SELAMMMMLARRRRR
İYİ OKUMALARRR ✨
~
Gözlerimi araladığım da, Buse’nin kolu boynumdaydı. Bacakları, bacaklarımı rehin almış vaziyetteydi. Kolunu alıp, sakince kendisine teslim ettim. Bacaklarımı elinden kurtarıp daha doğrusu bacaklarından kurtarıp bir kenara savurdum. Yüzü diğer tarafa dönüktü, diğer kolunu Hazal’ın yanındaydı.
Kuzenimin uzaylı olabilecek olması olasılığı bir durum olduğunu düşünüyorum. Bir insan nasıl böyle yatabilirdi, aklım almıyordu. Kendimi ahtapot Buse’den kurtardığımda mutfağa adımladım. Dolaplardan bir bardak aldım. Çeşmeyi açtım ve su içtim. Belki de artık boksa geri dönmenin zamanı gelmişti…
Elim bir anda kolyeme gitti. Boks eldivenli kolyem… Boksu hiç bırakmamıştım aslında. Boksa başlamak istemem pek kolay karşılanmamıştı. Babam başka bir dal seçmem için çok uğraşmıştı. Lakin boksun beni çeken bir mıknatısı vardı. Ne kadar ondan ıraklaşırsam, bir o kadar daha fazla hayatıma dâhil oluyordu. Çok tuhaf bir durumdu. Kendimi boksa bütünleşmiş hissediyordum.
Bazı zamanlar kurtarıcım. Bazı zamanlar ise sığındığım tek yerdi…
Annemde boksu istemiyordu. Nedeni ise canımı tehlikeye atmak istememeleriydi. Kolum kırdığım gün boksu hayatımdan çıkartmak zorunda kalmıştım.
Anne ve babamın gözünde madalyalarım, başarılarım hiç önemli değilmiş gibiydi. O kavga da sadece arkadaşlarımı ayırmak istemiştim. Ama biliriz ki, yaşın yanında kuru da yanardı. Bana da aynısı olmuştu. İftira atan kişiyi hiç sevmiyordum. Şımarık yetişen bir kız çocuğundan hiçbir farkı olmayan kişiydi.
Tek derdi beni öfkelendirmekti. Dedikleri kulağımın dibinde çınlıyordu. Her zaman öfkeme hâkim olan ben, o gün olamamıştım ve boksu ellerimden kayıp gitmesine neden olmuştum. Kavgadan sonra boksu bırakmam ailemin işine gelmişti. Başlangıçta istemedikleri bu spor, kavga sayesinde her şeyin bitmesine vesile olmuştu.
Kolumun kırılması benim için çok önemli değildi. Kolum alçıdan sonra sağlam olacağını biliyordum. Ama ailem bu konuda çok pimpirikli davranmıştı. Belki babamı dinleyip sadece boks öğrenmek için uğraşsaydım. Böyle olmazdı. Babam, maçlara çıkmamı istememişti. Madalya uğrana her şeyi görmezden gelmiştim.
Maçlara gitmeyi bırakmıştım. Yalan yok, birkaç gün üzgün gezmeme sebep olmuştu. Dövüşmeyi bırakmamıştım. Eskisinden daha iyi dövüşüyordum. Bokstan sonra öğrenmediğim savunma sporları kalmamıştı. Karate, tekvando, aikido, judo ve jujutsu hepsini öğrenmiştim öğrenmesine ama madalya kazanamadıktan sonra neyime yarardı ki…
Tek derdim ülkemin bayrağını göklere çıkarmak ve Dünya’ya ismimi duyurmaktı. Kendi ellerimle gitmesine izin vermiştim.
Günlerden cumaydı. Ve okulun yolunu hiç tutmak istemiyordum. Anlaşılan bugünün bitmesini dört gözle bekleyecektim. Ders arasına çıkmıştım.
Fakültenin içindeki ortamı, parkları çok beğeniyorum. Ayaklarımı sallandırabileceğim yüksek bir oturak bulmuştum sonunda. Olacakları ve olmaya yakın durumları düşünüyordum. Anne-babam ayrılırsa kardeşimi görebilecek miydim? Ben kimde kalacaktım? Bana kalsa ikisini de istemem. Belki de hem çalışıp hem de okumanın sırası gelmiştir. Keşke elimde avucumda kardeşime ve bana yetecek miktarda param olsaydı. Her şeyi geçtim, evi nasıl geçindirecektim. Tek istediğim bizimkilerden uzakta yaşamak…
Hiçbirini görmek istemiyordum. 18 olsam bile, hâkimin kararı önemliydi. Elmalı sodamdan bir yudum daha aldım. Düşüncelerimin içinde boğulduğum sırada en sevdiğim lezzettir kendileri...
“Söyle de bizde dalalım o düşüncelere” sesin geldiği yöne doğru kafamı çevirdim. Furkan’dı. Ne kadardır yanımda oturuyordu? Hiçbir fikrim yoktu. “Yok, bir şey” hiç kimseye içimi dökmek zorunda değildim. Bu yüzden bu düşünceleri bir kenara süpürecektim.
“Hadi ama hilal, her şeyini bana anlatabilirsin. Biliyorsun.”
“Bilmiyorum. Bilmek istemiyorum. Çünkü söylesem ne değişecek? Hiçbir şey! Koca bir hiç. Hem senin basketbol oynaman gerekmiyor mu? Maazallah kısa kalırsın, oynayamazsın. 1.90’sın ya! Bir Mevla’ma uzanmadığın kaldı! Bana inat mı yapıyorsunuz oğlum ya?!”
Sinirliydim. Her şeye. Dünya’ya. Kendime. Anneme. Babama. Sinirden çocuğa patladım ve de saçmaladım. Furkan önce baktı. Baktı. Ve gülmeye başladı. Neden gülüyordu şimdi? Sinirden bende gülmeye başladım. Kahkahaya dönüşen gülmeleri sırasında saçlarıyla oynadı.
“Anlıyorum. Beni öldürmek istiyorsun. Ama yanılıyorsun. Çünkü…”Gülüşmeleri sırasında konuşuyordu.
Dediklerinden bir gram bir şey anladıysam Arap olayım ya! Niye seni öldüreyim? Ne saçmalıyorsun, koçum sen? Üstümü eğilip yaklaşmamı istedi. Sanki bir sır verecek gibiydi. Yaklaştım ve “çünkü ben 1.90 değilim. 1.96’tıyım. Ve evet. Mevlana uzanmak gibi bir niyetim var,” gülmeye başladı. Hay ebenin nalı!
“Ya bak, bir de benimle dalga geçiyor ya! Sadece sinirden saçmaladım.”
“Tamam ya! Bir şey demedim. Hadi şimdi söyle ne oldu?” Gülen sıratım yerini surat asmayı aldı. Sodamdan bir yudum aldım ve konuşmanın zamanıydı. Furkan’a anlatacağım da ne değişecekti, bilmiyorum. İçimi dökecektim sadece. “Annem ve babam boşanıyor. Bundan sonra yoluma nasıl devam edeceğimi düşünüyordum aslında.”
“Ne diyeceğimi bilemedim,” demişti.
“İşin daha kötüsü; önümüzdeki ay boşanıyorlar.” sözlerimin ardından derin soluklar aldım.
Çantamın içinden eve giderken içmek için aldığım yedek elmalı sodayı çıkarıp Furkan’a vermeden önce anahtarımın arkasındaki açacakla ağzını açtım. Furkan’a uzattım.
Sodayı tutan elimi Furkan’ın eli kapladı. Elimi çekmeye yeltenirken elimi ellerine hapsetti. “Üşümüşsün” yaptığı temas rahatsız edici derecede vücudumun her bölgesinde alarm vermişti. Ellerimi ani fren yapan araba gibi hızlıca çektim. “Soğuk iyi geliyor. Temas sevmem. Bir erkekten geleni hiç sevmem. Bir daha sakın bunu deneme. Aksi takdirde bu kadar sakin olmam.” Çantamı da alıp kalktım.
“Özür dilerim.” Benden böyle bir çıkış beklemiyordu sanırım. Ayağa kalkarken o da hemen ayaklanmıştı. “Rahatsız olacağını düşünmemiştim.”
“Düşünmeliydin. Herkes temas sevmez. Arkadaş olmamız bana dokunabileceğin anlamına gelmiyor. Neyse bir daha olmasın.” Fakültenin içine adımladım. Yaptığım şeyin doğru olduğunu biliyordum. Ama niyeyse Furkan’a bunlara söylerken içim gitmişti. Sonuç olarak Yusuf’u seviyordum. Yaptığı temastan sadece bu yüzden rahatsız olmamıştım. Birini sevmesem de hiç kimse karşı cinse bu kadar kolayca temas uygulamamalıydı. Birkaç gün konuşmasam iyi olurdu.
ɤ
Fakülteden çıkmış bizim çocuklarla bahçede oturuyorduk.
Konuşmalar havada uçuşuyor, hangisine yetişeceğimi bilemiyordum.
Ortamdaki muhabbeti sanki hiç duymuyorum. Kulaklarım buğulanmış gibilerdi. Sanki şuan ailemle her yıl gittiğimiz plajda olduğu gibi kulaklarım buğulanmıştı. Denizin içinde deniz kabuğu ararken ilgim hiç bir şey çekmezdi. Şimdi de aynısı oluyordu.
Kulaklarım sadece tek bir kişiye odaklanmış durumda. Onun her detayını hafızam tekrar tekrar yeniliyor gibi hissediyordum. İnanın ki ne konuştukları hakkında hiç bir bilgim yok. Tek odağım karşımda oturan esmer güzelindeydi...
Konuşması, sesi, duruşu yani ne bileyim, her şeyi beynimin her mislini kaplamış gibi. Adeta başka bir şey düşünemiyordum. Olacak iş değil. Garip, gerçekten. Sevgi denilen illet, onun hakkında öğrendiğim her detay, beni daha çok mutlu ediyordu. Her zerresini bilmek istiyorum. Öğrenmek için çırpınan öğrenci gibiyim.
Bende onun her mislini öğrenmek istiyordum. Sanki avuçlarıma bir harita verilmiş, ona dair bir harita. Ve her keşfettiğim detayları işaretliyordum. Öğretmeninden aferin almak için gözlerini hiç ayırmayan öğrenci gibiydim. 1 saniye gözümü ayırmak istemiyorum. Gözlerimi ayırırsam her şey kaybolacakmış gibi geliyordu.
Rüya ve gerçek dünyayı karıştırmaya başlamıştım. Bazı zamanlar, onunla çok mutlu bir ilişkimiz vardı bazense hiç bir şeyi değildim.
Kendimi şapşal aşıklar gibi hissetmeme sebep oluyordu. Karar vermiştim artık. Önümüzdeki aylarda Güliz’in doğum günü partisi vardı. O zaman açılacaktım. Bu işi bitirmenin tek yolu bu gibi görünüyordu. Şimdiden vücudumu saran heyecan duygusunu daha çok kapılıyordum. O günün gelmesini dört gözle bekliyorum.
“Acaba at binmeye mi gitsek?” demişti Yağmur.
“Hayır. Bence kültür parka gidelim.” Yağmur’a karşılık veren Doğukan’dı.
“Pikniğe mi gitsek?” Suna konuşmuştu.
“Botanik park ya da Hüdavendigar olsun.” Bulut söze girmişti.
“Botanik olsun!” diye bağırdı, Güliz.
“Kızım, botanikte ne yapacağız? Hüdavendigar olsun.” Doğukan karşılık vermişti.
“Botanik olsun. Ya!” diye diretti, Güliz. Omzuma biri dokundu. “Sen ne diyorsun, bir tanem?” ani bir afallama ile Buse’nin sorusuna, “hı. Bilmiyorum. Ben ikisini de seviyorum. Oy çoğunluğuna göre gidelim.”
Düşüncelerimi bir rafa kaldırdım.
Doğukan ani söze atlayıp, “ya da beni es geçin.” Telefona bakarak konuşuyordu.
“O niye?” yağmur sormuştu.
“Galatasaray’ın maçı var.” Bulut demişti.
“Senin maçına…” Güliz’in sözünü yarıda kestim. “Sakin.” Gözleri tekrar bizimkileri buldu.
“Furkan, sen?” Bulut sormuştu.
“Ben giderim.”
“Maç?” sanırım Doğukan için ‘maç’ her şeyden sonra geliyordu.
“Orada izleriz. Hem merak ediyorum, bakalım bunu nasıl kazanmayı düşünüyorsunuz?”
“Alnımızın teri ile”
Furkan’dan gülme sesi geldiği gibi gitti. “Hilenin teri mi olurmuş?” tekrar gülmeye başladı.
“Furkan. Ağabey, boş yapma. Hem sen kendine bak be. Çarşı da çarşı! İyi ki bir takım tutuyorsun.”
“Orada duracaksın orada. Beşiktaş takım değil, kulüp, kulüp.” İkisinin arasındaki tartışmayı o kadar odaklanmıştım ki. Bir Furkan’a bir Doğukan’a bakıyordum. Furkan'ın sözünden sonra Doğukan’a tekrar güldü. “Aman neyse, ha takım ha kulüp.”
Doğukan’ın sözü ile “arkadaşlar! Biz burada bunun için toplanmadık. Lütfen konumuza dönebilir miyiz?” Güliz’in konuşmasıyla son buldu.
Furkan’ın kafası bizim olduğumuz tarafta sabit kaldı. Göz kırptı. Kaşlarıyla telefonu gösterdi. Telefonu elime aldım.
“Ne haber” yazmıştı. Dudaklarım hafif yana kıvrıldı. “İyi, senden?” Dedim ve gönderdim.
Sırık 1.96?!; “Sen sorunca, daha iyiyim.”
Sırık 1.96?!; “Barıştık mı?”
Sırık 1.96?!; “Birkaç gündür konuşmuyorsun. Yaptığım eşeklikti. Farkındayım.
Sırık 1.96?!; Evde bir durum yok değil mi?”
Siz; “Küsmüş müydük?”
Siz; “Hayır. Niye sordun?”
Yazıyor…
Çevrimiçi
Yazıyor…
Ne yazıp yazıp siliyor acaba?
Sırık 1.96?!; “Rahatsız olacağını bilseydim öyle bir eşeklik yapmazdım.
Sırık 1.96?!; “Özür dilerim. Dalıp dalıp gidiyorsun. Merak ettim. Sorayım dedim.”
Yazıyor…
Sırık 1.96?!; “Çok dalma, üşütürsün :)”
Salak bu çocuk ya
Siz; “Salak :)”
Siz; “Özrünüz kabul edilmiştir. Hâlâ 1.96 olduğuna şüpheli olduğum sırık bey :))”
Sırık 1.96?!; “İltifat için teşekkürler ;)”
Yazdım…
Sildim…
Yazdım…
Siz; “Üşütmem, merak etme. Sen söylemeden; terli terli su da içmem. :))” yazısına yanıt olarak vermiştim.
Sırık 1.96?!; “Hastalanıp bana bulaştırma diye dedim. Sonra eksik kalırım.”
Siz; “Kızlardan mı?”
Sırık 1.96?!; “Yok. Benim durum çoğul değil. Tekil takılıyorum daha çok ;))”
Siz; “Bir ara tanıştır. Kim bu şanslı, bir bakalım.”
Sırık 1.96?!; “Olur.”
Telefonu tekrar cebime attım.
“Bisiklete de biner miyiz?!” Güliz’in heyecan dolu bağırışları sağ olsun, kulağımda ki pası aldı, söktü yerinden…
“Bineriz” diye, cevap
verdi Furkan.
“Grupta herkes ne yapacağını yazar haberleşiriz. Tamam mı, ey ahali?!
“Tamamdır Güliz başkan!” diye cevap verdim.
“Komik kız seni” gülümsedim.
&
BÖLÜM HAKKINDA GÖRÜŞLERİNİZİ ALAYIM CANLARIM