Kan her yerdeydi. Öylesine kırmızı ve iştah açıcıydı ki... Gabriel bir yandan kızının boynundan akan kanı durdurmaya çalışıyor, diğer yandan canından çok sevdiği evladının kanıyla beslenmemek için insanüstü bir mücadele veriyordu. Tabii artık ona insan denirse. Yaptığı anlaşmanın onu yaşayan bir ölüye çevireceğini tahmin etmişti ama aynı zamanda bir canavara dönüşeceğini hiç düşünmemişti.
Kızının yeniden hayat bulduğu kirli beyaz çarşaf, üzerine hızla yayılan taze kanla kırmızıya bulanmıştı.
Gabriel hâlâ yaraya baskı yapıyordu. Parmaklarının arasından süzülen kan her geçen saniye biraz daha yavaşlıyordu. Sonunda yalnızca tek tük damlalar kaldı. O an fark etti... Margaret'in kalbi artık atmıyordu.
“baba sence ölümden sonra ne var “ baba ve kız . İkisi de güneşin altında bulutları izliyor bir yandan da sohbet ediyorlardı. küçük kızın sorusu o gün gelen doktorun fazla zamanı kalmadı demesi üzerine aklına takılan sorulardan sadece biriydi. Babası da bu soruyu karısını kaybettiği günden beri aklından çıkaramıyordu ama henüz bir cevap bulamamıştı. “bu tür şeyleri çok düşünme Margaret, öğrenmene daha çok var.” Margaret çekingen bir ses tonuyla “ama doktor öyle demedi” diye fısıldadı. Gabriel yattığı yerden ayaklandı. “bizi mi dinledin Margaret. Bir daha senden böyle bir şey duymayacağım. Kapı dinlemek senin gibi bir kıza hiç yakışmıyor.” Babasının azarlamasına kulak vermeyen Margaret umursamaz bir ses tonuyla “bir daha böyle bir şey yapacak zamanım olur mu pek emin değilim.” Dedi. “Sana söz veriyorum kızım. Seninle daha çok zamanımız olacak. Söz veriyorum…”
Aklına hücum eden anıdan kurtulmak istercesine başını iki yana salladı Gabriel. Verdiği sözü tutamamış olmanın ağırlığıyla kızının cansız bedenini kollarına aldı. Bir süre önce, doktorun umutsuz sözlerinden sonra yaptırdığı basit ahşap kutunun içine onu büyük bir özenle yerleştirdi.
Kutunun kapağını kapattı. Çekici eline aldığında uzun süre kıpırdayamadı. Sonunda ilk çiviyi çaktı. Ardından ikincisini... Son çivi yerine oturduğunda, kızını bu dünyadan kendi elleriyle ayırmıştı.
Acele etmek zorundaydı. İnsanlar er ya da geç olanları öğrenecekti. Bir katile, üstelik bir canavara nasıl davranacaklarını tahmin edebiliyordu. Ama henüz bilmediği bir şey vardı. Kendi yapabilecekleri... Başka kimseye zarar vermeden, kendi hükmünü kendi vermeliydi.
Dışarıya çıktı, eline bir kürek alarak kazmaya başladı. Her toprağın metale sürtme sesi, her oluşan minik heyelan Gabrielin kulaklarında bir ağıt misali çınlıyordu. Sanki bitmek bilmez bir işkenceydi.
Bu an geldiğinde içinde olacak tek acının kızını kaybetmek olacağını sanmıştı fakat beklediğinden daha büyük bir acı ile karşılaştı. Kendi evladının katili olmak… Yinede doğru şeyi yapmak uğruna bağrına taş basıp kendi kızının kanıyla lekelenmiş elleri ile kızının mezarını kazıyordu.
Mezarı kazmayı bitirdiğinde Gabriel küreği bir kenara bıraktı ve kızının küçücük tabutunu almak için eve yöneldi.
Tam kapıya vardığı sırada, aşağıdaki kasabada yaşayan ve yıllardır kendilerine yardım eden Thomas'ı kapının yanında dikilirken gördü.
Thomas, Margaret'in durumunu öğrenince bütün akşam yerinde duramamıştı. Bahçesinden topladığı birkaç lahana, biraz ıspanak ve bir sepet elmayı alıp "Belki işlerine yarar." düşüncesiyle yola çıkmıştı.
Fakat gabrieli gördüğü anda elindeki sepet yavaşça yere kaydı.
Kazılmış bir mezar...
Kana bulanmış Gabriel...
Ve evin açık kapısından görünen küçük ahşap tabut...
Thomas'ın dudakları aralandı ama tek kelime edemedi. Gözleri dehşetle Gabriel'e kilitlenmişti.


