Oy vermeyi unutmayın lütfen.
Genç kadın üstünü dahi çıkartmadan yatağının ucuna oturmuş ve kitaplığının en önünde yer alan kitaba uzanıp eline almıştı. Sıklıkla yaptığı gibi rastgele bir sayfayı araladı ve gözleri gayriihtiyari, altı çizili pasajı aradı.
Şu küçücük dünyada herkes incitilmiş, isimsiz, herkes yanlış yerde.
Tekrar tekrar okudu bu cümleyi. Kafasının içinde seslendirdi. İşaret parmağı kelimelerin altını özenle çizen kurşuna dokunurken düşündü. Harun bu cümlede kendinden hangi parçayı bulup altını çizmişti diye. Sonra mırıltıyla tekrarladı.
" Herkes yanlış yerde. "
On küsur yıl önce okumuştu adam Huzursuzluğun Kitabı'nı. Ve seneler sonra bile hala doğruydu bu cümle. Herkes yanlış yerde. Sesli bir iç çekerek yeni bir sayfayı açtı.
İlahi
Asla gerçekleşmiyoruz.
Karşı karşıya duran iki uçurumuz biz.
Sertçe yutkundu bu pasajı okurken. Karşı karşıya duran iki uçurum benzetmesi içinde devasa bir yarık açtı sanki o an. Nefes alamadığını hissetti ve sol gözünden minik bir yaş eskimiş sayfasına düştü kitabın. Enfal hızla toparlanıp kapattı kitabı ve yerine geri yerleştirdi. En sevdiği kitaplardan biriydi bu Harun'un. Defalarca ve defalarca kez okuyup her seferinde kendinden başka şeyler bulduğu... Enfal ise yarısına kadar okuyabilmişti. Sevmediğinden değil, bitirmeye korktuğundan. Sol eliyle gözünün altını silerken burnunu çekti ve bu kez kitaplığın altındaki kapağı açarak içindeki yeşil teneke kutuyu çıkarttı. Kutuyu bacaklarının üzerine yerleştirirken yüzüne minik bir tebessüm yerleşmişti. Tüm çocukluğu ve tüm gençliği bu kutunun içindeydi. Büyük şeyler yoktu kutuda. Tıpkı hayatı kadar küçük, önemsiz, bir görenin bir daha bakmayacağı belki de asla hatırlamayacağı detaylar vardı. Kapağı açtı ve yatağa bıraktı. Karşısına çıkan ilk şey kurutulmuş pembe kasımpatılar oldu. Boğazına bir yumru takıldı o an. Harun'u son görüşüne aitti bu kasımpatılar. Kendisine işe girdiğinin haberini verdiği o akşamüstüne. Dokunamadı onlara. Parmak uçlarını onlardan özenle uzak tutarak daldırdı kutunun içine. Mavi yeşil ekoseli lastik bir top çıkarttı. İlk oyuncağıydı bu. Harun vermişti. Onun da ilk oyuncağıymış. Saklıyordu hala. Onu avcunda sıkarken gülümsedi. Sonra kutuya geri bırakıp bu kez de eski ve yırtık bir fotoğrafı çıkarttı içinden. Sapsarı saçları iki yandan örülü minik kız kendisiydi. Kocaman bir gülümsemeyle güneşten gözlerini kısarak bakmıştı fotoğraf makinesine. Ve elbette her zaman olduğu gibi Harun tam yanında durmuş, kolunu da omzuna atmıştı. Ne güzeldi çocuklukları. Her şeyleri vardı. En çok da umutları. Fotoğraftaki çocuğa uzun uzun baktı genç kadın. Özgüvenli duruşunu, sıcacık sırıtışını ve masmavi gözlerini özlemle seyretti. Sonra kurumuş papatyaları kavradı parmakları. Tek tük rengarenk kuru çiçekle doluydu kutu. Harun her gün dolaştığı bahçelerden bir çiçek kopartır verirdi Enfal'e. Enfal de onları defterlerinin arasında kurutur saklardı. Hepsi buradaydı. O çok nahif mavi mine çiçekleri bile hala yerli yerindeydi.
21 sene önce
On on bir yaşlarındaki çocuk elindeki topu sektire sektire mahallede ilerlerken her zaman olduğu gibi minik arkadaşı da yanındaydı. Kızın çantasını kendi çantasının yanına taktığından biraz nefes nefese kalmış olsa da gıkını çıkartmıyordu. Sonuçta koca çantayı Enfal'e taşıtacak değildi. Kızın boynuna asılı suluk bile ağırlık yapıyordu zaten. O kadar minikti ki... Enfal sınıfında olan biten bir şeyi heyecanlı ve tiz sesiyle anlatırken Harun da bir yandan top sektiriyor bir yandan da onu dikkatlice dinliyordu. Laf arasında Ahmet diye birinden söz etti küçük kız. Harun birden duraksadı. Kaşlarını hafifçe çatarken sordu merakla.
" Ahmet kim? "
" Sınıf arkadaşım. " dedi Enfal örgüsünü omzundan arkaya atarken.
Harun bir süre kızın minik yüzüne şaşkınca baktı.
" Onunla mı oynuyorsun artık? "
Enfal bu soruyla kararsız kalmış ama sonra hafifçe başını sallamıştı. Harun ise kaşlarını daha da çatarak küskün bir tavırla önüne döndü ve yeniden ilerlemeye başladı.
" İyi. Bana da ihtiyacın yok o zaman. "
Enfal itiraz etti bu kez.
" Ama sınıfta sen yoksun ki Harun. "
Omuz silkti çocuk.
" Teneffüslerde geliyorum. Bekleyemez misin? "
Enfal başını salladı yeniden, bu kez hevesle.
" Beklerim. "
Enfal 8 yaşındaydı o zamanlar fakat Harun'un en yakın iki arkadaşından biriydi. Herkes şaşırırdı bu duruma. Küçücük kızla saklambaç oynamaktan, ip atlamaktan ve top sektirmekten ne keyif aldığına anlam veremezlerdi. Harun ise tüm bunlardan oldukça keyif alıyordu. Levent ile zaten erkek erkeğe oynayabileceği her şeyi oynuyordu. Onu mutlu eden oyunlar değildi ki, Enfal'i mutlu etmekti. Harun henüz 2.5 yaşlarındaydı Enfal doğduğunda. Daha o an anlamıştı onunla vakit geçirmeyi ne kadar çok seveceğini. Yürümeyi öğrendiğinde de yanındaydı, okumayı öğrendiğinde de. Düşüp dizlerini kanattığında üfleyen, böcek görüp korktuğunda koruyan o olmuştu. Onsuz geçirdiği tek bir günü bile yoktu. Bunda biraz Enfal'in ısrarcı bir şekilde Harun'un peşine takılmasının da payı vardı. Çünkü kızın yaşıtı pek kimse yoktu mahallede. Kevser henüz mahallelerine taşınmamıştı. Bu yüzden yıllardır her gününü Harun ile geçiriyordu. Levent ile yaptıkları maçlarda bile küçük kız kalenin yanında oturur onları izlerdi. Kıyamazdı Harun Enfal'e. Erkek erkeğe bir şey yapmak istediklerinde surat asar hatta daha da ileri gidip 'sen beni artık sevmiyorsun' diyerek ağlamaya başlardı minik kız. Bu sebepten onu asla tek bırakmazdı Harun. İkili yine yan yana yürüyerek okula vardığında Harun, Enfal'i sınıfına bırakıp kendi sınıfına dönmüştü.
İlk ders bitip teneffüse girdiklerinde Enfal ne kadar beklese de gelmemişti Harun. Küçük kız ise bozulmuştu buna. Her zaman gelirdi neden gelmemişti ki? Ders zili çalıp da beden eğitimi yapmak için bahçeye indiklerinde gördü onu, basket sahasındaydı. Birden sıradan çıkmış ve koşarak yanına varmıştı Harun'un. Harun da kendisini görünce elindeki topu sınıf arkadaşına fırlatıp çıkmıştı sahadan.
" Neden gelmedin? Seni bekledim ben. " dedi Enfal mızmız bir sesle.
" Gelemedim. Öğretmen bırakmadı. " derken alnındaki teri tişörtünün eteklerine sildi çocuk.
" Ahmet oyuna çağırdı. " dedi Enfal bu kez.
Harun aniden sordu.
" Gittin mi? "
Kız omuz silkti.
" Yok. Diyorum ya seni bekledim. "
" Özür dilerim. Söz bir dahakine koşa koşa geleceğim. " dedi Harun bu defa.
Enfal usulca başını sallarken dikkatini basketbol sahasına yöneltmişti yeniden.
" Napıyorsunuz? "
" Beden dersi. "
Küçük kız gözlerini sahadaki çocuklarda dolaştırırken kaşlarını çattı ve elini uzatıp işaret etti onları.
" Sen de başka arkadaşlarınla oynuyorsun işte. "
" Oynamıyorum ki ders bu. " dedi Harun buna karşılık.
Nedense çok takıyordu bu meseleye. Enfal, çocuklardan birinin potaya attığı topu izlerken birden ona kızdığını unutmuş ve heyecanla yerinde zıplamıştı.
" Ben de atacağım ben de Harun! " diyerek sahaya koşturduğunda Harun da endişeyle peşine takıldı.
Sahadaki kızlardan biri Enfal'e bakarak karşılık verdi onun isteğine.
" Ama senin boyun yetmez. "
Enfal aniden suratını asmış ve kollarını bağlamıştı. Bunu gören Harun yine dayanamadı onun üzülmesine ve topu alıp Enfal'e uzattı. Enfal kendisine uzatılan devasa topu heyecanla kucağına aldığında sendelemişti. Harun da çok gecikmeden yaklaşıp koltukaltlarından sıkıca kavradı kızı.
" Ben yettiririm gel. " derken havaya kaldırmıştı.
Harun da henüz boy atmış değildi o nedenle potaya yetişemeseler de Enfal attığı topu fileye değdirebildiği için mutlu oldu.
" Oley! " diye bağırırken Harun kızı yere yavaşça bıraktı.
Küçük kız ise pis ve bilmiş bakışlarını diğer taraftaki kıza çevirerek konuştu.
" Attım gördün mü? "
Kız buna karşılık gözlerini devirirken Harun'a sitem etti.
" Ama böyle oynayamayız ki Harun. Kardeşine söyler misin kendi arkadaşlarıyla oynasın? "
Harun kaşlarını çatarak lafa gireceği esnada Enfal ayağını yere vurarak bağırmıştı.
" Kardeşi değilim. "
" Kuzenin mi? " dedi bu defa diğer kız.
" Arkadaşıyım arkadaşı. "
Kız yüzünü buruştururken sordu.
" Kaç yaşındasın sen? "
" Sekiz. Ne olmuş? " dedi Enfal sinirle.
" Üç yaş var aranızda. " dedi kız bu kez.
Enfal kıza doğru hamle yaparken bir kez daha bilmiş bir edayla konuşmuştu.
" Hayır iki buçuk yaş var. "
Harun onu kolundan tutup sakinleştirmeye çalışırken arkadan başka bir oğlanın alaycı sesi duyuldu.
" Bücürlerle mi arkadaşlık ediyorsun kanka artık? "
Bu defa sinirleri bozulan Harun'du. Enfal'in kolunu bırakıp arkadaşına döndü.
" Bana bak doğru konuş. " diye soludu hiddetle.
" Harun gerçekten maçı şu velet için mi bozacaksın? " dedi çocuk bu kez.
Ve bu da son sözleri olmuş oldu.
" Lan! " diye bağırarak arkadaşının üstüne atlamıştı Harun.
İkili birbirini güzelce hırpalarken onları öğretmenleri ayırdı. Derse katılmama cezası alıp bir köşeye çekildiklerinde ise Enfal yine Harun'un yanındaydı. Endişeyle kanayan kaşına bakıyordu çocuğun. Pansumanla durdurmuşlardı kanı fakat yine de kuru kan izleri tedirgin etmişti küçük kızı.
" Acıyor mu çok? " diye sordu titrek bir sesle.
Harun canı çok yansa da bu soruyla duruşunu dikleştirip kalınlaştırmaya çabaladığı sesiyle karşılık vermişti kıza.
" Acımıyor. "
Fakat sonrasında beklemediği bir şey oldu ve Enfal işaret parmağını kaşına bastırdı. Çocuk acıyla inlerken yüzünü buruşturmuş bu da Enfal'in kaşlarını çatmasına sebep olmuştu.
" Yalancı. " dedi sonra kızarak.
" Dokunmasana sen de öyle. " diye çıkıştı Harun.
" Acıyor işte. "
" Dokunursan acır tabi. "
" Tamam dokunmam. " dedi ve kollarını bağladı kız.
Harun ona bakarken sesli bir iç çekmiş ve bedeninin tamamen ona döndürmüştü.
" Tamam küsme. Dokun. "
Enfal kollarını çözüp parmağını yeniden çocuğa uzatırken buruşan yüzünü görüp geri çekmişti.
" Ama acır. " dedi kararsız çıkan sesiyle.
" Acısın. "
Küçük kız bir süre arkadaşının kaşını inceledikten sonra kaşlarını çatarak sitem etti yeniden.
" Bırakacaktın ısıracaktım kafasını işte."
Harun da kaşlarını çattı bunun üzerine.
" Sakın, sakın bir daha yapma bunu. Hem sen ne ara atladın çocuğun sırtına? "
Enfal omuzlarını silkti umarsızca.
" Dövüyordu seni. "
" Ne dövmesi kızım? Te Allah'ım. " diyerek önüne döndü çocuk.
Tüm yüzü kıpkırmızı kesilmişti utançtan.
" Dövüyordu işte. Kaşına bak. " dedi Enfal bu kez.
Harun ters bir bakış attı istemeden kıza.
" Yok öyle bir şey. Onun da burnu kanadı hem. Görmedin galiba. "
Cıkladı Enfal.
" Sana baktım sadece. "
Bu yanıtla çocuğun kalbi aniden yumuşamış yüzüne belli belirsiz bir tebessüm oturmuştu.
Günümüz
Harun elindeki bira şişesini dudaklarına yaslarken bir yandan da denizi seyrediyordu. Bıraktığı gibi değildi İstanbul. On yılda ne kadar çok şey değişmişti. Nüfusu inanılmaz artmıştı bir kere. Ne Haliç eskisi gibiydi ne de insanları. Sesli bir iç çektiğinde Sidar sordu.
" Nedim Usta'ya hesap vermekten mi kaçıyorsun? "
Harun bakışlarını arkadaşına çevirirken birasından bir yudum daha almıştı.
" Yok be oğlum deniz havası alalım dedim fena mı ettim? "
" İyi hadi öyle olsun. Zaten ona hesap vermesen bile bana vereceksin bu akşam. "
Adam sertçe yutkunurken elindeki bira şişesini yere bıraktı usulca. Birkaç saniye daha sessizce oturdular. Sonra Harun sordu bu kez.
" Nedim Usta'nın mekan neden kadın erkek karışık hale geldi? "
Omuz silkti Sidar.
" Öylesi daha makbul oluverdi işte. İnsanlar eşleriyle dostlarıyla toplanıp içiyor. Serseri tipleri almıyor ama merak etme. "
Harun kısa bir an güldü bu yanıta. Sidar da tek kaşını kaldırarak baktı arkadaşına.
" Desene ortama alınmayacak tek adam sensin diye. "
Bu kez sesli bir iç çeken Sidar'dı. O da bıraktı elindeki bira şişesini yere ve bedenini denizden arkadaşına çevirdi.
" Harun, anlat artık. " dedi alçak bir sesle.
Harun bir süre daha denizi seyretti bunun üzerine.
" Anlat kurtul artık. On sene lan, ne yaptın ne yaşadın? "
" Biliyorsun oğlum işte. Her hafta gelmedin mi aşığım gibi? " diye alaylı bir yanıt verdi adam arkadaşına yandan bir bakış atarken.
" Kardeşimsin lan sen benim. Sen her ne kadar gerçeği söyleme tenezzülünde bulunmasan da." dedi Sidar gönül koyarak.
Sonra yeniden denize dönerek ceketinin cebinden bir paket sigara çıkarttı.
" Şş, yine mi başladın yoksa? "
Sidar onu umursamadan paketten bir dal çekti ve dudaklarının arasına yerleştirdi. Ardından diğer cebinden çıkarttığı çakmakla dalın ucunu tutuşturmuş ve ilk nefesi içine çekmişti. Harun onu seyrederken göğsünü sıkıntılı bir nefesle şişirmiş ve sonra yerdeki birasını kafasına dikip arkadaşının elindeki paketi çekip almıştı. Bir dal da o çıkarttı ve Sidar'ın şaşkın bakışları altında yerleştirdi dudaklarına. Bir süre iki arkadaş birbirine baktılar. Sonra Harun gözleriyle dudakları arasındaki sigarayı işaret etti.
" E yak. "
" O ne lan öyle karı gibi, al kendin yak. " dedi Sidar çakmağı Harun'un eline tutuştururken.
Harun sırıtarak tuttu çakmağı ve tutuşturdu sigarayı.
" Asıl sen ne ara başladın? " dedi Sidar ikinci nefesi çektikten hemen sonra dumanı dışarıya üfleyerek.
Harun da bir nefes çekip omuz silkmişti yeniden.
" Tek tük öyle. Başladığım yok. Ama içmeyeni de içeride pek iyi karşılamazlar. "
Sidar ağırca yutkundu bu açıklamayla. Yılların bıçkın delikanlısı, okumuş etmiş, kültürlü, tek bir kötü alışkanlığı olmayan Harun'un düştüğü hale hala inanamıyordu.
" Zoruma gidiyor lan. " dedi bu kez Sidar üçüncü biranın kafası yavaştan gelmeye başlamıştı.
Harun dumanı dişleri arasından dışarıya salarken başını attı geriye ve göğü seyretti bir süre. Güneş batalı bir saat oluyordu fakat yıldızlar görünmüyordu. İstanbul'u mahvetmişlerdi.
" En yakın dostundum hani. Ağzını açıp tek laf etmedin yıllardır. "
" Sidar, " dedi Harun tahammülsüzce başını indirirken.
" Gözünü seveyim bak. Geldik iki arkadaş ne güzel tatlı tatlı içip denizi seyrediyoruz. Kafa açmaya gerek var mı kardeşim? "
Sidar dişlerini gıcırdatarak denize çevirdi başını. Fakat olmuyordu. Bir türlü sindiremiyordu.
" Lan. " diyerek döndü yeniden arkadaşına.
" Kardeşim diyorsun, gittin on yıl yattın sen. Ne o... " derken sigara tuttuğu elini arkada rastgele bir yere doğru uzattı ve sertçe yutkundu.
Devam edip etmemek arasında kalsa da en sonunda demeye karar verdi.
" Zavallı kıza bir açıklama yaptın. Ne de bu kardeşine. Ne oldu lan o gece? Anlatacaksın. "
Harun, Sidar'ın Enfal'den söz etmesi üzerine kaşlarını derince çatmış ve dudakları arasındaki sigarayı çekip kaldırımda söndürmüştü.
" Daha geçen atıp tutuyordun şimdi zavallı kız mı oldu? " diye soludu sinirle.
Sidar da kaşlarını çatmıştı bu soruyla.
" Zavallıydı tabi. Kız tam bir sene aralıksız bir şekilde her görüş gününde geldi. Bir sene Harun. Hiçbirinde kabul etmedin onu ama o pes etmedi. Hadi beni siktir et amına koyayım. Ona nasıl bir açıklama yapmazsın sen? "
" Kes tamam. " dedi Harun boş şişeyi eline alıp sinirle geri bırakırken.
" Kesmiyorum lan gel de sen sustur. Atıp tuttuğum da yok. Üç yıl bekledi seni sonra gitti evlendi. Şimdi böyle aklını bulandırmasına sinirleniyorum. Yine dostumsun diye, ciğerini bildiğimden. Senin Enfal'e hala köpek gibi aşık olduğunu bildiğimden. Umutlanacağını bildiğimden. " diye devam etti Sidar hiddetle.
Harun sıktığı dişlerinin arasından adeta hırladı.
" Sidar yeter. "
Ancak arkadaşı bunu umursamadı. Başını yukarıya atarken cıkladı.
" Yetmez. Sen daha kendine hesap verememişsin. Bize mi vereceksin tabii... "
Harun yavaştan tepesinin attığını hissederken sakin kalmaya çabalıyordu yoksa en yakın dostuna ayıp edecekti. Sıktığı yumruğunu ovuştururken derin bir nefesi ciğerlerine doldurdu. Bunu gören Sidar ise elindeki izmariti denize savurmuş ve oturduğu yerden kalkmıştı.
" Ne o? Beni mi döveceksin ?" diye sordu adamın sıktığı yumruklarına bakarak.
Harun burnundan güler gibi bir ses çıkartmış ve yere abanarak ayağa kalkmıştı.
" Sidar. Yeter gözünü seveyim. " dedi sabrının son demleriyle.
" Bekledim lan. Hazır olunca anlatır dedim. Bekledim. Hiç anlatmadın. " diye devam etti sitemine adam.
Harun daha fazla dayanamazken bir büyüyüp bir küçülen burun delikleri de patlamak üzere olduğunun habercisiydi şüphesiz.
" Anlatacak bir şey yok lan! Olması gereken yapıldı. Cezası çekildi. Bitti. " demesiyle ellerini silkeler gibi bir birine çarpmıştı.
" Bitti anladın mı beni? Önemi yok artık. Ha yanımda durma, itibarımı zedeliyorsun diyorsan eyvallah. Ama altında bir şey arama artık. Benden de daha fazlasını bekleme. " diye devam etti sözlerine.
Sidar bu sözlerle daha fazla sinirlenirken arkadaşını göğsünden sertçe ittirmişti.
" Yazık lan sana! Hem kendini hem çevreni yaktın bir hiç için! Hani lan Ufuk? Nerede! "
Harun'un sabrını taşıran sözler ise bunlar oldu.
" Lan sakın! Bak sakın! " derken Sidar'ı yakasından tutmuş ve avaz avaz bağırmaya başlamıştı.
" Ne sakın lan ne sakın?! " diye kükredi Sidar da.
" Oralara girme Sidar! "
" Ne olur lan! Ne olur döver misin bunca yıllık dostunu ha? " derken yakasındaki elleri ittirdi öfkeyle.
Harun bir adım geri çekilirken ellerini hırsla saçlarının arasından geçirmiş ve sakinleşmek için derin derin nefesler almaya başlamıştı.
" Senden yüreklisi yok ama... " diye homurdandı Sidar, sinirini atamıyordu bir türlü.
Kabullenemiyordu bunca yıllık kardeşinin kendisini hiçe sayışını, o uğursuz it yüzünden kendi hayatını yakışını.
" Dostun falan değilmişim ben senin. Ne Enfal'in üç sene kendini heder etmesini, ne de benim her hafta gelmemi hak etmemişsin. " dedi sonra devasa bir hayal kırıklığıyla.
Harun işittikleri karşısında kaskatı kesildiğinde ekledi arkadaşı.
" Baksana, hala tek kelime etmiyorsun. Sen var ya yalnızca sevmeyi biliyorsun. Sevilmeyi değil. " demesiyle suratına tükürmüş ve yanından hızla geçerken de omzuyla sertçe çarpmıştı adama.
Harun geriye doğru sendelerken Sidar koşar adımlarla uzaklaşıyordu. İkisi de bu gece yaşananların bunca yılın dolmuşluğundan kaynaklandığını çok iyi biliyordu. Sidar geçen yıllarda Harun'a destek olsa da hiçbir şekilde karşılık görememişti. Arkadaşı kendisine güvenip de tek bir şey paylaşmamıştı. Ağrına gitse de içine atmıştı adam. Susmuş, yutmuş, beklemişti. Fakat artık göz göre göre sessiz kalışına da tahammül edemez olmuştu. Neydi onu tutan? Tüm bu siniri buna değildi elbet. Kendisine yaptıklarınaydı bir çoğu. Ne olmuş ne bitmişti anlatmasa da, mesele Harun'un meselesi değildi o gece. Ufuk'un meselesiydi. O adamları karşısına çıkartan da tüm bu lanet şeyleri başına getiren de Ufuk'tan başkası değildi. Üstelik onca yıl sonra bir minnet duygusu bile yoktu herifte. Ne gelip halini sormuş ne de derdiyle dertlenmişti. Faydasız itin tekiydi. Eğer o düzgün bir delikanlı olabilseydi Harun bunca yılını içeride heba etmezdi. Bunaydı asıl öfkesi. Ve tüm bunu tek başına taşımasına.
Harun bir süre deniz kenarında öylece dikilmiş, ne yapacağını, nereye gideceğini bilememişti. Hiç iyi değildi ve bunun en büyük sebebi Sidar'ın her bir kelimesinde haklı oluşuydu. Fazlası yok eksiği vardı hatta. Bir süre sonra içi içine sığmamış ve belasını aramaya koyulmuştu. Çok geçmeden de buldu. Yol üstünde birkaç serseriye sataştı, bir güzel de dayağını yedi. Kaşı yarılmış ve dudağı patlamış vaziyette sallana sallana tuttu mahallenin yolunu. Sahafın ve sonra Enfal'in kapalı dükkanının önünden geçerken iç çekti. Her şeyi mahvetmişti. Ayaklarını sürüye sürüye ilerlemeye devam ederken bakışları babasının evinin yanan ışıklarını bulduğunda adımları durdu. Omuzları daha da çöktü. Anacığını öyle çok özlemişti ki. Özür bile dileyememişti ondan. Şüphesiz canını en çok yakan şeylerden biriydi bu. Helal etmiş miydi hakkını? Affetmiş miydi? Yoksa tıpkı babası gibi silmiş miydi tamamen? Enfal öyle olmadığını söylemişti, ona inanmayı çok istiyordu. Fakat engel olamıyordu endişelerine. Belki de kendini affedemediğinden annesi tarafından affedilmeyi de hakkı görmüyordu. O öylece düşüncelerinin arasında dalıp gitmiş vaziyette evini izlerken, arkasından gelen sesle hafifçe irkilerek döndü sokağa. Kevser'lerin evinin kapısı açılmış ve biri çıkmıştı bahçeye. Gözlerini hafifçe kısarak baktığında onun Enfal olduğunu fark etti. Anında döndü önüne. Kendisini bu halde görmemesi için başladı ilerlemeye. Fakat çok geçti. Genç kadın çoktan görmüştü yüzünün dağıldığını.
" İyi misin? " diye seslendi arkasından.
Durmadı Harun. Kafası iyiydi, canı son raddede sıkkındı. Her an saçmasapan şeyler yapıp söyleyebilirdi. O an için çok kontrolsüzdü. Bu nedenle kaçmak istedi ondan. Fakat Enfal tıpkı çocukluklarında olduğu gibi yine ısrarcıydı. Takılmıştı peşine çoktan. Aniden kolunda hissettiği parmaklarla durmak zorunda kaldı. Genç kadın ise elini yavaşça geri çekerken önüne geçmişti adamın. Çatık kaşları, adamın suratını görmesiyle anında havalanmış ve dudakları aralanmıştı.
" Bu ne hal? Volkan mı yaptı yoksa? " dedi birden.
Ve Harun kaşlarını derince çatıverdi.
" Birkaç it işte. Seninki yoktu içlerinde. " diye tersledi kadını.
Enfal de bu yanıtla kaşlarını yeniden çatmıştı. Harun bu kez derin bir nefes aldı ve dayanamayarak ekledi.
" Ne işim nolur hem onunla? "
" İyi. Anladık. " dedi kadın asabiyetle.
Endişelenmişti sadece, ne gerek vardı böyle ters ters cevaplara? Ağırca yutkunurken yarılan kaşına daha yakından bakmak için parmak uçlarında yükselmişti. İşaret parmağını adamın kaşlarına uzattığında bu hareketi Harun'un kalbinin seyrini değiştirdi. Adam ciğerlerine doluşan tanıdık kokuyla ne yapacağını bilemeyerek aniden tutmuştu kadının elini. Enfal o an şaşkınlıkla baktı Harun'un gözlerine. İlk defa, yıllar sonra ilk defa bu kadar yakından baktı o mavilere. Gece olmasına rağmen çok net görüyordu irisindeki renk geçişlerini. Gözünü kapalı tutsa yine görürdü gerçi. Aradan geçen zamanda ikisi de dona kalmış vaziyette hayranlık ve hasretle birbirinin gözlerine bakarken uzaktan gelen bir fren sesi onları trans halinden çıkartmaya yetmişti. Harun, kadının elini istemeye istemeye de olsa bırakırken Enfal de sertçe yutkunarak etrafına bakındı. Kimse yoktu. Yine de burada böylece dikilmeleri iyi değildi.
" Pansuman gerekiyor. " dedi kaçamak bakışlarla adamdan uzaklaşırken.
" Yaparım ben. " dedi Harun dümdüz bir sesle.
Enfal başını salladı hafifçe ve üstündeki ince hırkaya sarındı iyice.
" Evde malzemen var mı? "
Omuz silkti adam.
" Yoktur muhtemelen. Önemi yok. "
" Olmaz öyle. Kötü açılmış kaşın. " derken gözlerini kaşına dikti adamın.
Harun yanıt veremeden ekledi.
" Bizim evden alıp... "
" Sizin ev. " diye tekrarladı adam kadını.
Sonra keyifsiz bir şekilde güldü.
" Tabi ya, kocanla senin evine gidelim. Hatta içeri de geleyim ben. Oturayım birlikte seçtiğiniz o koltuklara. Sen de ilk yardım setinizden biraz pamukla batikon getir. Küçük detaylar ama önemli değil mi? Nereye koydunuz onu banyonuza mı yoksa yatak... " derken dişlerini sıkıyordu.
Enfal adamın öfkesine çıplak bir şekilde maruz kalırken Harun aniden sert bir solukla kesmişti konuşmasını.
" Bırak beni. Dön evine geç oldu. " dedi sonra ve kadının yanından geçip ilerlemeye devam etti.
Kadın bir süre öylece dursa da kısa süre içerisinde yeniden takılmıştı adamın peşine.
" Rakı, viski bir şey vardır dolabında. " diye yeni bir çözümle geldi bu kez.
Harun bir kez daha sinirden güldü ve aniden durmasıyla kadının sırtına çarpması da bir oldu. Bedenini arkasına döndürürken Enfal de alnını tutarak geriye doğru minik bir adım atmıştı.
" Sana ne benden? Neden yapıyorsun bunu? " diye sordu doğrudan.
Kadın hüzünlü bakışlarını adamın öfkeyle parlayan mavilerinden ayıramazken yutkundu.
" Yardıma ihtiyacın var. "
" Yardım... " dedi ve bir süre sessiz kaldı adam.
Sonra hiç beklenmedik bir anda kadının üstüne doğru adımlayarak ona tepeden bakmaya başlamıştı.
" Ben birini öldürdüm. " dedi her bir harfin üstüne bastıra bastıra.
" Neden hala peşimdesin? Hiç mi korkmuyorsun sen? "
Enfal'in gözleri doldu birden.
" İnanmıyorum. " dedi titrek, ağlamaklı bir sesle.
" İnanmıyorum işte. Anlat. Yanlışlıkla mı oldu? Kendini mi savunuyordun? Ne oldu anlat. " diye isyan ederken tir tir titriyordu bedeni.
Harun bir süre öylece baktı kadının gözlerine. Kendisi için daima milyonlarca anlam barındıran o gözlerinde görmekten nefret ettiği her bir duygu vardı şimdi. Tiksindi o an kendinden. Ve başını yana çevirirken çenesinin seğirişinden anladı Enfal onun da ne kadar kötü hissettiğini. Bağıra çağıra söylemek isteyip de söyleyemediği ne çok şey olduğunu. Tıpkı kendisi gibi...
" Gerçeği bilsen yüzüme bakmazsın. " dedi sonra Harun aniden.
Enfal ne düşüneceğini şaşırdı o an. Gözleri endişeyle büyürken titrek sesi korku dolu o soruya eşlik etmişti.
" Yaptın mı? "
Ağırca yutkunduğunda adamın cevap vermeyeceğini anlamıştı. İçi içine sığmaz oldu o anlarda. Yapmış mıydı gerçekten bunu? Yirmi yılını beraber geçirdiği, onu kendinden bile iyi tanıdığını düşündüğü adam birini bile isteye öldürmüş müydü? Gözleri hızla dolarken burnunu sertçe çekti. Panik, endişe, şaşkınlık bir yana kalp kırgınlığı bir yanaydı.
" Tamam. " dedi ağlayacağının sinyallerini veren cırtlak bir sesle.
" Tamam diyelim ki yaptın. " dediğinde adam başını yeniden çevirmiş ve kendisine bakmaya başlamıştı.
" Allah kahretsin ki yaptın! " diye haykırdı kadın sonra.
Harun dudaklarını birbirine sıkıca bastırırken hıçkırdı Enfal.
" Yaptın da... ya sen benden ne zaman, nasıl, neden vazgeçtin? " diye sordu acıyla.
Harun ne aldığı soruyu ne de sevdiği kadının bu halini kaldıramamış ve birden dönmüştü arkasını.
" Git. " dedi sıktığı dişlerinin arasından.
" Allah'ını seviyorsan git. "
Fakat kadın gitmedi. Olan olmuştu bir kere. Bu sorulara cevap aramıştı yıllarca. O cevapları alacaktı. Almadan devam edemiyordu hayatına. Ne değişmişti de Harun birden kendisini görmek istemez olmuştu? Tek bir açıklamayı, belki vedayı bile çok görmüştü?
" Cevap ver. " dedi burnunu çekerken.
" Lan lan nasıl derdim bekle beni diye? Bile bile, göz göre göre nasıl derdim? On yıl. On koca yıl. Affetmeyeceksin beni. Bir dinlesen. Affetmeyeceksin. " dedi adam sayıklar gibi başını ellerinin arasına alırken.
Kadın duyduklarıyla kafasının daha da karıştığını hissederken, asla anlamadığı bu sözcüklerin nasıl olup da kalbini bu kadar incitebildiğine de anlam veremiyordu.
" Dene. " dedi kupkuru bir sesle.
Fakat başını iki yana salladı adam.
" Yüzüm yok. " diye fısıldadı acıyla.
Enfal ise sınırlarını bir kez daha zorlayarak yaklaştı adama. Sol eliyle kolunu kavradığında Harun irkilerek başını kaldırmış ve kolunu kavrayan parmaklara bakmıştı. Kadının yüzük parmağındaki ince alyansı görmesiyle kalbi tekledi sanki. Kaşlarını derince çattı ve uzanıp tuttu elini yeniden. Sindiremedi bu görüntüyü, içi kabul etmedi bir türlü.
" Git. " dedi bu kez daha kararlı bir sesle.
Sonra kadının parmaklarından kurtardı kolunu ve çekti elini geri.
" Ara onu gelsin alsın. Geçmişi de kurcalama artık. Ben yokmuşum gibi davran. "
Enfal daha ne olduğunu anlamadan da uzun adımlarla ilerlemeye devam ettiğinde kadın artık öfkesine mukayyet olamamış ve koşar adımlarla yetişip bu kez daha sert kavramıştı adamın kolunu. Harun yeniden durduğunda kadın son kez karşısına dikildi ve çatık kaşlarının altından attığı delici bakışlarını adamın mavilerine dikti.
" Sen varsın ama. Tam karşımdasın. "
Sertçe yutkundu Harun.
" Haklısın. Mahalleye dönmem kimse için iyi olmadı. Toparlanıp gideceğim yakın zamanda merak etme. "
Enfal işittiği cümleler karşısında kalbinin sıkıştığını hissederken sessizleşmişti. Nasıl yani, bunca yıl sonra onu bulmuşken tekrar mı kaybedecekti? Hem de bu kez temelli. Kadın hıçkıra hıçkıra ağlamamak için kendini sıkarken adamın bakışları bir kez daha gayriihtiyari biçimde Enfal'in alyansına düşmüştü.
" Mahalleye dönmek bana da iyi gelmedi zaten. " diye fısıldadı.
Enfal o an fark etti alyansını ve elini hızla çekti adamın kolundan. Parmaklarını içe katlayarak alyansı gizlemeye çabalarken ne kadar aptalca davrandığının farkında dahi değildi. Yıllardır o alyansı mecburiyetten takıyordu. Fakat bunu Harun'a söyleyemezdi. Söylerse Volkan'ın rahat vermeyeceğine emindi. Sertçe yutkundu.
" Neden buradasın ki? " diye sordu Harun bu kez.
Gerçekten de muhtaçtı bu sorunun cevabına.
" Neden evinde değilsin de şu an burada benimlesin? Aklını mı karıştırdım dönerek? "
Enfal adamla göz teması kurmaktan çekinirken yanıtsız bıraktı aldığı soruları. Derin bir sessizlik oldu sonra. Ve Harun kıyamete araladı dudaklarını. Yıllardır ciğerini parçalayan o soruyu sormak için...
" Seviyor musun onu? "
Kadın bu soruyla gözlerini yeniden adamın gözlerine kaldırmış ve oradaki korkuyu somut bir şeymişçesine görmüştü. Sonra Harun gülümsedi.
" Benimki de soru. Sevmesen yüzüğünün parmağında işi ne? " dedi ve elini ensesine atıp kaşıdı.
Enfal hiçbirine cevap veremiyor ve içten içe kendini yiyip bitiriyordu o anlarda. Harun ise gittikçe uzayan sessizlikte kudurdukça kuduruyordu. Sonra birden sert bir soluk çekti ve tahammülsüz bir tınıyla sordu.
" Benden ne istiyorsun peki? Neden hala peşimdesin? Neden o acı kahveler her an üstümde? Ne istiyorsun benden sen? "
Kadın tüm bu suçlayıcı sorular karşısında yeni bir yumrunun boğazına yükseldiğini hissettiğinde Harun tek elini hırsla saçlarının arasından geçirmişti.
" Ama yok ben anladım. " dedi sonra kendinden emin ve bir o kadar öfkeli bir tonla.
" Sen ben öleyim istiyorsun. İçeride geçirdiğim on yıl öldürmeye yetmedi. İki kez bıçaklandım ölmedim, ben öldüreyim istiyorsun! " ses tonu giderek artmış ve kadının gözleri de hızla dolmuştu.
Harun birden başını eğerek yüzlerini yeniden yakınlaştırdığında, Enfal yaşlardan adamı göremez haldeydi. Fakat buna rağmen o mavilerin öfkeyle harlandığını seçebiliyordu.
" Sen başkasına ait bir kadını deli gibi kıskanmamı istiyorsun Enfal. Değil mi? Kıskançlıktan kafayı yememi istiyorsun. " dedi adam sıktığı dişlerinin arasından.
Enfal burnunu çekti birden ve sol gözünden minik bir yaş süzüldü yanağına.
" Bir şey yapmıyorum ben. " dedi titrek bir sesle.
Harun başını iki yana salladı.
" Soluğumu kesiyorsun. Her Allah'ın günü. Şurama bastırarak soluğumu kesiyorsun. " dedi adam iman tahtasına iri avcuyla bastırırken.
Genç kadın dolu gözlerini adamın gözlerinden ayırıp eline indirdiğinde dudaklarını sıkıca bastırdı birbirine.
" Benim değilsin. " diye fısıldadı Harun ve kadın aniden kaldırdı bakışlarını yine.
Adam nefret etti o an kendinden. Buna sebep olduğu için nefret etti.
" Benim olmadığını her an gözüme sokuyorsun. " diye devam etti sözlerine.
Ağlamamak için kendini kasarak dudaklarını büktü Enfal.
" Kıskanmıyor muydun... evvelinde? Buraya dönmeden önce. "
Ve Harun'un pimini çeken de bu soru oldu.
" Lan! " diye kükredi ansızın.
" Lan benim feriştahımı siktiniz siz! Ben kaç sene içeride bir hiç uğruna yattım bu kadar canım yanmadı. Seni onunla aynı evde düşündükçe ciğerimi deliyorlar sanki. " derken doğrulmuş ve yolarcasına saçlarını çekiştirmeye başlamıştı.
Enfal artık kendini tutamayıp kesik kesik ağlarken bir yandan da onu susturmaya çabalıyordu. Çünkü evlerden birinin ışıkları yanmıştı.
" Şş şş lütfen sus. Gel gidelim. Lütfen. " diyerek adamı kolundan tuttu ve sürüklemeye başladı genç kadın.
Harun ona direnmemiş fakat biraz bile sakinleşmemişti de. Birlikte kimseye görünmemeyi başararak Harun'un evinin kapısına vardıklarında Enfal sertçe yutkundu. Gergince baktı etrafa önce. Bunu fark eden adam ise anahtarını aramayı kesip ters ters bakmaya başlamıştı kadına.
" Kocan olacak it nerede? Neden hala dışarıda olduğunu da mı merak etmiyor? "
Enfal bu soru karşısında gözlerini kaçırdı.
" Evde değil. " diye de mırıldandı.
Harun'un kaşları daha da çatıldı bu yanıtla.
" Ne demek evde değil? Saat olmuş gece yarısı. Seni tek mi bırakıyor böyle evde? "
Enfal bu kez kaldırdı başını.
" İçeri gir de pansuman yapıp gideyim artık. "
Harun, kadının sabırsız ve biraz sinirli tavrıyla yavaşça yutkunmuş ve anahtarını çıkartıp yuvasına takmıştı. Anahtarı kilitte iki kez çevirdiğinde kapı gıcırdayarak açıldı. Fakat Enfal tereddütlü bir şekilde kapıda duraksadığında adam konuştu yeniden.
" Girebilirsin. "
Ancak kadın yapamadı. Buraya kadar gelmişti gelmesine ama içeriye girecek yüreği bulamamıştı kendisinde. Harun'un ikisi için elleriyle yaptığı bu eve öylece bir yabancı gibi girememişti işte. Birden başını iki yana salladı ve geriye doğru bir adım attı.
" Yok. Getir pamukla alkolü. Burada yaparım. " dedi sonra.
Harun ise öfkelendi bu tavra.
" Sen de haklısın. Yakışık almaz. Evlisin sonuçta. " son cümleyi öyle güçlükle çıkartmıştı ki ağzından.
Enfal artık adamın imalı cümleleriyle baş edemezken omuzlarını düşürmüştü.
" Her şeyi daha karmaşık hale getirme lütfen. " diye yalvardı adeta.
" Nedir karmaşık olan? Her şey çok net değil mi? Ben seni kaybettim. Ben seni ellerimle başka bir herife teslim ettim. Ve şimdi ciğeri alev alev yanan da yine benim. Çünkü ne benim oluyorsun ne de benden uzak duruyorsun. Neden yapıyorsun bunu bana? Ben de bir can taşıyorum, ben de bir ananın evladıyım. " dedi Harun inleyerek.
Merhaba bölüm nasıldı? Bizimkiler bir nebze olsun kartlarını açık oynamaya başladı.
Instagram: @ailkesandikli