“Vampirler hakkındaki bir çok efsaneyi duymuşsunuzdur. Güneşte yanmaları, sarımsağa alerjleri olmaları, haçtan korktuklarını veya kutsal suyla onlara zarar vereceğiniz gibi ama bunlardan en ünlü ve en uydurma olanı kalbe kazık çakmanın onları öldüreceği olurdu çünkü ilk vampirin bir kalbi bile yoktu.”
Çocukların hepsi hikaye anlatan güzel kadına gözlerini dikmiş şaşkınlık içerisinde söyleyeceklerini büyük bir merakla bekliyorlardı. Bu zamana kadar hikaye saatlerinde vampirlerle ilgili bir çok hikayeyi dinlemişlerdi ama bu en çok merak ettikleri hikayeydi bu yüzden bazıları heyecandan tırnaklarını kemiriyor bazılarıda durduğu yer sanki ateştenmiş de ondan kaçmak ister gibi kıpırdanıyordu. Kadın bu merakın ve talebin farkında olarak hikayesini anlatmaya devam etti ama hiç acele etmeden çünkü bu upuzun bir hikayeydi. Uzun ve acı verici.
Yıl 1490
Adam kalbi zayıf kızının başında ölmek üzere olduğunu bilerek elini tutuyordu. Çaresiz bir biçimde bilinci kapalı kızına iyileşeceğini fısıldıyordu. Kızı bu dünyada aşık olduğu kadından ona kalan tek yadigardı. Küçük kızın saçları aynı annesi gibi güneş sarısı, babası gibi gözleri yosun yeşiliydi, teni ay kadar beyaz, cildi bir ölü gibi solgundu. Belkide öleceği içindi bu solgunluk. Çaresiz adam en sonunda kızının ölmesini izleyemeyeceğine karar verip kendini dışarıya attı. Ormanda küçük bir kulübede yaşıyorlardı. Dışarı çıktığı anda gökyüzü ve karanlık ormanla göz göze geldi. Gökyüzüne bakıp oralarda kendisini duyan bir tanrının varlığından şüphe etsede dua etmeye başladı. Başka ne seçeneği vardı ki? “Lütfen, yalvarırım biri beni duyuyorsa kızımı kurtarsın. Her şeyi yaparım…” diye haykırdı. Adamın feryadını biri duymuştu duymasına ama duyan kişi ne tanrıydı ne de iyi bir ruh… Hava soğudu, rüzgar uğuldadı, gökyüzü yıldızları yuttu, zifiri karanlıktan bir ses yükseldi. “her şeyi mi? Her şeyi öyle mi? Kalbini bile mi verirsin?” adam sesin nereden geldiğini anlamaya çalışır şekilde etrafına bakıyordu ama ses her yerden geliyordu. Ne kadar korksa da sesinin titremesine engel oldu ve biricik kızı için başını dikleştirdi. “evet veririm. Yeter ki kızım kurtulsun.” Zifiri karanlıktan gelen tok ses ürkütücü bir kahkaha attı. “madem öyle. Kalbin kızının, ruhun benim, bedenin ise senin olacak. Dokunduğun herkes lanetlenecek, adını duyan herkes saklanacak, güneş bile senden nefret edecek. Eğer tüm bunları kabul edersen kızın yaşayacak ama sen ölmeyi dileyeceksin.” Adam duraksadı ama kızının ölmesindense kendisinin lanetlenmesini tercih ederdi. Titrek ama kararlı bir sesle “ediyorum” dedi. Ağaçlar savruldu, gökyüzü yarıldı, ay karardı…
Gabriel gözlerini açtığında hala nefes alıyordu ama göğsü hava ile dolmuyordu, sanki ciğerlerinde bir delik varmışçasına o hava ciğerlerini şişirmiyordu. Eli boynuna gitti, nabzını yokladı ama biraz bile hissedemedi. Sonrasında açlık bir fırtına kadar hızlı ve sarsıcı şekilde bedenini sardı ama o sarsıcı açlığı bastırdı. Tek derdi kızıydı. Hava hala zifiri karanlıktı, göz gözü görmüyordu. Ayın üstündeki perde gitmemişti. İçeriye girdi. Kızını yatakta pembe yanakları ve atan kalbi ile gördü. Huzur içinde uyuyan kızının yanına, yatağın hemen ucuna oturdu. Boynundaki şah damarını izledi. Bunca zaman zayıf atan kalbi nihayet güçlü ve düzenli atıyordu. Yaşadığı sevinç duygusu bütün açlığını ortadan kaldırmıştı. Sonunda biricik kızına, karısından yadigar yegane şeye kavuşmuştu. Eğildi ve kızının boynuna, nabzının hemen üstüne bir öpücük kondurdu. Kokusu ne kadar da güzeldi öyle. Açlığı geri geldi ama artık geç kalmıştı. Kafasını kaldırdığında kızını çırpınırak kendi kanında boğulduğunu gördü.
Selam umarım bu yeni ve gizemli kurguyu beğenirsiniz. Bana yorum veya dm ile lütfen eleştirilerinizi ve önerilerinizi yazmayı unutmayın.
Sevgiler M




