı.

Sallantı yüzünden düz yürüyemiyorduk bile. Gri tozdan ibaret bir bulutun içindeydik. Kollarımı sıyırarak düşen parçalar canımı yakarken Zaiden beni kendine çekti. Diz çökmemi işaret etti. Çömeldim ve kollarımı bacaklarıma sararak iyice küçülmeye çalıştım. Tam bu sırada Zaiden tüm bedenini bir kalkan gibi üzerime kapattı. Bir eliyle benim, diğeriyle kendi kafasını korurken iyice sarıldı bana. Soluğu, bir bıçak kadar keskindi. Tutuşu güven vericiydi. Çelikten bir kubbenin altında olsam bu kadar güvende hissetmezdim belki de.

''Gözlerini kapa, Siyah Kuğu,'' dedi gümbürtülerin arasından. ''Çok kısa sürede bitecek.''

Ani gerçek, bir çekiç gibi çarptı zihnime. Dumana ve toza batarken beni sıkı sıkı tutan ellerden başka hiçbir şey hissetmedim. Karanlığın derinliklerine çekilirken sadece Zaiden vardı. Kördüm. Burnum ve ağzım tozla dolduğu için nefes alamıyordum. Her yer siyahtı ve gittikçe daha da siyaha bürünüyordu.

Burada ölmeyeceğim, diye düşündüm kendi kendime. Doğruyu söylemek gerekirse, koskoca elçilere bir saray zindanında boğularak veya ezilerek ölmek yakışmazdı. Savaşta can vermekten daha onurlu bir ölüm yoktu ancak bizim daha verecek çok savaşımız vardı. Bunları gerçekleştirmeden ölümle tanışmaya niyetim yoktu. Zaiden'a iyi olacağımızı söylemek için ağzımı açtığımda daha fazla toz boğazıma yapıştı ve duyabildiğim tek şey alamadığım nefesler oldu.

Başımla onaylayarak Zaiden'ı dinlemeye karar verdim ve gözlerimi sıkıca yumdum.

Bölüm sonu

3 yorum

  • Beynim yanıyo olum biz önceki kitapta bunları destekliyorduk şimdi farklı kişileri destekliyoruz.

  • Karanlıkta adında genç kurgum var destek olabilir misiniz daha yeni yazıyorum